www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Bir kez daha inandırıcılık sorunu
UFUK
____
Fatih Polat
Ücretli çalışanlar ve AB
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Modern, çağdaş ve sportif
TIRTIL
____
Erdal Şekeroğlu
Ağaçkakan
BİLGİ-İŞLEM
____
Sadık Çakıcı
DVD oynatıcılardan sonra sıra DVD yazıcılarda
İNSAN ve SPOR
____
Hakan Keysan
Yine aynı senaryo
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Fischer’in bitişi
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Bir kez daha inandırıcılık sorunu
Pazartesi günü bütün işyerlerinde, işçilerin taleplerini ifade eden bir “bildiri okunması” gerekiyordu. Türk-İş Başkanlar Kurulu bu doğrultuda karar almıştı.
Ancak bildiri, Petrol-İş’in örgütlü olduğu işyerleri dışında çok sınırlı okundu.
Muhtemeldir ki; bir dahaki Türk-İş Başkanlar Kurulu’nda bazı sendikacılar; “Yahu bakın karar aldık, işçi bildiri bile okumadı; ne eyleminden, ne mücadelesinden söz ediyorsunuz” diyeceklerdir. En azından bunu ima ederek, yeni eylem kararları alınmasına karşı çıkacaklardır.
İlk bakışta haklı da görüleceklerdir. Çünkü; ortaya çıkan tabloya bakıldığında; işçiler, işyerlerindeki temsilciler, sendika şubeleri, bir bildiri okumaya bile zahmet etmemiş görünmektedirler.
Ancak gelişmelere biraz daha yakından bakıldığında; kazın ayağının pek de öyle olmadığı görülmektedir. Çünkü, her şeyden önce bildiri okuma kararını alan Türk-İş ve bağlı sendikaların yöneticileri; işyerlerinde bildiri okumayı bir “ortak eylem”, “yarın atılacak adımlara bir hazırlık”a dönüştürmek için hiçbir girişimde bulunmamışlar, “bildiri okumayı” sadece “bildiri okumaya” indirgemişlerdir. Eğer böyle değil de; “Aslında bildiri okumak tüm işçinin ortak bir tutum ifadesidir ve bu yarın atacağımız adımların bir ilkidir” biçiminde ele alınsa, işyerlerinde buna göre bir çalışma yapılsaydı, sendikalar bunun gereğini yapsaydı; şubeleri buna göre harekete geçirselerdi, elbette ki bildiri okumayan işyeri pek kalmazdı. (*)
Ve dahası; Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun bu kararı alırken, bir hedefe varmaktan öte topu taca atmayı amaçladığını bütün işçiler bilmektedir. Nitekim, bildiri okumamanın, yani Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun kararını dinlememenin ne sendikalar, ne sendikacılar, ne de temsilciler için hiçbir yaptırımı olmamışıtır. Kimse onlara; “Niçin bunu yapmadınız; niçin alınan kararları uygulamıyorsunuz bre gafiller!” dememiştir. (Diyen olmuşsa iyi olmuş, ama pek çok sendikacının kendisine bağlı işyerlerinin kaçında bildiri okunduğunu bile merak ettiği şüphelidir.)
Ve ikinci konu, işçinin sorunları devasa boyuttayken ve sermaye güçleri hükümetinden meclisine, patron örgütlerinden IMF’ye her koldan saldırırken; işyerinde bildiri okumak; yüz tonluk bir kayanın başına toplanan ve bu kayayı kaldırmak için uğraşan bir grup insana, “Bu yüz tonluk belayı kaldırmak için dua okuyun” demeye benzemektedir.
Kısacası bugün Türk-İş başta olmak üzere konfederasyonlar, Emek Platformu ve emek örgütleri için baş sorun “inandırıcılık” sorundur: Patronların, hükümetlerin nezdinde değil, işçilerin gözünde inandırıcılık! Bunun yolu ise, sorunların gerekli ciddiyetle ele alınması ve eylemlerin de aynı ciddiyetle örgütlenmesinden geçmektedir. Yapılacak işle elde edilecek sonuç arasında anlaşılır, mantıklı bir ilişki kurulmazsa, hele de konfederasyon ve sendikaların itibarı böylesi yıpranmışsa, işçilerin gözünde kararlar gerekli önemi kazanamaz.
