www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Gelenekten geleceğe...
42. Altın Portakal Film Festivali’nin geride kalan dört gündeki gündemi, Hollywood yıldızları ve Avrasya Film Festivali oldu. Yerli filmlerin yeni olanları yeni yeni görücüye çıkarken, festivalin sonlarına doğru atak yapması bekleniyor.

Bir Efgan Efekan vardı
Geçtiğimiz günlerde yitirdik, Türk sinemasının bu unutulmaz oyuncusunu. Bence çocuksu bir yüze sahip olan Efgan Efekan, dönemin gerçekten beyefendi, bir oyuncusuydu. Davranışları, yaklaşımları, belirli bir ciddiliğin dışına taşmazdı...

‘Sanatımın dönüm noktası göçerlik’
Diyarbakırlı genç Sanatçı Ahmet Öğüt’ün ‘Birinin Arabası’ ve ‘Serbest Vuruş’ adlı çalışmaları 9. Uluslararası İstanbul Bienali’nde sergileniyor.


Gelenekten geleceğe...
Şenay Aydemir
42. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde 4. gün de geride kalırken, kısa, belgesel, ulusal ve uluslararası uzun metraj filmlerin gösterimleri de devam ediyor. Gala gösterimleri her yıl olduğu gibi yine Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilirken, filmler Cine Bonus sinemalarında sinemaseverlerle buluşuyor.
Geride kalan dört günde ‘yenilenmiş’ Altın Portakal’ın en farklı yönünün “yıldızlar”ındaki farklılık oldu. Daha önceki yıllarda Yeşilçam’ın ve son dönem ulusal sinemanın yıldızları ağırlıklı olarak gündeme gelirken; bu yıl gelen Amerikalı yıldızlar ve gelmesi muhtemel Avrupalı yıldızlar Altın Portakal’ın önemli gündemi. Açılış gecesinde Michael Madsen ve Woody Harrelson’in “küçük takışmaları” Yeşilçam ünlülerinin maceralarını hatırlatır nitelikteydi.
Söz ünlü isimlerden açılmışken, bu yıl “geleneksel” festivalin yüzlerinin önemli bir bölümü eksik görülüyor. Daha önceki festivallerde bulunun Yeşilçam yıldızlarının önemli bir bölümü bu yıl yok. Daha çok ulusal yarışmada yer alacak filmlere emeği geçenler Antalya’ya davet edilmiş.
Festival tadında
Program çok yoğun görünmesine rağmen, oldukça düzenli. Hangi filmin nerede oynayacağı belli. Şöyle bir sıkıntı söz konusu yalnız, 11 uluslararası ve 15 ulusal olmak üzere toplam 26 film yarışıyor. Bunlara kısa ve belgesel dallarında yarışacaklar dahil değil. Bu filmlerin dışında “özel gösterimler” var.
Kimi usta yönetmenlerin filmleri de gösteriliyor. Örneğin Haneke ve Kim ki Duk gibi. Böylesine yoğun bir programda ister istemez izlemek isteyip de izleyemeyeceğiniz çok film var. Ama festivalin uluslararası boyutu, Antalyalı sinemaseverler için bulunmaz bir fırsat. Özellikle Antalyalı sinemasever öğrenciler bilet fiyatlarının 5 YTL olmasını “zalimce” bulsalar da, kolay kolay izleme fırsatı bulamayacakları filmleri izleyebilmekten de memnunlar.
Yerliler henüz gündeme giremedi
Festivalde şimdiye kadar izlenen fimlerin çoğu uluslararası yarışma ya da özel programlara ait olanlardı. Bu yüzden en fazla tartışılanlar da onlar. Yarışma dışı filmlerden Shane Black’in ilk kez kamera arkasına geçtiği ‘Kiss Kiss, Bang Bang’i ve İpekyolu Filmleri arasında gösterilen Darejan Omirbaev’in “Yol” isimli filmi ilgi çeken yapımlar arasındaydı. Avrasya Uluslararası Yarışma Filmleri’ne gelince; Bu bölümde Haneke, Kim Ki Duk, Lars Von Trier ve Niki Karimi gibi usta yönetmenlerin filmleri yarıştığı için bir öngörüde bulunmak zor. Ama, henüz festivalde tartışılmaya başlanılan ulusal yarışma için kimi öngörülerde bulunulabilir.
Ulusal yarışmada ilk iki gün daha önce vizyona girmiş, hatta kimileri televizyonda bile gösterilmiş yarışma filmleri gösterildi. “Eğreti Gelin, Kalbin Zamanı”, Hırsız Var, Şans Kapıyı Kırınca, Pardon, Yolda, Banyo” bu filmler arasında yer alıyor. Ayrıca “Türev” ve “Korkuyorum Anne” daha önce başka festivallerde gösterildikleri için çok merak edilmiyorlardı. Ama ulusal yarışmada yer alan üç film “Sinema Bir Mucizedir, Sen Ne Dilersen, Anne ya da Leyla” merakla bekleniyor. Bu filmlere göre bir yorum yapılabilir. Ama şu an için ulusal yarışmanın en önemli iki adayının “Gönül Yarası” ve “Korkuyorum Anne” olduğu söylenebilir.
Festival yollarında
Bu yılın ortak kanısı, Altın Portakal’ın gerçek bir festival olma yolunda önemli mesafeler katettiği. Bunda kuşkusuz yıllardır festival organizasyonu yapmakta ustalaşan TÜRKSAK’ın işe el atmasının da önemli etkisi var. Bugüne kadar ulusal yarışma olma özelliğiyle bir kimlik oluşturan Altın Portakal’ın bu yeni görünümünün fazla rahatsızlık verdiği söylenemez. Sohbet etme fırsatı bulduğumuz oyuncu, yönetmen ve sinema eleştirmenleri festivalin uluslararası bir nitelik kazanmasının Türk sineması açısından da önemli kazançlar getireceği konusunda hemfikir.
Kısaca, şimdilik Altın Portakal gelenekselden profesyonelliğe doğru gidiyor.


