www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
‘Kentsel dönüşüm’ ve ‘yıkım’lar

ROJEV ____Ender İmrek
Gerçeği ters yüz etmek

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Tarih Trabzonspor’u yargılayacak mı?

köse&öncü ____Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü
Size bir tas pirinç… Pardon bulgur yetmez mi?

ÖZGÜRLÜK YOLU ____Mumia Abu Jamal
Öteki Philadelphia

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

‘Kentsel dönüşüm’ ve ‘yıkım’lar

Yaz ayları Türkiye’de bile, pratik mücadeleler bakımından “durgun” aylar olarak geçiyor. Gerçi Türkiye’yi yöneten güç odakları saldırılarına asla ara vermiş değiller. Onlar uyumuyor, dinlenmiyor, sıcak, tatil tanımıyorlar ama; onlara yönelik tepkiler yaz aylarında belirli alanlara sıkışıyor.
2005 yazı da; “Kürt sorunu” üstünden ortaya çıkan çeşitli tepkiler; özelleştirme karşıtı işçi eylemleri ve İstanbul merkezli olarak başlatılan “yıkımlar”ın ve bu yıkımlara karşı tepkilerin öne çıktığı bir gündemle belirleniyor.
İlk ikisi; yani Kürt sorunu ve özelleştirme karşıtı mücadele hem önceki yıllardaki gelişmelerle bağlantılı hem de üstünde çok yazılıp çizilen konular. Ama, bu yılın yaz aylarının diğer konusu olan “yıkımlar” ise bu yıl kendine has bir karakter kazanmış bulunuyor. Çünkü, bu yıla kadar, “yıkım”dan söz edildiğinde, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde, “gecekondu yıkımları”ndan söz edilirdi. Bu yüzden de şu ya da bu baskıyla bir miktar gecekondu yıkılır, sonra onların bir bölümü yeniden yapılır, bir bölümüne para verilir, bir bölümünden para alınıp yapısı yasallaştırılır... filan, iş kapatılırdı.
Bu sefer de ilk bakışta, sanki “ruhsatsız gecekondular yıkılıyor” havası veriliyor. Ancak bu yaz gündeme gelen yıkımların gecekondu yıkımı, ruhsatsız ya da kaçak yapı olmasıyla bir ilgisi yok. Tersine; önümüzdeki yıllarda İstanbul’dan başlayarak büyük kentlerin, büyük sermaye güçlerinin ve onların arkasındaki uluslararası sermaye odaklarının ihtiyaçlarına göre, “yeniden yapılandırılması”yla ilgili bu yıkımlar.
Bu yüzden de ortada olan tartışma, “gecekondu yıkımı” ya da “gecekondunun savunulması” gibi bir tartışma değil. Tersine; “kentsel dönüşüm” gibi, bir ilericilik havası da verilen ad altında kentlerde biriken büyük rantın sermaye odaklarına aktarılmasıdır.
Kuşkusuz ki; kent denilince yapılar akla gelmez; tersine, kentte yaşayan insanlar, sosyal sınıflar, bu sosyal sınıfların ihtiyaçları ve aralarındaki çatışmanın yansıması olarak biçimlenmiş bir yerleşim merkezidir kent. Dolayısıyla kent bir tarihsel oluşumu da yansıtır. Ama; bu tarihsel gelişimin bir aşamasında sosyal sınıfların bir biri karşısındaki pozisyonundaki değişme ya da yeniden mevzilenme kentin biçimlenişini de yeniden zorlayabilir(*).
