www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



AKP’linin AKP’liye yaptığı
Kırıkkale’nin Yahşiyan ilçesine bağlı Irmak kasabasının AKP’li belediye başkanı ile AKP’li meclis üyeleri Osman Nuri Gümüş ile Eyüp Bağcı karşı karşıya geldi.

Umuda yolculuk kanlı bitti
Pakistan ve Bangladeş uyruklu mültecilerin umuda yolculuğu acı sonla bitti. Gebze yakınlarında polisten kaçmak isteyen 50 mülteciden 2’si araçların altında kalarak feci şekilde can verdi.

Halkla kuçaklaşmak için buradayız
Kara, deniz ve hava komutanları ile birlikte Van’a gelen Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, “Birlik beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda buraya geldik” dedi.
12 EYLÜL ile neler yaşandı? -3-
   12 Eylül’ün kökü dışarıdadır

Prof. Dr. Alparslan Işıklı 12 Eylül’ün kökü dışarda bir hareket olduğunu ve yarattığı tahribatların da hâlâ sürdüğünü vurguluyor.


AKP’linin AKP’liye yaptığı
Sultan Özer
Ankara Mamak Belediyesi’nde 14 yıllık şoför olarak çalışan, aynı zamanda da Kırıkkale’nin Yahşiyan ilçesi Irmak Belediyesi’nde AKP’den meclis üyesi olan Osman Nuri Gümüş ve Eyüp Bağcı, Genel-İş’ten istifa etmemelerinin ve ilçenin AKP’li Belediye Başkanı Murat Şahin ile yaşadıkları sürtüşmenin bedelini ağır ödediler. Osman Nuri Gümüş ile Eyüp Bağcı, “akrabanın akrabaya yaptığını akrep bile yapmaz” özdeğişini anımsatır şekilde, AKP’li Mamak Belediye Başkanı Gazi Şahin tarafından işten atıldılar.
Gazetemizin edindiği bilgilere göre; Irmak Belediye Meclisi 7 Şubat 2005 tarihinde toplandı. Meclis üyesi Osman Nuri Gümüş, bir arkadaşının cenazesi nedeniyle toplantıya katılmazken, Başkan Şahin’i arayarak, dört gündem maddesine ilişkin bir itirazı olmadığını, toplantıdan sonra tutanağı imzalayacağını bildirdi. Tutanağı imzalarken, tutanakta 3’üncü maddeye, “Kaplanlar Petrol’ün kuzeyindeki park alanının ticari alana çevrilmesi, Kaplanlar Petrol ile Yıldırım Petrol arasındaki 7 metrelik imar yolunun kapatılması, mecliste oylamaya sunuldu, oybirliği ile kabul edildi” ifadesinin eklendiğini görünce itiraz etti. Araştırınca konunun mecliste görüşülmediğini, Başkan Şahin’in isteği üzerine Fen Memuru Ahmet Bozkurt tarafından ekleme yapıldığını öğrenen Gümüş, tutanağı imzalamadı.
Satış kararı çıkarılan araç park yerinin, belediyeye değil Karayolları’nın malı olduğunun anlaşılması üzerine belediye satış kararından vazgeçip, böyle bir karar alınmamış gibi aynı tarih ve sayı ile ikinci bir tutanak tutuldu. Sonradan tutulan tutanağı kaymakamlığa gönderen Belediye Başkanı Şahin, Gümüş ve Bağcı’nın iddialarına göre Mamak Belediye Başkanı AKP’li Gazi Şahin ile görüşerek, uzak bir yere gönderilmelerini istedi.
Kendi kararlarını iptal ettiler
Yaşadıklarını gazetemize anlatan Osman Nuri Gümüş ise AKP’den Belediye Meclis üyesi olduktan sonra ilk işlerinin, Meclis üyeleri ile muhtarların Kırıkkale ile Irmak arasında işleyen belediye otobüslerine ücretsiz binmelerini engellediklerini ancak belediye başkanı ile karşı karşıya geldikten sonra, aynı meclis üyelerinin bu kararı iptal eden yeni bir karar aldıklarını anlattı. Araç park yerinin satış kararına ilişkin tutanağı imzalamadığını, yasadışı olduğu için suç duyurusunda bulunduklarını da belirten Gümüş, eski MHP’li olan Belediye Başkanı Şahin’in, Mamak Belediye Başkanı Gazi Şahin ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile bir görüşmesinde kendilerine övgüler düzdüğünü, “Buraya AKP’yi getirmeme en büyük destek bu iki meclis üyemiz” dediğini aktardı. Sonra imar konusundaki sorunlar nedeniyle belediye başkanı ile karşı karşıya gelince, başkanın bu kez Mamak Belediye Başkanı’na şikayete gittiğini iddia eden Gümüş, “Bizi uzak yere göndermesini istedi. Biz o zaman meclis toplantılarına katılamayacağız, onlar da bizi üyelikten düşürecek. Gazi Şahin de herhalde ‘bir yıldır bu adamları övüyordun, şimdi niye şikayete geliyorsun’ diye cevap verince biz o şekilde kalmıştık” dedi.
‘Camiyi çalıp, kılıfını hazırlamışlar’
“Bizimle muhalif olduktan sonra belediye başkanı, MHP’li meclis üyemizin birisinin abisinin evinin yanından geçen imar yolunu, yasadışı bir şekilde kapattırdı. Böylece o üyeyi de yanına aldı” diyen Gümüş, başkanın meclisten istediği kararı çıkarttığını söyledi. Gümüş satış kararının nasıl çıktığını, “Bunlar camiyi çalıp, kılıfını da önceden hazırlamışlar. Ama kılıfı geçirememişler. Osman Nuri’nin gözünden nasıl kaçırırız demişler. Toplanmış, o dört maddeyi görüşmüşler. Toplantı sonunda Fen Memuru Ahmet Bozkurt tarafından başkanın emri ile 3’üncü maddeye ek yapmışlar. Belediye başkanı da imzalamış. Ben imzaya gittiğimde fark ettim. Ek gündem maddesi falan mı verildi diye sordum, başkanın yeğeni Ahmet Ağca, ‘Hayır öyle bir şey olmadı’ dedi. Fen memuruna, paftaları getir inceleyeceğim dedim. Ben harita topografıyım. Burada yasadışı işlem var. Nedenini izah etmeniz gerek dedim” diye anlattı.
İşten atılmalarıyla Irmak Belediyesi Başkanı’nın ilgisini, “iş akitlerimiz feshedilmiş, üç gündür bizi aramayan başkan, biz basın açıklaması yapıp, birtakım iddialarda bulununca bizi önce belediyeden, sonra cepten aradı” sözleriyle kuran Gümüş, Gazi Şahin’in kendilerini çıkarmadan önce mutlaka AKP’ye sorduğunu, Irmak’ta soracağı kişinin de belediye başkanı olduğunu söyledi. Gümüş, “Irmak’ta parti yetkilisi olarak belediye başkanı var. Biz öyle yorumladık, belediye başkanından onay aldı, iş akitlerimizi de feshettiler” dedi.


