www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Unlar nereye akıyor ?
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
Akyıl işçisinin kazanması önemli
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Prof. Altan buyuruyor ki!
JİN Û JÎN
____
Berna Aktaş*
Neden silahlanıyoruz
HUKUK'TA SORULAR...
____
Av. Devrim Avcı
Eşit davranma ilkesi
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
“Terörle Mücadelede” işkence
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
AB’ye ramazan davulu standardı
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Sat vatanı
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Unlar nereye akıyor ?
Özellikle 12 Eylül faşist darbesinden sonra yolsuzluklar ülke gündeminden düşmez oldu. Düşmesi bir yana giderek tırmanan bir seyir izledi. Her iktidara gelen yolsuzlukla mücadele edeceğini iddia ederken, yolsuzluk batağına saplandı. Çünkü sistem buna uygundu ve yolsuzluk adeta meşrulaştırılıyordu.
12 Eylül’ün bürokratlıktan, başbakanlığa taşıdığı zat, “ben zengini severim, benim memurum işini bilir” gibi ahlâka sığmayan sözleriyle bu süreci meşrulaştırırken, öte yandan yedi kez gidip, yedi kez geri gelen ve ülkenin tepesine yapışan bir başka zat, İLKSAN’daki yolsuzluk için, “verdiysem ben verdim” efelenmesiyle yaptığı yolsuzluğu sıradan ve normal bir olay gibi göstermesine tanık olduk. Ve buna benzer yüzlerce örnek.
Bugün ise, aynı ocaktan gelmiş olan ve suyun başını tutmuş olanlar işi biraz daha ileri götürmüş durumdadır. Maliye Bakanı Unakıtan, özelleştirme konusunda son derece pervasız davranarak işi yağmaya dönüştürmeyi marifet sayarak, “20 yılda yapılmayanı 1 yılda yaptık” sözleriyle övünmektedir(!) Övündüğü icraatlara bakar mısınız? Ülkeyi yağmalamayı “marifet” sayarak övünmektedir. Yirmi yılda özelleştirmeden 8 milyar dolar, son bir yılda ise 15 milyar dolar, yıl sonuna kadar ise 20 milyar(!) dolar özelleştirme geliri elde edilebileceği ile övünmektedir zat-ı muhterem. Gelire konu olan ise, TELEKOM, TÜPRAŞ, TEKEL’in bir bölümü, Şeker Fabrikaları, limanlar, SEKA, Petrol Ofisi vd. halkın malı olan verimli ve stratejik işletmelerdir. Ve ülkenin toplamını oluşturan önemli değerlerdir. Ülkenin toplamını oluşturan bu değerlerin yağmalanması ile övünmek nasıl bir ruh halidir acaba? Bu kuruluşların satılması ile kapalı kapılar arkasında yapılan görüşmelerle, olası menfaat ilişkileri kuşkusu doğal olarak, “unlar nereye akıyor?” sorusunu akla getirmektedir. Son günlerde herkesin gözü önünde gerçekleşen yağmalama operasyonları ile ortaya çıkan ilişkiler böyle bir soruyu akla getirmektedir. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, bir gazetecinin, Galataport ihalesini tartışmalı bir şekilde alan Ofer grubuna TÜPRAŞ hisselerinin yüzde 14.7’sinin satılması ile ilgili görüşmelerin otel odalarında yapıldığının hatırlatması üzerine; “Otel odasında konuşmuşum, avluda konuşacak halim yok ya” şeklinde çıkışarak, yaptıklarının doğru bir davranışmış gibi göstermesi, yaşanan yolsuzluğa bir işarettir. Aynı zamanda son derece ciddiyetsiz bu yaklaşımlarla peşkeş çekme görüşmelerinin otel odalarında gerçekleşmesi ağır kokuların yayılmasına neden olmaktadır.
Yaptıklarına aldırmadan, nisbet edercesine buna benzer bir görüşmenin randevusunu gazetecilerin huzurunda vermesi, Unakıtan’ın halka meydan okuduğunu göstermektedir. Önceki gün, Uluslararası İslami Finans Forumu’na katılan Unakıtan, burada uluslararası fon yönetim şirketi OASİS grubunun Türkiye Operasyonları Başkan Yardımcısı’na gazeteciler önünde randevu vermesi ve şirketin temsilcisinden hediyesini alması bu kirli ilişkilerin artık alenen gerçekleştiğini de kanıtlamaktadır. Açık veya gizli yapılanların birer yolsuzluk olduğu açıktır. Bir zamanlar gizli alınan rüşvetin yumuşatılmış hali olan hediye artık herkesin gözü önünde alınmaktadır.