Bugün İstanbul’dan başlayan “kentsel dönüşüm projeleri”nin (**) arkasında da; son 50 yıl içinde köyden kente göç sürecinde İstanbul’a yerleşen emekçilerin, egemen iç ve dış sermaye çevrelerinin çıkarları ve ortaya çıkan büyük kent rantına el koymak üzere, bu rant merkezlerinden sürülmesi; gecekonduların yerine büyük otellerin, eğlence ve ticaret komplekslerinin, gökdelenlerin kondurulması içindir.
Bunun diğer bir anlamı da; Türkiye’nin büyük sermayedarlarının elinde artık, büyük kentlerin merkezlerini piyasalaştıracak, buraları ele geçirecek miktarda büyük bir sermaye birikiminin gerçekleştiğidir. Elbette ki burada da; yabancı finans merkezleri, alanlarında uzmanlaşmış uluslararası tekeller bu projelerin hem“içinde” hem de “arkasında”dır. Bu işlerde IMF ve Dünya Bankası’nın yol göstericiliğinin ve kreditörlüğünün olması da durumu yeterince açıklayıcıdır.
Elbette ki İstanbul ve bütün öteki büyük kentler; yeniden düzenlenmek ihtiyacındadır. Ama burda tartışılan bu düzenlemenin hangi sınıfların çıkarına olacağıdır. Bugün hükümet ve yerel yönetimler en büyük iç ve dış sermaye merkezlerinin çıkarları doğrultusunda kentler biçimlendirilmeye girişilmiştir.
Elbette ki, sınıf partisi ve ilerici güçler, aydınlar; kentlerimize sahip çıkmak, onları emekçiler için, halk için daha yaşanır bir soyal ve kültürel merkezler olarak koruyup geliştirmek mücadelesi içindeki herkes için bu gelişmeler karşısında bir tutum almak, bunu mücadelenin yeni bir dayanağı olarak görmek ve kent merkezlerinden sürülmek istenen halkın mücadelesini Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesine, emek mücadelesinin ilerletilmesine bağlamak son derece önemlidir. Bu yüzden de Evrensel, konuyu bu açıdan gündeme getirmeyi sürdürecektir.
(*) Bütün modern kentlerin bir “eski kent” merkezinin de bulunması ya da son yüzyıl içinde kentlerin ticaret ve yerleşim merkezlerinin birkaç kez değişmiş olması bile kentlerin sürekli bir yeniden biçimlenme içinde olduğunu gösterir. Bu yüzden yeniden biçimlendirilmek zorunda kalması bir rastlantı değildir. Yine 3. Napolyon’un 1848 Devrimi sonrasında Paris’i yeniden inşa etmek zorunda kalması ve bunu yaparken de Paris sokaklarını ayaklanmacıların barikat kuramayacakları kadar geniş bir biçimde inşa etmesi kent, sosyal sınıflar ve onların mücadeleleriyle bağlantısının açık kanıtıdır.
(**) Evrensel Kültür’ün ağustos sayısı “kentsel dönüşüm”e ayrılmış dosyası, konunun mimar, sosyolog, şehir plancı uzmanlarının katılımıyla son derece zengin bir kaynak. Özellikle de büyük kentlerde kitle içinde aydınlatma faaliyeti yürüten, mücadelenin örgütlenmesi yükümlülüğü içindekiler için son derece iyi incelenmesi gereken bir dosya hazırlayan Evrensel Kültür’e emek verenleri kutlamak gerek.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  ROJEV..........Ender İmrek