Başa dön


Umuda yolculuk kanlı bitti
Türkiye’ye kaçak olarak giren 50 mülteciden 2’si, Kocaeli’ne bağlı Gebze ilçesinde polisten kaçarken öldü, 29’u ise gözaltına alındı.
Alınan bilgiye göre olay şöyle gelişti: Saat 04.00 sıralarında Türkiye’ye kaçak yollardan giren yaklaşık 50 kişiyi taşıyan 34 AZ 9391 plakalı Mitsubishi marka 2003 model kapalı kasa kamyonetin şoförü, Gebze’den İstanbul istikametine E-5 yan yoldan giderken polis ekibini görünce panikledi. Gebze’ye bağlı Yeni Mahalle girişinde aracı park ederek ayrılan sürücü, çoğunluğu Pakistan ve Bangladeş uyruklu mültecilere de kaçmalarını söyledi.
Araba çarptı
Kamyonetten indikten sonra çeşitli istikamete dağılan mültecilerden ikisi, E-5 karayolundan karşı şeride geçmek isterken kendilerine araba çarptı. Çarpmanın şiddetiyle Mehmet Koç yönetimindeki 54 TD 404 plakalı Wolsvagen marka minibüste de hasar oluştuğu gözlendi. Diğer mülteciye çarpan araç ise olay yerinden hızla uzaklaştığı için kimliği belirlenemedi. Araç çarpması sonucu ağır yaralanan mültecilerden ikisi de olay yerinde can verdi.
Durumu fark eden polisler konuyu merkeze bildirince olay yerine çok sayıda ekip sevk edildi. E-5, yan yol, Yeni Mahalle ve Beylikbağı mahallelerinde mültecilerin peşine düşen polisler, 24 yolcuyu gözaltına aldı. Mültecilerden 5’i ise daha sonra saklandıkları yerden çıkarak yol kenarına terk edilen araçlarının yanına gelerek polise teslim oldular.
Ölen iki mültecinin cenazeleri Gebze Belediyesi Morgu’na kaldırıldı. Gözaltına alınan mülteciler Gebze Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.


