www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



UFUK ____Fatih Polat
Bir ‘Açık Toplum’ hesaplaşması

GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
17 Aralık mitingi ve vergiler

EKONOMİ DÜNYASI ____Tahir Şilkan
Vergi İndirimleri

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
Ya CIA’nın rehineleri...

İNSAN ve SPOR ____Hakan Keysan
Futbol pastası

  UFUK..........Fatih Polat

Bir ‘Açık Toplum’ hesaplaşması

Hasan Cemal’in, “Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim” başlıklı kitabı henüz yayımlanmadan gündeme oturdu. Bunda kitabı basan Doğan Grubu’nun yayın organlarında çıkan devasa reklamların önemli bir payı var. Son bir haftadır, bu grup dışında başka gazeteler de konuyu sayfalarına taşıdılar. Görünüşe bakılırsa Hasan Cemal, bu kitapta ağırlıklı olarak, acar muhabirlikten genel yayın yönetmenliğine kadar yanında yetiştiği, bir anlamda elinde doğduğu İlhan Selçuk’la hesaplaşıyor.
Ama kitaptan yapılan aktarımların satır araları iyi okunduğunda bir dizi kişisel ve kurumsal ayrıntının aynı eleştirel süzgeçten geçirildiğini hissediyorsunuz. Bu da, Hasan Cemal’in kitabındaki şu bölümde kendisini daha açıktan hissettiriyor: “Şahin Alpay, Cumhuriyet’in haftalık Siyaset 84 ekinin 10 Aralık sayısında iki tam sayfayı Karl Popper’a ayırmıştı. Popper, faşizm olsun, komünizm olsun totalitarizme karşı felsefi planda yüzyılın az sayıdaki en etkili demokrasi ve açık toplum savaşçılarından, düşünürlerinden biriydi. Ama İlhan Selçuk’a göre ‘karşı devrimci’ydi. Bu sebeple kıyamet koptu. Cumhuriyet’te ‘karşı devrimci sızıntılar’ vardı. Adını açıkça koymuyordu; ama bunların başında Şahin Alpay geliyordu. Ve ben, genel yayın müdürü olarak bu sızıntılar karşısında görevimi layıkıyla yapamıyordum. Oysa ben Popper’ı sevmeye başlamıştım. (...) Bilim yanılabilir; ama İlhan Selçuk yanılmazdı. Çünkü din gibiydi onun inancı.”
Aslında sadece bu kitap açısından değil, Cumhuriyet’ten sonraki serüveni ve yazılarıyla birlikte değerlendirildiğinde bu kitabın Hasan Cemal açısından, sadece İlhan Selçuk’la değil, temsilini onda bulan ve Hasan Cemal’in kendisiyle birlikte Türkiye’yi de arındırmak istediği “muhafazakarlıkla” hesaplaşma olduğu söylenebilir.
