www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



'Halk sağlığı ile oynuyorlar'
Türkiye'nin birçok bölgesinde, Ankara'da, Ankara'nın tüm köy ve kasabalarında kolera vakasının görüldüğünü ancak Sağlık Bakanlığı'nın sessiz kaldığını belirten Biyologlar Derneği Başkanı Attila Kaya, "Türkiye'de halkın sağlığı ile oynanıyor" dedi.

Üniversite açılmadan
   öğrencilere ceza yağdı

Istanbul Üniversitesi akademik yil açilişindan önce 36 ögrenciye ceza yagdirdi. Tatilde verilen uzaklaştirma cezalari ögrencilere, Ögrenci Işleri Bürosu teblig ederken, birçok ögrencinin cezadan haberi olmadi.

Milli Egitim'den masallar!
Sayin Bakan, devlet okullarinda kayit parasi yasak nedeniyle yillardir bagiş adi altinda toplandigina göre ve hükümetiniz bagiş uygulamasini geçen yil yaptigi bir degişiklikle yasalaştirarak okul idarelerini kendi kaderlerine terk ettigine göre, kayit parasi ya da bagiş alinmamasi yönünde yaptiginiz açiklamalarinizi siz inandirici buluyor musunuz?

Bölgede gergin gece
Van ve Şanlıurfa’da; düzenlenen silahlı saldırılarda 1 polis hayatını kaybetti, 5 polis de yaralandı.