Başa dön


Halkla kuçaklaşmak için buradayız
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, ‘’Bütün güç birlikten doğar. Bu topraklarda devamlı bu gücü bir arada götürmek durumundayız’’ dedi.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri ile Van’a gelen Orgeneral Özkök, Van Valisi Niyazi Tanılır’ı makamında ziyaret etti.
Özkök, burada yaptığı konuşmada, yeni kuvvet komutanlığı görevi almış komutanların bölgedeki komutanlarla tanışmasını sağlamak ve halkla kucaklaşmak amacıyla bölgedeki ziyaretlerini sürdürdüklerini söyledi.
Basına uyarı
“Birlik beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda buraya geldik” diyen Orgeneral Özkök, son dönemlerde bazı üzücü olayların yaşandığını, ancak bu olaylardan herkesin ders alması gerektiğini kaydetti. Herkesin birlik ve beraberlik içinde olması gerektiğine işaret eden Orgeneral Özkök, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Bu konuda siz gazetecilere çok büyük görevler düşmektedir. Çünkü sizler halkla idare arasında bir köprü konumundasınız. Bu nedenle verdiğiniz haberler büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla büyük sorumluluklarınız var. Olayları çok objektif olarak gerçekçi bir şekilde vermeniz gerekmektedir. Emin olamadığınız ya da toplumun zarar göreceği haberleri vermemelisiniz. Bütün güç birlikten beraberlikte doğar. Bu topraklarda, devamlı bu gücü bir arada götürmek durumundayız. Şimdiye kadar geldik. Bundan sonrada böyle gidecektir. Bunun aksini düşünmek mümkün değildir. Bazı provokasyonlar olur, yanlış yola düşenler olur, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları çerçevesinde bütün bunların üstesinden gelinecektir. Bütün tedbirler alınır ve alınmaktadır.”

Askeri operasyonlar sürüyor
Muş ve Hatay’da başlayan askeri operasyonların devam ettiği bildirildi. Edinilen bilgilere göre, Muş’un Varto ile Karlıova ilçe sınırları arasında yer alan Ölçekli, Kaynarca Kulan, Çayçatı, Yılanlı köyleri kırsalında 9 Eylül günü yüzlerce asker ve korucunun katılımı ile başlatılan operasyonlar sürüyor. Operasyonlar kapsamında dün sabah da Muş Alay Komutanlığı’ndan çok sayıda askerin bölgeye sevk edildiği öğrenildi.
Operasyonlarda şimdiye kadar sıcak temas yaşanmadığı bildirildi. Hatay’ın Dörtyol ilçesine bağlı 3 yaylada askeri operasyon başlatıldığı bildirildi. Edinilen bilgiye göre, Dörtyol ilçesine bağlı Göçek, Paşa ve Gülke yaylalarında askeri operasyon başlatıldı. Kayseri, Muş, Osmaniye ve Gaziantep’ten de bölgeye askeri birlik kaydırıldığı öne sürüldü.


Başa dön


12 EYLÜL ile neler yaşandı? -3-
   12 Eylül’ün kökü dışarıdadır
HAZIRLAYAN: Fatih Polat

Sunu
Prof. Dr. Alparslan Işıklı, 12 Eylül müdahalesinin ardından, önce gözaltına alınan daha sonra da görevden alınan bir bilim insanı olarak, 12 Eylül’ün yarattığı tahribatı hem birebir yaşamış, hem de çok yakından gözlemlemiş bir isim. 12 Eylül’ün hem uluslararası bağlamına işaret ediyor, hem de içeride yarattığı etkilere dikkat çekiyor.
Yazar Adnan Özyalçıner ve Evrensel Kürltür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu ise, 12 Eylül’ün kültürel yaşamımız üzerindeki tahbiratlarına dikkat çektiler. Yarın ise, Doç. Dr. Yüksel Akkaya 12 Eylül’ün sendikal mücadele ve işçi hareketi üzerindeki etkilerini anlatıyor.

