www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EMEK DÜNYASI
____
İhsan Çaralan
Talepler uğruna mücadele belirleyici olacak!
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Sıcak paranın alıngan ruhu
köse&öncü
____
Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü
Yeni bir kriz mi ya da mevcut olan kriz mi?
EMEK DÜNYASI
..........
İhsan Çaralan
Talepler uğruna mücadele belirleyici olacak!
Aydınların Başbakan’la; “Kürt sorununun çözümü”ne ilişkin konuşmalarından beri, siyasi alanda, henüz “sözler” düzeyinde olmakla birlikte önemli gelişmeler oldu.
Öncelikle Başbakan’ın ve elbette AKP ve hükümetin de; “Kürt sorunu yoktur” demekten; “Kürt sorunu gerçek bir sorundur” deme noktasına gelmesi ve bu alandaki sözlerini daha da ileri götürerek, “sorunu demokratik çerçevede çözmek” istedikleri doğrultusundaki açıklamaları siyasi arenada yankılar uyandırdı.
Özellikle Erdoğan’ın, geçtiğimiz pazartesi gecesi, bir TV kanalında yaptığı söyleşide, partisinin uzunca bir zamandan beri “uzmanlar düzeyi”nde sorunun nasıl ele alınması gerektiği konusunda çalıştıklarını açıklaması, “aydınlarla görüşmesi” sonrasında ortaya çıkan tutumun “bir anlık bir gelişme olmadığını” söylemesi, siyasi arenadaki tartışmaları daha da yoğunlaştıracaktır.
YENİ BİR SAFLAŞMAYA (HESAPLAŞMAYA) DOĞRU
Kuşkusuz bu tartışmaların bir tarafında Erdoğan’ın her söylediğinden “keramet keşfetmek”le ünlü AKP’nin hınk deyicisi medya erbabı vardır ve onlar Erdoğan’ın açıklamalardan öte henüz ne olduğu anlaşılmayan sözlerinde derin anlamlar bulmakta, sanki Kürt sorununun çözülmek üzere olduğu, hükümetin ve devletin sorunu artık çözmek için ele aldığı propagandasıyla günü kurtarma, yakın gelecek için de oyalama imkanlarını çoğaltmak üstünde oynamaktadırlar.
Bir diğer kesim ise; özellikle liberal solcular takımı, AKP’li medya erbabının bir adım arkasında, Erdoğan’da yeni demokratik damarlar keşfetmekte, onda sorunu çözecek iradenin olduğuna herkesi inanmaya çağırmakta, inanmayanları da inançsızlar, zındıklar, marjinaller olarak göstermektedirler.
CHP’nin başında bulunduğu asker ve sivil Kemalist odakların önemli bir bölümü ile işi, “ulusal solculuk”, “ulusal değerlere sahip çıkma” adına MHP ile ülkücü takımı ile işbirliğinden de ötelere, “ortak cepheler” oluşturmaya kadar götürmüş olanlar ise, Erdoğan’ı “bölücülüğe pirim vermek”, “şehitlerin kemiklerini sızlatmak” gibi abesle iştigal suçlamalara kadar götürmektedirler
Sorunun ve surecin en önemli bileşeni olan askeri mihrak ise, son birkaç haftalık sessizliğini bozarak, hafta ortasında basına sızdırılan raporla Erdoğan ve hükümete, “hele orda dur bakalım” (*) demeye hazırlandığını ortaya koymuştur. Çünkü, anlaşıldığı kadarıyla raporla askerler; “bayrak provokasyonu” sürecini izlemekte, “teröre karşı topyekun mücadele”, “sivillerin de mücadeleye katılması”, “Kürt sorunu var demenin mücadeleyi zaafa uğratacağı” gibi geleneksel inkarcılık çizgisinde ısrar edip malum iddiaları yenilemektedirler. Bu ise; tümüyle eskiye dönmek anlamına gelmektedir. Askerlerin bu raporu; devletin “Kürt sorununa dair mücadele politikasının ana belgesi” olarak, 23 Ağustos MGK’sında ele alınması için hazırladıkları belirtilmektedir.
