www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
CHP ırkçı şoven saldırganlara hamiliğe soyundu
DÜNYAYA BAKIŞ
____
Taylan Bilgiç
Avrupalı Bush’lar
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
____
Cengiz Bektaş
Yazıyorum...
KONUM
____
Çetin Diyar
Önce halka bağlılık
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
“Biz ve onlar”
BAYKUŞ
____
Şebnem Korur Fincancı
Sığınağımızı istiyoruz!
EVRENSEL’DEN
Medyanın gerçek yüzü
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
CHP ırkçı şoven saldırganlara hamiliğe soyundu
TBMM bugün, “terör sorunu”nu konuşmak üzere toplanıyor. TBMM’yi toplantıya CHP çağırdı.
Eğer CHP’nin sözünü ettiği terör, ırkçı şoven çevreler tarafından yürütülen ve ilerici demokratik güçleri, hak talebinde bulunan Kürtleri hedef alan; lince, parti binalarını tahribe, yol kesmelere varan terör ya da “El Kaide terörü” olsaydı, kuşkusuz ki böyle bir konunun Meclis’te tartışılması siyasal ortamın “normalleşmesi” ve ırkçı şoven güç odaklarını geri bastırmak için faydalı olabilirdi.
Nitekim CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Meclis’te “hangi terörü” görüştürmek istediğine dair ağzından baklayı çıkardı.
Önceki gün Sabah gazetesinin sahibinden muhabirlerine kadar geniş bir kadroyla “aile boyu söyleşide”(*) Baykal, ülkede siyaseti terörize eden bu güçler için şunları söylüyor: “Yavaş yavaş soru işaretleri ve kaygılar artıyor. İşte Güneydoğu’da yaşanan olaylar, tedirginlikleri çok somut bir biçimde ortaya koymaya başladı. Böyle bir noktada Türkiye’de ulusal duyarlılıklara yönelik bir sahiplenme duygusunun yükseldiği çok açıktır. Bunu sağlıksız, anlamsız, gereksiz kaba bir faşizm yükselmesi, bir ırkçılık patlamasıyla açıklamak doğru ve gerçekçi değil. Bu süreçten bağımsız olarak bunu anlayamayız. İnsanlar rahatsız oluyor. Irak’ta askerlerin başına çuval geçirilmesinden tutunuz, Kuzey Irak’ta yaşanan olaylara dek hep sıkıntı. Bunlar birikti ve bir yere yansıyacak.”
Söylediklerinden çok açık bir biçimde görüldüğü gibi Baykal; ırkçı şoven kalabalıkların estirdiği terörü, provokasyon, ırkçılık, faşist terör olarak görenleri eleştiriyor ve bu saldırganları destekliyor. Üstelik bu saldırganlığa çeşitli nedenlerle sahip çıkamayan MHP’yi de sağlayarak sahipleniyor. Hatta, MHP’nin bu tereddütlerinden yararlanıp, harekete geçen şoven gruplarla birleşmekten yarar uman BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’ndan bile daha radikal bir biçimde bu grupları savunuyor CHP’nin Genel Başkanı.
Baykal’ın tutumu olsa olsa 1970’lerde Alpaslan Türkeş’in sokaklara saldığı ülkücülerin eylemlerini sahiplenen tutumuyla kıyaslanabilir.
Ancak Baykal burada da diyecektir ki; onlar “ülkücü”ydü, onlar “ırkçılık” yapıyordu?
Peki bugünküler ne yapıyor?
Bu saldırganların kameralara yansıyan MHP işaretleri, sloganları, kullandıkları argümanlar bunların da aynı kökten gelme, ırkçı-şoven merkezlerin uzantısı, oralardan beslenenler olduğunu göstermiyor mu?
Elbette Baykal’ın ve CHP’nin soruna böyle yaklaşımı yeni değil. Onlar; Newroz sonrası gündeme getirilen “bayrak provokasyonu”na da aynı radikallikle sahip çıkıp, sokağa dökülen kalabalığı, “Bayrağına sahip çıkan duyarlı vatandaşlar” diye selamlamışlardı. Son açıklamlarıyla ve Meclis’i “yanlış” ve “yanlı” bir “terör tartışması”na çekerek, ırkçı şoven çevrelere kol kanat germesinin bir gaflet olmadığını göstermiştir. Elbette böylece hükümetin hazırladığı, ama bir türlü açığa çıkarmaya cesaret edemediği Terörle Mücadele Yasası’na da destek vermek için bir hamle yapmıştır.
Irkçı-şoven saldırganlığı böylesine sahiplenen CHP’nin, kendisine demokrat, ilerici, ırkçılık, şovenizm ve faşizme karşı olduğu için (öyle düşündüğü için) oy ve destek veren CHP’li işçiye, emekçiye, gence bu tutumunu kabul ettirebilecek midir; yoksa faşist çevreleri kazanayım derken evdeki bulgurdan mı olacaktır bunu da çok geçmeden göreceğiz.