Başa dön


Bir Efgan Efekan vardı
Bülent Habora
Geçtiğimiz günlerde yitirdik, Türk sinemasının bu unutulmaz oyuncusunu. Bence çocuksu bir yüze sahip olan Efgan Efekan, dönemin gerçekten beyefendi, bir oyuncusuydu. Davranışları, yaklaşımları, belirli bir ciddiliğin dışına taşmazdı...
İlk tanıştığımızda, “amma da kasıntı biri,” diye geçirmiştim, içimden. Ama daha o gün bu yargımda yanıldığımı anladım. Ciddiydi, ama kasıntılıkla uzak yakın ilgisi yoktu.
Erenköy’deki o ünlü köşkte, Türkan Şoray ve Ahmet Mekin’le birlikte rol aldığı “Acı Aşk”ın çekimi yapılıyordu. Ben gittiğimde birkaç sahnenin çekimi yapılmıştı. Yedi-sekiz sahne çekildikten sonra, yönetmen yardımcısı gelip, Efekan’a, “Sizin birbuçuk, iki saat rolünüz yok, dinlenebilirsiniz” deyince yanına gittim. Tanıştık. Bir röportaj yapmak istediğimi söyleyince, “gelin” dedi, “Burada değil de değişik bir mekanda yapalım söyleşimizi...”
Banliyö treninde
Buharlı lokomotiflerin çektiği trenler, tutkusuymuş Efgan Efekan’ın. Açık söyleyeyim, benim de en sevdiğim ulaşım aracı trendi. “Çok bilmiş ve hep yanılmış” Turgut Özal’ın trenler üzerine kestiği ahkâmlar o sırada gündemde olmadığı için genciyle-yaşlısıyla herkes kara treni severdi. Ve ben, hâlâ severim, uçukla iki saatte gidilecek bir yolu trenle 30 saatte gitmeyi tercih ederim. Bilgisayar yerine daktiloyu seçmek gibi bir şey. Daktilonun çıtçıtları, soğuk nevale bilgisayardan, her zaman daha anlamlı olmuştur benim için...
Kara trenlerin burnunda tüttüğünü söylemişti Efgan Efekan. “Trenleri çok seviyorum. Çocukken yalnız başıma binmeme izin vermezlerdi. Onun için çok az bindim trene. Sonra sinemacılık başladı. Ara vermeden çalıştığım için yine trene binmeye fırsatım olmadı “ diyordu.
Köşkten çıktık. Yanımızda biri daha vardı, ama şu an anımsamıyorum. Foto muhabiri arkadaşlarımdan Erol Dernek ya da Kutlu Ertuna olabilir. İkisi de genç yaşlarında öldüğü için, bugün için doğrulatma olanağım yok.
Erenköy istasyonundan bilet aldık. Bostancı yönüne giden trene bindik. Yıllar sonra trene binmenin mutluluğu yüzünden okunuyordu. Ünlü olmak gerçekten zordu. Onyıllar sonra bir başka ünlü, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk çıktı ortaya. Duyduğuma göre, işkembe çorbası içmeyi çok seviyormuş. Ama halkla birlikte, konumu yüzünden, içemiyormuş. Efgan Efekan aralıksız çalıştığı için trene binemiyor, Fahri Korutürk de Cumhurbaşkanı olduğu için işkembe çorbası içemiyor. Ben onlardan daha şanslıyım, istediğim zaman trene de biniyordum, işkembe çorbası da içiyordum.
Bir tren yolculuğuna sığacak kadar çok şey konuştuk Efgan Efekan’la. Sonra Erenköy’e döndük. O spotların önüne geçti, ben de notlarımı düzene soktum...
Sinemada 50 yıl
1950’lerin başında “Battal Gazi Geliyor” filmiyle sinemaya geçmişti Efgan Efekan. O zaman 18 yaşındaydı. Arkasından 5 yıl Sami Ayanoğlu’nun asistanlığını yaptı. Icığını-cıcığını öğrendi sinemanın. 1960’lar onun zirvede bulunduğu yıllardı. Muhterem Nur’la birlikte başrolde oynadığı “Ölmeyen Aşk” filmiyle adını duyurdu. Halit Refiğ, Metin Erksan, Memduh Ün, Lütfi Ö. Akad, gibi Türk sinemasının önde gelen yönetmenleriyle çalıştı. “Mahalle Arkadaşları”, “Yangın Var”, “Yedi Kocalı Hürmüz”, “Keşanlı Ali Destanı” onun önemli filmlerinden bazıları.
Yıllar geçtikçe ikinci rollerde yer alan Efekan bir ara ses sanatçılığına da soyundu. Daha sonra “Yaprak Dökümü”, “Hanımın Çiftliği” ve “Dudaktan Kalbe” gibi televizyon dizilerinde rol aldı. Ve göçtü bu dünyadan. Biraz daha dayansaydı, yılların sinema emekçisi olarak, 42. Altın Portakal Film Festivali’nde, Türk sinemasına katkılarından dolayı “Altın Portakal Onur Ödülü”nü alacaktı. Kader utansın, ne diyeyim...