ERDOĞAN VE HÜKÜMETİ DEĞİŞTİ Mİ?
Kuşkusuz ki; Kürt sorunu öyle demeçlerle, küçük kimi gösteri mahiyetindeki “tavizlerle” çözülebilir bir sorun değildir. 85 yıllık Cumhuriyet’in çözemediği, kronikleşmiş bir sorundur ve bu da Tayyip Erdoğan’ın, çoğu propagandaya dönük birkaç açıklamasıyla sorun olmaktan çıkmaz. Dahası sorunun çözümünde bir adım atıldı demek için Kürt halkının ihtiyaçlarının ve istemlerinin karşılanması için, lafın geçilip somut adımlar atılmasının gerektiği de açıktır.
Ancak, sürecin bundan sonrasının anlaşılabilmesi için, son gelişmeler ışığında şu gerçekleri saptamak önemlidir:
1-) Erdoğan ve hükümeti; bir anda gerçeği keşfederek bir tutum almaya ikna olmuş değildir. Tersine;
a-) Kürt sorunu çözümü dayatmıştır. Bir yanda Irak’ta olanlar, öte yandan ABD ve AB karşısında “Kürt sorunu yoktur” demenin bir kıymeti harbiyesi olmadığı gibi ciddiye alınırlığı da kalmamıştır. Bu yüzden hükümet eskisi gibi devam ederek, AB ve ABD ile olduğu kadar bölge ülkeleriyle de yeni ilişkiler geliştirmede adım atamayacağını görmüştür.
b-) Hükümet ve AKP Kürtler içinde seçim döneminde uyandırdığı beklentinin bir hayal kırıklığına dönüştüğünü fark etmeye başlamıştır. AKP ile Kürt yığınları arasında oluşan uzlaşmanın sona ermeye başladığın anlayan hükümet, yeni bir manevrayla Kürt halk yığınlarını yeniden yedeklemeye yönelmek zorunda kalmıştır.
c-) AKP ve Erdoğan; geleneksel güç odaklarının Kürt sorununda yapılan müdahalelerle askerin yeniden inisiyatifi ele alacağı ve siyasi iradeyi kendi himayesine alacağı bir sürecin başlatıldığını hissetmiştir. Buradan bir manevrayla kurtulmayı; amaçlayan Erdoğan ve AKP Hükümeti, tam tersine Kürt halkı, Türkiye’nin demokratları ve ilerici güçleriyle (tabii başka nedenler AB ve ABD ile de) askeri çözüm yanlılarını (aynı zamanda CHP, MHP ve öteki kızıl elmacı, ırkçı-şoven takımını) karşı karşıya getirmeyi amaçlamıştır.
AKP ve Erdoğan bu menevrayla hem Kürtleri, hem Türk kökenli aydınların önemli bir bölümünü yanına çekerken, CHP asker ve sivil Kemalist odakları, ırkçı-milliyetçi temelde politika yürüten siyasi odakları marjinalleştirerek politik arenanın dışına itmeyi planlamıştır.
2-) Kürtlerin ve demokratik kamuoyunun gayretleri sorunu aciliyetiyle birleşince hükümet köşeye sıkışmıştır. Ve eskisi gibi devam etmenin olanaksız olduğu gerçeği dayatmıştır.
3-) Propaganda edildiği ve Erdoğan tarafından da belirtildiği gibi, olup bitenler Tayyip Erdoğan ve AKP’nin ilerlemiş, fikri bakımdan ve demokrasi tutumunda bir gelişmenin ifadesi değil; ama tam tersine sorunun ve Türkiye’nin Kürt, Türk her milliyetten demokrasi güçlerinin dayattığı yeni bir tutum alma ihtiyacıdır.
‘KÜRT SORUNU’ ‘TÜRBAN SORUNU’NA BENZETİLMESİN!