(*) Sabah’ın sahibi Turgay Ciner’den köşe yazarlarına kadar geniş bir “kadroyla” üç saat söyleşen Baykal, Kürt sorununu ilk kez kendilerinin gündeme getirdiğinden, Kürtlerin siyasetten dışlanmasına, demokrasinin gelmesini CHP’nin iktidara gelmesinden sonraya ertelemeye kadar ortalığa bir dizi “inci” saçıyor ama bunlar bu yazının konusu dışında
e-posta:
caralan@evrensel.net
Başa dön
DÜNYAYA BAKIŞ
..........
Taylan Bilgiç
Avrupalı Bush’lar
Siz bu satırları okurken, Almanya’nın erken genel seçimi tamamlanmış, gayrıresmi sonuçlar alınmış olacak. Angela Merkel liderliğindeki Hıristiyan Demokratlar’ın (CDU/CSU) Başbakan Gerhard Schröder’in Sosyal Demokratlar/Yeşiller hükümetini devirip deviremeyeceği merakla bekleniyor. Alman siyasetinde yeni bir soluk haline gelen Sol Parti’nin sandıktan nasıl bir oyla çıkacağı da.
Almanya siyaseti ve erken genel seçim, gazetemizde çeşitli yönleriyle ele alındı. Bugün, seçimlerin uluslararası yönüne ve özellikle ABD’nin tutumuna göz atalım.
Önce, 2002 genel seçimlerini hatırlatmak gerekiyor. Schröder ve partisi, ABD saldırganlığına karşı tepkinin hızla yükseldiği o dönemde, “savaşa karşı” bir profil çizerek oy topladılar. CDU/CSU’nun “geleneksel Alman-Amerikan ilişkilerinin önemine” vurgu yapan propagandası, yüzbinlerin savaşa karşı sokaklara döküldüğü bir ortamda, Hıristiyan Demokratlar’a zarar getirmekten başka bir işe yaramadı. Yaraya tuz basan, Amerikalıların “CDU/CSU’nun kazanmasını istediklerine” dair ifadeleri oldu. Sonuçta Schröder, az farkla sandıktan galip çıkarak koltuğunu korudu.
Bu sonuçtan ders almış olacaklar ki, Amerikalılar bu kez tutumlarını olduklarını örtülü biçimlerde ifade ediyorlar. Örneğin Bush, temmuz ayında Merkel’in dış politika danışmanı Wolfgang Schaeuble ile 45 dakika görüşerek, “gönlünün kimden yana olduğunu” beyan etmiş oldu.
Angela Merkel de benzer bir “ders” almış görünüyor; seçim kampanyası boyunca, ancak “söylemek zorunda kaldığı zaman”, ABD ile ilişkileri “güçlendireceğini” ilan etti. Dahası, kendi iktidarında Irak’a asker gönderilmeyeceğini söyledi. Amerikalı neomuhafazakâr yorumcu Jim Geraghty, bu tutumun sebebini açıklıyor: “Alman toplumundaki devasa, sağlıksız anti-Amerikan hava nedeniyle, Merkel’in tepkisi boğuk, belli belirsiz sesler çıkarıp sonra lafı Schröder’in ekonomiyi nasıl mahvettiğine getirmek oldu.” (Washington Times, 16 Eylül 2005)
Yine de, iki tarafın “neomuhafazakârlarındaki” sessizliğin ardında, çok net politik tercihler yattığı gizlenemiyor. Avrupa Birliği yetkilisi Neelie Kroes, geçen hafta yaptığı açıklamada, “Bush ve (İngiltere Başbakanı) Blair, Schröder’in kaybetmesini istiyor” diyordu.
“Ekonomiyi mahveden” Schröder ise, kampanyasının son dönemecinde, bir kez daha “ABD karşıtlığına” oynamaya başladı. Sosyal demokratların son seçim afişinin oldukça çarpıcı olduğunu kabul etmek gerek: Ölü Amerikan askerleriyle dolu tabutlar ve üzerinde, “Merkel olsaydı, Alman askerlerini yollayacaktı” ibaresi. Schröder bununla da kalmıyor; Katrina Kasırgası sonrası yaşanan rezaleti “küçük devlet ve altyapı yatırımsızlığına” bağlayarak, bir nevi “sosyal devleti koruma” vaadinde bulunuyor. Gerçi; 2002’den bu yana hızlandırdığı “sosyal haklara saldırı” politikası göz önüne alındığında, bu laflara kaç seçmen inanır bilinmez.
Yine de burada önemli olan, Washington’un CDU/CSU lehine yaptığı tercih. Amerikan yönetimi, Schröder’in gitmesiyle, Irak işgalinin ardından “raydan çıkan” transatlantik ittifakın “eski günlere döneceğini” umuyor. Hele bir de, Fransa’nın sağcı politikacısı Nicolas Sarkozy cumhurbaşkanlığına gelirse, değmeyin Bush’un keyfine!
