www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
UFUK
____
Fatih Polat
Komşudaki ve bizdeki darbeciler
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Sattım deyip geçme tanı
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Zor ve kolay seçim
İNSAN ve SPOR
____
Hakan Keysan
Yenilmek de erdemdir!..
bilgi işlem
____
Sadık Çakıcı
Daha fazla dosya, daha çok boş alan
TIRTIL
____
Erdal Şekeroğlu
Sarıasma
UFUK
..........
Fatih Polat
Komşudaki ve bizdeki darbeciler
Yunanistan’daki Albaylar Cuntası bir süre öncesinde, Cüneyt Özdemir’in hazırladığı bir belgeselle ekranlara taşınmıştı. Yenilgiye uğratılmış, darbeciliğinin cezasını da çekmiş olan cuntacının şu yakınması, bir darbecinin kişisel trajedisini çok açık bir biçimde anlatır cinstendi: “Emekli maaşım bile yok, geçimimi yazdığım kitapların geliri ile sağlıyorum.”
Darbecinin bu trajedisi aslında, Yunanistan halkının cuntacılarla yaptığı hesaplaşmanın boyutlarını çok açık bir biçimde gösterir cinsten. Toplum ve devlet katında meşruiyetini tamamen yitirmiş olan ibretlik ihtiyarlar olarak bir köşede yaşayıp ömrünü doldurmaya çalışıyor en yakın komşumuzda darbeciler.
Ama bizde, tam bir medya kahramanı durumundalar. 12 Eylül cuntasının başı Kenan Evren, 12 Eylül’ün 25. yılında televizyon ekranlarından tüm Türkiye’ye “Sağdan bir tane, soldan bir tane asalım dedik!” diyebiliyor.
Kenan Evren’in bu açıklamalarını, söylendiği tarihsel ve toplumsal koşullardan, hukuk ve medya yapısından, askerin bugünkü pozisyonundan, 12 Eylül’ün dayanaklarının hâlâ hükmünü icra ediyor olmasından bağımsız düşünebilir miyiz? Darbe ile, onun hukukuyla, tüm siyasal, toplumsal ve ekonomik sonuçlarıyla hesaplaşılmış olunan bir ülkede bir darbe lideri bu kadar rahat bunları söyleyebilir mi? Hâlâ bir imparator edasıyla konuşabilir mi?
Kenan Evren’i bunları söylemek konusunda cesaretlendiren etkenlerin başında, Türkiye’de askeri yapının hâlâ iç siyasal yaşamda ciddi bir baskılayıcı etkisinin olmasıysa, ikincisi de son dönemde kışkırtılan şovenist iklimin, onun üzerine oturduğu gerilimin askeri çıkışlara gerekçe kılınmaya müsait yapısıdır. Türkiye’de gazeteler 12 Eylül’ün kardeş kavgasını önlemek için yapıldığını öne sürebiliyorlar bugün. 12 Eylül’le hesaplaşmanın ivme kazandığı 1980’in sonlarından, 12 Eylül’ün sırtını yasladığı ABD’nin bölgemizi işgal ederek içerideki etkisini artırdığı bugüne kadarki süreçte 12 Eylül’ü savunmanın ayıp sayıldığı dönemler yaşadık. 12 Eylül ile hasaplaşmanın en yükseğe çıktığı dönemlerde, Kenan Evren “Bugün bizi eleştiren yazarlar, kişiler, o zaman bize çağrı yapıyordu, bizi alkışlıyordu” diye yakınıyordu. Ama bugün çok daha meşru bir zeminde konuştuğuna inanıyor olmalı ki, tavuk kesmek kadar basit bir söylemle “Sağdan bir tane, soldan bir tane asalım dedik!” diyebiliyor.