Burada muhafazakarlığı özellikle tırmak içine aldık. Çünkü sosyalizmi faşizmle eşitleyen Açık Toplum Vakfı’nın kurucusu ve finansörü uluslararası spekülatör Soros’un dilinden düşürmediği Popper’in “Açık Toplum” kavramsallaştırılmasından bakarak yapılan muhafazakarlık tanımı ile bizimkisi aynı şey değil. Daha doğrusu aynı özneyi ‘muhafazar’ olarak tanımlarken önemli olan, buradan giderek varmak istediğiniz nokta. Yani liberal eleştirel düşüncenin esin kaynaklarından Popper’in bakış açısından yapılan muhafazarlık eleştirisi Soros’un finanse ettiği sözde “turuncu devrim”leri de alkışlamayı gerektirirken, örneğin ordunun siyasetteki rolü, Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu vb. konulardaki statükoculukla hesaplaşarak ülkenin kendi iç dinamiklerine dayalı bir demokratikleşmenin önünü açmayı savunmak birbirine zıt iki aynı noktayı oluşturuyor.
Hasan Cemal, Popper’in “Açık Toplum” kavramsallaştırmasını kendisine temel felsefe edinen Soros’un, Türkiye’de “muhafazakarlığın kaleleri” olarak gördüğü yapıları yıkarak, piyasa demokrasisini ayak bağlarından kurtarma eyleminin sağladığı rüzgarı arkasına alıyor. Askeri darbelerden ve askerin ya da onun anlayışının sirayet ettiği kurumların baskısından çok çekmiş bir ülkede, kavramların arkasına bakmayanlar açısından “muhafazakarlığa” savaş açma eğiliminin başlı başına kendisi bile epey bir taraftar toplayabilir.
Ancak, Hasan Cemal’in argümanları sadece Türkiye’deki siyasi didişmelerin içinden değil, daha üzerine çıkarak bakıldığında, dünyanın jandarmalığına soyunan güçlerin çekim alanına kadar “açık” bir anlayışa sahip olduğu da görülecektir.
Hasan Cemal, dünyayı ABD’nin çevresinde döndürmenin taktik platformunun üretildiği temel merkezlerden birisi olan Bilderberg’in 3-6 Haziran 2004 tarihinde yapılan toplantısına Türkiye’den katılan isimlerden birisiydi. Bilderberg’e ondan iki yıl önce de, Soros’dan en büyük mali desteği alan kurumlardan biri olarak gündeme gelen TESEV’in (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) Başkanı Özden Sanberk katılmıştı.
Hasan Cemal, “statükocu” eski dostlarından kopmayı başardığı için alkışlanmasını bekliyor. Peki yeni dostlarını nereye koyalım?