Oysa Washington’dakiler yine hata yapıyorlar... Irak’ı işgal etmeden önce, Irak halkının kendilerini “çiçeklerle karşılayacağını” zannetmişlerdi, gerilla savaşı batağına gömüldüler ve hızla batıyorlar. Şimdi de, Avrupa’nın sağcılarının, Avrupa’yı tekrar “Amerikan rotasına” sokacağını düşünüyorlar ve yine batacaklar. Çünkü Fransa, Almanya, İngiltere gibi “Avrupa’nın büyükleri”nin izlediği Irak-Ortadoğu politikası, şu ya da bu siyasi partiye, şu ya da bu liderin “Amerika sevdasına” bağlı değil. Bu politikanın temelinde, çok somut ekonomik-jeostratejik amaçlar, emperyalist güçler arasındaki çıkar çatışmaları yatmakta. Irak işgali sürecinde ABD’nin epey canını sıkan Jacques Chirac sağcı bir politikacıydı; Bush’un “fino köpeği” olarak adlandırılan Tony Blair ise, “solcu”! Bugün bir seçim olsa ve İngiltere’de Muhafazakâr Parti iktidara gelse, Amerikancılıkta Blair’den daha fazla ne yapacak? Adamın gözü öyle dönmüş ki, İngiliz devlet televizyonu BBC’yi dahi “Amerikan karşıtlığı” ile suçluyor!
Almanya -ve yaklaşan Fransa- seçimleri, Bush yandaşlarının umduklarının tam tersi sonuçlar doğurabilir. Daha net konuşalım: Mevcut uluslararası dengeler ışığında, “Avrupa’nın tekrar ABD güdümüne girmesi” hayalden ibarettir.
“Dinsizin hakkından imansız gelir” diye boşuna dememişler; Bush’un Avrupa hesapları da, muhtemelen “Avrupa’nın yeni kuşak Bush’ları” tarafından boşa çıkarılacak.
e-posta:
taylan@evrensel.net
Başa dön
YAŞAMA KÜLTÜRÜ
..........
Cengiz Bektaş
Yazıyorum...
Yazıyorum…
Paylaşmak istediğimi yazıyorum.
Paylaşacak, anlatacak bir şeyim olmasa yazamazdım.
Anlatacak bir şeyim olduğunda da yazmadan duramıyorum.
Anlatacak şeyim yaşamamdan kaynaklandı hep. Yaşamadığım bir şeyi yazmadım desem yeri…
Elbette okunsun diye yazdım…
Okunmazsa paylaşamam ki…
Çağdaş Türk şiirinin büyük ozanı Nazım Hikmet:
“Gerçek sanat-sanatçı, halkın aydınlığı, güzel geleceği için sorumluluk duyar” diyordu.
Bu sorumluluğu duymağa çalıştım hep…
Bu nedenle işim, insanlara zorluklar çıkarmak, onlara acı çektirmek, onları çirkinlikler, pislikler karşısında bırakmak olamazdı, Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi…
Okuyucuma daha insancıl ortamlar sunabilmek, daha güzel, daha olanaklı geleceği anlatabilmek için yazdım, yazıyorum. “Umut”u hiç elden bırakmamaları için…
Belki bu yüzden okuyucularım en çok gençler, sonra da çocuklar oldu.
Kimileri ellerinde okunmaktan yıpranmış, birçok yeri çizilmiş bir betiğimle karşıma geldiklerinde, benden hesap sorduklarında mutluluktan uçar gibi olurdum.
“Bütün çağlarda yazarın soylusu ezilenden yana, soysuzu da ezenden yana olagelmiştir” diyor Nazım usta.
Kimi ustalarım için olduğu gibi benim için de gerçek sanat, kötü koşullarda da olsa kötü koşullara inat, insanların yazgılarını değiştirmek, daha aydın kafalar, daha sıcak yürekler yaratmak, dünyamızı saran karanlığı yenmek çabasıdır.
Elbette kimi kez birçok yazar gibi yılgınlığa, bezginliğe, küskünlüğe düşer gibi oluyor, böylesi durumdan da olanları daha iyi anlatıp, böylelerin sözcülüğünü yapabilmek için yararlanıyorum.
Ancak pusulamın doğrultusunu yitirmemeğe çalışıyorum: İnsanın mutluluğu…
Aydınlık için yazıyorum kısacası…
Okuyucularımın da benim gibi, insanlar arasında renk, ırk, din, dil hiçbir ayırım yapmamaları için yazıyorum.
Şiir bir söz sanatıdır. Ancak ondan da önce bir içerik, anlam sanatıdır. Özdür önemli olan…
Bu nedenle çok zor da olsa çevrilebilmesi gerektiğine inanıyorum.