Bugünkü koşullarda da bunu aşmanın bir tek yolu vardır: İşyerlerinden başlayan bir gayretle; ileri işçilerin, sınıftan yana sendikacıların çabalarıyla, alınan kararları mücadelenin ileri atılması için dayanak yapmak, mücadeleyi adım adım örgütlemektir. Türk-İş’in, Emek Platformu’nun kararları ancak bu işyerindeki çabalara meşruiyet ve yaygınlık sağladığı ölçüde yararlı olabilir. Aksi halde, “kararlara inandırıcılık kazandırma tutumu”nu yukardan beklemek boşa beklemek olur.
(*) Burada mücadeleye duyarlı temsilcilerin, şubelerin bunu böyle ele alıp, Türk-İş’in kararını işyerlerinde daha ileri bir çizgide örgütlememesi, yüzbinlerce işçiyi aynı gün aynı saatte ortak taleplerini haykırmaları için işyerleri içinde toplamaya dönüştürmenin vesilesi yapmaması da elbette önemli bir sorundur ve sorgulanmalıdır.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Ücretli çalışanlar ve AB
Türkiye’nin AB üyeliği konusunda kritik tarih olan 3 Ekim yaklaşırken, konuya dair tartışmalarda atlanmaması gereken önemli bir araştırma yayımlandı. Ücretli çalışanlar (işçi-memur) Türkiye’nin AB üyeliğine nasıl bakıyor?
Rosa Luxemburg Vakfı ile DİSK Gıda İş Sendikası tarafından yürütülen “Türkiye’de Sendikalar ve Demokratikleşme Sorunları” projesi kapsamında yer alan “Ücretli Çalışanların Türkiye’nin Avrupa Birliği Üyeliği Üzerine Düşünceleri” konulu araştırma Marmara Üniversitesi öğretim üyesi ve aynı zamanda gazetemizin de yazarları arasında yer alan Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu ile DİSK Gıda İş Sendikası Araştırma Uzmanı Rana Çetin tarafından gerçekleştirildi.
Çalışma kapsamında, işçilerin en yoğun olduğu İstanbul ilinde 13 ayrı iş kolunda çalışan 900 ücretli ile anket yapıldı.
Ankete katılanların yüzde 44.4’ü Türkiye’nin AB üyeliğini desteklerken, yüzde 41.1’i AB üyeliğine karşı. Yüzde 14.5’i ise kararsız. AB üyeliğine olumlu bakanların en önemli gerekçelerini, demokrasi ve insan hakları (yüzde 92.5) ile sosyal hakların (yüzde 92) gelişmesine yönelik beklenti oluşturuyor.
Araştırma verilerine göre AB üyeliğine karşı çıkanların en önemli gerekçesi, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olarak dışa bağımlılığının artacak olmasına yönelik endişelerdir (yüzde 88,6). Bunu tarımın olumsuz olarak etkileneceğine yönelik endişeler izlemektedir (yüzde 80). Daha sonra ise yüzde 73,8 ile Kıbrıs’ın kaybedilmesi, yüzde 71 ile ekonominin daha kötüye gitmesi, yüzde 61.1 ile sanayinin olumsuz etkilenmesine yönelik endişeler ortaya konulmuş, AB üyeliğinin ülkeyi böleceğine yönelik bir endişe ise yüzde 60,3 ile son sırada yer almaktadır.
Görüşme yapılan işçiler arasında yüzde 79’u IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye ekonomisini olumsuz yönde etkilediğini düşünmektedir. Bu iki kurumun Türkiye ekonomisini olumlu etkilediğini düşünenlerin oranı ise yüzde 9,8’dir.
Şu veri ise oldukça ilginç ve önemli: AB üyeliğine olumlu bakanlar içerisinde IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye ekonomisini olumsuz etkilediğini düşünenlerin oranı yüzde 69,5, olumsuz etkileyeceğini düşünenlerin oranı ise yüzde 17, 7’dir.