En son yağmalanan TÜPRAŞ ve TELEKOM serüveni tarihi bir iz bırakacaktır. Galataport ihalesinin usulsüz ve menfaat ilişkileri ile peşkeş çekildiği tartışılan bir başka yağmadır. Bu kirli ilişkinin tarafları ise üzerlerine alınmamaktadır.
Şayet engellenmezse yağmalanmak üzere sıraya konulan, limanlar, ERDEMİR, TEKEL’in kalan bölümü, THY, PETKİM, kamu bankaları, Milli Piyango, enerji dağıtım şirketleri de aynı kirli yöntemlerle ahtapotlara sunulacaktır. Ve ortaya çıkan ilişkilere bakılırsa, bu yağmadan sadece alanlar değil, satanlar da nemalanacaktır.
Hızla işleyen bu süreci engellemenin direncini göstermesi gereken emek örgütleri, bir varlık göstermemesi durumunda bugünkü güçlerini bile arar noktaya geleceklerdir. Ortak mücadele platformları kurarak, üretimden gelen gücün kullanılması ile güçlü bir karşı duruş ortaya koymanın zamanı geldi de geçiyor bile.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
Akyıl işçisinin kazanması önemli
“Akyıl tekstil işçileri olarak tüm sendikalara, sivil toplum kuruluşlarına, siyasi partilere, sanatçılara ve basına destek çağrımızı yapıyoruz. İşçi sınıfını, haklı davamızın yanında görmek istiyor, sizin gücünüzle ve desteğinizle, direnişimizi daha da kuvvetlendireceğimize inanıyoruz.”
Diyarbakır’daki Akyıl Tekstil işçilerinin bu çağrısı, Evrensel gazetesinde dünkü okur yazar köşesinde yayınlandı. Şimdi sendikalara düşen görev, bu mücadeleyi kendilerinin mücadelesi olarak sahiplenmektir. Başta İstanbul’da bulunanlar olmak üzere ülkenin dört bir yanındaki sendikalar ve işçiler, taraf oldukları ölçüde Akyıl işçileri kazanacaktır.
İki haftayı aşkındır fiili grev yapan işçiler, kararlı tutumlarını sürdürüyor. Akyıl işçilerini greve iten nedenler, tüm örgütsüz işçilerin, hatta kısmen sendikalı bazı işyerlerinde çalışan işçilerin yaşadığı sorunlar.
Kimi zaman aç kalan, yoksulluğu iliklerine kadar yaşayan, kimi zaman asgari ücretle ya da daha düşük de olsa aldıkları parayla karınlarının doyurmaya çalışan Akyıl işçileri için artık bıçak kemiğe dayanınca çareyi greve çıkmakta buldular.
Yedi aydır ödenmeyen ücretleri başta olmak üzere, taleplerinin kabul görmesini istiyorlar. Bu doğrultuda hazırlamış oldukları sözleşmeyle patronlara bir kez daha çağrı yapıyorlar. Mücadelenin kazanımla bitmesi için de tüm sınıf kardeşlerine seslenerek yanlarında olmalarını istiyorlar. Grev yaparak haklarını arayan Akyıl işçilerine destek vermek ve mücadelenin başarıya ulaşmasını sağlayacak bir çalışma içine girmek, sendika konfederasyonları başta olmak üzere herkesin görevidir.
Bu greve destek vermek sadece işçilerin ekonomik taleplerinin savunulması açısından değil, Türk ve Kürt işçilerinin kardeşliği ve sınıf dayanışması açısından da önemli. Akyıl işçilerinin tüm sınıf kardeşlerine yaptığı dayanışma çağrısı, şovenist kışkırtmaların ve toplu linç girişimlerinin yaşandığı bu süreçte daha da önem kazanmaktadır.
Somut olarak neler yapılması gerektiği üzerinde durulmalıdır. Maddi ve manevi olarak verilecek her tür yardım işçileri, kazanım yolunda bir adım daha ileriye götürecektir. Akyıl’da yaşananların diğer işyerlerinde de anlatılması ve buralardaki işçilerin desteğinin alınması önemlidir. İşyerlerinde maddi destek olmak üzere, basın açıklamaları, mesajlar, heyetler olarak işçileri ziyaret dahil bir çok şey yapılabilir.
Akyıl patronu işçilerin uzun süre, direnemeyecekleri gibi bir hesabın içine girmiştir. Kendince yeni hamleler yapan patron, grevi kendi istediği biçimde bitirmeye çalışıyor. İşçilerinin evlerinin aranması, imamların devreye sokulması gibi arayışlara girmiştir.
Akyıl işçileri son sözlerini söylemişlerdir; “Biz mücadeleden geri durmayacağız.”
Akyıl işçisi kazanırsa, işçi sınıfı kazanacaktır. Herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Prof. Altan buyuruyor ki!