Prof. Dr. Alparslan Işıklı 12 Eylül’ün kökü dışarda bir hareket olduğunu ve yarattığı tahribatların da hâlâ sürdüğünü vurguluyor. Işıklı “Dışarıdan dayatılan neoliberal modelin gereği olarak, bilimin metalaşması, üniversitelerin ticarileştirilmesi, öğrencinin müşteri konumuna indirgenmesi yolundaki dönüşümler, tamamen 12 Eylül’ün getirdiği koşulların ürünü” diyor.
-Siz 12 Eylül’ün üniversite üzerindeki sonuçlarını kişisel olarak da yaşamış birisiniz. Oradan başlarsak, askeri müdahalenin ardından görevden alınma sürecinizi ve bu süreçte neler hissettiğinizi anlatabilir misiniz?
-Herhalde 12 Eylül’ün özellikle hedef aldığı insanlardan biriyim. 12 Eylül müdahalesinin ardından görevden alınmadan önce, 1981 Nisan’ında gözaltına alındım. 12 Eylül’ün gerçek yüzünü görmemi kolaylaştıran sayısız gözlemlerim oldu. Daha sonra 1983’te görevden alındım. Bu olayları ve bana düşündürttüklerini “Gün Doğmadan” isimli kitabımda anlatmış bulunuyorum. Burada kısaca şunu söyleyebilirim. 12 Eylül, asla Türkiyeli bir hareket değildir. Kökü dışardadır. 70’li yıllardan itibaren tırmanışa geçen neoliberal küreselleşmenin, bir başka deyişle 19. yüzyıl vahşi kapitalizmini yeniden ve dünya çapında diriltmenin, ülkemizdeki gereklerini yerine getirmek amacıyla gerçekleştirilmiş adımların herhalde en belirleyici olanıdır. 12 Eylül’ün faturasının kendi değerlerimize, örneğin Atatürk’e çıkartılması vahim bir hata oluşturmuştur. Atatürk, emperyalizme karşı mazlumların mücadele ateşini ilk defa tutuşturmuş olan bir önderdir. 12 Eylülcüler ise mazlumların sırtına deli gömleği gibi giydirilmek istenen bir ekonomik modelin ülkemizdeki uygulaması açısından gerekli ortamı sağlama misyonunu yerine getirmişlerdir. Latin Amerika’da örnekleri görülmüş olan Pinochet türü bir hareket gerçekleştirmişlerdir.
12 Eylül’ün amacı terörü önlemek değildir. Ancak, terör, çok işe yarayan bir bahane oluşturmuştur. Nitekim, 12 Eylül’ün sorumluları, terör yeterli bir bahane oluşturacak boyuta erişinceye kadar ellerinde yetki olduğu halde beklemişlerdir. Sonra 12 Eylül olunca, terör bir anda kesilmiştir. Çünkü işlevini tamamlamıştır.
- 12 Eylül’ün üniversite üzerinde sizce genel olarak ne gibi etkileri oldu?
-12 Eylül’ün ayrılmaz parçası olan tasfiyeler, baskı ve terör, yalnızca görevlerine son verilenler üzerinde değil, belki de ondan çok daha fazla kalanlar üzerinde kalıcı olumsuz etkiler bırakmıştır. Atatürk döneminde ve 27 Mayıs’ta biçimlenmiş olan, kendine güvenen, yurt sorunları konusunda duyarlı bir kişilik yapısına sahip gençlerin yerine, duyarsız ve sindirilmiş bir gençlik yaratılmak istenmiştir.
Daha sonra, dışarıdan dayatılan neoliberal modelin gereği olarak, bilimin metalaşması, üniversitelerin ticarileştirilmesi, öğrencinin müşteri konumuna indirgenmesi yolundaki dönüşümler, tamamen 12 Eylül’ün getirdiği koşulların ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Vakıf üniversiteleri adı altında türetilen özel üniversiteler, kimilerince baskıcı devletten kurtulmanın bir yolu olarak gösterilmek istenmekte. Oysa devletin baskıcı olmasının asıl nedeni, bugün artık küreselleşmiş bulunan sermayenin çarpıtıcı etkileridir. Bu gizleniyor ve yağmurdan kaçarken denize düşmek gibi bir sonuç doğuyor.