'Halk sağlığı ile oynuyorlar'
Onur Bakir
Türkiye'nin birçok bölgesinde, Ankara'da, Ankara'nın tüm köy ve kasabalarında kolera vakasının görüldüğünü ancak Sağlık Bakanlığı'nın sessiz kaldığını belirten Biyologlar Derneği Başkanı Attila Kaya, "Türkiye'de halkın sağlığı ile oynanıyor" diyerek, bir kriz merkezi oluşturulmasini ve acilen önlem alinmasini istedi. Kaya, sorularimizi yanitladi:
Koleranin kaynagi sizin tespitlerinize göre nedir?
Şu anki vakalarin temel kaynagi kuyu sulari olarak görülüyor. Bizim bilgimiz dahilinde birçok içme ve kaynak suyunda, yemek şirketlerinde kolera tespit edildi, ancak bunlarin hiçbiri kamuoyu ile paylaşilmadi ve geregi yapilmadi. Saglik Bakani herhalde Ankara'nın tüm nüfusunun, onların deyimi ile bağırsak enfeksiyonuna yakalanmasının ardından açıklama yapacak. Kolera da dahil, birçok bakteri türü çok yağmur yağması nedeniyle yer üstü suları ile yeraltı sularına geçiyor. Dolayısıyla da bugün görülen vakaların çoğunun nedeni, bizim tezimize göre yeraltı sularının kirlenmesidir.
Hastalık insanlar vasıtasıyla bulaşır, insan dışkısında tespit edilir. İyi bir kanalizasyon ve arıtma sisteminiz yoksa, insan dışkısı ile atık sular, atık sularla dereler, derelerle de yeraltı suları kirlenir. Yeraltı suları kuyulara gider. Halkımız da kuyuları kullanıyor. Bu bir döngü. Öte yandan da kanalizasyonlar arıtılmadan derelere veriliyor, derelerle de yiyeceğimiz besinler sulanıyor. Köylerdeki kuyulardan alınan sularda bu vakaya rastlanması, yeraltı sularının kirlendiği konusundaki teorimizi kuvvetlendiriyor. Sağlık Bakanlığı gıda denetimini hazırlıksız bir bakanlığa, Tarım Bakanlığı'na devretmiştir. Bugün bagirsak enfeksiyonlarinin yayilmasinin nedenlerinden biri de budur.
Saglik Bakanligi kolera vakasi görülmedigini öne sürüyor...
Bulaşici hastaliklar konusunda Saglik Bakanligi'nın çıkarmış olduğu bir yönetmelik var, buna uyulması lazım. Bir bölgede bir vakadan, salgından bahsediliyorsa, ismi ne olursa olsun -bize göre koleradır, Sağlık Bakanlığı'na göre bağırsak enfeksiyonudur ya da başka bir şeydir- sonuçta bir salgının var olduğunun deklare edilmesi lazım. Sağlık Bakanlığı halkı kandırıyor. Ankara Çayı'na 50 metre arayla bizzat doktorlar kullanılarak klor tabletleri atılıyor. Eğer salgın yoksa neden Ankara Çayı, klor tabletleriyle temizlenmeye çalışılıyor. Eğer yine salgın yoksa niye Ankara Çayı ile sulanan tarlalar ve bahçelerdeki bitkiler parçalanıyor, söktürülüyor? 1994'te çıkan kolera vakalarında da aynı yöntem uygulanmıştı.