Şiir uluslararası bir dildir. Gene ustalarım gibi insancıl bir şiirin barışın kurucularından olacağına da inanıyorum. Şiirlerimi başka dillere çevirenlere de gönül borcum var çünkü besbelli onlar da bu inancımı paylaşıyorlar.
e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Önce halka bağlılık
İki hafta önce yazdığımız ‘Neyin Arayışı’ adlı yazımıza yanıt geldi. Söz konusu yazıda, kısaca, devletin bir yandan Kürt sorununun çözümünü dillendirirken, öte yandan demokratik Kürt hareketini muhatab almama, halkın taleplerini görmezden gelme politikası yürüttüğü vurgulanmış; bu politikanın kimi Kürt gruplarını kendilerini muhatap kılmaya yönelik arayışlara yönelttiğini ve demokratik Kürt hareketinin eleştirmesi kaydıyla medyanın bu arayışı kışkırtan, destekleyen bir tutum içinde olduğu belirtilmişti. Yazımıza “Diyar Dersimi” imzasıyla gönderilen yanıt, demokrasi mücadelesi bakımından tehlikeli bulduğumuz tutum ve arayışlara dair kaygı ve eleştirilerimizi haklı çıkarmakta, yazar bu yönelimlerini “doğal ve olması gereken bir duruş” olarak değerlendirmektedir.
Yazar Evrensel, Gündem, Birgün ve Dema Nu gazetelerine gönderildiği belirtilen yazısında,”Her çevrenin kendi politik tutum ve görüşlerini etkin kılmaya çalışması doğal değil mi?” diye soruyor. Siyaset yapmak kimsenin tekelinde değildir ve elbette herkesin böyle bir hakkı vardır. Ama burada iki şey birbirine karıştırılmamalıdır. Biz siyaset yapılmasını değil; yapılan siyaseti, neye, kime hizmet ettiğine dikkat çekerek eleştiri konusu yapmıştık. Eğer ortada “ilericilik”, “devrimcilik”, hatta “sosyalistlik” adına yürütülen ama gericiliğin elinde halkımızın ulusal demokratik istemlerine, halkların eşitlik ve kardeşlik mücadelesine karşı bir ‘alet’e dönüşen bir siyaset söz konusuysa; biz, dün ve bugün olduğu gibi yarın da bunu eleştirmeye devam edeceğiz. Demokratik Kürt hareketine karşı saldırıların her alanda yoğunlaştığı, ‘eylemsizlik’ kararına rağmen süren operasyonlar ve Öcalan’a uygulanan tecrit nedeniyle gerilimin tırmandırılarak bir Kürt-Türk çatışmasına zemin hazırlandığı; demokrasi, barış ve emek güçlerine karşı topyekûn savaş çağrılarının yapıldığı bir süreçte alınması gereken tutum, halkın en geniş kesimlerini birleştirmek için mücadeleye omuz vermek, güç katmaktır. Bu mücadeleyi yürüten güçleri Kürt sorununda çözümsüzlüğün kaynağıymış gibi göstererek hedef haline getirmenin, onlarla birleşmek, mücadeleyi ilerletmek yerine gericiliğin hareketi bölüp parçalama, etkisizleştirme politikasına hizmet eden arayışlara yönelmenin kabul edilebilir, hoşgörülebilir bir tarafı olmadığı açıktır.
DEVLETİN İHTİYAÇ DUYDUĞU ‘KÜRT’LER
Kemal Burkay, 15 Eylül tarihli Dema Nu’daki yazısında Hürriyet yöneticisi ve yazarı Ertuğrul Özkök’e seslenerek “Yoksa ‘demokrat, özgür, çağdaş Kürtler’in sesine şu anda birden bire, PKK’ya karşı yeni bir kampanya, özünde derin devlet kampanyası açıldığı bir dönemde mi ihtiyaç duydunuz?” diye sormaktadır. Burkay, tam da bizim yazımızda dikkat çektiğimiz noktaya işaret etmektedir. Ama sergilenen tutum ortadadır. Söz konusu Kürt çevreleri hakkında önceki yıllarda çıkan ile son bir iki ayda PKK ve Öcalan’a küfürnameler eşliğinde yayınlanan haber, yazı, röportaj sayısı karşılaştırıldığında ne görülecektir? Özkök’ün amacı belli ise, İbrahim Güçlü neden Özkök’ün gazetesine manşet olan söylemler kullanmaktadır? Evet, devlet “demokrat, özgür, çağdaş Kürtler”in sesine ihtiyaç duymaktadır ve maalesef bu çevreler devletin ihtiyaç duyduğu bu sesi ondan esirgememektedirler.