Gerçeği ters yüz etmek

Artık, Kürtlerin dağ Türkleri oldukları, kart-kurt sesleri çıkardıkları için Kürt dendiğini söylemeye cesaret edecek babayiğit yok! En ırkçı, en şoven tayfa bile, ‘Kürt kökenli Türk vatandaşı’ diyerek gerçeği, bir ucundan kabul etmek zorunda kalıyor. Aklı başında(!) her insan, Kürtlerin de diğer bölge ulusları gibi kadim bir halk olduğunu kabul ediyor.
Şimdi tartışılan, Kürtlerin nasıl ehlileştirileceği, işbirlikçiler eliyle nasıl hizaya getirileceği. Aklıselimin bunu gerektirdiğini söylüyorlar.
Günlerdir, Hasan Cemal, Taha Akyol, Güneri Civaoğlu ve bilumum holding yazarları bunu işliyorlar. Son olarak M. Ali Birand bu konuya ilişkin tezlerini sıraladı.
Birand, ABD’ye olduğu kadar devlete de yakın bir yazar. Nerde ne diyeceğini de iyi bilir! Değerlendirmesinde, birçok gerçeği teslim ediyormuş gibi davranıyor, ancak hesabı farklı. O da, işbirlikçi Kürt muhataplar yaratmak için geç kalınmaması gerektiğini belirtiyor. Kürt halk hareketini linç etmeyi, ama işbirlikçi çevreleri gözetip kollamayı tavsiye ediyor.
Başbakanı buna uygun davranmamakla eleştiren Birand, devletin akıllı davranmadığını, ama Başbakanın da tıpkı TC devleti gibi davrandığını, ‘demokratik Kürt akımları’nı güçlendirmek, Kuzey Irak Kürtlerini kullanmak için planlar yapamadığına hayıflanıyor.
Posta gazetesinde iki gün üst üste yayınlanan yazılarında Birand, şöyle diyor;
“Gördüğünüz gibi, artık çok boyutlu, bambaşka bir Kürt sorunuyla karşı karşıyayız. 80-90’larda işi silahla çözebiliyorduk. Bugün hem içeride, hem de uluslararası alanda durum çok farklı. Peki, bu büyük değişimin farkında mıyız? Başbakanın ve güvenlik güçlerinin yeni yaklaşımları var mı? Varsa nedir? Yoksa, nereye gidiyoruz?
....
Kürt sorunu değişti, peki ya biz değiştik mi?
Bir süredir, Türkiye ve bölgedeki Kürt sorununun geçirdiği değişimi izliyorum. Aynı zamanda da, onlar değişirken, bizleri yönetenlerin ne yaptığını merak ediyorum.
Birkaç aydır, çeşitli fırsatlar yakaladım. Washington’un nabzını tutabildim.
Ankara’da da, öncelikle TSK Genelkurmay Başkanlığı 2’nci Başkanı Başbuğ’un ünlü brifingine katıldım. En son olarak Başbakan ile Londra gezisinde, diğer meslektaşlarımla, birlikte, aynı konuyu tartışmak ve görüşlerini öğrenmek imkanım oldu.
....
Kürt sorunuyla ilgili resmi devlet kuruluşlarının tümü hâlâ 80-90’lı yıllarda yaşıyorlar.
....
Bıraksanız, zamanı geri götürmeye hazırlar. Ne içerdeki, ne de bölgedeki değişimin farkındalar”
Başbakan Erdoğan’ın yaklaşımını da değerlendiren Birand, “Erdoğan’ın yeni bir vizyonu var mı?” diye soruyor ve Başbakan’ın TSK ile aynı düşündüğünü, aralarında fark olmadığını yazıyor.
“Bence bu yaklaşım çok düşündürücü. Zira, eski söylemler, eski yaklaşımlarla üretilecek politikaların, bu ülkede yeni dengesizliklere yol açabileceğinden korkuyorum. Geniş vizyona, yeni söylem ve yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğuna inanıyorum” diyor.
Ve, cin fikirlerini sıralayıp, Başbakan’a şu önerileri sunuyor;
“Örneğin PKK’yı tekrar teröre başvurduğundan dolayı cezalandırırken, Kürtler arasındaki demokratik akımları güçlendirmeyi, cesaretlendirmeyi, onlara Meclis’in kapısını aralamayı düşünmez mi? Örneğin, Kuzey Irak’a nasıl bakar? Sünnilerle Şiiler arasındaki bir iç savaşın, Türkiye’yi etkilememesi için Kuzey Irak Kürtlerini bir kalkan gibi mi görür?
Şii veya Sünnilerin hakim olacağı veya üç parçaya bölünebilecek bir Irak’ta, Kuzey Irak Kürtlerini bir sigorta gibi mi değerlendirir? Kuzey Irak Kürtlerini yanına çekip, bölgede Kürt sorunu ve Irak’taki gelişmelerde söz sahibi olmayı mı tercih eder, yoksa Kürtlere karşı büyük mücadele mi açar?”
Ve şöyle bitiriyor iki günlük değerlendirmesini,
“Teröre ve bölünmeye karşı ancak bu şekilde etkin mücadele edilebileceğini görüyorum. Yanılıyor muyum?”
“Kürt sorunu değişti, peki ya biz değiştik mi?” sorusunu soran Birand’ın aslında değişmediği gün gibi ortada.