Demokrasi programı ve temsil ettiği sınıflar ve güç odakları çerçevesinde bakıldığında AKP, elbette ki; “Kürt sorununun çözümü”nü gerçekleştirmeyi, halkçı ve demokratik bir çözümü gerçekleştirebilecek bir niteliğe sahip değildir. Tam tersine, AKP dayanakları itibarıyla, bugüne kadar, iktidara geldiğinde hazır bulduğu ve izlediği inkarcı, geleneksel çizgiye daha uygun bir partidir. Bugüne kadar da bu geleneksel çizgiyle çelişmeden gelmesinin nedeni budur.
Bu yüzdendir ki; eğer süreç, son günlerde olduğu gibi, Erdoğan’ın tutumunda “keramet keşfetme” ve ondan çözümler beklemeyi aşamazsa, şunu bilmek gerekir ki, “Kürt sorununun çözümü”, “Kürt sorununun çözümü üstünden Kürtleri, ilerici demokrat çevreleri yedekleme”ye, AKP’nin yedek gücü durumuna getirmeye dönüşecektir. Hükümetin yapısı, AKP’nin karakteri buna son derece elverişlidir.
AKP’nin “öz seçmenleri”nin talebi olan “türban sorunu”nu bile bir altın yumurtlayan tavuğa dönüştürüp, onu çözmek yerine ondan yeniden yeniden rant sağlamayı politika edinen AKP’nin Kürt sorununda hiçbir ciddi adım atmadan, dönüp dünüp mistik içerikli konuşmalarla “Kürt menşeyli bir altın yumurta yumurtlayan tavuğa sahip olmak” istemekten çekinmeyecektir.
DEVLETİN İKİ KURUMU ARASINDAKİ HESAPLAŞMA
Askerin MGK’ya sunacağı rapor göstermektedir ki, askerler Kürt sorununda yeni bir adım atmaya kesinlikle karşıdır. Bu amaçla da Erdoğan ve hükümetin önünü kesmek üzere hamle yapmışlardır. Bunun bir anlamı da 85 yıllık bir devlet politikasında devletin başlıca iki kurumunun çelişmesidir.
Biz biliyoruz ki, böyle durumlarda bu çelişme devletin kurumları arasında bir hesaplaşmaya dönüşür. Bu hesaplaşmada belli odaklar birbiri ile çatışır gözükür ama asıl olarak ilerici demokrat güçler üzerinde tepinme, onları ezme, kendi aralarındaki hesaplaşmanın faturasını emekçilere, halka çıkartma bu tür hesaplaşmaların raconu olarak gelişmiştir.
Bunun öteki anlamı ise provokasyonların, keyfiliğin, politik sertleşmelerin yoğunlaşmasıdır. Ve elbette bu güç odakları ellerindeki her aracı kullanmaktan çekinmeyecektir. Özellikle de medya gücünün bütün inceliklerinden ve etkin bir biçimde kullanılmasından geri durmayacaklardır. Nitekim DEHAP’ın DTH’ye katılması ile ilgili yapılan açıklamalardan kalkarak DEHAP yöneticilerine ve DTH’ye karşı girişilen kampanya daha şimdiden bu çatışmanın nasıl gerçekleşeceğinin işaretlerini taşımaktadır.
SORUNUN ANAHTARI TALEPLER UĞRUNA MÜCADELEDE ISRARDA
Unutmamak gerekir ki, Erdoğan’a; “Kürt sorunu gerçek bir sorundur” dedirten mücadele eden güçlerdi; bu konuda bir adım atmalarını sağlayacak da, Türkiye’nin her milliyetten demokratik güçlerinin ve Kürt halkının gücüdür. Yoksa bu gücü; “aydınların ikna becerisi”nde, “hükümetin demokratik damarlarının depreşmesi”nde” ya da başkaca çevrelerin “gizemli ilişkilerinde” aramak sadece AKP’nin ekmeğine yağ sürmek, Kürt, Türk demokrasi güçlerini AKP’nin yedeklemesine açık hale getirilmesi anlamına gelir.