D. Dersimi yazısında biz aksini söylüyormuşuz gibi “Kürt ulusal sorunu PKK’nin ortaya çıkmasına neden oldu” belirlemesini yapmaktadır. Doğrudur ama ortada seksen küsûr yıldır baskı, inkar, şiddet politikalarıyla çözümsüz bırakılan bir sorun ve bu sorunun bir sonucu olarak çözüm için mücadele eden geniş halk kesimlerini etrafında birleştiren bir hareket söz konusuysa, yapılması gereken nedir? Bizim tartıştığımız sorunun bu boyutudur. Yazar, yürütülen mücadeleyi geliştirip ilerletmeyi ve halkın çıkarlarını esas alan bir tutum içerisinde olduğumuz için bizi başkalarının jargonunu kullanmakla itham etmektedir. Halkın çıkarlarını esas alan bir politik platform olarak, laf yarıştırmayı değil bu ihtiyaca uygun politikalar geliştirmeyi esas alıyoruz. Dar ağaçlarında halkların kardeşliğini haykıran Denizler’den bu yana Kürt, Türk, her milleyetten emekçi ve ezilen halkların devrimci sınıf partisi, emekçi halk kitlelerinin çıkarlarına dayanan bir tumum ve söylem içerisinde olmuştur. Bir yandan hiçbir kayıt ve koşul öne sürmeden Kürt halkının kaderini tayin hakkını açık yüreklilik ve cesaretle savunurken öte yandan her milliyetten emekçinin bu davayı eşitlik ve kardeşlik temelinde sahiplenmesi için bütün güçlerini seferber etmiştir, etmektedir. Bölgede Malatya’dan Antep’e Ufra’dan Diyarbakır ve Dersim’e kadar ortaya çıkan bütün işçi ve emekçi direnişlerinin içinde olmanın ötesinde çoğunun bizzat örgütleyicisi olmuş; ulusal demokratik hak istemli olarak yürütülen mücadelenin emekçi karekterinin geliştirilmesi yönünde çabalarını yoğunlaştırmıştır.
HALKA YABANCILAŞMAK
Söz konusu edilen yazımızda eleştirdiğimiz çevrelerin halkımızın değerlerine yabancı bir Kürtçülük (milliyetçilik) anlayışı geliştirdiklerini belirterek bunu eleştirmiştik. D. Dersimi, “Bu da nerden çıktı?... Halkımızın değerlerine yabancı olmayan Kürtçülük nasıl bir şeydir?” diye sormaktadır. Her şeyden önce Kürt sorunu ulusal, milli karakter taşıyan bir sorundur. Bugün bu sorunun Kürtlerin ulus olarak varlığının, dolayısıyla kendi geleceğini belirleme hakkının kabülüne dayalı çözüm için ulusal demokratik bir mücadele yürütülmektedir. Öte yandan Güney’de, ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra Güney Kürtleri’nin geleceklerini belirlemesine uygun koşullar oluşmuş ve bu yönde adımlar atılmıştır. Biz bu noktada, ABD müdahalesinin Güney Kürtleri’nin geleceklerini belirlemesine uygun koşullar oluşturması sonrasında, Güney Kürtleri’nin bu yönde attığı adımları ‘Amerikancılık’ olarak damgalayan, Kürtleri “ikinci İsrail” kurmaya çalışmakla eleştiren gerici şoven çevrelerin karşısında açık tutum alarak, halkın geleceğini tayin hakkına hiçbir kayıt ve koşul getirilemeyeceğini ısrarla vurguladık. Ama bazı çevreler Güney’deki çevreleri yanlış değerlendirerek, ABD’yi Ortadoğu’daki sorunları çözecek, bölgeye demokrasi getirecek bir güç olarak görmeye başlamış ve buna uygun politik yaklaşımlar geliştirmeye başlamışlardır. Bugün ABD, bölgedeki sorunları Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ni uygulamaya koymak için kullanmaya çalışmaktadır. ABD’nin bölge politikası içinde Kürt sorunu önemli bir yer tutmakta ve bu emperyalist güç Kürtleri bölgeyi yeniden yapılandırma için kullanılabilecek bir güç olarak değerlendirmektedir. Ama ABD’nin bu gücü kullanabilmesi için önce demokratik Kürt hareketini etkisizleştirmek ve kendi güdümünde bir hareket oluşturmaya ihtiyacı vardır. Bu temelde ABD, Irak, Türkiye yöneticileri arasında “PKK sorunu”nu çözmek için görüşmeler yapılmakta, Diyarbakır ve diğer bölge illerinde ABD’li yetkililer Kürt halkına PKK’siz ve Aposuz siyaset geliştirmelerini telkin etmekte ve aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmemektedir. Bizim halkımızın değerlerine yabancı Kürtçülük olarak değerlendirdiğimiz, işte ABD’nin bu bölge planına yedeklenmiş olan milliyetçilik anlayışıdır. Söylem ve tutumunu eleştirdiğimiz ‘arayışçılar’ın yaklaşımı ile ABD emperyalizminin tutumu arasındaki benzerlik rastlantı mı? Acaba onlar mı ABD’nin, ABD mi onların çözümüne yakınlaştı? Dün İngiliz mandası olsaydık Kürt sorunu çözülürdü anlayışına dayalı yaklaşımların bugün ABD’den bu yönde bir beklenti içerisine girdikleri anlaşılmaktadır.