- 12 Eylül’ün üniversiteler üzerinde tahribatı, bugünden geriye bakıldığında ne düzeyde aşıldı sizce?
Tahribat, bazen biçim değiştirerek sürmekte. Devletin küçültülmesi adı altında, devletin halktan yana ve sosyal adaleti sağlayıcı yöndeki kurumları ve politikaları tahrip edilirken, üniversiteler de bu gidişten payını almakta. Cumhuriyetin olabildiğince parasız, eşitlikçi eğitim sistemine tümüyle son verilmek isteniyor. Kamu üniversiteleri akıl almaz bir mali darboğaza sürüklenmekte. Bir yanda, yoksulların çocukları, imam hatip okullarında, manasını anlamadıkları metinleri ezberlemeye zorlanarak din eğitimi görüntüsündeki bir beyinsel taarruzun hedefi yapılmakta; diğer yandan da ayrıcalıklı bir kesimin çocukları, geniş ölçüde devletin sağladığı olanaklarla kurulmuş olan özel okullarda küresel imparatorluğun emellerine uygun bir donanıma mahkum edilmektedirler. Sermayenin denetimindeki bir üniversitenin, halkın ve ülkenin yararını ve bilimin önceliklerini gözetebilmesini beklemek ne kadar mümkündür? Kuşkusuz, yurtsever ve bilimselliğe değer veren sermayedarlar da olabilir. Ama onların bu kişisel özelliği, piyasa ve rekabet kuralları gereği, er veya geç, tekelci küresel sermayenin egemenliğinin kurulmasına engel olamaz. Nitekim, özelleşmeyle birlikte, üniversitelerin kendi kendilerini yöneten kurumlar olmaktan çıktıkları ve Soros gibi uluslararası spekülatörlerin denetimine girmeye başladıkları, giderek gizlenemez olmaktadır.
-Askeri müdahalenin üniversitelere etkisi tartışıldığında en başta eleştirilen kurum YÖK. YÖK’ün yönetimine seçilmiş olan bir bilim insanı olarak, bu açıdan ne gibi bir sürecin işlediğini düşünüyorsunuz?
- Bu soruyu sorduğunuz için özellikle teşekkür ederim. Bu vesileyle asıl sormak istediğinizi yanıtlamak isterim.
Toplumsal muhalefet safında yer alan insanların, devlet ve devlet kurumları karşısındaki tavırları başlıca iki kategoriye ayrılabilir. Kimileri, devleti, kaçınılmaz olarak ve her durumda mevcut egemen güçlerin elinde bir araç olarak görürler ve devlet kurumları içinde yer almaktan ve sorumluluk taşımaktan kaçınırlar ve devletin nitelik değiştirmesi gibi bir sorunları ve umutları yoktur. Bu nedenledir ki devletin acilen ortadan kalkmasından yanadırlar. Tarihsel olarak anarşistler bu safta yer almışlardır. Başka bazıları ise devleti toplumsal mücadele alanlarından birisi olarak görürler ve devletin daha demokratik, daha sosyal adaletçi ve daha halktan yana olması için mücadele ederler ve bu amaçla, gerekirse ve herhangi bir taviz karşılığı olmaksızın devlet kurumları içinde yetki ve sorumluluk almaktan kaçınmazlar. Benim hangi kategoriye dahil olduğumu açıklamaya gerek olmasa gerek.
Benim niçin YÖK’te görev aldığımı merak edenlerin, YÖK üyesi olarak ne yaptığımı da bilmeleri gerekir. Bazı öğretim üyelerinin ve hatta rektörlerin hukuk dışı muameleye uğramalarına veya yüksek öğrenimin özelleştirilmesine karşı vs. karınca kararınca verdiğim mücadeleden her zaman sonuç sağlanması mümkün olmamışsa da bunların kendi çapında gerekli ve yararlı birer hizmet oluşturduğuna inanıyorum.