Başka bir söyleyişle, AKP ve hükümeti, Kürt sorununun çözümüne dair üstüne düşenleri yerine getirmek yerine sorunu “türban sorunu”nda olduğu” gibi, “Ben bu sorunu çözeceğim ama askerler, muhalefet, milliyetçi çevreler, Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın şu, şu maddeleri izin vermiyor” yakınmasına indirgemek, bundan yararlanarak Kürtlerden, aydın çevrelerden demokrat güçlerden daha çok destek talep etmeye yönelmek (“Bana daha çok güç verin ki karşımdakileri yeneyim!” demek) hükümet için en ideal tutumdur. Bu tutuma izin vermemek, sorunun çözümü doğrultusunda taleplerin yerine getirilmesinde ısrar etmek hükümetin gerçek yüzünün görülmesinin olduğu kadar mücadelenin ilerlemesinin de tek yoludur.
(*)Askerler de, kendi tutumlarını ortaya koyduğu ve bunu 23 Ağustos’ta, “Devlet politikası hangisidir; bizim ki mi Erdoğan’ın ortaya attığı görüşler mi?” tartışmasını açacaklarına göre Erdoğan’ın önünde iki seçenek kalacaktır. Ya şimdi öne sürdüğü görüşlerden vazgeçerek; geleneksel devlet politikasına dönmek, askerlerin önüne koyduğu rapora imzayı basmak ya da; askerleri, “demokratik görünümlü” bir inkarcılığa ikna etmek ve onlara, “siz bildiğinizi yapın ama kitabına uydurun; ben de bölücü örgütü böleyim, Kürtleri AKP’ye yedekleme, olmazsa bir Kürt AKP’si için taşları döşeme konusunda ilerleyeyim. Sizlerle amaçta buluşalım” tutumuna ikna etmek. Bu açıdan gelişmeleri 23 Ağustos’tan sonra yeniden değerlendirmek, asker ile hükümet arasındaki makasın nasıl kapatılacağı, bunun nasıl iç mücadelelere yol açacağını görmek önemli olacaktır.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Sıcak paranın alıngan ruhu
Geçtiğimiz günlerde piyasalarda ani bir panik başladı.
Merkez Bankası Şefi kendindengeçti, ‘şantaja gelmeyiz’ türü bir şeyler söyledi.
Söyledi ama, rengi kaçık, suratının uçkuru çözük bir vaziyetteydi.
Eh başka türlüsü de olamazdı.
Çünkü borç miktarı 320 milyar doları geçen, cari açığı yıl sonu itibarıyla 20 milyar dolara ulaşacak ekonominin patronlarından biri aslında o sıcak para denilen şeydi.
Ve o para, halkların, özellikle de bizim gibi sapına kadar bağımlı ülkelerin derisini yüzerdi.
Onunla bugünkü ekonomik durum arasında doğrudan bir bağ vardı.
Açıklar büyüdükçe, borçlar devleştikçe ödemeler dengesi zora girdikçe sıcak paraya ihtiyaç artardı.
Kapılar açıldıkça, yamyam para içeri dalardı.
Ama her seferinde de daha fazla ayrıcalıklar, daha fazla rant, daha fazla soyma özgürlüğü talep ederdi.
Ve ipleri daha fazla eline almanın keyfiyle bir köşeden kih kih gülerdi.
Düşünün 2000 yıllarındaki kriz sırasında ülkedeki sıcak para denilen vurguncu sermaye 5-7 milyar civarındaydı.
Birkaç milyar dolar geri çekildiğinde ekonomi nasıl tepetaklak gitmiş, nasıl büyük bir kriz patlak vermişti.
***
Şimdi o vurguncu para miktarı bazılarına göre 35, bazılarına göre 47 milyar dolar civarındaydı.
Ve düşünün 5-7 milyar dolarla o krizi patlatanlar, şimdi o kadar milyar dolarlarla neler yapmazdı!
Kılıcı vurduğunda ekonomide ne gövde ne baş kalmazdı.
Geçen gün o yamyam para küçük bir uyarı yaptı.