KÖPRÜLERİ ATMAK
Bizim bu gerici arayışları eleştirmemiz yazar tarafından “Kürdistanlı sosyalistlerle köprüleri atmak” olarak değerlendirilmektedir. “Sosyalistlik” adına ortaya konan görüş ve tutumları hangi temelde eleştirdiğimizi nedenleriyle birlikte yukarıda anlatmaya çalıştık. Yazısının başında “Bizim de siyaset yapma hakkımız yok mu?” diye soran yazarımız anlaşılan bize bölgede siyaset yapma hakkını tanımıyor ki “köprüleri atmayın, bize ihtiyacınız olur” demektedir. Kürt ve Türk emekçilerinin devrimci sınıf partisinin nerede ve nasıl mücadele ettiğini yeniden hatırlatmaya gerek yok. Bitirmeden bizi ‘dışarıdan’ konuşmakla suçlayan yazarımız ve sözcülüğünü yaptığı çevrelere, eğer halk davasına, halkın mücadelesine bağlı kalma diye bir kaygıları, dertleri varsa halkın içine girmelerini tavsiye ediyoruz. Belki o zaman halkın gücünü görüp başka güçlerin peşinde koşmaktan vazgeçebilirler.
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
“Biz ve onlar”
Anamalcı toplumlarda değişik sınıfsal katmanlar vardır. Fakat bu sınıfsal katmanların öncelikleri, o ülkelerin ekonomik ve kültürel seviyelerine göre değişmektedir.
Son birkaç gündür, AB destekli bir araştırmanın ortaya koyduğu birtakım istatistikî verileri ve sonuçlarını Milliyet gazetesi vermekte. Bu araştırmanın sonuçlarına baktığımızda, bazı gerçekleri daha açık görmekteyiz.
Endüstrisi ve ekonomisi güçlü olmayan ülkelerde ekonomiyi, siyaseti ve medyayı belli bir çevre yönlendirdiği için, tek merkezli ekonomik güç, yaşamın birçok alanına damgasını vurur. Bütün gücü elinde bulunduran bu kesim, toplumu istediği gibi yönlendirmektedir. Daha doğrusu sürekli toplumu oyalayacak durumlar yaratılmakta, böylece ezilen, sömürülen insanların dikkatleri sömürü sorunundan uzaklaştırılmaktadır. Hatta emekçiler değişik söylemlerle kutuplaştırılarak birbirlerine cephe alacak duruma kadar sürüklenebilmektedirler.
Meclis’e giren bütün partilerin tabanına bakacak olursanız, bu partileri ideolojik açıdan destekleyen bir tabana oturmadığını görürsünüz. Değişik yanıltmalarla insanlar etkilenerek iktidarların birer dolgu malzemesi olarak kullanılmaktadırlar.
Örneğin “türban sorununun” bir an için çözülmüş olduğunu düşünelim. Bu durumda yurttaşlarımızın belli bir kesimini bazı siyasi çevreler nasıl oyalayacaklar? Bu durumda, hem türbanı savunuyor gözükenlerin, hem de karşıymış gibi görünenlerin ellerindeki en önemli araç olmayacaktır.
Adına ister “Güneydoğu” sorunu deyin isterseniz Kürt sorunu densin, bu sorununda çözüldüğünü düşünün. Irkçılığa oynayanlar ne yapacaklar?
Ya da şöyle bir soru soralım. Toplumu din, ırk, mezhep veya bölge temelinde kimler bölüyor? Bu durumda kimler çıkar sağlıyor?
Parayı takip edince bunun yanıtını görebiliriz. Para kime gidiyorsa, fayda sağlayanlarda onlardır.
Burjuva demokrasilerinin olduğu ülkelerde farklı ekonomik güçler olduğu için, siyasal mücadelede bu odaklar etrafında oluşmuştur. Oysa bizim gibi ülkelerde ekonomik güç ağırlıklı olarak tek bir kutupta (Emperyalizmin eklentisi şeklinde) toplanmıştır. Hangi parti başa gelirse gelsin bu kesime hizmet etmek zorundadır. Bu kesime hizmet etmeyen partilerin iktidar olmalarına fırsat vermezler. Çünkü ekonomik güçle beraber diğer bütün güçleri de elinde bulunduran bu kesim, toplumu kontrol altına alabilmektedir.
Toplumu ideolojik temelde değil, din, bölge veya ırk temelinde politika yapan siyasi partilerle yönetmek, bu tür çevrelerin kullandıkları yöntemlerdendir. Bu durum bazı başka ülkeler içinde geçerlidir.
Örneğin Irak şu anda işgal altındadır. Normalde ırak halkının emperyalist işgale karşı tek bir vücut olarak Iraklı kimliği altında mücadele etmesi gerekir. Oysa bugün Irak’ın fiilen üçe bölünmüştür ve Kürt olmak, Şii olmak veya Sünni olmak Iraklı olmanın önüne geçmiştir. Şimdi bu durumda demokrasi olabilir mi? Bu durumda kurtuluş savaşı başarılabilir mi?