12 Eylül’ün, bugün bütün etkileriyle sürüyor olduğunu söylemek, bizce siyaset ve bilim dışı, hatta nihilist bir tutum olur. Elbette Türkiye emekçileri, ezilenleri, devrimcileri 12 Eylül ile yitirdikleri mevzinin bugün ilerisine sıçramış durumdalar. Ama bu düz bir çizgi gibi ilerlemiyor, inişli çıkışlı gelişiyor. Kazandığı mevzilerden geriye düşüldüğü oranda darbeciler de öz güven tazeliyor. Örneğin Türkiye’nin 12 Eylül’den en çok zarar görmüş olan işçi konfederasyonlarından DİSK’in Genel Başkanı Çelebi, 12 Eylül’ü protesto eden mitingden çekilmek yerine, halkların kardeşliğini savunan ve darbecilere, onların bugün süren etkilerine karşı da açık bir tutum alan bir mevzide ısrar etmeyi tercih etseydi, bununla birlikte onbinlerce emekçi alanları doldurup darbecilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını, yargılanmalarını talep etseydi, bağımsız ve demokratik bir Türkiye isteseydi Evren bu sözleri edebilir miydi? O cesareti kendinde bulabilir miydi? Halkın, işçi ve emekçilerin, onların örgütlerinin açık tavır aldığı bir dönemde Evren bırakın bunları söylemeyi sokağa çıkacak cesareti bile bulamaz. Marmaris’teki evinde “Nü” yapacak ilhamı hiç bulamaz.
Elbette Kenan Evren’e hâlâ bir medya kahramanı muamelesi yapanlar da, onların itibar erozyonuna uğramalarını engelleyen bir tutum almış oluyorlar. Darbenin etkilerini bu kadar içselleştirmiş olan 12 Eylül medyası da hesaplaşılması zorunlu olan kurumlardan biridir. Hatta onların en etkililerindendir.
e-posta:
fpolat69@yahoo.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Sattım deyip geçme tanı
İşin tuhaf yanına bakın.
Kurtuluş savaşında bir telgraf makinesi ele geçirildiğinde “kurtarılmış” sayılıyordu.
Şimdi Telefon idaresini kökünden satmak kurtuluş olarak anlatılıyor!
Yamyamlara sorarsanız bunun cevabı gayet basitti.
Devir değişmişti!
Bizim gibiler, memleketi savunanlar, dünyadaki değişimi ve hızlı gelişimi anlayamıyorduk.
Çağdışı kalmıştık!
Ama Fransa kendi telekomunu satmayı uygun bulmuyordu. Japonya’da telekomu satmaya kalkan hükümet tepetaklak gidiyordu!
Ama bizde satanlara kurtarıcı deniyordu!
Bu durumda Fransa ve Japonya ve de Almanya kurtulamamış oluyordu!
Bir kurtulan bizdik!
Bir de Bangladeş, Etiyopya, Mozambik, Zaire, Uganda falan!
Tabloya bakın, kimin kurtulup kurtulmadığını anlayın!
Telekom, limanlar falan derken kurtarıcılar Tüpraş’ı da sattılar.
Tüpraş ki, Türkiye’nin en büyük sanayi işletmesidir.
2003 yılındaki cirosu 14.3 milyar dolar.
Yalnızca son dört yılda 2 milyar dolar yatırım harcaması yapıldı.
Hazineye katkı payı 7.7 milyar dolar.
Hazineye 7.7 milyar dolar katkı yapan Tüpraş’ı 4 milyar 140 milyon dolara sattılar.
Yıllık katkısının yarı parasına.
***
Tüpraş, Türkiye’nin rafineri kapasitesinin yüzde 86’sına sahip. Ham petrolün yanı sıra LPG ve diğer petrol ürünlerinin
ithal ve depolamasında da en büyük altyapı ona ait.
Üstelik petrol fiyatları görülmemiş rekorlara koşuyordu.
Üstelik petrol tekelleri hayatlarının en büyük kârlarına ulaşıyordu.
Üstelik petrol için ülkeler birbirinin gözünü oyuyordu.