Bu veri şu gerçeği ortaya koyuyor: AB’ye olumlu bakan ücretli çalışanlar, AB’nin benimsediği ekonomik politikalar içerisinde bu iki kurumun yerini ve hakim piyasa politikalarının belirleyiciliğini tam olarak göremiyorlar. Bu da, AB lobisinin propagandasının bu temel ayrım noktalarını emekçilerin gözünde silikleştirecek kadar bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor.
Yukarıya bazı temel verilerini aldığımız araştırma sonuçları şu gerçeğe de işaret ediyor: İşçiler dışa bağımlı olmayan, hem de demokratikleşme ve sosyal haklarının garanti altına alındığı bir Türkiye’de yaşamak istiyorlar. AB üyeliğine karşı çıkanların gerekçeleri arasında dışa bağımlılık endişesinin en ağır basan gerekçeyi oluşturması da bunu gösteriyor. Kıbrıs’ın elden gideceği ve Kürt sorunuyla bağlantılı olarak Türkiye’nin bölüneceğine dair endişeler daha sonra geliyor. Yani ücretli çalışanların AB’ye karşı çıkanlarının karşı çıkış gerekçeleri arasındaki bağımsızlık fikri, “kızıl elmacı” propaganda ile birebir örtüşmüyor. Ancak veriler, “kızıl elmacı” kanadın da küçük bir fraksiyondan çok daha fazla, işçi ve emekçilerin görüşlerini etkiler düzeyde olduğunu gösteriyor.
İşçi ve memurların, işlerini kaybetmek konusunda endişeleri de araştırma sonuçlarında kendisi ciddi bir biçimde hissettiriyor. AB üyeliğinin kendisini olumsuz yönde etkileyeceğini düşünenlerin en önemli kaygısını işini kaybetmek oluşturuyor (yüzde 80,3). AB üyeliğinden olumlu etkileneceğini düşünenlerin en önemli gerekçesini de sosyal hakların iyileşeceğine yönelik beklentiler oluşturuyor (yüzde 81,9).
Yani, sermaye kendi hegemonik çıkarları açısından AB üyeliğini isterken, işçi ve emekçiler de AB’ye ağırlıklı olarak iş ve gelecekleri açısından bakıyorlar.
Ama bunu belirginleşmiş bir sınıf bilinci farkı olarak algılamak kanımızca fazlasıyla subjektivizm olur.
Ancak, araştırma verilerine bakarak, “Ortaya çıkan tablo karanlık. İşçilerimiz, tamamen şovenist odakların etkisi ile AB’ye karşı çıkıyorlar” sonucuna varmak da, “İşçilerimiz bölücülük propagandasına pirim vermeden, soruna sadece işleri, gelecekleri ve ülkenin bağımsızlığı açısından bakıyorlar” diye düşünmek de yanlış.
Görünen o ki, her iki eğilimde küçümsenmeyecek ölçüde işçilerimizin saflarında etki bulmuş durumda.
Bu araştırma kapsamında kendisiyle anket yapılan 900 ücretli çalışandan 170’i de Kürt. Araştırma bu açıdan değerlendirildiğinde Kürt emekçilerin AB’ye bakışı bakımından da önemli veriler sunuyor. Onu da haftaya değerlendireceğiz.
e-posta:
fpolat69@yahoo.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Modern, çağdaş ve sportif
Spor diye önümüze konulan profesyonel spor, sporun o masum ve insani amaçlarından çıkmış halidir artık.
Profesyonelleşmiş bedenler devasa bir endüstri haline gelen sektörün kullanıcıları, kullandırıcıları, taşıyıcıları, kahramanlarıdır.
Kazandıracaklar ve kazanacaklardır.
Kazanmak için de ne var neleri yok ortaya koyacaklar, kimi zaman kah bir yarış atı, kah bir kahraman, kah bir kobay olacaklardır.
Onlardan istenen tek şey “başarıdır”
Kapitalizmde başarının adı ise her şeye rağmen, her tür yol ve yöntemi kullanıp kazanmaktır.
“Sportif başarı” “kapitalist fırsatların”, yoksul, ezilmiş, adam yerine konulmamış, itilmiş kakılmışların bulundukları sefaletten bireysel anlamda kurulmanın da adıdır.