İl Hıfzısıhha Kurumu'nun kararına göre Büyükşehir'in sularındaki klor miktarı artırıldı. Zehirli bir madde olan klorun doğuracağı sonuçlarlardan kim sorumlu olacak? Halka bilgi vermeden yapılan çalışmalar rahatsız edici. Fazla miktarda klor aslında suda kanserojen bir maddedir, dinlendirilip içilmesi gerekir. Klorun neden, ne zaman artırıldığı konusunda halka bilgi verilmesi gerekir, bu yapılmıyor. Tüm sağlık çalışanlarına demeç verme yasağı getirildi. Numune gönderen laboratuvarlara, sağlık ocaklarına sonuçlar bildirilmiyor. Bütün personel nöbete konuldu. Türkiye'de halkın sağlığı ile oynanıyor. Madem hiçbir salgın yok neden bütün köylerde tarama yapılıyor? Çıkan sonuçlar niye açıklanmıyor?
Kolera vakalarının görülme sıklığı nedir?
Türkiye'nin birçok bölgesinde bu tür vakalar yaz aylarında görülmektedir. Ankara 'da, Ankara'nın girişinden Polatlı'ya kadar, her yered bakanlığın bağırsak enfeksiyonu, bizim kolera dediğimiz vakalar yaygın olarak görülüyor. Alınan içme, kullanma suları ve insan dışkı örneklerinin incelenmesinde bunlar görülüyor. Özellikle burada tabip meslektaşlarımızı da uyarmak istiyorum. Bu konuda üstlerine düşen vatandaşı uyarma görevlerini yapmamalarını da büyük bir eksiklik olarak görüyorum.
Hastalığın klinik kısmı doktorlara, sahada teşhis etme kısmı biyologlara ait. Suları, insan dışkılarını, gıdaları biz analiz ederiz, kolerayı biz buluruz, tedavisini doktorlar yapar. Biz bu görev ayrımına sadık bir açıklama yapıyoruz. Bu tür salgınlarda sahanın elemanları biyologlardır, biyologlar sahada olmadığı sürece bu tür salgınlar olacaktır. Sağlık Bakanlığı, biyologlar pahalıya mal oluyor diye, biyolog kadrolarını iptal ederek biyologların yapması gereken işleri daha alt kadrolarla yerine getirmeye çalışıyor.

Ne yapılmalı?
  • Sağlık Bakanlığı halkı bilgilendirmeli ve üzerine düşen görevi çok acilen yerine getirmeli.
  • Sağlık Bakanı bizzat kendisi halkın ve basının önüne çıkarak sorulara açık açık cevap vermeli,
  • Bir kriz merkezi oluşturulmalı, bu merkezde halkın temsilcileri ve kitle örgütleri de yer almalı.
  • Okullardaki su depoları temizlenmeli, okulların kendi kuyularından su almaları önlenmeli. Tuvalet temizliğine özellikle dikkat edilmeli.
  • Yeşil sebzeler en az 15 dakika sirkeli suda bekletilmeli. Musluk suları içilmeden önce yarım saat bekletilmeli. El temizliğine dikkat edilmeli