e-posta:
fpolat69@yahoo.com

  Başa dön

  GERÇEK ..........İ. Sabri Durmaz

17 Aralık mitingi ve vergiler

KESK, TMMOB, DİSK, TTB; 17 Aralık günü Ankara’da, “Demokratik Türkiye Halkçı Bütçe” adı altında bir miting için çağrı yapıyor. Mitingin konusu, adından da anlaşılacağı gibi, AKP Hükümeti’nin hazırladığı 2006 Bütçesi’nin halkçı olmayan bir bütçe olması. Miting bu bütçeyi protesto etme amaçlı olarak düzenleniyor ve “Halkçı Bütçe” talebini dile getirecek.
Bütçe, bir yandan bakınca; devletin gelir ve giderlerini gösteren bir ekonomik belgedir. Ama bütçenin bir başka ifadesi de; devletin kimden ne kadar vergi alacağı ve bu topladığı parayı kimlere nasıl ve hangi yollardan dağıttığının belgesi olmasıdır.
Hükümetler genellikle; herkesten adil bir vergi almayı amaçladıklarını, “az kazandan az çok kazanandan çok vergi” toplamaya çalıştıklarını iddia ederler. Ve her hükümet kendisinden önceki hükümetlerden “daha adil bir vergi düzeni” getireceğini öne sürerek kendisini savunur.
AKP Hükümeti ise kurumlar vergisini bir anda üçte bir oranında, gelir vergisini de 5 puan indirerek, yoksullardan, emekçilerden alınan vergiyi artırma konusunda bütün burjuva hükümetleri geride bırakmıştır.
Ne var ki, birkaç kuruşluk ücret zammı için uzun mücadelelere giren işçiler, emekçiler; vergiler yoluyla soyulmaları karşısında sessizdirler ve vergiler üstünden bir mücadele Türkiye’nin emekçileri için bir alışkanlık değildir. Bu yüzden de hükümetler rahatça dolaylı ve dolaysız vergilerle oynamakta emekçilerin cebinden zenginlere bir servet aktarımı yapmaktadır.
Dahası bütçelerin vergiyle bağlantısı kurulmayınca; verginin kimden alınıp kimlere aktarıldığı gözden ırak tutulunca; “bütçe tartışmaları” da “maaşlara yüzde kaç zam yapıldığı” gibi tek başına alındığında aldatıcı da olan bir tartışmaya indirgenmektedir.
Son yıllarda gelenekselleşen “halkçı bütçe” talebi de; somut ve bütçeyi oluşturan temel argümanlar üstünden formüle edilmiş somut talepler öne sürmeye dönüşmeyince; AKP Hükümeti’nin halkçı bütçe yapmasını beklemek gibi çelişik ve inandırıcı olmayan bir slogana dönüşmektedir.
Bu yıl; kurumlar vergisinin 10 puan, gelir vergisinin beş puan düşürülmesiyle, hükümetin sermaye çevrelerine, rantçılara yapılan büyük kıyak; aslında bütçe ve vergi ilişkilendirmesini yapmak için son derece önemli bir fırsat sunmuştur. Çünkü hükümet bu çıkışıyla; bütçeyi gerçek olgular üstünden eleştirip; işçilerin, ortaya çıkan gerçekleri işçilerin, emekçilerin somut talepleri olarak biçimlendirmesini olanaklı hale getirmiştir. Örneğin bu talepler; “Vergi tabana değil tavana yayılmalı”, “Yoksuldan alıp zengine aktaran vergi düzenine hayır”, “Herkes kazandığı kadar vergi ödemelidir”, “Sermayeye vergi muafiyetlerine, vergi indirimlerine hayır”, “Açlık sınırının altındaki gelirler vergi dışı bırakılmalıdır”, “Dolaylı vergilere hayır”... gibi belki başka başka vesilerle ifade edilen taleplerin öne çıkarılması önemli olacaktır. Çünkü aksi halde; “Demokratik Türkiye Halkçı Bütçe” talebi, bir propaganda olarak kalacak, Ankara’da yapılacak miting de zaten, ayın sonunda Meclis’ten geçirilip uygulamaya sokulacak 2006 Bütçesi’ni protesto eden bir eylem olarak kalacaktır.
Eğer vergi üstünden bir bütçe eleştirisine dönüşür ve somut vergi, ücretler, yatırmlar, faiz ödemelerine karşı bir mücadele çağrısı olarak Ankara’daki miting bir protesto olarak kalmaz; yıl içindeki muhtemel dolaylı vergi artırımlarına, zamlara, emekçilere yönelik saldırlara karşı da somut talepler etrafında bir mücadele çağrısına dönüşür. Çünkü daha yılın başından başlayarak (yıl içinde dolaylı vergilerde de yüzde 20 artış yapılması beklenmektedir) zenginlere yapılan vergi kıyağından doğacak bütçe açığını yoksullardan kapatmak için girişilecek KDV ve ÖTV artırımlarına karşı mücadele için Ankara mitingi bir çağrı mahiyetinde olmak durumundadır. Bu yüzden de mitinge sadece “çağrıcı örgütler”in değil, Türk-İş’in, Hak-İş’in, tüm emek örgütlerinin, tüm işçi ve emekçi kesimlerin emekten yana siyasi çevrelerin güç vermesi gerekir.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  EKONOMİ DÜNYASI..........Tahir Şilkan