Adam profesör, bilmeden yazmış olamaz! Türkiye’yi bir “kervan” olarak tahayyül etmiş; “uzun ince” AB yolunda “yürüdüğünü” söylüyor. Öyle bir tablo çiziyor ki, bu “kervan”ca yürüyüş sonunda, 1622’lerden beri bir türlü gerçekleşememiş olan “üretim biçimi” de nihayetinde gerçekleşecek, ve “müjde size”, tam da o anda kurtuluş bayrağı göndere çekilecek!
Adam koca iktisat profesörü; ekonominin ülkede ve uluslararası alandaki değişimini irdelemeden, ezber ederek ve yüksek perdeden kestirimlerde bulunacak değil ya; ülkenin, “Gümrük Birliği’ antlaşmasıyla ‘rekabet üreten’ bir ülke haline geldiğini ve “derinden dönüştü”ğünü söylüyor. Dahası bunu, hayatın “gitmesi gereken yön” olarak tarif ediyor. ‘Olmaz, almazlar, etmezler’ yalanlarına rağmen geniş bir zaman dilimini gözeterek sakin bir şekilde geçmişe bakarsanız, işlerin kendi rayında yürüdüğünü görüyorsunuz” diyor. Ona göre, bu yöndeki yürüyüş, “Türk insanının zenginleşmesini ve özgürleşmesini sağlayan” bir sürece denk gelmiştir.
Profesör Altan’a göre, bunu kabullenmeyenler “hayatı okuyamayan” cahillerdir! Bay profesör, iktisat dilinden uzaklaşma pahasına felsefi bir belirleme ile, “hayat -diyor- zamanın akışına direnenleri her zaman tasfiye eder.” “Türk insanı”na(!) cahil kalmaması için, “AB süreci olmasaydı, Türkiye ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları nelerden yoksun kalacaktı?” diye kendisine sormasını ve “GB’den başlayarak ülkedeki değişim temposunu artıran AB süreci”ne ne denli çok şey borçlu olduğunu görmesini öneriyor. Prof. Altan, önemli bir iktisat dehası olduğunu da, “Türkiye ta Bizans’tan beri değişmeyen ‘üretim biçimini’ de bu müzakere sürecinde çağdaşlaştıracak” diyerek ortaya koyuyor. Ona göre, -Altan’ın bu görüşü savunmada yalnız kalmadığını belirtelim- “Türkiye, 1622’deki Genç Osman döneminden beri reform yapmaya çabalar durur. Bu gayret hiçbir zaman ’üretim biçimini’ değiştirmeyi kapsamadığı için de kalıcı olmaz. Görüntü olarak kalır. 3 Ekim Türkiye’yi tamamıyla AB güvencesi içine almakla kalmayacak, 1622’den hatta Bizans’tan bu yana gerçekleştirilemeyen ‘üretim biçimi’ dönüşümünü sağlayacak. Değişimin toplumsal iskeletini oluşturacak.
Reform yapamayan, değişemeyen, ilerleyemeyen felçli yapı tuz buz olacak.”
Mehmet Altan’ın bu iddiaları içinde iki başlıca nokta öne çıkıyor: Birincisi, “1622’lerden beri” üretim biçiminin temelde değişmediğidir. Buna göre ülkede hâlâ feodal ortaçağ ve köylü toplumu egemenliği söz konusudur. Altan bu yöndeki görüşlerini çeşitli vesilelerle ortaya koyuyor. Kapitalist gelişmenin Türkiye’deki “özgünlüğü”nden hareketle gelişmeyi, düzeyini, yol açtığı çelişkileri ve sonuçları görmezden geliyor. Toplumsal gelişme tarafından çöpe atılan bu küçümseyici “sav” üzerinde burada daha fazla duramayız. İkincisi, yukarıda alıntıladığımız “AB’ye giriş süreci” üzerine yaldızlamalardır. Tekrarlamayacağız, Altan’a göre, Türkiye’nin, “Türk insanı”nın “makûs talih”i, bu yeni süreç içinde, o “üretim biçimini dönüştüreceği, insanı zenginleştirip özgürleştireceği için” kesin biçimde değişecek! Bunun için de, “Türk insanı”-Altan gibi liberallerin normal olarak “Türkiye insanı” demeleri gerekirdi- ”bunun çilesine, sıkıntısına, zahmetine kırılmadan, küsmeden, darılmadan sabırla katlanmalıdır!”