    'Kolera sağlıkta özelleştirmenin bedelidir'
    Dr. Deniz Dülgeroğlu, sağlıkta özelleştirmenin koruyucu sağlık hizmetlerinin geri plana itilmesine yol açtığını belirterek, kolera, tifo, dizanteri gibi salgın hastalıkların artmasının sağlıkta özelleştirmenin bir sonucu olduğunu söyledi.
    ÖDP Yenimahalle İlçe Örgütü, bağırsak enfeksiyonlarının yaygın olarak görüldüğü Batıkent'teki Uğur Lastik Sitesi'nde önceki gün "Salgın Hastalıklar ve Sağlık Hakkı" başlikli bir panel düzenledi. Site sakinlerinin izledigi panele kolera vakalarinin ilk ortaya çiktigi Ankara Numune Egitim ve Araştirma Hastanesi'nde çalışan Dr. Deniz Dülgeroğlu konuşmacı olarak katıldı.
    Türkiye'de son 25 yılda uygulanan özelleştirme politikalarıyla sağlık sisteminin zayıflatıldığını belirten Dülgeroğlu, sağlığa kaynak aktarılmadığını, kamu yerine özel sektörün güçlendirildiğini ifade etti. Sağlık sorunlarının yüzde 80'inin koruyucu sağlık hizmetleri ile önlenebileceğini kaydeden Dülgeroğlu, bu hizmetlerin geri plana atılmasıyla salgın hastalıkların arttığını dile getirdi. Dülgeroğlu, kolera vakalarının da sağlıkta özelleştirmenin bir sonucu olduğunun da altını çizdi.
    Koleranın, tedavisi kolay bir hastalık olduğunu ancak teşhis konularak, antibiyotik ve serum tedavisine başlanmadığı taktirde ölümcül olabileceğini bildiren Dülgeroğlu, "Ankara'da çok sayıda kolera vakası görüldü. Sağlık Bakanlığı önlem alacağına, kolerayı gizlemek yoluna gidiyor. Çünkü kolera Sağlık Bakanlığı için büyük bir ayıp. Bu konuda belediyenin de suçu var" dedi. Sağlıkta özelleştirmenin sonuçlarının görülmesine rağmen AKP Hükümeti'nin Genel Sağlık Sigortası ve aile hekimliği gibi özelleştirmeci politikalarda ısrar ettiğine dikkat çeken Dülgeroğlu, bunların emekçilere bedelinin ağır olacağını vurguladı.
    ÖDP Yenimahalle İlçe Başkanı Ali Metin de kolera konusunda Sağlık Bakanlığı ile Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin topu birbirine attığını kaydetti. Koleranın gizlenmesine tepki gösteren Batıkentliler de, "Biz kime güveneceğiz" diye sordu.


    Başa dön


    Üniversite açılmadan
       öğrencilere ceza yağdı
    Ugraş Vatandaş
    Istanbul Üniversitesi (IÜ) ögrencileri, akademik takvim başlamadan soruşturmalarla okuldan uzaklaştirildi. Mayis ayinda üniversitede 148 ögrenciye açilan soruşturma sonuçlari ögrenime başlanmadan, agustosun sonunda açiklandi ve 36 ögrenci okuldan uzaklaştirildi. Açiklanan kararla, 1 hafta ile bir dönem arasi uzaklaştirma cezalari verildi. Ögrenciler, okulun tatil olmasi dolayisiyla cezalardan haberdar degiller.
    Ülkücülerin saldirisi ile başladi
    Soruşturmalarin temeli ise geçtigimiz yil ülkücülerin ögrencilere saldirmasi ile başladi. IÜ Fen Fakültesi'nden çıkan öğrencilere, 12 Kasım 2004 tarihinde bir grup ülkücü ellerinde satırlarla saldırmış, üç öğrenci çeşitli yerlerinden yaralanmıştı. Olaydan sonra saldırganlar, sınavlarına sivil polis korumasında girmiş hatta "mağdur" edilmemeleri için bazı sınavlar iptal edilmişti.
    Çoğunluğu öğrenci olmayan yaklaşık 30 kişilik eli satırlı grubun üniversitede gerginlik yarattığı 13 Aralık 2004 tarihinde ise çevik kuvvet polislerinin üniversiteye girmesi sonucu 41 öğrenci gözaltına alınmış, üniversiteye gaz bombaları atılmıştı. Öğrencilerin savcılığa çıkarıldıkları 14 Aralık'ta ise İstanbul Sultanahmet Adliyesi önünde arkadaşlarına destek vermek için toplanan 148 öğrenci, adliye önünde karga tulumba gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan toplam 189 öğrenciden 7'si "eğitim ve öğretimi engellemek" ve "müessir fiil" suçlarını işledikleri gerekçesiyle tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Yaşanan olaylara ilişkin hazırlanan savcılık iddianemesinde de 46 öğrenciye 8 ile 20 yıl 6 ay arasında ceza istenmişti. Tutuklu 7 öğrencinin serbest bırakıldığı ilk duruşmada mahkeme ertelenmişti. İÜ Senatosu da yaşanan bu olaylar nedeniyle, emniyetin isteği üzerine 148 öğrenciye soruşturma açmıştı.
    Açılan soruşturma sonuçları, üniversitenin akademik takviminin başlama tarihi olan 3 Ekim'den önce açıklanarak 36 öğrenciye ceza yağdırıldı. Öğrenciler soruşturma sonucunda 1 hafta ile 1 dönem arasında değişen cezalarla üniversite açılmadan üniversiteden uzaklaştırıldı. 3 Ekim'de açılacak olan İÜ, öğrencileri ağustos sonunda, Öğrenci İşleri Bürosu'na çağırarak cezaları tebliğ etmeye çalıştı. Üniversitenin açık olmaması nedeniyle birçok öğrenci cezadan haberdar olamadı. Ceza alan öğrenciler, durumun vehametine dikkat çekerek cezalara tepki gösterdi.