Vergi İndirimleri

Hükümet; gelir, kâr ve sermaye kazançları üzerinden dolaysız biçimde alınan gelir ve kurumlar vergisinde yüzde 33’ü aşan bir indirim yapacağını ilan etmiş bulunuyor. Başbakan ve bakanlar vergi indiriminin gerekçesini, “kayıt dışı ekonomiyle mücadele” ve “rekabet edebilme” olarak açıkladılar.
Vergi indiriminin gerekçesi, 2006 yılı “Bütçe gerekçesi”nde şu biçimde açıklanmıştı.
“Kamu maliyesindeki gelişmeler de dikkate alınarak, kayıt dışı ekonominin azaltılması ve sermaye birikiminin artırılması amacıyla, uygulanmakta olan vergi oranlarının düşürülmesi politikasına 2006-2008 yıllarını kapsayan dönemde de devam edecektir.”
İlan edilen vergi indirimi, kurumlar vergisi mükellefi olan şirketlerin kârlarını yüzde 14 oranında artıracaktır. Patron örgütleri ile yerli ve yabancı tekelleri tartışmasız bir şekilde mutlu eden bir politika değişikliği yapılmış bulunmaktadır. Çok uzak olmayan bir süreçte yüzde 46 olan kurumlar vergisi oranının yüzde 20’ye indirilmesi, sermaye hükümetlerinin, yabancı sermaye ve tekellere gerçek bir “yeni yıllar” hediyesidir.
Büyük patronlara ve yabancı sermayeye, “sermaye birikiminin artırılması” amacıyla vergi indirimi yapan hükmetin, asgari ücretli emekçiye yeni yıl hediyesi! Yeni zamlar ve harcamalar üzerinden dolaylı biçimde alınan vergiler de yeni artışlardır. Gerçekten de şirket sahibi veya gerçek kişi zenginlerin ödeyeceği vergiler önemli oranda indirilirken asgari ücretli emekçiye yapılan vergi indirimi sıfırdır. 5 yıl önce, menkul sermaye iradından (şirket kârlarından ortaklara dağıtılan pay vb.) kira gelirlerinden elde ettiği 1 trilyon lira üzerinden 500 milyarı aşan vergi ödeyen birisinin yeni vergi düzeninde ödeyeceği vergi 350 milyarın altına inmiş bulunmaktadır. Yani sermaye hükümetleri zenginlerin vergisini üçte bir oranında azaltırken, bu süreçte vergi yasalarında emekçiler lehine tek düzenleme olan özel indirimin kaldırılmasıyla emekçilerin gelirleri üzerinden ödedikleri vergi yükü artırılmıştır.
Hükümetin, “Vergi oranlarını indiriyoruz. Böylece vergi yüksek diye vergi kaçıranlar, boş beyanname verenler, artık vergi kaçırmayacak” söylemi gerçekçi ve inandırıcı değildir. Vergi ödememe ya da vergi kaçırma, vergi oranlarının düşüklüğüne veya yüksekliğine bağlı bir olgu olsa bindelik oranlarda alınan damga vergisi en yüksek oranda “kaçırılan” vergi olmazdı. Yapılan vergi incelemelerinde en yüksek vergi kaçağının damga vergi gibi düşük oranlı vergilerde yapıldığı tespit edilmektedir. Düşük oranlı ürünlerin ticaretini yapanlar en az vergi beyan edip ödeyenler arasında yer almaktadır.
“Biz vergi oranlarını düşürdük, artık günah bizden gitti. Yeni yılda vergi kaçıranlara ağır cezalar gelecek” söylemi caydırıcı olmayacaktır. Yaklaşan seçimler, önümüzdeki yıllarda vergi mükelleflerinin (yüksek kazançlar elde edip vergi ödemeyenlerin) üstüne gidilmesini engelleyecek ve vergi yükü hem stopaj vergisi hemde dolaylı vergiler yoluyla emekçilerin üstüne yıkılacaktır.
Vergi oranlarının indirilmesi yoluyla kayıt dışı ekonominin kayda alınacağı varsayımı, hükümet tarafından da ciddi olarak değerlendirilmediğinden 2006-2008 yılları vergi tahminlerinde gelir ve kurumlar vergisindeki artış beklentileri yetersizdir. Buna karşın yüzde 5’lik enflasyon hedeflemesine karşın dolaylı vergi olan KDV’deki artış oranı % 13.8 özel iletişim vergisindeki artış oranı yüzde 22.7’dir.
Hükümetin, “Biz gerekli önlemleri aldık, vergi indirimleri nedeniyle, vergi kaybı olmayacak söylemi azalan vergi gelirini emekçilerden alınacak dolaylı vergilerle kapatacağının ilan edilmesinden başka bir şey olmadığı ortadadır.
Sermaye hükümetlerinin vergi politikalarının teşhir edilmesi ve emekçilerin bu doğrultuda eğitilmesi en güncel görevlerden birini oluşturur hale gelmiştir.