12 EYLÜL VE KÜLTÜR
Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Çubukçu: “12 Eylül rejiminin önde gelen kültürel hedefi, devletin kuşattığı alanlar dışında politika yapılmasının engellenmesi ve bunun tamamlayıcısı olarak da, halkın politikadan soğutulması, genel olarak yönetim ilişkilerine karşı ilgisizleştirilmesi idi.”
12 Eylül’ün yönetimi, kendisini “Milli Güvenlik Konseyi” olarak adlandırmıştı. 12 Eylül rejimi tarafından kültür kavramı “Milli Güvenlik” kavramına dolaysız bir etkinlik konusu olarak bağlanmıştır. Kültürel hayatla ilgili başlıca devlet kurumları, Kültür Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, TRT, Devlet Tiyatroları, yeni oluşturulan Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve YÖK, rejimin temel ideolojik ve politik ihtiyaçlarına ve Milli Güvenlik Politikasının Esasları’na uygun olarak elden geçirilmiştir.
12 Eylül rejiminin önde gelen kültürel hedefi, devletin kuşattığı alanlar dışında politika yapılmasının engellenmesi ve bunun tamamlayıcısı olarak da, halkın politikadan soğutulması, genel olarak yönetim ilişkilerine karşı ilgisizleştirilmesi idi.
Bu hedef, halkın kendi gücüne güveninin kırılması, yarına inancının yok edilmesi, değişim-gelişme-ilerleme kavramlarının silinmesi gibi ideolojik araçlarla beslendi. Darvinci evrim teorisine karşı başlatılan kampanya, cahilliğe övgü, dinsel propaganda ve örgütlenmelere yol açılması, bunun örnekleridir.
12 Eylül rejimi, üniversiteleri toplumsal muhalefet odakları olarak görmüş, bu işleve son vermek için üniversitelerin siyaset ve toplum ilişkilerinden tümüyle yalıtılması yolunda yönetsel önlemler almıştır. Öğrencinin hangi ilkelerle eğitimden geçirileceği, öğretim standartlarının neye göre belirleneceği, “milli güvenlik” kavramı açısından tanımlanmıştır. Aynı “ilkeler” öğretim üyeleri için de geçerli kılınmıştır.
12 Eylül’ün kültürel hayat üzerindeki karanlık gölgesi, 1990 yılında başlayan işçi ve kamu emekçisi eylemlerinin açtığı yeni toplumsal uyanış dönemi içinde kırılmaya başlamıştır.
Fakat, özellikle önemli bir aydın kesimi üzerinde, özellikle “gelecek duygusunun yitimi” olarak özetleyebileceğimiz etkisi sürmektedir. Bunun nedeni, bu aydınlarla halk hareketi arasındaki ilişkinin siyasal ve örgütsel düzeyde kurulamamış olmasıdır.