İşte bu ahval ve şeraitte Türkiye’nin en büyük ve en kârlı...
En kapsamlı ve ekonomiye en büyük katkıyı yapan sanayi tesisini sattılar. Daha doğrusu en güzel ürünümüzü çakalların önüne attılar.
Yani memleketimizin en değerli işletmesini memleketten “kurtardılar!”
Çünkü memleketin bir işletmesi, ürünü çalınınca yamyamlar buna ekonomide kurtuluş diyor.
Yıllık 7.7 milyar dolar katkı yapan bir işletmeyi 4 milyar dolara satmak nasıl bir kurtuluşsa!
Satmak kurtulmaksa o zaman Koç satsın Arçelik, Beko, Tofaş, Ford’daki hisselerini kurtulsun!
Böyle diyene, “neden satsın kâr ediyor keriz mi” derler.
Peki Tüpraş gibi Türkiye’nin en büyük, en değerli, en kârlı, en çok vergi ödeyen sanayisini satmak kerizlik mi?
Kerizlik değil. Sefillik. Alçaklık. Şerefsizlik.
Bu bakımdan sefillere hatırlatmak lazım ki;
Sattığın yeri yağma malı deyip geçme tanı.
Bu millet gün gelir hatırla yad eder...
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Zor ve kolay seçim
Almanya’da dört gün sonra “tarihi” denilebilecek erken genel seçimler yapılıyor.
Anketlere bakılırsa, bu seçimler sermaye ve onun partileri için en zor seçimlerden biri olacak. İşçilerin ve emekçilerin geriye kalmış kazanılmış haklarını da yok edeceklerini açıkça ilan eden Hıristiyan Demokratlar (CDU/CSU) ile Hür Liberal Parti (FDP) arasında 18 Eylül’den sonra bir koalisyon hükümeti kurulmasını isteyen patron örgütleri, şimdi sandıktan bu koalisyonun çıkmama ihtimalinin ağır basmasının tedirginliğini yaşıyor.
Anketler yalan söylemiyorsa, pazar günü akşamı sandıktan çıkacak sonuç, sermaye örgütleri ve partilerini kara kara düşündürecek. Hıristiyan Demokratlar-Hür Liberaller koalisyonunun salt çoğunluğu sağlayacak oyu almaması durumunda, geriye ya bu koalisyonunun dışarıdan desteklenmesi, ya da şimdiki hükümet partisi Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) CDU/CSU ile “büyük koalisyon” yapması kalıyor. Bunun dışında SPD, Yeşiller ve FDP arasında bir “ampul koalisyonu”nun kurması da olası.
Erken genel seçimlerin ilan edildiği mayıs ayı sonunda, CDU/CSU-FDP koalisyonunun sandıktan açık farkla önde çıkmasına kesin gözüyle bakılırken, aradan geçen süre zarfında bu partilerin hızla oy kaybetmesi, hem de SPD ve Yeşiller’in yedi yıl boyunca yarattığı bunca sosyal tahribata rağmen, onların öne sürdüğü taleplere karşı tepkinin şimdiden başladığı anlamına geliyor.
KDV’nin artırılması, işten atılmaların kolaylaştırılması, sendikaların işlevsizleştirilmesi, herkesten aynı oranda vergi ve sağlık sigortası primi alınması gibi neo-muhafazakâr diye bilinen sermayenin en pervasız ve barbar taleplerine seçim programlarında yer veren bu partilerin, en azından bugün itibarıyla, halkın büyük çoğunluğundan destek görmediği görülüyor.
SPD ve Schröder’i istediği gibi kullanan, işçilerin temel kazanımlarını ‘sosyal demokrat’ bir hükümet eliyle yok etmeyi başaran patron örgütleri, şimdi SPD’li bir hükümet olasılığına bile karşı çıkıyor. Buna, SPD’nin hükümette iken işten atılmaların kolaylaştırılmasına, İşyeri Teşkilat Yasası’nın değiştirilmesine onay vermeyeceğini gerekçe gösteriyorlar.