 
Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

Ya CIA’nın rehineleri...

43 yaşındaki Alman arkeolog Susanne Osthoff, 25 Kasım’dan beri Irak’ta rehine. Osthoff, işgalin başından bu yana Irak’ta kaçırılan ilk Alman vatandaşı.
Bir Iraklı ile evlenen, Müslüman olan, iyi derecede Arapça bilen Osthoff’un serbest bırakılması için bütün Almanya seferber oldu. Hükümet bir taraftan “teröristlere boyun eğmeyeceğiz” derken, diğer taraftan eylemcilerle temasa geçmek için bütün kanalları devreye sokuyor.
Kitle örgütleri ve savaş karşıtları da Osthoff’un bir an önce özgürlüğüne, ailesine kavuşmasını diliyor. Basın, gelişmeleri günü gününe ayrıntılı olarak veriyor. Ailesi, Arap televizyonlarından eylemcilere kızlarını bırakma çağrıları yapıyor.
Bütün bunlar, işgalin ilk günlerinde bile Almanya’da yardım kampanyaları örgütleyerek Bağdat’a ilaç ulaştırmayı başaran yardımsever, masum bir insanın hayatını kurtarmak için gerekli çabalar.
Osthoff, şimdi silahların gölgesinde ölüm ile yaşam arasında gidip gelen bir kadın...
Peki; CIA tarafından Avrupa ülkelerinden karga tulumba kaçırılarak işkencelerden geçirilen, gizli cezaevlerinde tutulan masum insanların ismini hangimiz biliyor? Ya da bu masum insanların yakınlarının çığlığını kaç kişi duyuyor?
Kaled el Masri Lübnan’da doğmuş, Almanya’da büyümüş, Almanya’yı kendi ülkesi gördüğü için Alman vatandaşlığına geçen, Susanne Osthoff yaşında bir adam. El Masri 2003’ün sonunda Üsküp’e gitmek üzereyken, Makedonya’nın başkentinde El Kaide üyesi olduğu gerekçesiyle CIA tarafından gözaltına alındı. Üç hafta bir otelin bodrumunda rehin tutuldu, işkence gördü. Sonra, Afganistan’daki işkence merkezlerine götürüldü ve Kabil zindanlarında CIA tarafından sorguya alındı.
Bu işkence ve sorgulamaların ardından el Masri’nin terörist olmadığına kanaat getirildi ve 2004’ün sonunda, uçakla Arnavutluk’a getirilerek serbest bırakıldı.
Halen Almanya’da yaşayan el Masri başından geçenleri herkese anlatıyor. ABD ve CIA’ye karşı hukuk savaşı yürütüyor. Ama Almanya devlet olarak kendi vatandaşının söylediklerini delil kabul edip, CIA ve ABD’ye ciddi bir tepki gösteremiyor.
Almanya gibi bir ülkeden beklenen, Susanne Osthoff’un kurtarılması için gösterilen çabanın aynısının, yine kendi vatandaşı el Masri’nin CIA tarafından rehin alınmasına karşı göstermesidir. Ancak gelişmeler Almanya’nın, CIA’nin el-Masri’ye yaptıklarının üstünü örtmek için çabaladığını gösteriyor.