Üstelik, milyarlarca yoksul gençten birkaç yüzü o fırsatı kullanacak, diğerleri, bir gün bana da çıkabilir umuduyla yaşayacaktır.
Ama yoksul gence ancak kurallarıyla oynadığında “yırtacağı” öğretilecektir.
Artık dopingli yaşamlardır sahnede olan.
Hormonlanmış bedenler.
Kobaylaşmış gençler.
Sponsorlu hayatlar.
Spor endüstrisi forma, ayakkabı, ilaç, maç yayını satacak, milyar dolarları cebe atacaktır.
Bunun içinse kahramanlara ihtiyaç vardır.
***
İster dopinglen.
İster hormonlan.
İster çal. İster vur. Ama kazan.
Kazan da nasıl kazanırsan kazan!
Çünkü bir kazanan, sponsora bin kazandıracaktır!
Veya kapitalist endüstrinin bir başka kolu devreye girecektir.
Mafyalaşmış spor, sizden bir maçı, bir müsabakayı satmanızı isteyecektir.
Girin halter salonlarına, atletizm koridorlarına, şuna buna...
Almanya’nın başkentini bilmeyenlerin dopingli ilaçların adlarını tek tek saydığını göreceksiniz.
Doping kontrolünden nasıl kaçılır öğreneceksiniz.
Futbolun “mabetleri” stadyumlarda nasıl maç satıldığına ve sonra spor, sağlık, afiyet, onur gurur erdem üstüne nasıl nutuklar atıldığına şahit olup iğreneceksiniz.
Basketbolcular birbirine girdi.
Yüzme ve güreşte doping.
Haltercilerin uluslararası müsabakalara gitmeleri yasaklandı.
Futbolda şike olayları tavana vurdu.
Enteresan olan; bunların hepsi maneviyatçı, mukaddesatçı ampullü parti döneminde oldu!
İmam cemaat ilişkisi.
Baş orada kapalı kapılar ardında memleketi satar...
Hormonlu özelleştirmeler yaparsa!
Bu tarafta da sporcu iki bin altını almak için hap da atar, doping de yapar, babasını da satar!
Ama en kötüsü ve acısı “spor adına” insanlıktan çıkar!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
TIRTIL
..........
Erdal Şekeroğlu
Ağaçkakan
Ağaçkakanı diğer kuşlardan ayıran en büyük özelliği ağaç gövdelerini delmeye yönelik sivri, keskin gagalarıdır. Ağaç gövdelerine kolayca tırmanıp besin aramak için pençeleri ve ayakları da diğer benzeri kuşlara göre oldukça güçlenmiştir. Doğada kendi başlarına özgürce uçuşup üreme zamanı geldiğinde ağaç gövdelerinde kendilerine özgü yuvalar hazırlarlar. Dişi, erkek el ele verip önce ağacın gövdesine dik, içeriye doğru yaklaşık on santimetrelik yuvarlak bir galeri açar, sonra da keskin bir dönüşle aşağı dönerek yarım metre aşağıda yuvalarını oluştururlar. Oldukça yorucu, iki, üç hafta süren bir uğraştır bu. Başlangıçta erkeğe biraz daha fazla iş düşer ağacı oyma işleminde; her yarım saatte bir mola verir ve durmaksızın çalışır. Geceleri açtığı kovukta uyuyarak dinlenir. Sabah karnını doyurduktan sonra bıraktığı yerden çalışmaya yeniden koyulur. Dişi bu arada gezinip, yaklaşan yabancıları kovalamakla meşguldur. Yuva yapımı ilerledikçe dişi de yardıma gelir, ve hızla tamamlarlar yuvayı. Yuva kurdukları bölgenin kendilerine ait olduğunu ve yabancıların onların özel yaşamına karışmamaları için, gagaları ile ağaç dallarına vurararak trampet çalarcasına “Burası benim yörem” mesajını gönderirler. Mesajı algılamayıp oralara konmaya çalışanlara savunmaları hazırdır. İlginç yanı dişiler dişi, erkekler erkek saldırganları uzaklaştırırlar; hiç korkmadan. Çünkü orası onlerin geleceği, yavrularının serpileceği bölgelerdir. Bölgelerine saldırı olmadığı zaman sakin, utangaç ve devamlı barışçıl bir yaşamları vardır.