    Başa dön


    Milli Egitim'den masallar!
    Deniz Yildirim*
    Okullar açıldı; ancak toplumsal eşitsizliklerin en görünür alanı olan eğitimdeki sorunlar bitmek bir yana, daha da büyüyor. Toplumsal eşitsizliklerin giderek daha fazla alanda hissedildiği, mülksüzleşme ve yıkım olgusunun AKP iktidarıyla apaçık görünür hale geldiği bir dönemi yaşıyoruz.
    Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik gelir dilimine dahil olan seçkinlerle, en yoksul yüzde 20’lik gelir dilimine dahil yoksul halkın, tüketim harcamaları bakımından aralarındaki en büyük farkın eğitim harcamaları alanında oluştuğunun DİE’nin son Tüketim Harcamaları Araştırması ile ortaya konması da, var olan çarpık ve eşitsiz yapının sürdürülemezliğini bir kere daha açıklıkla gözler önüne serdi.
    Türkiye’de zenginlerle yoksullar arasındaki eşitsizliğin en açık biçimde eğitim alanında kendisini hissettirdiği bu şekilde ortaya konulduğunda, akla elbette her kayıt döneminde gündemimize yerleşen kayıt parası ya da zorunlu bağış uygulaması gelmekte. Kabaca özetlersek; yıllardır her kayıt döneminde iki farklı sesin yükseldiğine tanık olduk: Biri ilgili bakanlık yetkililerinin diğeri ise yurttaşların sesi. Biri zorunlu kayıt parası alınmasının suç olduğunu, bunun Anayasa’nın 42. maddesinde öngörüldüğü haliyle eğitim hakkının ihlali anlamına geldiğini söylerken siyasi iradenin elinde bulunduğu gerçeğini ya unuttu ya da unutturmaya çalıştı, denetim mekanizmalarını çalıştırmak yerine kameralar önünde asil pozlar vererek bu uygulamaları kesinlikle onaylamadığını belirtti; yoksul halk ise çocuklarının eğitim olanaklarından yararlanması için açıkça önüne çıkarılan “zorunlu bağış” koşulunu neredeyse semt semt, okul okul ifşa etti. Okullardaki zorunlu bağış uygulamalarını kanıtlayan örneklerin özellikle kayıt dönemlerinde yansımadığı gazete, televizyon kanalı kalmadı.
    Bakan habersizmiş
    gibi yapıyor
    Bu hazin tablo, şimdi daha da katlanılmaz bir hal aldı. Geçtiğimiz günlerde bazı gazetelere yansıyan “Bağışsız kayıt yok” başlıklı haberler, okullarda kayıt parası alınmasının önüne geçilemediğini ve bağış adı altında toplanan para miktarının okulun bulunduğu semte ve başka bazı ölçütlere göre, 30 milyon ile 3 milyar TL arasında değişiklik gösterdiğini gözler önüne serdi. Ancak bu uygulamaların geçtiğimiz yılki uygulamalara oranla daha farklı değerlendirilmesini gerektiren bir yasa değişikliği gözden kaçırıldı ve Milli Eğitim Bakanı da, bağış uygulamasını yasa kapsamına alan değişiklikten habersizmiş gibi davranmayı sürdürdü.
    Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, zorunlu bağış uygulaması hakkında yaptığı açıklamalarda, genel olarak geçmişte aynı koltukta oturan siyasilerin tavrını paylaşmayı tercih etti ve kayıt parası alınmaması gerektiğini söyledi. Sayın bakan haklıydı. Zira okullarda kendisinin anladığı şekilde “kayıt parası” talep edilmiyordu. Çünkü çocuğunu zor koşullarda okutmak isteyen yoksul halkın okullarda karşılaştığı talep zorunlu kayıt parası değil, zorunlu bağış uygulamasıydı. Şurası açık ki, Türkiye’de yasak olmasına rağmen kayıt parası uygulaması, yıllardır zorunlu bağış uygulamasının himayesinde yaşama şansı buluyor. Ve ne yazık ki, geçtiğimiz yıl sessiz sedasız gerçekleştirilen bir yasa değişikliğiyle bugün yaşadığımız tablonun daha da kötüleşmesine neden olan ve okullarda “bağış” uygulamasını yasa kapsamına alan, böylece bağış adı altında velilerden istenilen kayıt parası uygulamasını meşrulaştıran hükümet ve ilgili bakan, yaptığı açıklamalarla kamuoyunu yanlış yönlendiriyor, yanıltıyor.