Türkiye’nin “yoksulluğu”nun, Türkiye hakim sınıfları için yoksulluk olmadığını Prof. Altan pekala biliyordur. Meslekten biri olarak iktisat rakamlarının dilinden anlamadığını kimse söyleyemez. Sorun dünyaya ve ülkeye, dünya ve ülke sorunlarına ve bu sorunların çözüm yöntemlerine nasıl baktığıyla ilgilidir. Burada, Altan, “Türk insanı” olarak ‘tek tipte’ kategorileştirdiği “insan”ın zenginleşmesinin Gümrük Birliği ve AB’ye üyelik süreciyle arttığı iddiasındadır ki, buna doğru demek için insanın ya bilinçli bir sermaye yanlısı olması ya da bile-isteye Türkiye’nin tüm milliyetlerden emekçilerinin yoksulluğunun bu süreçte artmaya devam ettiğini görmezden gelmesi gerekir. Mehmet Altan bir şeyi; ülke için önemli bir diğer şeyi daha görmezden geliyor ya da çarpıtıyor. O da şudur: GB anlaşmalarıyla Türkiye ekonomisinin uluslararası tekellere daha fazla açıldığı, sermaye hareketlerinde hızlanma olduğu; Batı emperyalist devletleriyle mali sermaye kuruluşlarına büyük tavizler verildiği; bunun da ülkeyi daha fazla bağımlı hale getirdiğidir. Bugün öyle bir durum oluşmuştur ki, güçlenmek, zenginleşmek şurada dursun, sanayi ve tarımın talanı, bankacılık dahil ülkenin tüm ekonomisinin mali sermaye denetimine daha fazla sokulması söz konusudur. MAI-MIGA anlaşmalarıyla, gümrük vergisi indirimi ve serbest bölgelerde sağlanan tavizlerle dışarıya kaynak aktarılmasında büyük mesafeler alınmıştır. Burada işçi ve emekçilerin işsizlik, yoksulluk, sosyal hak yoksunluğu, barınma, eğitim, sağlık vs. bakımlardan eskiye göre daha da kötüye giden durumlarını saklı tutalım. Ama ülkenin kendisi bakımından da, küçük bir azınlığın uluslararası tekellerle işbirliği içinde daha fazla zenginleşmesi, daha fazla palazlanması ötesinde bir zenginleşme söz konusu değildir. M. Altan, ülkenin 340 milyar dolara yaklaşan borçlarını, özelleştirmelerle önemli işletmelerinin elinden çıkmasını gelişmeye ve zenginleşmeye işaret sayıyorsa, bunda da doğruluk yok. Tekelci kapitalizmin bağımlı-geri bir ülkeyi “bünyeye alarak” zenginleştirdiğine dair henüz bir örnek görülmedi. AB’ye üyeliği kesinleşen bazı “Doğu” ülkelerinde olan da, bu ülkelerin kalkındırılması-geliştirilmesi değil, Batı Avrupa’nın başlıca ülkelerine ait tekel işletmelerinin bu ülkelerin ucuz işgücünü ve topraklarını bedavaya gelecek şekilde sömürmeleridir. AB ülkelerinde işçi ve emekçilerin durumunun giderek kötüleşmesini bir yana bırakıyoruz. Ama Türkiye’nin kendi gerçeği Altan’ın iddialarını yalanlamaktadır. Kanıt mı? Bir taneyle yetinelim: Gümrük birliği ve Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde bugün 5 milyon “Türk insanı” bir sigara parasına bile denk gelmeyecek 1.3 YTL ile geçinmek zorunda kalacak duruma gelmiştir.
Başa dön
JİN Û JÎN
..........
Berna Aktaş*
Neden silahlanıyoruz
Son günlerde, bireysel silahsızlanma ile ilgili kamuoyunda bir duyarlılık gelişmeye başladı. Bu duyarlılığın nedeni de, son birkaç ayda artan silahla yaralamalar ve ölümler.
Geçtiğimiz ayda bir günde birkaç ölüm ve yaralanma meydana gelmiş, bunun üzerine medyada bu konu gündeme gelmişti. Fakat daha iki gün önce, yine bir düğün sırasında dedesinin havaya attığı kurşun sonucu hayatını kaybeden Meryem adlı küçük kız çocuğu bireysel silahlanmanın kurbanı oldu.
Medyanın bu konuyu gündeme getirmesi ile birlikte, milletvekillerinin bir kısmı silahlarını bıraktı. Fakat bir milletvekilinin birden fazla silah alma hakkı olduğu düşünüldüğünde, bu eylemin, halkın bu duyarlılığını fırsat bilen milletvekillerinin bu olayı medyatik bir gösteriye dönüştürdüğü akla gelmektedir.
Ülkemizde her yıl, yaklaşık üç bin kişi, silahla vurularak hayatını kaybediyor. Bu çok yüksek ve korkutucu bir rakam.
1986 yılından itibaren, ruhsatlı silahların alımı kolaylaştırılmıştır. Hatta bu dönemde, sabıkası olan insanlar bile rahatlıkla silah ruhsatı alabiliyordu. Fakat bunun getirdiği sıkıntıların ortaya çıkması ile, ceza almış kişilerin silah alması kanunla sınırlandırıldı.