Onları çoğu kişi ağaç gövdelerine gagaları ile vurarak çalışırken gördüğü için zararlı kuşlar olarak değerlendirirler. Büyük bir yanılgıdır bu. Birincisi yuvalarını kurumakta veya kurumuş ağaçların gövdelerine kurarlar. Bu nedenle sağlıklı ağaçların gövdelerinin delinmesi söz konusu değildir. Besinleri ise ağaç kabuklar altında beslenen böceklerdir. Sürekli olarak gövdelerde bir aşağı, bir yukarı doaşır kabuk altında gizlenmişleri ararlar. Onlar, ağaçları kemirenleri keskin gagaları ile temizlerler, beslenirken. Çıkardıklar gürültü budur işte.
Ağaçlar, orman, toplum.
Ağaçkakanlarımızın çoğalması en büyük özlemim.
(Bu yazı, Yeni Evrensel gazetesinin 25 Ekim 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)
Başa dön
BİLGİ-İŞLEM
..........
Sadık Çakıcı
DVD oynatıcılardan sonra sıra DVD yazıcılarda
Bilgisayar dosyalarının ve özellikle de programların disketle taşındığı zamanların üzerinden çok geçmedi. Halen birçok yerde dosyalar için taşıma ortamı olarak disketler kullanılmakta. Fakat buna rağmen önümüzdeki birkaç sene içerisinde disketlerin hemen hemen kullanımdan kalkacağını söylemek pek abartı olmaz. Öncelikle CD yazıcılar, fiyatlarının düşmesiyle birlikte CD okuyucuların alternatifi olmaktan çıkıp onların yerini almaya başladılar. Ayrıca oldukça küçük boyutlara sahip USB bellekler günlük verileri taşımada giderek bir standart haline geliyor.
Tüm bunların ardından, adlarını filmlerin saklandığı ortamlar olarak duymaya alıştığımız DVD’ler (Digital Versatile Disk) yavaş yavaş veri taşınmasında önemli bir alternatif olarak kendilerini göstermeye başladılar. Her ne kadar bir CD yazıcıyla kıyaslandığında aralarındaki fiyat farkı önemli bir miktar tutsa da bu yıl içerisinde fiyatlarında önemli düşüşler görüldü. Büyük ölçekli verilerle çalışan ve çalıştığı verilerin yedeklenmesi önemli bir iş konusu oluşturan kişiler ve kurumlar için şu anda denilebilir ki DVD ortamından başka bir alternatif düşünmek geleceği düşünmemekle eşdeğerdir.
DVD yazıcıları daha önce incelediyseniz, DVD ortamında CD’lerde olduğu gibi tek bir standardın bulunmadığı dikkatinizi çekmiştir. Neyse ki yakın dönemde çıkan bütün DVD yazıcılar bu farklı standartların hemen hepsine (DVD-RAM desteği henüz çok yaygın değil) destek sunmakta. DVD Forum tarafından duyurulan ilk standartlar olan DVD-R ve DVD-RW şu anda en fazla 8x (8 x 1,350KB/sn = 10,5MB/sn) hızını destekliyor fakat onun ardından gelen DVD+R ve DVD+RW standardı ise 16x hızında yazabilmekte.
DVD yazıcı alırken yazıcının her iki standardı da destekleyip desteklemediği önemli bir kriterdir. “Dual Format” olarak ifade edilen bu yazıcıların üzerinde genellikle DVD Dual ya da DVD+-RW yazıları bulunur. Ama almadan önce satıcıdan DVD yazıcının bu özelliklere sahip olup olmadığını öğrenmek sizin yararınıza olur. Şöyle ki, yazmak amacıyla DVD alırken, yazıcınızın elinizdeki DVD’ye yazamayacağı endişesinden kurtulmuş olursunuz. Bunun yanı sıra DVD yazıcı üzerinde bulunan RW ya da R/RW ifadeleri yazıcının yeniden yazılabilir DVD’leri (yaklaşık olarak 1000 kez yazma işlemi yapılabilir) kullanabildiğini gösterir ama tabii ki bunu yapabilmeniz için elinizdeki DVD’nin de üzerinde RW ifadesi olmalıdır.