e-posta:
enderimrek@hotmail.com

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Tarih Trabzonspor’u yargılayacak mı?

Medyanın sonuca göre bol keseden ahkam kesen futbol ulemalarına sorun, ‘spor nedir?’ diye.
İçtimaa çekilmiş asker gibi, hep bir ağızdan gür sesle bağıracaklardır:
“Spor barış, dostluk, kardeşliktir”.
Bunları söyleyenlerin Trabzonspor’un yenilmesinden sonra yazdıklarına bir bakın.
O papağan gibi tekrarladıkları sözler bir anda unutulmuştur.
Trabzonspor’un ne hainliği kalmıştır, ne milli duygulardan yoksunluğu!
Sanki kaybedilen bir maç değil, Mohaç meydan muharebesidir.
İlk maç öncesinden başlayarak öyle bir hava estirilmiştir ki medyada, Trabzonspor maça değil sanki intikama gitmektedir!
Sanki AB sürecindeki rövanşı alacak, Kardak kayalarını kapacak, Rumların ağzına edip gelecektir.
Şüphesiz Trabzonspor kazansaydı Türkiye insanı sevinecekti.
Ama bunu intikam duygularıyla değil, takımlarının başarısını kutlamak için yapacaklardı.
Tıpkı, Juventus’u, Barselona’yı yendiğinde sevindikleri gibi.
Ama bunu bir meydan savaşına sokmanın manası nedir?
Manşetlere bakın siz:
“Trabzonspor’u tarih yargılayacak”
Tarihin işi gücü yok, “Gel bakalım buraya Rum takımından neden çok gol yedin” diye Trabzonspor’u yargılayacak!
Ya tarihin o duruşmasının yargıcı Yunanlı olursa!
***
Ki, bu sıralar tarihin işi başından aşkın!
Ermeni meselesi var, Kıbrıs, Ege sorunu var, boğazlar meselesi var, Kürt sorunu var!
Üstüne bir de Karaoğlan, Vahdettin işini karıştırdı!
Tarih hangisiyle uğraşacak?
Sen AB’nin önünde hizaya geçecek, önüne konulan her şeyi imzalayacaksın...
Amerika’nın önünde salya sümük dolaşacaksın...
Sonra bütün sonuçları Trabzonspor’un sırtına yükleyeceksin.
Öbür tarafta da aynı tornadan çıkma Rum, Yunan basını.
Onlar oradan, bunlar buradan ortalığı fişekleyeceksin.
Allah’tan Trabzonspor’un başında kıymetli insanlar var.
Başkan Atay Aktuğ, Şenol Güneş gibi.
İkisi de işin başından beri medyanın gazlamalarına prim vermediler.
Her fırsatta bunun bir maç olduğunu, işin içine milliyetçilik kışkırtmalarının karıştırılmaması gerektiğini söylediler.
Ortamın gerilmesini engellediler.
Trabzonsporlu futbolcular da gaza gelmediler.
Sahada savaşmak değil, futbol oynamak istediler.
Eğer spor, dostluk, barış, kardeşlikse bunun en güzel örneğini Başkan Atay Aktuğ ve Şenol Güneş sergilediler.
Trabzonsporlu futbolcular da bunu sahada gösterdiler.
Keşke yenselerdi.
Ama yenilseler de kişilikleriyle, efendilikleriyle herkese ders verdiler.
Helal olsun size.
Helal olsun Atay Aktuğ’a, Şenol Güneş’e, Trabzonsporlu futbolculara.