SPD de, dibe vuran oyunu Hıristiyan Demokratlar’ın bu pervasız taleplerine karşı çıkarak artırmaya başladı. Yedi yıl boyunca hayata geçirdiği sosyal saldırı programlarını, CDU/CSU ve FDP’nin barbar taleplerini öne çıkararak savunuyor ve “Bakın bizden daha kötü olanlar gelecek” görüşünü egemen kılmaya çalışıyor. Sırtını SPD ve Yeşiller’e dönen, umudunu kesen pek çok emekçi Angela Merkel başkanlığındaki muhafazakâr-liberal bir hükümetin çok daha kötü olacağının bilinciyle yeniden ‘sosyal demokratlar’a sarılıyor.
Bu durum, programları aynı olan düzen partileri arasında bir tercih yapma durumunda kalan sıradan emekçileri de zora koşuyor. Geriye dönüp baktığında SPD-Yeşiller hükümetinin yedi yılda gerçekleştirdiği sosyal yıkımı, ileriye baktığında CDU/CSU-FDP’nin yapacağı pervasız saldırıları görüyor, bundan ötürü hangisine oy vereceği konusunda büyük bir kararsızlık içerisine düşmüş durumda.
Bütün bunlardan ötürü pek çok açıdan zor görünen pazar günkü seçimler, aynı zamanda Almanya’nın en kolay seçimlerinden birisi de olacak. Kararsızlar, mevcut gidişattan rahatsız olanlar ve yeni bir alternatif arayışında bulunanların bu seçimlerde gönül rahatlığıyla oy verebilecekleri bir alternatif var. Doğu ve Batı Almanya’da bu seçimlerde milyonlarca işçi ve emekçi, sosyal hakları savunan, işsizliğe karşı ciddi önlemlerin alınmasını isteyen, zenginlerden daha fazla vergi talep eden, savaşa, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı çıkan Sol Parti’nin varlığı emekçi sınıflar için oy kullanmayı kolaylaştırıyor.
Denilebilir ki; Doğu ve Batı Almanya’daki milyonlarca seçmen için bu sefer en kolay seçim olacak. Bir tarafta neoliberal politikaları savunan sermaye partileri, diğer tarafta sosyal adalet isteyen Sol Parti.
Yine eğer, anketler yalan söylemiyorsa, Sol Parti en az yüzde 8-10 arasında alacağı bir oy ile, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Bundestag’da güçlü bir grup kurarak sosyal kısıtlamalara karşı sokağın sesi olacak. Sokakta verilen mücadele ile parlamentodaki muhalefet arasında güçlü bir bağ kurulduğu takdirde, Avrupa’nın kalbi Almanya’da pek çok değişikliğin yaşanabileceğine tanık olacağız
18 Eylül seçimleri, bir bakıma dönüm noktası olacak. Ya neo-muhafazakâr, sosyal örtüsü kaldırılmış barbar kapitalist dönem ve bu döneme karşı topyekûn mücadele ya da geçmişten bugüne sürüp gelen sosyal saldırı dalgasını püskürterek ilerleme...
Bundan ötürü pazar günü her bir oyun ayrı bir anlamı ve önemi var. Almanya’daki Türkiye kökenli göçmen işçiler, gençler ve kadınlar da seçimlerin emekçilerden yana sonuçlanması için ellerinden geleni yapıyorlar.
600 bine yakın Türkiye kökenli Alman vatandaşının “zor ve kolay” arasındaki tercihte kararlarını sosyal adaletten, eşitlikten ve kardeşlikten yana kullanacağına inanıyoruz.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
İNSAN ve SPOR
..........
Hakan Keysan
Yenilmek de erdemdir!..