Başa dön


‘Sanatımın dönüm noktası göçerlik’
Müjde Arslan
Diyarbakırlı genç Sanatçı Ahmet Öğüt’ün ‘Birinin Arabası’ ve ‘Serbest Vuruş’ adlı çalışmaları 9. Uluslararası İstanbul Bienali’nde sergileniyor. Görsel bellek oluşturmanın önemine dikkat çeken Öğüt, Diyarbakır’dan başlayan göçebeliğinin hareket alanını ve vizyonunu geliştirdiğini düşünüyor.
Bienale katılan genç sanatçılardan Ahmet Öğüt, geçtiğimiz haftalarda İsviçre’deki Kunstmuseum Basel’de gerçekleşen “Üst Katta Neler Olduğunu Merak Ediyorum” başlıklı vinçli performansıyla gündeme geldi. 1981 Diyarbakır doğumlu sanatçının 9. Uluslararası İstanbul Bienali’nde iki çalışması sergileniyor.
Halil Altındere’nin küratörlüğünü yaptığı “Serbest Vuruş” sergisinde yer alan “Kayıp Dünya Kitabı” adlı çalışmasıyla bölgede süren çatışmaları sayfalardaki imajlarla anlatan sanatçı, “Birinin Arabası” adlı çalışmasında ise kentsel simgeler üzerine odaklanıyor.
Sanat yaşamınızda dönüm noktaları neler?
Diyarbakır’dan Ankara’ya ve Ankara’dan İstanbul’a yerleşmeye karar verdiğim iki ayrı dönem oldu, sanırım sanatsal eğilimlerime yön veren dönüm noktaları bunlardı. Göçebelik her zaman hareket alanımı ve vizyonumu geliştirebilmemi sağladı. Bunu bir çeşit minval olarak düşünebiliriz. Göçebelik bana göre gittiğim yerde kalma değil, sürekli bir gidiş gelişler hali içinde olmak demek. Bir kente, kişisel geçmişinize hem içerden hem de dışardan bakabilmek, bulunduğunuz yere saplanmadan geri dönüşlü bir gidiş hali içinde olmakla mümkün. Diyarbakır’da şimdi durumlar eskisi gibi değil, orada önemli sergiler ve etkinlikler gerçekleşiyor, gençlerin bu fırsatı değerlendirmesi lazım, görsel bellek oluşturmak için artık yeterli zemin mevcut. Ankara ise bu konuda biraz geride kaldı, o tarafa bir türlü ilgiler yönelmedi, İstanbul ise bugün artık Bienalle de birlikte tam bir sanat başkenti haline geldi. İlgilerin odağı halinde, ama bizim bu ilgiyi Diyarbakır’a, Ankara’ya, İzmir’e ve başka kentlere iyice yaymanın bir yolunu bulmamız lazım. Bienal ile birlikte gelen birkaç aylık hareketlenmelerin de bütün bir yıla yayılması gerekiyor.
İşlerinizde esin aldığınız kaynak ve referanslarınızı biraz anlatır mısınız?
Spontan olarak işlerimi bazı üst başlıklar altında toplayabiliriz. Bir yandan Diyarbakır’da yetişmiş ve büyümüş olmamdan kaynaklı özellikle 90’lı yıllar üzerine, travma sonrasına odaklanan “Kayıp Dünya Kitabı”, “Ne Hoş Bir Gün” gibi işler, öbür yandan sanat yapıtının kendisini ve sanat yapıtı ile olan mesafeyi sorunsallaştıran Basel Kunstmuseum’da gerçekleştirdiğim “Üst katta neler oluyor, merak ediyorum” ve İzmir K2 Sanat Merkezi’nde gerçekleştirdiğim “sergi açılışı esnasında sınav olan öğrenciler” adlı performanslar gibi bir dizi iş. Son olarak da kamusal alan meselesini ele aldığım “Başkasının Arabası” ve henüz gerçekleştirmediğim “Sanatsal Alanda Kamu” projeleri gibi bir dizi çalışma.