Yapılan araştırmalar, ruhsatlı silaha talebin her geçen gün arttığını gösteriyor. Özellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentler, bireysel silahlanmanın en yoğun olduğu iller arasında yer alıyor. Bu illerde ruhsatlı silahların çokluğu yanında, ruhsatsız silahların da ruhsatlı silahlara oranla birkaç kat fazla olduğu tahmin ediliyor.
Yapılan araştırmalar yine gösteriyor ki, insanlar, toplumda kendilerini güvende hissetmiyor ve kolluk kuvvetlerinin güvenliği tam anlamıyla sağlayabildiğini düşünmüyor. Yine bu çoğunluk, “kendilerini tehlikelerden koruma” gerekçesi ile silahlanmayı olumlu görüyor.
İlginç olan şu ki, bireylerin kullandığı silahlarla meydana gelen olaylarda bireylerin kendilerini korumak için silahlarını kullanma oranı çok düşük. Olaylar çoğunlukla çok küçük tartışmalardan ortaya çıkan ve bir anlık öfkenin etkisi ile işlenen suçlar.
Ülkemizde, birey, toplum içerisinde kendini güvende hissetmiyor. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu ve toplum içinde kendini var ettiğini, sosyalleştiğini düşündüğümüzde, bireyin içinde yaşadığı toplumun diğer bireylerinden silahlanmayı düşünecek kadar rahatsız olması ve kendini güvende hissetmemesi çok ürkütücü ve çok tehlikeli bir duygu.
Aynı şekilde, dünya üzerindeki ülkelere baktığımızda da, dünya ülkelerinin, imzalanan uluslararası sözleşmelere rağmen, gün geçtikçe silahlanmaya ayırdıkları bütçenin arttığı görülmektedir. Özellikle az gelişmiş ülkelerde bu oran daha da artmakta, eğitime, sağlığa ve diğer zorunlu harcamalara yapılması gereken harcamalar, güvenlik gerekçesi ile silahlanmaya harcanmaktadır.
Peki neden bireyler toplum içerisinde, ülkeler de dünya üzerinde kendini güvende hissetmiyor ve hem bireysel silahlanma, hem de devletler düzeyinde silahlanma gün geçtikçe artıyor? Kuşkusuz bunun tarihsel ve ekonomik birçok sebebi bulunuyor. Fakat Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin dünya genelinde silahların yüzde 88’ini ürettiğini, bu üretilenlerin de satılması gerektiği düşünüldüğünde ve uluslararası silah üreticilerinin ülkelerinde güçlü lobiler oluşturduğu düşünüldüğünde, bazı şeyler daha da anlam buluyor.
Bütün bunlar göz önüne alındığında, dini, siyasi, etnik nedenlerle ortaya çıkan iç savaşlar ya da Irak’ta devam eden işgal, bireylerin kendilerini güvende hissetmeyerek silahlanma gereği duyması ve son birkaç ay içinde meydana gelen, medyada “maganda kurşunu” olarak tabir edilen olaylar, kapitalist sistemin dünya üzerinde oynadığı oyunun sadece birer parçasıdır. Bütünlüğü görmeden, toplumun ve dünyanın içinde bulunduğu durumu bütünüyle değerlendirmeden yapılan yorumlar, yetersiz olacaktır ve sorunu çözmekten uzak olacaktır.
*Malatya Barosu Avukatı
e-posta:
Berna 321@mynet.com
Başa dön
HUKUK'TA SORULAR SORUNLAR
..........
Av. Devrim Avcı
Eşit davranma ilkesi
SORU: Ben bir tekstil fabrikasında işçi olarak çalışıyorum. Üç yıldır bu işyerinde çalışıyorum. Çalışırken evlendim ve şu an hamileyim. İşveren hamile olduğumu öğrendiğinden itibaren işimi savsakladığımı, işimi gereği gibi yapmadığımı söyleyip duruyor. Son olarak beni yanlarına çağırıp, işten kendi isteğimle ayrılmama ve kıdem vs. gibi tazminat haklarımı da vermeyeceklerini söylediler. Bunlar hamile olduğum için beni işten atmak istiyorlar. Eğer böyle bir durum olursa ne yapabilirim? Teşekkür ederim.