Bir haftadır ortaya saçılan bilgiler, Almanya’nın ABD tarafından adeta bir terör merkezi olarak kullanıldığını, bu ülkenin de ABD’nin insanlık dışı politikalarına sessiz kaldığını gösteriyor. Alman Hava Güvenlik Dairesi tarafından verilen bilgiye göre CIA uçakları yasadışı bir şekilde toplam 437 kez Alman havaalanlarına iniş yapmış ya da hava sahasını kullanmış.
Irak işgaline karşı çıkan Gerhard Schröder ve hükümetinin bütün bu uçuşlardan haberdar olmamasının mümkün olmadığı belirtiliyor. Bunun da ötesinde, ABD’nin el Masri’nin kaçırılması konusunda “yanlışlık yapıldığını” dönemin İçişleri Bakanı Otto Schily’ye bildirdiği ve ondan sessiz kalmasını rica ettiği, Alman gazetelerinde yer aldı.
Geçen yıl Washington’a giden Schily’nin Beyaz Saray tarafından CIA’nin işkence uçakları konusunda ayrıntılı bilgilendirildiği ifade ediliyor. Geçen hafta Washington ziyareti sırasında, diplomatik olarak Beyaz Saray’dan açıklama isteyen Federal Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in de CIA uçuşlarından haberdar olduğu belirtiliyor.
Meydanlarda ABD’nin terörle mücadele yöntemlerini eleştirerek oy avcılığı yapan Schröder, Fischer gibi politikacıların da olup bitenlerden haberdar olduğuna kesin gözüyle bakılıyor.
Buna rağmen, hiçbiri çıkıp, “Evet bizim CIA’nin işkence uçaklarından, gizli cezaevlerinden önceden haberimiz vardı” diyemiyor.
Eğer Schröder hükümeti el Masri’nin kaçırılmasının üzerine gidip, olup bitenleri kamuoyuna açıklasaydı, Alman havaalanlarını ve hava sahasını ABD’ye kapatabilseydi, o zaman Susanne Osthoff bugün ölüm ile kalım arasında gün saymazdı. Çünkü, CIA’nin Almanya’yı terör merkezi olarak kullanmasının ortaya çıkması ile Osthoff’un kaçırılması arasında yakın bir ilişki bulunuyor.
Bu iki kaçırma olayı, Schröder ve hükümetinin tutarlı savaş karşıtı olmadığını gösteriyor.
Ama öyle görünüyor ki, CIA’nin işkence uçaklarıyla verdiği büyük açık, sadece ABD’nin değil, operasyon alanı olarak kullanılan bütün ülkelerin işbirlikçi yönetimlerinin başını ağrıtacak. Çünkü, emperyalist devletler kendi koydukları kuralları yine kendileri ihlal etmeye başladılar. Hepsi şimdi skandalı mümkün olduğu kadar az zararla kapatmanın hesabını yapıyor.
Bugün Susanne Osthoff’un kurtarılmasının yolu, CIA’nın rehinelerinin kimler olduğunu, başlarına neler geldiğini, kimin ölü kimin sağ kaldığını açığa çıkarmak, Almanya’yı ABD’nin operasyon sahası olmaktan kurtarmak ve gerçekten barışçıl bir dış politikaya sahip olmaktan geçiyor.
Bunlar yapılmadığı takdirde daha çok Osthoff’lar Irak’ta ya da dünyanın başka bir ülkesinde rehin alınacak, ölümle yaşam arasında gün sayacak...