Bir ifade aracı olarak sanatı nasıl yorumluyorsunuz?
Kendi sözümü söyleyebilmek için sanat benim için en hakiki yol. Dilediğin gibi sınırlarını çizebildiğin kurtarılmış bir bölge gibi.
Eğitim aldığınız ilk dönemler ressam olmak istediğinizi, ancak daha sonra tek bir malzeme üzerinde uzmanlaşmanın sizi tatmin etmeyeceğini fark ettiğinizi söylemiştiniz. Malzeme ile ilişkinizi tanımlar mısınız?
Malzemeyi yüceltmenin bir anlamı yok, bulduğum fikir için hangi malzeme gerekiyorsa onu kullanıyorum, yani fikrin kendisi malzemeyi belirliyor. Böylelikle hiç bilmediğim bir malzemeyi gün geliyor deneyimlemek durumunda kalıyorum ve sürekli öğrenme şansına sahip oluyorum. Malzemeyi iyi kullanabilmek bir yetenek değildir, mesela bana sorarsanız son yıllarda yetenek olabilecek bir şey varsa o da risk alabilme yeteneğidir derim.
Çoğunlukla Bienallerin seyircisinin elit kesimle sınırlı kalmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Güncel sanatın hareket alanı şimdilik bir muamma gibi, herkese ulaşamıyor, hatta bazen bir üst dil kullanıyor gibi gözükebilir, ama şu çok açık, sanatın siyasallaştırılması ve yeni özgürlük alanları yaratabilmek gibi bir şansımız var. Güncel sanatın dili buna bir hayli müsait. Bu bir süreç ve zamanla kendi cemaatinin ötesine geçecek bir süreç.
Çalışmalarınız özellikle yurtdışında ilgi görüyor...
Evet, ilgi görüyor ama çoğu zaman egzotik bir bakış açısı ile yüzleşmek zorunda kalıyorum. Merkez ve Doğu Avrupa ülkelerinde durum böyle değil tabii, oradakiler kendilerine çalışmalarımı daha yakın hissediyorlar, ortak bir geçmişimiz varmış gibi onlarla, 1990’ların başında onlar da kaotik bir dönem geçirmişlerdi. Tahmin edilebilecekten çok daha fazla ortak noktalarımız var. Bunu görebilmek için sadece Kosovalı sanatçıların işlerine bakmanız yeterli.
Yeni çalışmalarınızdan söz eder misiniz?
9. İstanbul Bienali’nin ardından ekim ve kasım aylarında İngiltere’de iki sergiye katılacağım. Yine ekim ayında Ankara’da, aralık ayında da İzmir K2 Sanat Merkezi’nde iki sergiye katılacağım. Ocak ayında da Estonya da yeni açılacak Çağdaş Sanat Müzesi’nde Mika Hannula küratörlüğünde düzenlenecek bir sergiye katılacağım. Bir de henüz tam tarihleri belli olmamış sergiler de var tabii. Yeni proje olarak “Tarihte Bu Hafta” kitabı hazırlamayı planlıyorum. Uzun soluklu bir proje olacak. Tamamen kendi seçtiğim ve çizimlerini de kendim yaptığım Türkiye’nin yakın tarihinden garip olayları kapsayacak bir kitap olacak. Bienal süresince yayınlanan Bienal gazetesinde bu çizimlerden bir bölümü görülebilir.