CEVAP: 4857 sayılı İş Kanunu’na 1475 sayılı önceki İş Kanunu’muzda olmayan yeni bir madde eklendi. “Eşit davranma ilkesi” başlığı ile İş Kanunu’nun 5. maddesinde düzenlenen bu hükme göre, iş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı ayrım yapılamayacağı belirtilmektedir. Yine, aynı maddenin üçüncü fıkrasında, işverenin biyolojik veya işin niteliğine ilişkin sebepler zorunlu kılmadıkça, şeklinde bir kıstasla birlikte, bir işçiye iş sözleşmesinin yapılmasında, şartlarının oluşturulmasında, uygulanmasında ve sona ermesinde, cinsiyet veya gebelik nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapamayacağı düzenlenmiştir. Eğer iş lişkisinde veya iş ilişkisinin sona ermesinde bu fıkra hükümlerine aykırılık söz konusu ise, işçi dört aya kadar ücreti tutarındaki bir tazminat ve yoksun bırakıldığı diğer haklarını da mahkemeye başvurarak talep edebilir. Eğer, sizin çalışma koşullarınızda da hamile olduğunuz için ayrımcılık yapılan hususlar varsa veya iş ilişkiniz bir gerekçe ile sonlandırılsa dahi eğer siz bunun hamilelik sebebi ile yapıldığını biliyorsanız bu düzenlemeye yönelik bir dava açabilirsiniz. Ancak, burada hamile olduğunuz için işinizde ayrımcı muamelelere tabi tutulduğunuzu ispat yükü sizin yükümlülüğünüzdedir. Elbette, hiçbir işveren de iş sözleşmesinin fesih ihtarnamesinde hamile olduğu gerekçesi ile işine son verilmiştir ifadesini kullanmaz. Bunu, sizin tanıklarla, varsa belgelerle, (örneğin, daha önce böyle bir durum söz konusu olmadığı halde, sadece hamile olduğunuzu öğrendikten sonra size uyarılar gelmesi vs.)
Ayrıca, İş Kanunu’nun 18. maddesinde feshin geçerli sebebe dayandırılması başlığı ile düzenlenen hükümlerde medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum vs.’nin fesih için geçerli sebep olamayacağı düzenlenmiştir. Eğer, işvereniniz, sizin iş sözleşmesini feshederse, bu takdirde ayrıca geçersiz fesih sebebi ile işe iade davası açma hakkınız da vardır. Ve elbette, kıdem ve ihbar ve diğer alacaklarınızı talep eden alacak davası açma hakkınız da saklıdır.
e-posta:
hukuk@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
“Terörle Mücadelede” işkence
İnsan hakları belgelerinde barış döneminde ve savaş döneminde işkence yasaktır. Türkiye’de insan hakları savunucuları özellikle İHD’nin kuruluşundan, onun da TİHV’nın kuruluşuna öncülüğünden beri, 19 yıldır, işkenceye örgütlü bir karşı çıkış halindeler. Daha pek çok kuruluş, insan hakları örgütü de bu mücadelenin içinde.
Uluslararası Af Örgütü ise, 40 yılı aşkın bir süredir, işkenceye karşı mücadelenin uluslararası ölçekte öncülüğünü yapıyor ve kararlılığını sürdürüyor.
Af Örgütü’nün Bülteni’nin 2. sayısında yer verilen bir kampanyadan söz etmek istiyorum bu yazıda. Af Örgütü, ABD’ye “Terörle Savaşta İşkence ve Kötü Muameleyi Durdur” çağrısında bulunuyor. Şöyle deniyor çağrı metninde:
“Terörle savaşta”, hükümetler işkence ve kötü muameleyi kullanamayacakları gibi, “terörle savaşı” işkence ve kötü muameleyi meşrulaştırıcı ya da zorunlu kılıcı bir durum haline de getiremezler.
İnsan hakları standartlarının yüksek oyduğunu iddia edenler insan haklarına yapılan saldırının en önünde yer alıyorlar.
Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetlerden bir tanesi. Bu anlayış düzenli olarak işkence yapanları da içerecek şekilde hükümetleri etkiliyor ve savunulması gereken “terörle savaş” gibi değerlerin altını boşaltıyor.
Söylem düzeyinde “etkili sorgu” deniyor, ancak kapılar işkenceye bir kez açıldığında baskı daima yükseliyor.
Eğer bir tokat işe yaramıyorsa, bunu dayak takip ediyor.
Eğer dayak işe yaramıyorsa, bir sonraki ne?
Fotoğrafları gördük, tanıklıkları dinledik. Bu zalimane, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleler topyekün hepimize karşıdır.
“Terörle savaşta” işkence ve kötü muameleyi durdurmak için yardım edin. Hemen şimdi kampanyamıza katılın:
www.amnesty.org/stoptorture web sitemizi ziyaret edin.Kampanyamıza katılmak için www.amnesty-turkiye.org”
* * *
Af Örgütü’nün çağrısı umarız etkisini gösterecektir. ABD’nin Irak, Afganistan ve Guantanamo’daki işkencelerden sorumluluğu açıktır. ABD’nin uygulamaları, dünyanın başka ülkelerindeki “terörle savaş”a da esin kaynağı olmaktadır. Yani işkence ve onur kırıcı muameleler ve özgürlükleri tehdit eden uygulamalar ve yasalar ABD’den dünyanın başka coğrafyalarına ihraç edilmektedir.