    Sayın bakanın açıklamalarının inandırıcılıktan uzak olmasının nedeni olarak gördüğüm bu yasa değişikliğini açmakta yarar var. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nca 5.7.2004 tarihinde TBMM’ye sevk edilmesi kararlaştırılan “Milli Eğitim Temel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı”, 11.11.2004 tarihinde kabul edilip kanunlaştı. Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 16. maddesinde değişiklik öngören bu kanunla, “okul aile birlikleri, okulların eğitim ve öğretim hizmetlerine etkinlik ve verimlilik kazandırmak, okulların ve maddi imkanlardan yoksun öğrencilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere; ayni ve nakdi bağışları kabul edebilir, maddi katkı sağlamak amacıyla sosyal ve kültürel etkinlikler ve kampanyalar düzenleyebilir, okulların bünyesinde bulunan kantin, açık alan, salon ve benzeri yerleri işlettirebilir ve veya işletebilirler.” hükmü getirildi.
    Bağış yasallaştı
    Özetle; okul aile birlikleri, okullarda bağış toplamaya yetkili kılındı ve “bağış” uygulaması yasalaştı. Yapılan yasa değişikliğiyle hükümet, parasız eğitim hakkını güvence altına alan Anayasa’nın 42. maddesinde bir değişikliğe giderek eğitimin paralı hale getirildiği hükmünü açıkça ilan etmek yerine, daha kolay bir yol buldu ve bir yasa maddesinde yapılan değişiklikle hem eğitimde özelleştirme mantığına hizmet edecek bir işletmecilik anlayışını okullara dayatmış hem de eğitimde izlenecek politikaların açıkça “kamu”nun değil, “özel”in çıkarına yürütüleceğinin işaretlerini vermiş oldu.
    Ne yazık ki hükümetin eğitimi neoliberalizmin ve piyasanın insafına terk eden bu yasa değişikliği, emek yanlısı bazı gazete ve dergiler dışında, tekelci basında yeterince yer bulmamıştı. Bu bağlamda, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in yasa değişikliğine ilişkin yaptığı açıklamada yer alan şu sözleri de gölgede kaldı: “Okul aile birlikleri, bugüne kadar kayıt dışı olarak yapılan işleri yasal bir zeminde yapacak ve kesinlikle zorunlu bağış diye bir şey olmayacaktır.” Kuşkusuz bu dil bize çok tanıdık gelmişti: Yasal olmayanı yasa içine aldığınızda sorun çözülür mantığıydı bu.
    Eğitimin kamusal bir hak olmaktan çıkarılarak parası olanların yararlanabileceği bir ayrıcalık konumuna getirilmesi konusundaki kararlılık, elbette sadece bu uygulamayla açığa çıkmadı. Bakan Çelik’in özel okullara uygulanan KDV’nin sıfırlanması talebi, gazetelere şöyle yansıdı: “Eğitime 429 milyon YTL kaynak.”
    Bakan Çelik’e göre, özel okullara uygulanan KDV sıfırlanırsa, 256 bin öğrenci özel okullara kayacak ve devlet 429 milyon YTL tasarruf sağlayacaktı. Açık biçimde eğitime yapılan harcamaları yük, buradaki kısıntıları da tasarruf olarak değerlendiren ve 256 bin öğrenciyi özel okullara yönlendirmeyi amaçlayan bu öneri, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın onayını bekliyor. Peki ya özel okullara yönelemeyecek yoksul öğrencilerin piyasa sistemine uyumu? Hiç merak etmeyin. O sorunu da mevcut devlet okullarını özel işletmelere benzetecek yeni Okul Aile Birliği Yönetmeliği çözüme kavuşturuyor. Gerek Milli Eğitim Temel Kanunu’nun değişik 16. maddesine, gerekse yeni Okul Aile Birliği Yönetmeliği’ne baktığımızda, kamusallık ve devletin yükümlülükleri