İnsan davranışını belirleyen temel etkenlerin başında kültür gelir. İnsanın kültürel birikimi, yapılan davranışlarda açığa çıkan eylemler bütünüdür. Yani insan davranışına yön veren, niteliğini belirleyen, onun kültürel birikimidir diyebiliriz…
Spor ise, yapılış amacına göre açığa çıkan bilinçli mücadele kategorileridir. Form tutmak ve sağlıklı bir yaşam sürmek için yapılan sportif davranışlarla kültür arasında kopmaz bir ilinti vardır. Herhangi bir ligde mücadele etmek, organizasyonlara katılıp şampiyon olmak, yani madalya, kupa, ödül kazanmak için yapılan etkinlikler sportif niteliklidir. Bunların da kültürle kopmaz bir bağı vardır. İnsanın ailesinden, çevresinden, okulundan ve okuduklarından getirdikleri değerler toplamıdır kültür. Hiç kimse sporla kültür arasında bir ilişki yoktur diyemez. Bu ilişki doğanın bir yasası olarak birey davranışını belirleyen temel etkinlik altyapısıdır.
Kültür, insana özgü olmaktır. Bu nedenle yapılan iş ne olursa olsun, insani niteliği öne çıkaran bir etkinlikler bütünü olmak zorundadır. Sırf bu yüzden yaşam ve iş, kültürle kopmaz bir bağ içerir. Öyleyse kültürel birikimden ve onun olanaklarından en üst düzeyde faydalanmak kaçınılmaz olmalıdır. Özellikle büyük bir kitleyi etkileyen, etkilemekle kalmayıp kitleye bir yaşam tarzı sunan günümüz popüler futbolu söz konusu olduğunda, sırf bu işi layıkıyla yapmak adına da olsa bu kültür birikiminden yararlanmak gerekmektedir.
Özellikle Avrupa kupaları sınavlarına çıkan takımlarımız açısından davranışlarımızı yeniden gözden geçirip mücadeleye farklı bir pencereden bakarsak, insancıl kültürü davranışlarımızın bir parçası haline getirebiliriz. Bunu kazanmak güdüsünü önde düşündüğümüz için değil, mevcut rekabetçi koşullarda bile insanı öne çıkarabilme yetisiyle birçok kazanım elde edebileceğine inandığımız için söylemeliyiz. Kültür devreye girdiğinde birçok kötü tutum ve davranışı barındıran günümüz rekabetçi spor etkinliklerinde bile bazı güzellikleri açığa çıkarabilir. Bunu İzmir’de yapılan Üniversite Oyunları’nda yaşadık. İnsan olgusunu, sınır tanımayan dostlukların kurulmasını ve önemli olanın katılmak olduğu fikrini spor aracılığıyla tattık. Elbette günümüz popüler spor kültürü, kazanmayı ve bunun için de acımasızca rekabet etmeyi dayatıyor. Oysa sadece mevcut rekabet koşullarında var olabilmenin ötesinde, kültürel birikimlerimizin bir ürünü olarak alternatif bir spor kültürünü de yaşamsal kılabilmeliyiz.
Şimdi üç İstanbul kulübü Avrupa kupalarında mücadele edecek. Burada ulusal ligimizde olduğu gibi basit ve sığ davranışlar, oyunlar sergilenmiyor. Bir sportif mücadele kültürü göstermek durumundayız. Avrupa sporunun bizden ileride olmasının temel etkenlerinden biri budur. Onlarla sadece kas gücüyle değil, beyin ve bilgi gücüyle de mücadele ettiğimiz gün, zaten teknik kapasitesi oldukça ileride olan ulusal futbolumuz önemli bir gelişme de gösterecektir. Kulüpler ölçütünde gelişme yaşanmadan da ulusal takımın bir ivme gerçekleştirmesini beklemek boşunadır. Altyapısını kurgulamadan üstyapıda hedefe ulaşma olanakları, gerçek dışı bir beklenti olmaktan kurtulamaz. Futbolun koordinatif bir etkinlik olduğu kadar kültürel bir derinlik taşıdığını da bilmek, buna göre yapılanmak kaçınılmaz bir olgudur. Ancak böyle olursa şiddet bu etkinlikten arınır, yenilmenin de insani bir erdem olduğu gerçeği anımsanabilir.