Yazko boş durmadı
Yazar Adnan Özyalçıner, 12 Eylül’ün kültürel hayat üzerindeki tahribatını anlatırken, ona karşı gelişen Yazko gibi direniş ögelerini de anlatıyor.
Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşunun temel bir amacı vardı, düşünce ve anlatım özgürlüğünü savunmak, bu konuda yapılacak her türlü baskıya karşı çıkarak savaşım vermek. Şu bilinen bir gerçektir: Düşünce ve anlatım özgürlüklerinin olmadığı ülkelerde temel insan hak ve özgürlüklerinden de söz edilemez. 12 Eylülcüler bunun bilincindeydi. Temel hak ve özgürlükleri askıya almanın yolunun düşünce, sanat adamlarını, aydınları susturmaktan geçtiğini biliyorlardı.
80 darbesi, ilk satırı Yazko Edebiyat’ın 1. sayısına attı. Hem de sıcağı sıcağına. Darbeden bir buçuk ay sonra yayımlanan Yazko Edebiyat’ın ilk sayısı Kasım 1980’de toplatıldı. Yazar Atilla Tokatlı ile yazıişleri müdürü olarak ben sıkıyönetim mahkemesine verildik. İki yıl boyunca tutuksuz yargılandık. Hemen her ay duruşmalar için Selimiye’ye taşındık. Bu arada Yazko boş durmadı. Darbe, kültür sanat ortamını harekete geçirdi, hemen bütün yazarlar Yazarlar Kooperatifi’nde toplanmıştı.Yazko kitap yayınına başladı. Ardından Yazko Çeviri, Yazko Felsefe dergileri çıktı. Darbeye karşı kültürel, sanatsal açıdan direndi Yazko. Yazarlar daha çok satır aralarında muhalefetlerini gösterdi. O dönemde Yazko kitaplarının tirajı 5 bindi. Yazko Edebiyat’ın toplatılan ilk sayısı 12 bin basılmış ve tükenmişti. Daha sonra davaya konu olan bölüm çıkartılarak birinci sayının aynı tirajla ikinci baskısı yapıldı. Bu sanatsal ve kültürel açıdan direniş toplatmalar ve yargılamalara karşılık 12 Eylül günleri boyunca yürütüldü.
Türkiye Yazarlar Sendikası’nın yöneticisi olarak 18 arkadaşımla birlikte yargılanışım daha sonradır. Darbenin başlarında sendika kapatılmamıştı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nca yalnızca faaliyeti durdurulmuştu.
Dava iki yıl sonra açıldı. DİSK, İGD vb. gibi yasadışı örgütlerle (!) ilişki kurarak sendikayı illegale düşürmekten 18 yazar Selimiye’de Sıkıyönetim Mahkemesi’nde üç buçuk yıl yargılandık. Bana da yeniden her ay Selimiye’nin yollarını aşındırmak düştü.
Yargılama sürerken de yazarlar boş durmamıştı bu kez “aydınlar bildirgesi” hazırlandı. İdamların durdurulması, sıkıyönetimin kaldırılması, askıya alınan insan hak ve özgürlüklerinin iadesi için. Bir de bu yüzden Selimiye’yi boyladık. Tutuklanmadım, hapis yatmadım ama 80 sonrası dört-beş yılım, düşüncesini özgürce söyleyememenin, satır aralarında belirtmeye çalışmanın sıkıntısı içinde mahkemeler gidip gelmekle geçti. Elbette benimkisi hapishanelerde, işkence evlerinde baskı altında tutulan yazarların, aydınların, gençlerin yanında önemsiz sayılır. Gene de özgürce üretip yaratamamanın baskısıyla hapisteki arkadaşlarımızın acılarını sırtımızda ağır bir yük olarak taşıdık.
12 Eylül, en büyük darbeyi kültür sanat ve düşünce ortamına indirdi. Sanatçıları, yazarları, aydınları hapishanelerde, işkence evlerinde baskı altında tutmakla kalmadı, kitap toplatmaları, oyun, film yasaklamalarıyla kültür ortamını çölleştirdi. Hele kitapların tümden imhası bu dönemin en büyük cinayetlerindendi. Üniversiteden uzaklaştırdığı bilim adamlarıyla özgürce bilimsel araştırma yapmanın bilim alanında ilerlemenin yollarını tıkadı.
Bu dönemde silahla kitap suç ögesi olarak bir arada sunuldu. Bunun sonucu kitap suç öğesi olunca onun yaratıcısı yazar, aydın da suçluydu. İşte bu tutum sanat edebiyat alanında gitgide içe kapanık, insan, toplum, tarih ve mekandan soyutlanmış bir söylemi olan söylemsizliği, başka bir deyişle içeriksizliği getirdi.
1980’lere kadar biçimsel açıdan olduğu gibi düşünsel açıdan da edebiyatta insani toplumsal değerler önde geliyordu.
1980 sonrasında biçimsel değerler öne geçti. Düşünsel değerlerinse pek bir önemi kalmadı.
Bugün, çoks(a)tarlarla edebiyatta bunun acısını çekiyoruz.
12 Eylül, kültürsüzleştirme, düşünceyi yozlaştırma planlarıyla en başta edebiyatla sanatın geleneksel, sanatsal ilerlemesini engelleyerek bir duraklama dönemi yarattı. Daha doğrusu edebiyatla sanatta bir gerilemeye neden oldu.
Üniversitelerde bugün YÖK’le gelinen durum 12 Eylül’le bilimsel özgürlüğe, özgür yaratıma vurulan darbenin üniversitelere el koymanın sonucu değil midir?
Bütün olumsuzluklarına karşılık 12 Eylül’ü sanat, edebiyat, kültür ve düşünce açısından toplumcu gerçekçi ya da çağcıl düşünceyle çağdaş, gerçekçi, insancıl bir edebiyatla sanatı yanı sıra düşünce özgürlüğüyle anlatım özgürlüğünü elde etme, insan hak ve özgürlüklerini kazanma savaşımını da bütünüyle engelleyebildiği söylenemez.