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  köse&öncü..........Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü

Size bir tas pirinç… Pardon bulgur yetmez mi?

Geçtiğimiz hafta gazetelerimizde Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in “Türkiye ihracatını artırabilmesi için kendi Çin’ini yaratması gerekiyor” buyruklu haberi yer aldı. Bu haftaki yazımızda bu haberin arka planını hatırlatarak “kendi Çin’ini yaratma” buyruğunun anlamı üzerine düşünelim istiyoruz.
Çin’in yaşadığımız tarihte kapitalist dünyanın korkulu rüyası olduğu kesin. Dünyanın sürekli ve en hızlı büyüyen ekonomisi. Büyük miktarlarda yabancı sermayeyi kendisine çekiyor ve 1980’li yılardan bu yana tüketim mallarından teknoloji yoğun mallara doğru uzanan bir dizi sektörde düzenli olarak ihracatını artırıyor. Büyük miktarlarda dolar rezervine sahip olan Çin şimdiden başta ABD olmak üzere merkez ekonomilerin çoğundan alacaklı durumda. Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz aylarda Çin önce ABD ve Avrupa Birliği’nden ihraç mallarına kota baskısı ve ardındansa geçen ay para birimi Yuan’nın dolar karşısında %3 oranında devalüe edilmesi baskısıyla karşı karşıya kaldı. Amaç özünde bir yandan Çin ekonomisindeki hızlı büyüme ve ihracat artışlarının dünya ekonomisinde yarattığı rekabet baskısının hafifletilmesi, diğer yandansa Çin’in biriken rezervleri karşılığı dünya ekonomisinden talep edeceği alacağının değersizleştirilmesiydi. Doğal olarak bu değersizleştirme operasyonundan en yararlı çıkan ülke ise Çin’e en borçlu olan ülke yani ABD’ydi. Aslında rezerv ve değersizleştirme operasyonları kapitalist dünya ekonomisinin bugün tanıklık ettiği bir uygulama değil. Geride bıraktığımız yakın tarihe dönecek olunursa eğer bu tür operasyonların en şiddetlilerinin 1980’leri izleyerek Dolar ve Yen arasında yaşandığı hatırlanacaktır. ABD’nin 1980’li yılları izleyerek o yıllarda en hızlı büyüyen, sürekli ticaret fazlası veren ve yüksek düzeylerde dolar rezervlerine sahip Japonya’ya olan borçlarını aynı uygulamayla değersizleştirdiği bilinen bir gerçek. Lakin Çin’in Japonya’dan çok farklı özelliklere sahip olduğu da çok açık. İlk olarak çok büyük bir iç pazara sahip. Şimdilerde Çin’in önüne konmaya çalışılan engellere rağmen Çinli yetkililerin “ne pahasına olursa olsun büyüyeceğiz” vurguları dikkat çekici. Bazı tahminlere göre Çin tümüyle dünyaya kapansa dahi geniş iç pazarı sonucu 15 yıl boyunca yılda %15 büyüyecek bir potansiyele sahip! Üstelik Çin’in böyle bir niyeti hiç olmadığı gibi, gelecek yıllarda hangi sektörlerde dünya piyasalarına gireceğini de şimdiden duyurmakta oluşu ilginç. Bu sektörlerin başında demir çelikten gemi yapımına, petrokimyadan otomotive kadar dünya ekonomisinin bir yığın “stratejik” sektörü yer alıyor. Başka bir deyişle Çin mevcut korkulara rağmen gelecekteki rekabet baskısının bugünden çok daha şiddetli olacağını bağır bağır dünyaya ilan ediyor. Kapitalizmde sermaye grupları arasındaki çıkar çelişkisinin karabasanı rekabet ise eğer Çin sermaye toplumunun gelecekte daha büyük karabasanı olacağını çoktan ilan etmiş durumda...