Ekonominin yalaka yazar takımı hemen tartışmaya başladı:
Malum, “sıcak para çok hassas bir bünye ve çok duygusal ruh haline sahipti.”
Maazallah çeker giderdi.
İşte o zaman ekonomi güm diye göçerdi!
Düşünün nasıl bir ülkedeyiz.
320 milyar dolar küsur, 20 milyar dolarlık cari açıkla yamyam paranın oyuncağıyız.
Yamyam para durduğu sürece borçlar dönecek!
Ama bir yıl önce 200 küsur milyar dolar olan borçlar 300 küsur milyar dolara...
8-10 milyar dolar civarındaki cari açık 20 milyar dolara çıkacak!
Yani sıcak para derini yüzecek! İliğini kanını emecek!
Yarın en küçük global krizde kendisini geri çektiğinde...
Veya başka yağlı kapı bulduğunda...
Ya da küçük bir ders vermek, veya yeni ayrıcalıklar istediğinde...
Yani azıcık kıpraştığında, alındığında, duygusallaştığında, dişi apse yaptığında, sivilcesi kaşındığında ortalık karışacak.
Saadet zincir kopacak. Saadeti zenginler, yamyamlar alırken zincir halkın gırtlağına dolanacak.
Öyleyse bu kimin ekonomisi?
Bu ekonomi yamyamların ekonomisi!
e-posta:
sarpdere@gmail.com
Başa dön
köse&öncü
..........
Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü
Yeni bir kriz mi ya da mevcut olan kriz mi?
Geçtiğimiz hafta, Türkiye yeni bir krize mi giriyor, tartışması ekonomi tartışmalarının gündemine yerleşti. Uzunca süredir her şeyin mükemmel gittiğini, istikrar ve büyümenin artık bir daha geri dönülmeyecek şekilde yakalandığını savunan basınımız “çok değerli” köşe yazarları ve elbet dünya görmüş bürokratlarımız bir şaşkınlık ve panik havasıyla “aman dikkat” uyarılarında bulunmaya başladılar…
Kuşkusuz bu paniğin ardında uzunca süredir “istikrarlı” bir şekilde artmaya devam eden cari açığın ulaştığı boyutlar yer alıyordu. Çok değerli iktisat âlimi köşe yazarları ve bürokratlar cari açığın aslında sıkı para ve maliye politikası uygulanan, merkez bankası bağımsızlığı ve kur serbestîsi olan bir ekonomide sorun olmadığını iddia etseler de çok güvendikleri piyasalar bu kez bu iddialarının hiç de güvenilir olmadığını ilan etti. Finansal piyasaların Londra da ikamet eden tanrıları bir gün içinde (geçtiğimiz hafta cuma) 1 milyar doları geri çağırdıklarında Türk Lirası’nın dolar kuru önce 1.360 YTL’ye çıktı ve ardından 1.350’ler seviyesinde soluklandı. TL, Euro karşısında yüzde 7 dolayında bir değer kaybına uğradı, borsalar hızla düştü, tahvil faizleri yükseldi…
Merkez Bankası verilerine göre Türkiye’nin cari işlemler dengesindeki açık ocak-haziran döneminde yüzde 38.3 artışla 13.6 milyar dolara yükselmiş durumda. Bu yılın sonunda açığının 23-25 milyar dolara ulaşacağı, bunun da 2005 yılında 330 milyar dolar olarak gerçekleşmesi beklenen milli gelirin yüzde 7.5’ni oluşturacağı tahmin ediliyor. Çeşitli ülkelerin geçmişte yaşadıkları finansal krizler Milli Gelir’in yüzde 4’ünü aşan orandaki açığın bir tür “kriz” sinyali olarak kabul edileceğini ortaya koyuyor. Bu tür kriz aritmetiği çok doğru olmasa da milli gelirin yüzde 7.5 düzeyine ulaşan açığı sürdürmek ve üstelik bu durumu bir istikrar olarak görmek pek mümkün değil…
Cadı kazanı
Piyasa ekonomisi deyim yerindeyse içinde cadı kazanlarının kaynadığı bir korku ekonomisidir. Üstelik cadı kazanları her zaman sadece işçiler için kaynamaz bazen sermayeyi de içine alır. Şimdiki durumda bu korkunun en güzel karşılığını Ankara Ticaret Odası’nın hazırladığı bir rapordan bulmak mümkün: Ticaret erbabı buyuruyor… Devamlı korku içindeyiz. “Sıcak para sahipleri, Türkiye’den çıkmanın zamanı geldiğini düşünecek. Satın aldıkları bonoları, hisse senetlerini satacak. Türk lirasından dövize geçmek için piyasadan döviz toplamaya başlayacak. Döviz fiyatları yükselecek. Merkez Bankası’nın döviz rezervi eriyecek. Kriz çıkacak. Hem döviz fiyatları, hem faiz hızlı bir şekilde yükselecek...”