Başa dön


Eğitim Sen’den İlksan uyarısı
Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer, İlksan Davası’nın Yargıtay’da görüşülen duruşmasında karar çıkmadığını belirterek, davanın gündemden düşürülmeye çalışılmasının ve “İlksan’ın hukuk kılıfına büründürülerek soyulmasının” kabul edilemez olduğunu ifade etti. Dinçer, dün yaptığı yazılı açıklamada, AKP milletvekilinin İlksan’a açtığı 20 trilyon liralık alacak davasının Yargıtay 13’üncü Dairesi’nde görülen duruşmasının onama ya da bozma kararı alınmaksızın ertelendiğini belirterek, davanın gündemden düşürülmeye çalışıldığını kaydetti. Dinçer, eğitim emekçilerinin alın terlerinin ürünü olan İlksan’ın bütçesinden 20 trilyon lira gibi büyük miktarda paranın başka kanallara aktarılmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayarak, “Her öğretmenin en az 200 milyon liralık katkısının birtakım oyunlarla gaspedilmesi yönündeki bu çabalara karşı durmak, önemli bir sorumluluk olarak önümüzdedir” dedi. Dinçer, Eğitim Sen’in konuyla ilgili tüm kesimleri konuya duyarlı olmaya davet ettiğine işaret ederek, eğitim emekçilerinin parasının başka kanallara aktarılmasına karşı mücadelede kararlı olduklarının altını çizdi. Duruşmaya yalnızca Eğitim Sen’in katıldığını kaydeden Dinçer, “Bu doğrultuda, başta eğitim ve bilim emekçileri olmak üzere tüm demokratik kitle örgütlerini, hukuki kılıf altına sokulmaya çalşılan bu soygunun önüne geçmeye ve duyarlılık göstermeye çağırıyoruz” dedi.
Öğrenciler korsana teslim
Ankara Umum Servis Aracı İşletmecileri Odası Genel Sekreteri Turgut Torun, korsan olarak servis taşımacılığı yapan kişilere itibar edilmemesi çağırısında bulunarak, “Türkiye’de öğrencilerin yüzde 65’i can güvenliği olmadan taşınıyor. Bu Türkiye genelinde 4 milyon öğrenci eder” uyarısında bulundu. Torun, servislerle ilgili yaptığı basın toplantısında, Atatürk İlköğretim Okulu’nda korsan servis taşımacılarının çıkardığı kavgayı protesto etti. Torun, kavgayı çıkaranların Servis Aracı İşletmecileri Odası’na kayıtlı olmayan korsan tur taşımacıları olduğuna dikkat çekti. Bu işi yapanların, bu işten nema aldıklarını belirten Torun, “Öğrenci başına hesap edersek toplam 18 trilyon 500 milyar nemalanıyorlar. Birebir sözleşme olmadığı için çocukların başlarına bir şey gelse kimse kimseye dava açamaz” dedi. Okul müdürünün ve okul aile birliklerinin bu turlarla yasadışı anlaştıklarını ifade eden Torun, “Burası hukuk devleti. Hukuk kurallarını bilelim” şeklinde konuştu. Öğrenci taşımacılığıyla ilgili yasa ve kanunların çıkarıldığını, Yargı kararıyla yürürlüğe girdiğini kaydeden Torun, herkesin yargı kararına uymak zorunda olduğunu belirtti. Torun halkın, korsan servis taşımacılığı yapan kişileri; Tüketici Hakları Komiteleri’ne, Zabıta Müdürlükleri’ne, Şoförler Odaları’na ve Servis Araçları Odaları’na şikayet edebileceklerini söyledi.
‘Pişmanlar yakalanamıyor’
Sivas katliamından hükümlülerinin, “Pişmanlık Yasası” olarak da bilinen Topluma Kazandırma Yasası’ndan yararlanma isteklerinin değerlendirildiği dava, ilerleyemiyor. Haklarında yakalama emri çıkarılan hükümlüler, bu duruşmaya da getirilemediler. Sivas katliamı hükümlülerinin yasadan yararlanmak için yaptığı başvuru dün Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde incelenmeye devam edildi. Hükümlü Özkan Doğan hakkında Fransa’ya yazılan talimata yine cevap gelmezken, Avukat Şanal Saruhan’ın, “Cumhuriyet Savcılığı’na Fransa’ya yapılan iade başvurusunun akıbetinin sorulması” yönündeki talebi de reddedildi. Hakkında yakalama emri çıkarılan hükümlülerden Tufan Caymaz’ın ise Sivas E Tipi Cezaevi’nde olmadığı, başka bir dosyaya ilişkin gönderdiği bir dilekçeden Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde olduğu ortaya çıktı. Ramazan Önder ve Halis Duran’ın yakalanması için yazılan yazıya cevap gelmezken, muhtarlık ilmuhaberinden Duran’ın da Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde olduğu anlaşıldı. Duruşma, eksikliklerin tamamlanması için 27 Ekim’e ertelendi.
AİHM’den Türkiye’ye ceza
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye aleyhine açılan beş ayrı davayı bugün karara bağladı. Tahir Han’ın şikayet başvurusunu değerlendiren AİHM, “Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) adil yargılanma hakkıyla ilgili 6. maddesinin 1. fıkrası ile ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddesini ihlal ettiğine” hükmetti. Türkiye, Tahir Han’a mahkeme masrafları da içinde olmak üzere toplam 6 bin avro maddi tazminat ödeyecek. Han, üyesi olduğu Halkın Demokrasi Partisi’nin 1994 yılında düzenlediği kongrede yaptığı konuşmada, “devletin bütünlüğü aleyhine propaganda yapmak’’ suçundan DGM tarafından suçlu bulunmuştu. Mahkeme ayrıca, soyadları açıklanmayan Acar ve Ernekal isimli vatandaşlarla Hasan Taşkın’ın yaptığı üç ayrı başvuruyu değerlendiren AİHM, “Türkiye’nin mal ve mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin AİHS’nin 1. protokolünün 1 maddesini ihlal ettiğine’’ karar verdi. Türkiye, başvuruda bulunan üç kişiye mahkeme masrafları da içinde olmak toplam 12 bin avro maddi tazminat ödeyecek.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net