Ardında ne yatıyor?
Peki, Çin’in bu hızlı büyümesinin ve ticaret fazlalarının ardında ne yatıyor? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı sürdürdüğümüz yazının sınırlarını aşan bir tartışma. Yine de şu hatırlatmaları yapalım. Çin ekonomisinin bugünkü çehresi 1978 yılının ardından yaşanan dönüşümlere dayanıyor. Süreç ana hatlarıyla iki tarihsel dilime sahip: İlki 1979–1991 yılları arasında sürdürülen merkezi plan sisteminin reformu ve ikincisi 1991 sonrası sürdürülen merkezi plan sisteminin sosyal piyasa sistemiyle yer değiştirmesi. Çin’in bir anlamda kapitalizme açılış serüveni olan bu yıllar Çin’de ve kapitalist dünyada “ikinci devrim” söylemleriyle öne çıkarıldı. Gerçekleştirilen yüksek büyüme performansı karşısında burjuva iktisatçılarının ve egemen siyasanın tutumu her zaman olduğu gibi piyasanın başarısına yüklense de, işin özü epeyce farklıydı. Çin geçmiş sosyalist planlama deneyimini ve bu süreçte devletin üstlendiği rolü piyasayla buluşturuyor, bir anlamda düzenlenmiş bir kapitalizmi hedefliyordu. Düzenlenmiş bir kapitalizm mümkün mü ve sürdürülebilir mi sorusu kuşkusuz haklı bir sorudur ve bu satırların yazarları bu soruya genelleme düzeyinde olumlu bir yanıtın bizzat kapitalizmin doğasına aykırı olduğu görüşündedirler. Yine de Çin’in özellikle 1979–1991 hızlı büyüme sürecinde planlama ve bu süreçte devletin üstlendiği rol göz ardı edilmemelidir. Stratejik sektörlerin belirlenmesinden yatırımların bölgesel dağılımına, tarım ve mülkiyet ilişkilerinin düzenlenmesinden hane halklarının tüketim ilişkilerine değin bir dizi alanda devletin aktif bir işlev yüklendiği bir gerçektir. 1991 sonrası dönem ise Çin’in uluslararası sermaye eşliğinde gerçek anlamda kapitalizme evrildiği dönemini simgelemektedir. Başka bir deyişle uluslararası sermayeyle buluşma Çin’in her anlamda kapitalizmle buluşması olmuştur.
Çin’in “başarısını” önce alkışlayan sonra dünya ekonomisinin karabasanı olarak ilan eden burjuva iktisatçıları ve yerleşik siyasa önceleri piyasanın zaferi olarak ilan ettiği bu yüksek performansı şimdilerde düşük ücretlerin sonucu olarak yorumlamakta ve Çin’i bir tür düşük maliyet tehdidi olarak dünya ekonomisine lanse etmektedirler. Bu görüşe göre Çin ile rekabetin olmazsa olmaz koşulu en az Çin kadar düşük ücretlere sahip olmak demektir. Yine hatırlayacak olursak eğer IMF Başkan Yardımcısı Anne Krueger’in bu yıl ülkemize yaptığı ziyaretin ardından Türkiye’deki mevcut asgari ücreti yüksek buluşu ve bu ücretlerle siz nasıl geçinirdiniz sorusuna fütursuzca “ya geçineceksiniz ya da geçineceksiniz” türünden bir yanıt verişinin ardında bu düşüncenin yer aldığı geçmiş yazılarımızda tartışılmıştı.