dışında aradığımız her şey karşımıza çıkıyor. Böylece yoksul öğrenciler özel okullara gidemiyorsa, devlet okullarına özel okul ve kârlılık mantığı transfer ediliyor. Kimse piyasanın dışında bırakılmıyor. Okullara sermayenin dili “iyi yönetişim” kisvesi altında transfer edilirken; aynı zamanda Okul Aile Birlikleri eliyle okulların kendi masraflarını karşılamaları öğütleniyor. Bakanlık ve hükümet son derece açık biçimde şunu söylüyor: Eğitime ayırdığımız bütçe bize yük gelmektedir; kendi yağınızla kavrulun. IMF böyle istiyor.
    Elbette bu kızgın yağın etrafa sıçrama olasılığı gözden kaçırılıyor. Okul kantinlerini, otoparklarını, salonlarını işlettirme yetkisine kavuşan okul aile birliklerinin neredeyse “eşitlik yücesi” yekpare kurumlar olarak, bize katılımın ve demokrasinin okul ölçeğinde kapılarını aralayacağı belirtiliyor. Bu durumda akıllara şu sorular geliyor: Okul aile birlikleri bağış toplama yetkisine kavuştuğuna göre, kendisinden her daim “yasal” biçimde bağış istenebileceğinin farkında olan yoksul veli, o birliğe üye olmak isteyecek midir gerçekten? Yoksa bu birlik, eğitimdeki eşitsizliklere ayna tutacak bir yönetsel yapıda mı olacaktır? Diğer yandan, kendisinden her fırsatta para istenileceğini bilen yoksul veli, okulun kapısından geçmeyi göze alamazken; kantinler, otoparklar ve spor salonları hangi özel çıkarlar doğrultusunda işlettirilecektir? Bu alanların birer rant kapısına dönüşmesi nasıl engellenecektir? Bu ihaleleri almak isteyen küçük çaplı mafya örgütlenmelerinin okul aile birlikleri yönetimlerine sızmalarının önüne nasıl geçilecektir? Soruları devam ettirmek mümkün. Yanıtların soruların içinde saklı olduğunu görmek de.
    Dekont veriliyor
    Sonuç olarak Bakan Çelik’in “zorunlu bağış uygulaması kesinlikle olmayacaktır” yönündeki açıklaması gerçeklikle örtüşmemektedir. Zira hükümet yaptığı yasa değişikliğiyle, okul yönetimlerini bağış toplama konusunda açıkça cesaretlendirmiştir. Okul yönetimleri, geçmişte yasadışı olan bağış uygulamasının yasa kapsamına alınmasının verdiği hukuki rahatlıkla, bugün kayıt için gerekli belgeler listesine bağış dekontunu dahil etmekte hiçbir sakınca görmemektedir. Aksi takdirde Anadolu Ajansı’nın geçtiğimiz günlerde verdiği bir habere göre, Erzincan’da bir Anadolu Lisesi’nde kayıt için istenen belgeler arasında, tüm açıklığıyla 1 top A-4 kağıt, 1 klasör dosya ve okulun Ziraat Bankası’ndaki hesap numarasına 50 YTL’den az olmamak üzere bağış yapıldığını gösterir dekontun talep edildiğinin yer alması nasıl açıklanabilir?
    Görüldüğü üzere bu yasa değişikliği, sadece 43 binin üzerindeki okul idarecisini, 15 milyona yakın öğrenci velisini ve 550 bine yakın öğretmeni ilgilendirmiyor. Bu yasa değişikliği, yaşamımızın her aşamasında kendisini hissettiren kamusal alanın tasfiyesi mantığı ekseninde, hepimizi etkileyen ve etkileyecek bir anlayışın ürünüdür. Hal böyle olunca Sayın Bakan’a şu soruyu yöneltmek de kamusal bir sorumluluk oluyor: Sayın Bakan, devlet okullarında kayıt parası almak yasak olduğuna göre, kayıt parası bu yasak nedeniyle yıllardır bağış adı altında toplandığına göre ve sonuçta hükümetiniz bağış uygulamasını geçtiğimiz yıl yaptığı bir değişiklikle yasalaştırarak okul idarelerini kendi kaderlerine terk ettiğine göre, kayıt parası ya da bağış alınmaması yönünde yaptığınız açıklamalarınızı siz inandırıcı buluyor musunuz?
    (*) Eğitim Sen Uluslararası İlişkiler Uzmanı