DVD edinmek amacıyla biraz araştırma yaptığınızda genellikle 4,7GB veri depolama kapasitesine sahip olanlarına rastlarsınız. İster bu kapasitede olsun ister daha yüksek kapasitede, ama üzerindeki ifade sizi yanıltmasın. Örneğin 4,7GB kapasiteye sahip bir DVD aslında 4,707,319,808 Byte miktarda veri depolayabilir ki bu da bilgisayarın kullandığı sistem olan ikili sistemde (1024’ün katları) GB olarak 4,38 rakamına denk düşmektedir. Yani siz üzerinde 4,7 GB yazan DVD’ye en fazla 4,38 GB veri kaydedebilirsiniz. Kaydetmeyi düşündüğünüz verilerinizin büyüklüğünü, Windows işletim sistemi üzerinde hepsini seçip üzerine sağ tuşla tıkladıktan sonra çıkan menüden “Özellikler”i seçerek öğrenebilirsiniz. Karşınıza çıkan pencerede bulunan parantez içindeki değer ya 4,707,319,808 Byte sınırını aşmayacak ya da parantezlerin hemen önündeki değer 4,38 GB değerinin altında kalması gerekecektir.
Son olarak DVD’lerde depolayacağınız veri miktarı CD’lere nazaran çok daha fazla olacağı için bir anda büyük miktarda bilginizin heba olduğunu görmek istemiyorsanız DVD kalitesinden fazla ödün vermemeniz sizin yararınıza olur.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
İNSAN ve SPOR
..........
Hakan Keysan
Yine aynı senaryo
Bu sezon ilk kez özelleştirilen ve bir iletişim firmasının adını taşıyan Süper Lig’de antrenör kıyımı erken başladı. Daha altıncı haftada altı antrenör kulüplerinden ayrıldı veya kovuldu. Koltuğu sallantıda olan antrenörler de sırada. Sadece maç kazanmanın düstur sayıldığı ve bilimsel kulüp yöneticiliğinden bihaber yönetimlerin kâr ve itibar beklentilerine göre şekillenen özelleştirilmiş ligden de başka bir şey beklenemezdi...
Geçmişini kazandığı kupalara göre değerlendiren ve sırf bu yüzden köklü sıfatını kazanan futbol kulüplerimizin aslında, çağdaş ve bilimsel kulüp yöneticiliği ve kurumsallaşmış futbol kültürü söz konusu olduğunda, köklü kulüp sayılabilecek nitelikleri pek de hak ettikleri söylenemez. Durum böyle olunca da yaşanan antrenör kıyımını doğal karşılamak gerek.
Her sezon yürürlüğe konan bu senaryoda yine bir değişiklik yok yani. İşin garip yanı, artık bu durumu çalıştırıcıların da kanıksamış olması. Sürekli bu şekilde kulüp değiştiren aynı antrenörler bu davranışlarını hangi etik değerlere sığdırabiliyorlar acaba. Tutarlı ve düzeyli bir tavır sergileme konusunda ciddi sorunları bulunan özelleştirilmiş ligimizde galiba bütün bu gelişmeler olağan sayılıyor. Dolayısıyla da neden futbolumuzun gerileme yaşadığı, kabuklarını kırıp ilerleyemediği sorusu da yanıtını bulmuş oluyor. Çalıştırıcılarına yeterli düzeyde güvenmeyen, onların çalışma olanaklarını zenginleştirmeyen kulüp yönetimlerinin tahammülsüz durumu ciddi bir problem elbette.
Bu sorunun uzantılarını yönetim-antrenör çelişkisinde aramamak gerekiyor. Zira bir spor kültürü ve felsefesi yaratabilecek spor kurumsallaşmasından söz etmek de zor ülkemizde. Aldığı kararlarda tutarlılığını koruyamayan ve kulüplerin “büyüklüğüne” göre kararlarını belirleyen bir federasyonun ciddi, kararlı ve adil bir görüntü vermesi de zor.
Yani her sezon yaşanan bu senaryonun tarafları yeni bir açılım yapma gibi bir dert taşımıyorlar.