Peki de uzunca süredir cari açıkla yaşamaya alıştığı iddia edilen Türkiye’de yeni olan nedir ki bu son gelişmeden çok değerli iktisat âlimleri, bürokratlar ve sermaye kesimleri bile ürperir oldular? Aslında yeni olan bir şey yok. Belki olsa olsa geç idraktan söz edilebilir…! Uygulanan istikrar programı sonucu bütçe açığı azalsa da ve Merkez Bankası sıkı para politikası uygulasa da açığın rekor düzeylere ulaşması, döviz kurunun beklenen intibakı gerçekleştiremediği artık çok açık ortada. Bu ise çok uzun süredir “zındık” iktisatçıların söylediği, artık sıradanlaşan gerçeğin, yani kur hareketlerinin bu tür ekonomilerde ticaret dengelerine değil de sıcak para girişlerine duyarlı olduğunun açık bir şekilde ortaya çıkışından başka bir şey değil özünde. Spekülatif olarak adlandırılan sıcak para girişleri durgunluk içinde istikrar arayan bizim türümüzden ekonomilerde önce hızlı bir büyüme ve ardından hız kesme ve yeni durgunlukla gerçekleşen, balonun şişmesi ve patlaması olarak anılan devrevi hareketler yarattığı 1990’ların en sıradan gözlemleri arasında yer alıyor artık. Balon şişerken sermaye girişleri ve cari açık artıyor ve ardından büyüyememe, durgunluk ve sermaye çıkışlarıyla gerçekleşen kâr realizasyonları birinci sınıf iktisat öğrencilerinin bile belleklerine kazınmış durumda..! Türkiye’nin 2004’ün ikinci yarısından itibaren büyüme oranlarının duraksamaya girdiği, sanayi üretiminin yavaşladığı malum… Durgunluk içinde, dış açığın rekor düzeye ulaşması ise balonun yakın zamanda patlama ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğunu haykırıyor… Sermaye girişleriyle ödemeler dengesi arasındaki bağın sürdürülemez boyutlara yanaştığının en temel göstergesi ise ihracat artışlarındaki duraklamadır. Nitekim temmuz ayı verileri, 2001 sonrası ilk kez ihracatın artmadığını ve ithalatı karşılama oranının yüzde 60’ın altına indiğini gösteriyor…
Bu durum sıcak paranın ekonomi üzerinde tahakkümü hiç olmadığı kadar artmasına işaret ediyor. Piyasaları terk etme korkusu yaşanan sıcak paranın miktarı Temmuz 2005 sonu itibariyle 44 milyar dolara ulaşmış durumda. Sadece bu yıl, ilk yedi aydaki sıcak para girişi 12 milyar doları geçtiği tahmin ediliyor. Yabancılara ait bu finansal büyüklüğün 3.5 milyar dolarlık kısmı bankalarda mevduat olarak duruyor ve geri kalanı hisse senetleri, bono ve tahvillere bağlanmış durumda. Bu kâğıtların çok önemli bir kısmı ise kamu borçlanma karşılıkları olduğu bilinen bir gerçek. İktisat âlimlerimiz bu miktarın yalnızca 3.5 milyar dolarının bankalarda nakit olarak tutulduğunu ve asıl miktarın daha kalıcı kağıtlarda tutulduğunu düşünüp, sevine dursunlar; olası bir nakdi geri çıkışın paniğe dönüşeceği ve yerleşik spekülatörleri de yabancı para tutumuna yönlendireceği çok açık.