AB finanslı araştırmaya dönecek olursak; ne yazık ki gençlerimizin, önemli bir kısmının yıllardır uygulanan politikalardan etkilenmiş olduğunu görmekteyiz.
Burada hem sorulan bazı sorular, hem de bu sorulara verilen yanıtlar, ülkemiz geleceği açısından tehlike sinyalleri vermektedir. Gençler arasında ‘biz ve onlar’ düşüncesinin yaygın olduğu görülmektedir. Bu “biz ve onlar” durumu; din, ırk, mezhep vb. konularda karşımıza çıkıyor. Özellikle de fakir ailelerin çocuklarının devam ettiği meslek liseleriyle imam hatip lisesi öğrencilerinin “öncelikleri” çok düşündürücüdür. Oysa sömürünün bu kadar katmerli olduğu, ülke kaynaklarının yerli ve yabancı işbirlikçilerce yağmalandığı bu ortamda, sömürülen insanların hangi inançtan ve kökenden olursa olsun, kendi sınıfsal çıkarlarını birincil sorun olarak görmesi gerekir.
Normali budur.
İşverenlerin bir konfederasyon çatısında birleşmesine karşın, emek cephesinin 7 konfederasyona bölünmüş olması hiç de normal görülemez.
Gerek AB finanslı bu anketin sonuçları, gerekse emek cephesindeki durum, gelecek açısından pek iç açıcı görüntü vermemekte. Emekçi kesimlerin ve gençlerin önceliklerinin kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda dönüştürülmesi önemlidir. Bu anketin sonuçlarını iyi değerlendirmek ve gençleri, ülkeyi bir iç savaşa götürecek akımlardan arındırmak yaşamsal bir öneme sahiptir. Birleştirici olan emperyalizme ve sömürüye karşı sınıfsal ve ulusal çıkarların korunması mücadelesidir.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
BAYKUŞ
..........
Şebnem Korur Fincancı
Sığınağımızı istiyoruz!
Türkiye’de pek fazla bilinmeyen bir yasa var. Eksiklikleri olmasına rağmen, kullanıldığında çok etkili olabilecek bir düzenleme yapılmış. Sözünü ettiğim yasanın numarası 4320. Adı da, Aileyi Koruma Kanunu’dur. Adı üzerine zaman zaman eleştirilerimi de yazmıştım. Bu yasal düzenlemenin gerçek amacı aile içinde şiddete maruz kalanların korunması, şiddet uygulayıcının o ortamdan uzaklaştırılmasıdır. Dünyadaki tüm toplumlarda, aile içi şiddet uygulayıcıları ezici bir çoğunlukla erkeklerdir. Toplumsal yapılanma düşünüldüğünde, bu koşullarda aile içinde şiddet uygulanması durumunda, “ailenin korunması” diyerek oluşturduğumuz bir yasal düzenlemenin kullanılmasında sorunlar olabileceği muhakkaktır. Yasadan haberdar olunmamasında, haberdar olunsa da, kullanılması konusunda gösterilen isteksizlikte bir yaşam biçiminin izleri bulunmaktadır. Yasanın çıkış sürecinde, kabul görebilmesi için bu adın yeğlendiği söylenmektedir. Bu yaklaşım da, o yaşam biçiminde, aile içi şiddetin uygulayıcıları, yasanın uygulatmayıcıları ve daha nice erkin dayatılmasında karşımıza çıkan cinsiyeti açıkça göstermektedir. Üstelik bu cinsiyet fizyolojik cinsiyetle aynı olmak zorunda da değildir. Bu “erkek” cinsiyetidir. Fizyolojik cinsiyeti kadın olup da, bu sosyal cinsiyeti taşımak pekala mümkündür.
Mor Çatı, Amargi, Gökkuşağı, Şahmaran’dan kadınlar bir tekneye “4320 sayılı yasa ile erkek şiddeti kapı dışarı” yazılı bir pankart asarak bu hafta sonu Istanbul kıyılarını dolaştılar. Kadınların kendilerini koruyacak bir yasanın varlığından haberdar edilmeleri anlamında, çok önemli bir adım attılar. Aile içi şiddete maruz kalan kadınların yasadan haberdar olmadıklarını, hatta yasal düzenlemeyi hayata geçirecek olan kurumların dahi uygulama yolları konusunda kafalarının çok açık olmadığını hastalarımdan biliyorum. Daha da önemlisi isteksizliklerine tanık oluyorum. Kadınların ilk başvurdukları yerler karakollar oluyor. Yerinin evi, kocasının yanı olduğunu ilk duyduğu mekanlar da elbette… Israrcı davrananlar için, adres değişse de, işitilen sözler, verilen öğütler değişmiyor. Tıbbi değerlendirme aşamasında da, yargı sürecinde de, yasanın içeriği değil de, adı hakim kılınıyor. El birliği ile aile korunuyor.