Bu değişimlerden en çok sporcular olumsuz etkileniyor. Bir kere kötü bir gidiş yaşandığında bundan dönme olanakları da mucizelere bırakılıyor. Her yeni antrenörle tanışma ve uyum süreci için zaman istenirken yine kötü sonuçlar alınmaya devam ediliyor ve koca bir sezon başarısız sonuçlarla heba ediliyor. Oysa kulüpler ve çalıştırıcılar için başarısız olma seçeneğinin varlığı da kabul edilip olağan karşılanmalı. Koşulları diğer rakiplerinden olumlu yönde daha etkili kullanabilme becerisi belirlemeli dereceyi. Sonuca karşı bu denli tahammülsüzlük üreten günümüz futbol kültüründe bu tarz erdemler artık tarihe karıştı. Bunun sonucunda da antrenör, yönetici, futbolcu, hakem ve seyirci kıyımı oldukça doğal sayılmaktadır ülkemizde. Popüler futbol kültürü şova ve kazanmaya dayalı olduğundan beri toplumsal tepkinin seviyesinde de büyük bir düşüş yaşanıyor. Yarattığı kültür kodlarıyla da futbol, zaten ciddi şekilde sorgulanması gereken bir tahammülsüzlüğe neden oluyor. Her ne kadar olay ‘Akdenizli’ olma tahammülsüzlüğüyle açıklanmaya çalışılsa da tüm bu davranış mekanizması, popüler, kazanmacı ve dayatmacı futbol kültürünün bize zorunladığı tepkileri açığa çıkarıyor. Buna bir de bundan rant elde eden medyayı kattığımızda konu trajik bir şekilde toplumsallaşıp gündemin ön sıralarına çıkıyor ki, popüler futbol, her yönüyle toplumsal kirlenmenin arenası haline dönüşebiliyor. Bizim bunları izlemekten başka bir seçeneğimiz de kalmıyor...
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Fischer’in bitişi
18 Eylül erken seçimlerine 10 gün gibi kısa bir süre kala, Yeşiller Partisi tarafından Köln’de düzenlenen seçim mitinginde ikide bir “Sen bittin Fischer!” diye bağırarak, Alman siyasetinin ilginç simalarından biri olan Federal Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in konuşmasını kesen adam haklı çıktı.
Fischer, meydanda toplanan 1000 kadar taraftarı önünde konuşurken, “Sen bittin Fischer” diyen adamı, “Ben bittimse senin işin ne burada?” diye tersledi.
Seçimden önce Köln’ün ortasında Fischer’in yüzüne “Sen bittin!” diyen adam, büyük olasılıkla şimdi dediğinin gerçekleşmiş olmasının mutluluğunu yaşıyordur.
Evet, Alman siyasetinde Joschka Fischer dönemi kapandı...
Basında yapılan yorumlara bakılırsa, bu sadece Fischer ile sınırlı değil. Seçimleri hem eski 68’liler, hem de onlara karşı çıkan muhafazakârlar kaybetti.
Fischer, kendisine bittiğini önceden haber veren adamı hatırlar mı bilmiyoruz, ama seçimler, bu eski 68’li “kurt politikacı”nın sonunu getirdi.
25 yıl önce Yeşiller Partisi’ni kurarak “sistemi içeriden iyileştireceğini” söyleyen Fischer, geçen hafta, bundan sonra siyasette etkili görevlerde bulunmayacağını, sade bir milletvekili kalacağını açıkladı.
‘68 gençlik hareketi sürecinde politikleşen Fischer, yeri geldiğinde sokakta polisle çatıştı, yeri geldiğinde kot pantolon ve spor ayakkabıyla mecliste yemin etmeye gitti.
Ama Alman sermayesi geçmişi “radikal” olan Fischer’i ehlileştirerek kullanmayı bildi.
Muhalefet yıllarının “aykırı politikacısı” Fischer, hükümet yıllarında tam bir devlet adamı oldu. Yıllarca çarkın içinde olanların kotaramadığı pek çok şeyi, sorunsuz halletti.
Bir zamanlar eleştirdiği düzene entegre olmakla kalmadı, kimi zaman düzenin çarklarından biri oldu, kimi zaman da baş koruyucu kesildi.