Bu genel bakışın ardından Türkiye’nin ödemeler dengesinde son bir yıl içinde gerçekleşen gelişmelere toplu halde bakmak öğretici olacaktır. Sunduğumuz tablolar 2004-2005 Haziran arasındaki aylık gelişmeleri kapsamakta olup Merkez Bankası verilerinden derlenmiştir. İlk şeklimiz ödemeler dengesinin genel kalemlerindeki gelişmeleri resmetmektedir. İktisatçı olmayan okuyucuya şu hatırlatmayı yapmakta yarar var. Cari işlemler dengesindeki negatif değer ülkenin bu kalemlerden oluşan açığını yani borçluluğunu temsil etmektedir. Sermaye hesapları ile net hata noksan kalemlerindeki pozitif değerler ise ülkeye giren yabancı sermaye miktarını göstermekte olup, bu kalemlerdeki pozitif değer ülkenin dış dünyaya yükümlülüklerini (yani borçlarını) ifade etmektedir. İlk şekilden de izlenebileceği gibi 2004 yılının sonundan itibaren cari işlemler dengesi aylık düzenli bir açık eğilimi sergilemekte, bu açık 2005 yılı başından itibaren aylık 250 milyon dolar civarında “istikrarlı” seyretmektedir. İlginç olanı Nisan 2005’i izleyerek sermaye işlemlerinde (değerler rezervleri de içermektedir) bir azalışa karşın, ödemeler dengesinin kontrol dışı olan kaleminde yani “net hata noksan” kaleminde ciddi bir artış eğiliminin başlamasıdır. Bu kalemdeki artış kabaca Türkiye’nin kontrol edilemeyen (kaynağı tespit edilemeyen) bir sermaye hareketliliğine tabi olduğunun göstergesidir. Kayıt dışı olarak yorumlanabilecek bu büyüklükteki meblağ kamu yöneticilerinin kontrol edemediği bir mali döngüyle Türkiye ekonomisinin yüz yüze kaldığının basit kanıtıdır. Elbette bu tür kontrol dışı bir sermaye varlığı Türkiye ekonomisindeki olası bir spekülatif getiri kaybı karşısında bu sermayenin hayali piyasalardan uçması anlamına gelecektir. Yıl sonu için gerçekleşmesi beklenen yüzde 6’lık enflasyona karşılık yüzde 16’lık nominal faiz Türkiye’yi bu tür sermaye girişleri için cazip kılsa da kurdaki olası bir sıçrama bekleyişi söz konusu spekülatif sermayenin geldiğinden daha hızlı kaçmasına yol açabilir. Net hata noksan hesaplarındaki bu hızlı çıkış kanımızca kısa dönemde Türkiye ekonomisinin en önemli belirsizliği ve tehdididir.
İkinci şeklimiz cari işlemler dengesinin alt kalemlerindeki gelişmeleri sunulmuştur. Cari işlemlere açık veren en önemli hesap mal ihracat ve ithalat farklarını temsil eden dış ticaret dengesindedir. Cari işlemlerin diğer açık veren kalemi ise ağırlıkla kâr transferlerinden oluşan yatırım gelir dengesidir. Fazla veren kalemler turizm gelirlerini içeren hizmetler dengesi ile yurtdışından işçilerin yaptıkları transferleri de kapsayan cari transferlere aittir. Bu şeklin kabaca söylediği şey Türkiye’nin cari işlemler dengesinin en önemli kalemlerinde, mal ticareti ve faktör gelirlerinde düzenli açık verdiğidir.