Terörle Mücadele Yüksek Kurulu sekiz yıllık aradan sonra toplandı.
Nasıl toplandı, daha önce neredeydi bu kurul, ne yapardı, neden toplandı? Var mıdır bir yasası? Orgeneral Başbuğ’un işaret ettiği Başbakanlık bünyesindeki kurul, bu kurul mudur?
Bir de, her il ve ilçede kurulu il ve ilçe güvenlik kurulları var, her hafta toplanan. Bunun kaynağı da 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu diyorlar. Bence öyle değil. 9 Ocak 1997 tarihinde Erbakan Hoca zamanında çıkarılan Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği var. Her il ve ilçede esas karar vericilerin kim olduğunu gösterir. Anayasal dayanağı falan da yoktur bu yönetmeliğin. Sivilllere ait yetkilerin devir senedi niteliğindedir. Olağanüstü halin sürekli kılınışıdır bir bakıma.
Bütün Türkiye’ye yayılışıdır o halin.
İşkence Türkiye’de hiç kalkmadı. Ama son birkaç yıldır işkenceye karşı önemli yasalar çıkarıldı.
Yeni Terörle Mücadele Yasaları demek, işkence yolunun açılması demektir. Hem Türkiye’de hem de dünyada böyledir. Çünkü her yerde aynı yöntemler uygulanıyor. Gözaltı süreleri uzuyor. Gözaltında aileye ve avukata, hekime erişim kaldırılıyor. Yargıya erişime sınırlama getiriliyor.
Af Örgütü’nün dediği gibi, “kapılar işkenceye bir kez açıldığında baskı daima yükseliyor.”
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
AB’ye ramazan davulu standardı
AB’ye ramazan davulu standardı
Ramazan yaklaştı, televizyon ekranlarında davulcu haberleri başladı.
Üstelik belediyeler işe el atmış, ramazan davulcularını teorik ve pratik sınava çekiyordu.
Davulcular karşıya dizilmiş, Ankara Yenimahalle Belediye Başkanı masaya kurulmuş, yanına yardımcılar ve sınav heyeti buyurmuştu.
Helal olsun!
Belediye başkanı, ramazan davulu çalmak gibi önemli bir meseleyi kimselere bırakmamış, işe bizzat el atmıştı!
Ramazan davulunun sanatsal içeriği bol miktarda olsun diye sınav heyetine Kültür Bakanlığı’ndan bir heyet de katmıştı!
Yetmemiş davulculara bir de yazılı sınav yapmıştı!
Televizyon muhabiri, yaşlı bir davulcuya yazılı sınavda sorulan sorulardan birisini yöneltiyordu:
“Günde 10 lira kazandığını düşünürsen 30 günde kaç para kazanırsın?”
Yaşlı davulcu, ramazan davuluyla matematiğin ilişkisini kuramıyor, biraz düşündükten sonra yanıt veriyordu:
“Onu Allah bilir”
İhtiyar davulcuyu yazılı sınava tâbi tutan ve ondan “Allah’ın bileceği” sorulara yanıt isteyen belediye hangi ihalede müteahhidi sınava çekmişti acaba?
Hangi ihale bu kadar açık, şeffaftı?
Hangi taşeron yazılı sınava sokuluyordu?
***
Düşünün Ege Denizi’ni kapalı kapılar ardında kiralayan...
Galata’yı okus pokusla Ofer’e veren bu ülkede yaşlı davulcuya yazılı sınav yapılıyordu!
Ne de olsa burası ciddi bir ülkeydi!
Memleket gelişiyor, modernleşiyor ve çağdaşlaşıyordu!
Ancak anlaşıldığı kadarıyla, avantalı işler patronlara, taşeronlara verilmiş...
Modern ve çağdaşlık sınavları ise ihtiyar davulcunun sırtına yüklenmişti!
O da işi “Allah’a havale etmişti.”
Sınav sonunda televizyon kameralarına konuşan belediye başkanı olaya son ve ölümcül noktayı koyuyordu:
“Avrupa Birliği’ne davulcu standardı getirmişlerdi!”
Gerçi Avrupa, Hıristiyan alemiydi.
Olsun!
Ramazan ve ramazan davulcusu olmasa da, Yenimahalle Belediyesi’nin katkılarıyla AB’nin “Ramazan Davulu Standardı” olacaktı!
Kıymetini bilene az bir şey değildi!
Yine de son karar için 3 Ekim’i beklemek gerekecekti.