1998’e kadar yükselen bir trend içerisinde olan Yeşiller Partisi, o zaman dört eyalette hükümet ortağıydı. Federal düzeyde, SPD ile kurduğu “Kırmızı-Yeşiller” koalisyonu, Yeşiller’in gerilemesinin kapısını araladı. Önce koalisyon ortağı olduğu eyaletlerde ortaklığını kaybetti.
18 Eylül, gerileme sürecinin zirvesi oldu. 2002 seçimlerinde parlamentoya “üçüncü büyük güç” olarak giren Yeşiller, şimdi en küçük grup.
Bu elbette tesadüf değil.
“Savaşa karşı bir parti” olarak kurulan Yeşiller, SPD ile birlikte Fischer’in dışişleri bakanlığı döneminde, Alman ordusunu Kosova ve Afganistan işgallerine kattı. Fischer, 1999’da Kosova’ya asker gönderme tartışmaları sırasında kulağından yediği kırmızı boyadan ders çıkarıp, kendi durumunu sorgulamak yerine, parti içindeki savaş karşıtı kanada savaş açtı, hepsini tasfiye etti.
Ardından Afganistan işgali geldi. Parti içerisinde kalan cılız muhalif sesler de o zaman temizlendi. Afganistan yetmedi, dünyanın birçok ülkesine “terörle mücadele” adı altında Alman askerleri gönderildi. Bu arada Alman silah tekelleri kârlarını arttırmaya devam etti.
Bütün bu işgalleri savunma görevi, öncelikle dışişleri bakanı olarak Fischer’e verildi. Alman ve buna bağlı olarak da AB dış politikasının militaristleşmesinde Fischer’in önemli görevler üstlendiği biliniyor.
Yeşiller ülke içerisinde kazanılmış temel ekonomik ve demokratik hakların yok edilmesinde de, sermayeye önemli bir dayanak oldu.
Bütün bunlardan ötürü, büyük derslerle dolu 18 Eylül seçimleri sonuçları, aynı zamanda halkın sahte solcu takımıyla bir muhasebesi oldu.
Fischer şimdi köşesine çekilmiş bir “ehil” olarak konuşuyor ve “Ben Alman politikasını son Rock’n Roller’iydim. Şimdi bütün partilere playback jenerasyonu geliyor” diyor.
Bununla kalmıyor, şu anda başsız kalan, dolayısıyla da daha fazla güç kaybetmek ile karşı olan partisinde kendisinden sonra bir lider olmayışını, “Gençler beni devirmeliydi” diye açıklıyor. (taz, 23.09)
Ama Yeşiller’in son kongresinde söylediği “Önemli olan üç şey var. Birincisi iktidar, ikincisi iktidar, üçüncüsü iktidar!” (Der Spiegel, 38/05) sözünü hatırlamadan...
“Sistemi içeriden iyileştirme” iddiasıyla parlamentoya giden Fischer ve Yeşiller, sistemi değiştirmedi, ancak kendilerini, sisteme hizmet eder hale getirdiler. Şu günlerde gelecekte nasıl bir parti olacağı tartışılan Yeşiller’in “modern sol bir parti” olacağı ileri sürülüyor. Gerçi, Sol Parti ortaya çıkmadan önce, bunlar “solcu” olduklarını bile unutmuşlardı.
Yorumların çoğu, Yeşiller Partisi’nin geleceğinin çok parlak olmayacağı yönünde. Çünkü, aldığı oyun önemli bir kısmını Fischer’in popülaritesi sayesinde topluyordu. Fischersiz Yeşiller’in, Fischerli Yeşiller’den daha güçlü olmayacağını herkes biliyor.
Türkiye kamuoyu ise, Fischer’i daha çok Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği destekle tanıyor. Ancak, aynı Fischer’in AB’nin güvenliğini sağlamak için Türkiye’ye “jandarma görevi” verme temeli üzerinden birliğe üye yapılmak istediği yönündeki görüşü hep görmezden gelindi. Ne var ki; bitmiş bir Fischer’in 3 Ekim zirvesinde Türkiye konusunda daha pasif bir tutum alması bekleniyor.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net