Başa dön


Almanya’da çirkin bir kampanya
Almanya’da ressam İsmail Çoban tarafından genç sanatçılara destek olmak amacıyla açılışı önümüzdeki Cumartesi günü yapılacak “İsmail Çoban Vakfı”na karşı, başta Zaman Gazetesi olmak üzere, bazı çevreler tarafından çirkin bir kampanya sürdürülüyor. Çoban’ın Ermeni soykırımını tanıdığını, Ermeni iddialarını doğrulayan Armin T. Wagner Derneği ile birlikte çalıştığını ileri süren söz konusu çevreler, Berlin Büyükelçisi M. Ali İrtemçelik’in vakfın açılış etkinliğini himaye etmesini de eleştirerek, gerçekle ilgisi olmayan iddialar sıralıyorlar. Zaman gazetesi tarafından cuma gününden beri yayınlanan asılsız iddialar konusunda gazetemize bir açıklama yapan İsmail Çoban, mahkeme kararıyla söz konusu gazeteye bir tekzip yazısı gönderdiğini, yazının yayınlanmaması durumunda maddi ve manevi tazminat davası açacağını ifade ederek, “Mahkeme tarafından kabul edilen tekzip yazısını Zaman’a gönderdik. Eğer bu tekzibi yayınlamazlarsa o zaman kendilerine karşı maddi ve manevi tazminat davası açacağım. Alacağım tazminatı da vakfa bağışlayacağım” dedi. “Ermeni iddialarını destekleyen Armin T. Wagner Derneği ile birlikte çalıştığı, bundan ötürü Ermeni soykırımını kabul ettiği” biçimindeki iddiaları yanıtlayan Çoban, “Armin T. Wagner, 1974’te ölen çok büyük bir yazar. Adını yaşatmak için bir dernek kuruluyor. Wagner, 1912-14 yılları arasında Türkiye’de sağlık görevlisi olarak bulundu. Ermeni tehciri sırasında bölgedeydi ve her şeyi gözleriyle gördü, fotoğraflarını çekti. Wagner, Türk ordusunun hastalanan insanlara sahip çıkmadığını da söyledi. Çok cana kıyıldığını gözleriyle gördüğünü anlattı. Ben de diyorum ki, bu iş tarihçilere bırakılmalı. Benim Ermeni soykırımı söylemine destek verdiğim tamamen yalandır” dedi. Çoban sözlerine şöyle devam etti: “Ermeniler, Türkler, Kürtler, Lazlar hepsi bizim kültür parçamız. Bunları birbirine düşürmekle ne istiyorlar? Niye bu kadar düşmanlık yapıyorlar? Benim Türk-Kürt karışımı ve Alevi olmam söz konusu çevrelerin zoruna gidiyor.” İsmail Çoban Vakfı’nın açılışı önümüzdeki Cumartesi günü “Sana bir şey söylemek istiyorum” başlığı altında Wuppertal Stadthalle’de yapılacak. Berlin Büyükelçisi M. Ali İrtemçelik, Belediye Başkanı Peter Jung ve bir çok konuk katılacak. Açılışta Köln Senfoni Orkestrası şefi Betin Güneş eşliğinde bir konser verilecek. Etkinlik saat 19.30’da başlayacak.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net