Yazımızın konusunu oluşturan Sayın Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’in bu açıdan yaptığı açıklama ise tek kelimeyle trajik: Tüzmen Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Zafer Çağlayan ile bir grup yönetim kurulu üyesinin kendisine yaptıkları ziyaret ve bu ziyarette sundukları “Bölgesel Asgari Ücret” raporunun ardından, “Türkiye ihracatını artırması için kendi Çin’ini yaratması gerektiğini ancak Çin’de işçilerin bir tabak pirinç ile mutlu olurken, bizim işçimizin cebinde cep telefonu ve ithal sigara eksik olmadığını” buyuruyor. Aslına bakarsanız Tüzmen’in bu trajik ifadesi ASO başkanının geçmişte yaptığı “Gelin Doğu’yu Türkiye’nin Çin’i yapalım” önerisinin kaba bir tekrarından ibaret. ASO başkanı bu yılın ilk yarısında hazırlanan raporun ardından Doğu’da Ankara ve İstanbul’a uygulanan asgari ücretin aynısının uygulamasının hiç gerek olmadığını, bu bölgelerde çok daha düşük asgari ücret uygulaması ve vergi, sigorta indirimi, düşük enerji fiyatlarıyla hayvancılık ve tarım başta olmak üzere turizm sektörünün çok rahat geliştirilebileceğini kamuoyuna müjdeledi. Üstelik bu önerisini IMF Türkiye Temsilcisi Hugh Bredenkamp’a iletmiş, onun dahi onayını çoktan almıştı bile… Sayın Tüzmen güçlü bir hafızaya sahip olmalı ki ASO başkanının bu görüşlerini hatırlamakta ancak bu görüşlere küçük bir katkı yaparak “nerde o Çinli işçiler dercesine” bizim işçilerimizin “cep telefonu ve yabancı sigaraya olan tutkularından” muzdarip olduğunu kamuoyunun dikkatine sunmaktadır…
Trajik ülkenin trajik yorumu gerçeğin darama dönüşmesi olsa gerek. Doğu’da ASO raporunun konu edindiği insanlarımızın gerçekten cep telefonu ve yabancı sigarayla ne derece haşır neşir oldukları gerçeğini bir yana bırakalım ve soralım: bu ülkede tütün tekelli nasıl ve hangi mantıkla kaldırıldı? İnsanların eline Mallbora ve diğer yabancı sigaralar tutuşturulurken yalnızca ciğerleri değil ideolojileri de fetih edilmedi mi? Bugün yapılan vergi düzenlemeleriyle halen uluslararası tütün tekelleri teşvik edilmiyor mu? Ya cep telefonlarına ne demeli? Gelişmiş bir ülkede dahi görülmeyeceği kadar yaygınlaşmalarında hiç mi bu ülkede kurulan ve desteklenen kültür dejenerasyonun etkisi yok? Hiç mi Telekom’un özelleştirilmesinin, bu piyasada kıyasıya süren rekabetin etkisi yok? Bakanın dili sürçmüş olmalı… Zira tüketilmeyen yabancı sigara, bele takılmayan telefon uluslararası sermaye için düşen kârlar demektir ve bu ise uluslararası sermayeye karşı yükümlülüklerin yerine getirilmemesi..!
Halkın değeri!
Pirinç konusu ise mevcut toplumsal gerçeğimizin gerçek dramıdır. Düşünün bir ülkenin bakanı halkı için bir başka ülke halkının bir tabak pirinci kadar değer biçiyor. Ücret, emek güçlerini satan işçilere ödenen parasal karşılıktır. Kapitalizmde sermayenin evrensel düşü işçinin emek gücünü (yani yarattığı değeri) mümkün olan en az maliyette ele geçirmektir. Rekabet ve kâr oranı baskısı ilk elden ücret baskısı şeklini aldığı gibi emek süreçlerinin aldığı kapitalist biçimin yeniden düzenlenmesini de gündeme getirir. Ücret baskısının sınırı “geçimlik ücret” olarak tanımlayabileceğimiz, bir kişinin yaşamını idame ettirebilmesi için olmazsa olmaz minimum ücret seviyesidir. Bu minimum geçerli olduğu toplumun tarihsel ve kültürel ortamında belirlenir. Bu nedenle bakan Tüzmen düşlerini şöyle kursa teorik açıdan daha doğru olurdu. Keşke bizim işçilerimizde bir tas bulgura çalışsa, bakın o zaman herkese iş, aş olmaz m? Ümmete bir tas bulgur ya da nohut yetmez mi?