Bakarsınız 3 Ekim’de Türkiye’ye olumlu karar çıkmazsa belediye başkanı Avrupa’ya kızar, “Ramazan Davulu Standartları” desteğini geri çekerdi!
Takdir etmek gerekir ki, bu karar Avrupa’yı çok etkiler, “Ramazan
Davulu Standardı” olmayan bir AB, gelişme yolunda çok fena tökezlerdi!
İhtiyar ramazan davulcusunu yazılı sınava çektiler.
Burası Türkiye.
Çalacaksan ramazan davulu çalmayacaksın.
Büyük çalacaksın!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Sat vatanı
Benim sevgili yurttaşım, televizyon ekranlarından Ata’nın ölümünü, annesi milli kayınvalidenin çırpınışını izlerken, öte yanda olup bitenden pek haberdar olamadı. Tek tük kalmış kanalların tek tük programları “Gözünüzü açın” türünden uyarılarda bulunurken, benim yurtsever milletim, “Şehitti. Yok gaziydi. Yok yok Niyazi’ydi.” tartışmaları arasında itişerek bu ülkenin en önemli sorunu üzerine kafa yormaktaydı.
Bu kargaşa içerisinde birileri Ermeni Meselesi üzerine konuşma ihtiyacı duyunca, haydaaa, birtakım yurtsever yurttaş domates, biber, yumurta toplayıp salonun kapısında yerini aldı. Hoş, bu Ermeni Meselesi üzerine bir, iki cümle söyleyip, post modern çıkışın bir ucundan parsa toplamak niyetinde olan da yok değildi hani. Dudağının kenarına yapışmış yılışık tebessümü ile, “Ermeni filan hikaye, ekranda görünüp bir, iki yumurta yemek ve ‘düşünce özgürlüğü adına bunu bile göze aldı’ dedirtmek şahane” yollu bakışlarla salona dalanlar amaçlarına fazlasıyla ulaşmanın mutluluğu ile evlerine gittiler.
Tabi, asıl garip olan, yumurta, domates atanların durumlarıydı. Bunlar besbelliki çok milliyetçiydiler. O kadar milliyetçiydiler ki, Telafer’de Türkmenler tepelenirken bir, iki cılız öksürük dışında kendilerini pek ifade edemediler. Toplar, tüfekler vatan topraklarının karayollarından “Nanik” yaparak geçip ‘Müslüman Türk’ün’ tepesine çoluk çocuk demeden inerken, karısının, kızının namusunu korumak için silaha sarılmış, bedenini bomba yapmış gence ‘terörist’ damgası vurulup en rezil işkenceler yapılırken, bu bizim hırçın gençler İstanbul’un nezih semti İstiklal Caddesi üzerinde devriye gezip, salon basıp, fotoğraf paralayarak vicdanlarındaki boşluğu doldurmaya çalışıyorlardı.
Ama bilinçlerinin en derinlerindeki paranoya yüzünden bütün bunların nedeni solculardı. Irak bombalandıkça solculara saldırdılar. Telafer tepelendikçe “YÖK’e hayır” diyen gence çullandılar. İskenderun Limanı işgal edilip, ülke toprakları tepelendikçe, bildiri dağıtan üç, beş genci araya alıp linç etmeye kalkıştılar. 20 milyar dolar borç 320 milyar dolara çıkarken, gelen paraları derin yurtseverler cukkalarken, bu necip gençlik, Aziz Nesin’i otelde yakmaya çalışıyordu. Tıpkı, ABD İncirlik’te, Karamürsel’de üsler kurup, bebeleri süttozuyla yuttururken, ağabeylerinin Taksim’de solcu kovaladığı gibi.
Bu milliyetçi yurtseverlerin kafaları da karışmıyor değildi hani.
Gözünü hırs bürümüş birtakım adamlar, bir gazetelerinde ırklara, dinlere düşmanlık naraları atarken, öbür gazetelerinde dostluk, kardeşlik tabloları çiziyorlardı. Medya silahlı, işadamı kılıklı birtakım adamlar, bir yandan işgali kınıyor, bir yandan işgalciye yakıt, yiyecek, su desteği sağlayıp, ‘batan geminin mallarını’ cebe indiriyorlardı. Bir yandan Gazze’deki katliamları kınıyor, bir yandan Galata’yı para ile Gazze’leştiriyorlardı.
Bu işsiz milliyetçi delikanlılar, solcuları kovalayıp, konuşanları tepelerken, ülkenin dolar milyarderi sayısı 2’den 8’e çıkıvermişti. Bu işsiz milliyetçi gençler İstiklal Caddesi’nde vatanı kurtarırken, İskenderun, Galata, İzmit Körfezi gibi ‘önemsiz’ yerler elden gitmişlerdi bile.
Şeytan diyor, bırak solculuğu, sat vatanı.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net