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
bilgi işlem
..........
Sadık Çakıcı
Daha fazla dosya, daha çok boş alan
Bilgisayarda kaydedilmiş her şey makine dili diye ifade edilen bir biçimde saklanmaktadır. Belki daha önce duymuşsunuzdur, makine dilinde bütün dosyalar yalnızca 0 ve 1 rakamlarıyla sembolize edilir ve bunun temel birimi byte terimidir. Çoğu kullanıcının temel dosya birimi olan byte’larla tanışması diskete kopyalamak istediği dosyanın kopyalanamamasından sonra başlar ve bir daha da yakasını bırakmaz.
1 byte her biri bit olarak adlandırılan 8 adet 0 ve/veya 1 simgesinin kombinasyonundan oluşur. Bilgisayarlarla biraz ilgiliyseniz bit kavramını da bazı yeni teknolojilerin tanımlamaları içinde (64 bit işlemci gibi) görmüşsünüzdür.
İşletim sisteminizde kullandığınız dosya yönetici programları aracılığıyla dosyalarınızın bilgisayarın diskinde ne kadar yer kapladığını öğrenmeniz mümkün. Genellikle dosyaların boyutları kilobyte (1KB = 1024byte) ya da megabyte (1MB = 1024KB), o da yetmezse gigabyte (1GB = 1024MB) olarak gösterilir. Hesaplamalar yapılırken 0 ve 1 rakamlarının oluşturduğu sistemden dolayı onluk sayı tabanı değil ikilik sayı tabanı referans alınır. Bu sebepten KB ya da MB birimleri 1000 rakamının katları olarak artış göstermezler.
İşin pratik tarafına bakılacak olursa eskiden beri dosyaların kapladıkları yeri azaltmak için önemli çabalar sarfedildiği görülür. Şu anki sistemlerin kapasiteleri eskilerine kıyasla çok fazla ama programların ve başka dosyaların boyutları da aynı oranda fazlalaştı.
Dosyaların sabit disk ya da başka ortamlarda kapladıkları yeri azaltıp daha fazla dosya depolayabilmek ya da boş alana sahip olabilmek için kullanılan yöntemlerin başında dosya sıkıştırma programları gelir.
Sıkıştırma programları belli bazı sıkıştırma yöntemlerini (zip, rar gibi) kullanarak dosyaları sıkıştırıp başka bir dosya oluşturdukları gibi başka programlar tarafından sıkıştırılmış dosyaları eğer kendi tanıdıkları bir yöntemle sıkıştırılmışsa açıp asıl dosyayı oluştururlar.
İnternetin yoğun olarak kullanılmaya başlamasından sonra, dosyaların boyutlarını küçülterek aktarılma zamanını düşürmek gibi önemli bir işleve sahip bu sıkıştırma programları günlük kullanımda vazgeçilmez araçlar haline geldiler. Ve şu anda bilgisayar sistemleri arasında, çeşitli nedenlerle tercih konusu olan farklı sıkıştırma yöntemleri ve programları bulunmakta. Ancak ne kadar farklı olursa olsun bu sistemlerin hepsiyle internete girilip veri alışverişinde bulunuluyor.
Bu anlamda farklı sıkıştırma yöntemlerini bünyesinde barındıran bir sıkıştırma programı sizin için daha faydalı olacaktır. İşte 7zip de bunlardan birisi. Türkçe dil desteğini http://www.7-zip.org (Sol taraftaki menüden Turkish bağlantısına tıklayıp Türkçe sayfaları görüntüleyebilirsiniz) adresindeki sitesinden itibaren vermeye başlayan program LGPL lisansıyla dağıtılmakta. Çoğu LGPL lisanslı yazılımda olduğu gibi bu yazılım da ücretsiz. Ayrıca sadece kendiniz için arşivleyeceğiniz dosyalarınızı programın kendi sıkıştırma yöntemiyle (7z) saklayarak daha yüksek bir sıkıştırma oranı elde edebilirsiniz.