    Başa dön


    Bölgede gergin gece
    Van ve Şanlıurfa’da; polis karakolu ve polis otosuna düzenlenen silahlı saldırıda, 1 polis hayatını kaybetti, 5 polis de yaralandı. Olayların ardından DEHAP Van İl Örgütü kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğrarken; Özel Harekat Timi’nin de düğün bastığı iddia edildi.
  • Sağlıkta özelleştirme suçtur
    Uluslararası nükleer savaşa karşı doktorlar Türkiye’de. İlk gün Ereğli İnsan Hakları Derneği’ni ziyaret eden delegasyon, sonrasında Zonguldak’a geldiler. SES ve Zonguldak Tabip odasının davetlisi olarak gelen ekip Zonguldak’ta basın açıklaması yaptı. Burada konuşan SES Zonguldak Şube Sekreteri Dr. Özgür Nizam, küreselleşen dünya sermayesinin artık fütursuzca her şeye saldırdığını ve sosyal devleti ortadan kaldırarak başta sağlık ve eğitim olmak üzere tüm alanları ticarileştirdiğini söyledi. IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün işbirlikçisi hükümetlerin bu talana destek olduklarını belirten Nizam, Meclis’in açılması ile gündeme getirilecek olan Genel Sağlık Sigortası ve Kamu Personel Rejim Yasası ile artık ‘paran kadar sağlık’ döneminin tüm kirli ilişkileri ile başlayacağını dile getirdi. Daha sonra söz alan IPPNW Almanya Seksiyonu Sözcüsü Dr. Gisela Penteker, kendi ülkelerinde de küreselleşmeye bağlı olarak sosyal devletin tasfiye edildiğini söyledi. Penteker, bu tasfiyenin sosyal demokrat ve yeşillerin işbaşında olduğu son 7 yılda hızlandığını söyledi. Penteker sağlıkta özelleştirmenin bir suç olduğuna dikkat çekti.d
    DEHAP’lılara tutuklama furyası
    DEHAP’a yönelik baskılar bitmek bilmiyor. Mardin, Van, İstanbul ve Adana’da gözaltına alınan DEHAP yöneticileri tutuklanarak cezaevine gönderildi. Van’da; evine yapılan baskında gözaltına alınan DEHAP İl Başkanı Abdurrahman Doğar çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Akköprü Mahallesi’ndeki evine Van Emniyet Müdürlüğü TEM Şube ekiplerince yapılan baskında gözaltına alınan Abdurrahman Doğar, daha sonra savcılığa çıkarıldı. Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 maddesi uyarınca, “örgüt propagandası yaptığı ve şiddete özendirdiği” iddiasıyla tutuklama istemiyle yetkili Yedek Hakimliği’e çıkarılan Doğar, tutuklanarak Van M Tipi Kapalı Cezaevi’ne konuldu. İstanbul’da; DEHAP Küçükçekmece İlçe Başkanı M. Kazım Sevim, ‘üyelik’ iddiasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Adana’da ise geçtiğimiz günlerde parti binasına baskın yapılarak gözaltına alınan 4 DEHAP yöneticisi tutuklandı. Tutuklama kararına tepki gösteren kitle örgütleri ve siyasi partiler DEHAP’ta açıklamada yaptı. Grup adına açıklama yapan DEHAP Gençlik Kolları Üyesi Safiye Alağaş, tutuklanan DEHAP’lıların serbest bırakılmasını istedi.
    İHD Tüzük Kurultayı
    İnsan Hakları Derneği’nin (İHD), Dernekler Yasası’na uyum sağlamak üzere topladığı tüzük kurultayı sona erdi. Olağanüstü toplanan kurultayda tüzük yasaya uygun hale getirilirken, İHD Konya Şubesi de genel kurul kararıyla kapatıldı. Gerekçe olarak, “yaklaşık 3 yıldır İHD Genel Merkezi ile bağı olmayan ve yazışmalara yanıt vermediği”, “şube fonkisoyununu kaybetmesi” gösterildi. Önerge oy çokluğu ile kabul edilerek şubenin kapatılması kararı alındı.
    Müslüm Şahin mezarı başında anıldı
    Kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesinde yer alan, Eğitim Sen’de şube yöneticiliği ve MYK üyeliği, KESK Merkez Disiplin Kurulu üyeliği gibi görevler üstlenen, eğitim emekçilerinin ‘Müslüm Hoca’sı Müslüm Şahin, ölümünün 5’nci yılında unutulmadı. Mezarı başında ailesi ve mücadele arkadaşları tarafından yapılan anmada Müslüm Şahin’i yaşatmanın yolunun mücadeleyi yükseltmekten geçtiği vurgulandı. Anmaya, KESK’e bağlı sendikaların yöneticileri, Eğitim Sen MYK üyeleri Emirali Şimşek ile İsmail Sağdıç, Emeğin Partisi üye ve yöneticileri ile eğitim emekçileri katıldı. Şahin’in eşi Aysel Şahin Müslüm Şahin’in 43 yıla, mücadeleyle dolu bir yaşamı sığdırdığını belirterek, Müslüm Şahin’i yaşatmanın yolunun onun miras bıraktığı değerlere sahip çıkmaktan, mücadelesini yükseltmekten geçtiğini dile getirdi. Eğitim Sen Genel Sekreteri Emirali Şimşek ise emekçilerin yoğun saldırılarla karşı karşıya olduğunu, Türk ve Kürt halklarının birbirine düşürülmek istendiğini söyledi. Şimşek, “Yitirdiklerimizi unutmamak, onların bıraktığı değerlere sahip çıkmak ve mücadelelerini yükseltmekle mümkün” diye konuştu. Emeğin Partisi Ankara İl Yöneticisi Eylem Sarıoğlu ise Şahin’in kamu emekçilerinin hak arama mücadelesiyle birlikte anıldığını, iyi bir komünist ve partili olduğunu ifade etti. Sarıoğlu, “Müslüm Hoca’yı yaşatmak için onun mücadele bayrağını düşürmememiz, mücadeleyi daha da büyütmemiz gerekiyor” diye konuştu. Şahin’in mücadele arkadaşlarından Başyürek Altın ise 1990’ların sonundaki mücadele ruhunun yeniden yakalanmasının Şahin’in anısına sahip çıkmak anlamına geldiğini ifade etti. Konuşmaların ardından Şahin’in mezarı çiçeklerle süslendi.

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net