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  İNSAN ve SPOR..........Hakan Keysan

Futbol pastası

'İsviçre karşılaşmasıyla elenmenin ve Dünya Kupası’na gidememenin bir de arka planına bakalım. Futbolun günümüzde ciddi derecede ekonomik pasta olarak görülmesi, olayın sadece bir oyun olmasının çok üzerinde anlamlar taşıyor. Futboldan kısaca bazı değerler verelim şimdi;
* Avrupa ölçeğinde yıllık cirosu 10 milyar dolar.
* Dünya çapındaki büyük kulüplerin yıllık ciroları 100 milyon dolar, Avrupa Şampiyonlar Ligi yıllık cirosu 1 milyar dolar civarında.
* Sektörün küresel boyuttaki ölçeği dışsal ekonomiler ile birlikte 200 milyar dolar civarında.
* Türkiye Futbol Federasyonu’nun bütçesi son on yılda 6 milyon dolardan 50 milyon dolar seviyesine yükseldi. Modern bir stadın yapımı 100-500 milyon dolar civarında.
* Ülkeler Avrupa ve Dünya kupalarını çekebilmek için 4-5 milyar dolar yatırım yapabiliyorlar. Ayrıca Dünya Kupası ve Avrupa Kupası programları büyük sponsorluk ve yayım gelirleri sağlıyor. Futbol, medya ve reklamcılık ve sponsorluk sektörleri ile de yoğun ilişki içinde. Tüm bunlar futbolun yasadışı ellerle yönetilmesi sorununu da ciddi derecede gündemde tutuyor…
Şimdi bu değerlerle düşündüğünüzde futbolu masum bir oyun olarak algılama olanağımız da kalmayacaktır. Futbolun ülkemiz ölçeğinde uygulayıcılarının eylemlerine gerçekçi bir pencereden baktığınızda birçok önemli sorunları görmek mümkün. İsviçre karşılaşması da bu futbol yapılanmasının sorgulanmasına doğru ilerliyor. Mevcut Futbol Federasyonu, yaşananlardan ciddi derecede etkilendi. Müsabaka sürecinde yeniden yapılanma adına gemiyi Fatih Terim’e veren federasyon, şimdi bu hamlenin ağır yükü altında kaldı ve belki de alınacak ciddi cezalar sonrasında koltuğu da devredecek.
Futboldan kazanılacak payların büyüklüğü, bu oyunun içindeki ahlaki değerleri, bilimsel bakış açılarını ve çağdaş kulüp yapılanmalarını da olumsuz etkiliyor. Altyapı ve tesis adına henüz Avrupa’nın en geri spor yapılanmasına sahip olan ülkemizde küresel ölçekte bu rekabetin içinde yer alma koşulları elbette henüz oluşmadı. Dünya Kupası’na bu taraftan bakınca daha çok çalışmamızın gerektiğini hemen görebiliriz. Asıl sorun, bu gerçeği görüp kabullenmekte ve buna göre çalışma programlarının oluşturulmasında. Küresel ölçekte futbol sektörüyle girilecek rekabet için daha çok uzun bir yolumuz var.
Sosyal ve kültürel anlamda da henüz olgunlaşmadı ulusal futbolumuz. Bu da politik yaşamı etkiliyor elbette. Özellikle yüzyıllardır Avrupalılarca barbar tanımlamasına uğramış bir ulusun futbolda sergilediği son tavır, Avrupa Birliği sürecini de olumsuz etkileyecek gibi görünüyor. Demokratik ölçekte çok ciddi sıkıntıların yaşandığı ve birliğe uyum yolunda atılması zorunlu adımlarda birçok sorun yaşanırken, İsviçre maçında sergilenen saldırganlık, bizi sermayenin Avrupası’na bile yaklaştıramayacak. Spor alanında uluslararası arenadan tek tek uzaklaşırken, iktidarın spor politikası tam bir kaos ortamı yaşatıyor. Tarihinde olmadığı kadar sahtekarlığın içine girmiş spor yönetimi, dini dayanak noktası belirleyen iktidarlık dönemine denk düşüyor. Tüm bu gelişmeleri birleştirip tek bir pencereden bakınca yaşamın her noktasında karşımıza çıkarılan koşullar; sahtekarlık, bencillik ve kazanmak için her şeyin araç olabileceği vurgusu…
Ranta malzeme olabilecek her olgu, kendi özgün piyasasını yaratıyor sonuçta. Futbolda da yaşadığımız bu. Politikada, kültürde, ekonomik yaşamda neyi yaşıyorsak spor alanında da onu yaşıyoruz yani. Rakamlarla kurgulanmış dünyadaki yerimizde dolarlar bizi ifade edemiyorsa, adımızın esamesi okunmuyor demektir. Futbol pastasından bize düşen de kayıtsız bir seyircilik, çırpındıkça iddia bataklığına gömülen gelecek ve her geçen gün daha acımasız sömürülüşümüzdür!..

e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net