Programı kurduktan sonra 7-Zip File Manager’a tıklayarak açılan menüden Tools ->Options... seçeneğiyle karşımıza çıkan pencereden en son sekme olan “Language” aracılığıyla dil ayarlarını Türkçe olarak değiştirebiliriz.
7zip, zip ve rar uzantılı sıkıştırlmış dosyalar başta olmak üzere birçok farklı yöntemle sıkıştırılmış dosyaları açabilir. En önemlisi de Unix, Linux ve bunların türevi sistemlerin kullandığı temel sıkıştırma yöntemlerini (gz ve bz2) tanıdığı için internet üzerindeki bu sistemler aracılığıyla oluşturulmuş dosyalara da ulaşmanızda önemli yardımı olur. Ayrıca 7zip yine gz ve bz2 formatında sıkıştırma yapabildiği için bu sistemleri kullanan kişilerce dosyaların açılıp açılmayacağına dair herhangi bir endişe duymadan rahatlıkla gönderebilirsiniz. Ancak gz ve bz2 yöntemini birden fazla dosyaya uygularken seçili dosyalara sağ tuşla tıklayıp çıkan menüden 7zip -> Add to archive... seçeneğine bastıktan sonra çıkan pencereden arşiv biçimini tar olarak seçersek (Tar, sıkıştırma yapmadan tar uzantılı tek bir dosya adı altında başka dosyaları toplayabilmek için kullanılan bir arşivleme yöntemidir) sonraki aşamada gz veya bz2 yöntemini tar uzantılı dosyaya uygulayıp tar.bz2 ya da tar.gz uzantılı sıkıştırılmış dosyalar elde edebilirsiniz.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
TIRTIL
..........
Erdal Şekeroğlu
Sarıasma
Sarıasma kargaya yakın boyu, altın sarısı rengi ve siyah kanatları ile çekici bir kuştur. Diğer birçok kuşun tersine oldukça sakin bir kuştur. Yuvalarını ağaçların yüksek dalları arasında, aşağı doğru sarkan bir torba şeklinde kurarlar. Topladıkları ağaç kabukları, kuru otlar ve benzeri malzemeleri önce dalın çatalına sıkıca bağlar, daha sonra aşağı doğru bir çulha ustalığı ile yuvayı örmeye başlarlar. Yuvanın içerisini yumuşak maddelerle halı serercesine döşerler. Yuvanın çıkışını, torbanın yanına veya alt kısmına yerleştirirler. İçerdeki yumurtaların düşmemesi için de yuva ağzına sağlam liflerden yapılmış bir kafes örerler. Yumurtadan çıkan yavruları özenle besleyip, büyütür ve kendi tüm becerilerini onlara da aktarırlar. Kış aylarını Güney Afrika’da geçirip, baharda sessizce üreme alanlarına döner, tüm Anadolu’ya dağılırlar. Bu uzun seyahatleri gibi, üreme mevsiminde de sessizce kanat çırpar, dinlemeksizin dolaşır durur, bir yerden ötekine gidip gelirler. Hem yuvasını kurmada hem gençleri yetiştirmede yeteneklerini sergileyip dururlar. Ancak yeri geldiğinde, önce flüt benzeri bir sesle yumuşak, arkasından güldür güldür bağırarak, hiç korkmaksızın söyleyeceklerini söylerler.
Onları yere konmuş, otururken görmek çok zordur. Ama böyle bir şansı yakaladım, alev alev bakışları ile söyleştik bir sarıasma ile Ören’de.
Sarıasmalar, bugünlerde kış hazırlıkları için yavrularına uçmayı öğretiyorlardır.
(Bu yazı, Yeni Evrensel gazetesinin 11 Ekim 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net