Bu kadınların önemli bir kısmı ekonomik bağımsızlığa sahip değildir. Düzenli geliri olmadığı için, sokağa çıkacak parası bile yoktur. İlk başvurduğu yer doğal olarak yürüme mesafesindeki mahalle karakolu olacaktır. Adliyelere kadar gidebilmesi uzak bir olasılıktır. Davranış ve tutum değişikliği için ilk hedef de, karakollarda görev yapan polisler olmalıdır. Bu toplumun değerleri ile büyümüş, okuma kitabında belinde mutfak önlüğü ile anne resimleri görerek okumayı öğrenmiş insanlarımızdan, bu yasanın içeriğini okur okumaz benimsemelerini bekleyemeyiz. Binlerce yıldır ellerinde bulundurdukları erki bırakmak da istemezler. Her başvuruyla, sahip olunan erkin altının oyulduğunu hissetmeleri de kaçınılmazdır. Söylediklerim her aşamada görev yapan sorumlular ve her iki fizyolojik cinsiyet için de geçerlidir üstelik.
Oysa kadına yönelik şiddette, tedavi süreçlerinde kadının alternatif mekanlara taşınması yerine, kendi bildiği, tanıdığı ortamlarda ve yakın çevresince desteklenerek korunması; süreci etkili kılmakta ve hızlandırmaktadır. Şiddete uğrayan kadınları sığınaklarda saklamak yerine, evlerini yeniden güvenli kılmak doğru bir yaklaşım olacaktır. Var olan 4320 sayılı yasa bu yönüyle çok doğru ve ileri bir adımdır. Bu yasanın işler hale getirilmesi de hepimizin sorumluluğudur.
Aile içi şiddetin tanımlanmasında rol alan her birimin çalışanlarında, etkili bir davranış ve tutum değişikliğine gereksinim vardır. Üstelik bu davranış ve tutum değişikliği toplumsal cinsiyetin yeniden tanımlanması, erke dair algılarımızın değişmesi gibi çok olumlu bazı kazanımları da birlikte getirecektir.
Kadınları okula gitmekten alıkoyan, resmi bir dili dayatan, yardım için ön koşullar koyan, silahı ilacın önüne yerleştiren, otelleri, otobüsleri içindeki insanlarla birlikte yakmaktan çekinmeyen, insanları cinslere, ırklara ve dillere göre kodlayan toplumsal cinsiyet, değişmek zorundadır.
Kadınlar evlerinde güvenle yaşadıklarında…
e-posta:
korur@yahoo.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
Medyanın gerçek yüzü
Geçtiğimiz hafta, Almanya seçimlerine Türk medyasının ilgisi had safhadaydı. Özellikle Doğan Grubu gazeteleri, Schröder’in SPD’sinin kazanması için, her türlü olanağı kullanmaktan çekinmedi. Yazarlar seferber oldu. Yeri geldiğinde “bağımsız medya” yalanını dillerine pelesenk eden grup, bir başka ülkenin seçimleriyle niye bu kadar ilgileniyor? Hangi çıkarlardaki birlik böyle bir işbirliğini gündeme getiriyor? İlk bakışta akla SPD’nin Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor görünmesi bir neden olarak görünüyor ancak, geçmişte yaşanan benzer olaylar dikkate alındığında, Doğan Grubu’nun bu desteğinin böyle ‘masumane’ bir gerekçeyle açıklanması olanaksızlaşıyor.
Yine başta Doğan Grubu gazeteleri olmak üzere neredeyse bütün gazete ve televizyonlar, Gamze Özçelik olayını ‘halkın haber alma hakkı’ adına gündemde tutmaya devam ediyorlar. Doğan Grubu, bir taraftan kendi televizyon kanalında yayınlanmaya başlayan bir dizinin reklam ve tanıtımı amacıyla konuya balıklama atlarken, diğer taraftan da bu olayı ve Hülya Avşar’ın boşanması gibi konuları, halka gerçek sorunlarını ‘unutturmanın’ bir aracı haline getiriyor. Aynı dönemde, Tüpraş gibi her dönem ülkenin en büyük sanayi kuruluşunun ihalesi tamamlandı. Petrol işçileri satışı engellemek için işbıraktı. ‘Vatanın satılmasına’ karşı eylemler yaptı. Ama medya, onların bu tepkisini Hülya Avşar’ın boşanmasından daha değersiz bulmuş olacak ki görmedi; daha doğrusu yok saydı.
Aynı gazete ve televizyonların bu iki olaya yaklaşımı bir kez daha gösterdi ki, halkın gerçek sorunları onları hiç ilgilendirmiyor. Onlar başka ihtiyaçların ürünü olarak bildiklerini yapmaya devam ediyorlar. Bu durum, bu anlayışı tersyüz etmek amacıyla yayımlanan gazetemizin işlevi ve görevlerini de bir kat daha artırıyor.
İyi haftalar.
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net