Mali sıkışıklık
Son şeklimiz sermaye hesaplarındaki gelişmeleri resmetmektedir. Bu şekilden izlenebileceği gibi sermaye hesaplarında üç gözlem kanımızca önemlidir. İlki doğrudan yani fiziksel yatırımların sermaye hesaplarında neredeyse hiç denecek kadar bir öneme sahip olduğudur. Üstelik bu yatırım tutarı yanlıca yeni yatırımlardan oluşmadığı, aynı zamanda Türkiye’nin mevcut sermaye stoklarının satışlarını da kapsadığı dikkate alınmalıdır. Özelleştirme ve yabancılara yapılan satışlar bu işlemlerin en önemlileridir. Mevcut hükümetin stratejik kabul edilebilecek kamu girişimlerinin ne pahasına olursa olsun satılsın (!) söyleminin ardında bir açıdan ödemeler dengesinde karşılaştıkları bu mali sıkışmanın etkisi yer almaktadır. İkinci gözlemimiz portföy şeklinde (kamu hisse senetleri, bono ve tahviller) gerçekleşen sermaye girişlerinin iktisat alimlerinin beklentilerinin aksine hiç de istikrarlı olmayışıdır. Bu porföyün kısa vadeli yapısı spekülatif salınımların çok güçlü olduğunu ortaya koymaktadır. Son gözlem ise ekonominin rezerv ihtiyacının mayıs ayından bu yana yoğunlaşan durgunluk ve cari açık sinyalleriyle artmasıdır. Rezervlerin özünde bir borçlanma olduğu hatırlanacak olunursa bu birikim “bağımsız” Merkez Bankası’nın ekonomiye yüklediği istikrar maliyetini göstermektedir. Kriz eğilimi arttıkça “bağımsız” Merkez Bankası’nın rezerv şeklinde tuttuğu borçlanmayı artırma çabasının da artacağı kesindir.
Ne zaman çıktı?
Bu genel bakışın ardından iktisat âlimlerinin korkusunu tekrarlayalım. Türkiye krize girer mi? Bu soruya yanıtımız yine bir soruyla olabilir: Türkiye ne zaman krizden çıkmıştı? Beş yıldır amansızca sürdürülen “istikrar” politikalarıyla şimdilerde hissettiğiniz kriz ortamının maliyetleri emeğiyle geçinen işçi, memur, köylü bu halkın sırtına yıkılmadı mı?
Bağımlı bir kapitalist ekonomi olan Türkiye ekonomisi sürekli bir kriz ekonomisidir. Bu ekonomide “balonun” ne zaman patlayacağı temelde iki kurala bağlıdır. İçerde gelir dağılımının hangi sınıra kadar bozulabileceğine ve ne pahasına olursa olsun mevcut durumu sürdürebilmek için yabancı sermayeye verilecek tavizlere..! Mevcut politikalar bir yandan kamu maliyesinin yükünü dolaylı vergi ve harcama politikalarıyla geniş halk kesimlerine yıkarken diğer yandan da özellikle AB gündemiyle uluslararası sermayeye hoş görünecek politikalara mahkûm olmuştur. Nitekim olası sermaye kaçışları için sermaye kesiminin hükümete ve ilgili çevrelere uyarısı 3 Ekim’de AB müzakerelerinin başlatılması için gerekli düzenleme ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmesi üzerinedir. Bu açıdan örneğin Kıbrıs sorunu sermaye açısından ikincildir. Ekonominin krizinin toplumun krizine dönüşmesi ise işte bu tür zeminlerde oluşmaktadır. Kapitalist toplumun gerçek krizi de özünde tam da budur. Ekonominin “gereğiyle” siyasetin “gereğinin” uyumlaşmaması… Türkiye iktisadi açıdan sıkışmış bir ülke görünümündedir. İzleyen dönemin siyaseten içerde daha fazla baskı ve dışarıda taviz sürecine dönüşmesi hiç de sürpriz değildir. Mevcut hükümettin 3 Ekim’in ardından nasıl bir siyasal manevra izleyeceğine karar vermek durumunda kalacağı açık. Dışarıya olanca taviz, içeriye bir kaşık bal ve kriz öncesi bir erken seçim...! Neden olmasın?
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net