Gerçeğin trajik yorumundan gerçek olan gerçeğin dramına dönerek yazımızı tamamlayalım. ASO’nun değerli başkanına ve bu arada bakan Tüzmen’e sormalı... Siz Türkiye’deki yaygın minimum ücret sınırının asgari ücret olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hiç kaçak çalıştırılan, hiçbir sosyal güvencesi olmayan, asgari ücretin epeyce altında ücret alan yaygın bir çalışan kitlesinin olduğunu duymadınız mı? Ya çocuk emeğini? Ya da bu tür çalışma biçimlerinin ve zaten büyük kentlerden çok daha düşük olan ücret uygulamalarının Doğu’da ve hatta takdirle karşıladığınız Anadolu sanayi kentlerinde çokta yaygın olduğunu hiç işitmediniz mi?
Siz ücret sözleşmesinin aynı zamanda bir sosyal sözleşme olduğunu duydunuz mu hiç peki? Eh elbette duymuş olmalısınız..! Bu durumda Çin’i biraz yanlış öğrenmiş olmalısınız: Çin’de halen eğitim harcamalarının, sağlık hizmetlerinin, kamu altyapı ve konut olanaklarının nasıl olduğunu merak ettiniz mi peki hiç? Kamusal alanlardaki eşitlenmenin, gelir dağılımın Çin’de bizden çok daha iyi oluşu hiç ilginizi çekmez mi?
Marx yedek işsizler ordusunu insanlığın çaresizliğini sermayenin kendi lehine kullanabildiği bir avantaj olarak tanımlar. Sefalet ve açlığın nüfuz ettiği, sermaye lehine çalışanların kazanımlarını budayan bir kangren olarak anlatır işsizler ordusunu. İşsizliğin bu derece yoğunlaştığı toplumumuzda işveren ve iktidar çalışanlar için bir tas pirinç hesabı yapabiliyorsa bu olsa olsa ülkemizde kangrenin ne derece yoğun olduğunu göstermektedir.
ASO’nun önerilerine ve Tüzmen’nin yorumlarına hiç değilse mevcut “işçi örgütlerimizden” gerekli tepki gelir beklentisiyle…!

e-posta:
kose_oncu@yahoo.com

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜK YOLU..........Mumia Abu Jamal

Öteki Philadelphia

Amerikalılar, 80 yaşındaki eski Ku Klux Klan lideri Edgar Ray Killen’ın mahkûm edilmesiyle, yurttaş hakları hareketinin tarihine dair kara bir ders aldı. Killen, 1964 yılında üç yurttaş hakları savunucusunun öldürülmesinde oynadığı rol nedeniyle, “ölüme sebebiyet vermek”ten üç kez 20’şer yıl hapse mahkûm edildi.
41 yıl sonra gelen bu karar; James Chaney, Michael Schwerner ve Andrew Goodman’ın, Missisippi’nin Neshoba bölgesinde dövüldükten sonra kurşuna dizilmesinin karşılığıydı. Hüküm, Missisippi/Philadelphia’da onyıllarca süren adaletsizliğin ardından “teraziyi dengelemek” için bir yargı müdahalesi olarak selamlandı.
Öldürülenlerin bazı yakınları, kararı övdü. Schweiner’in dul eşi Rita Bender, yargıca, “Her insan hayatının değeri vardır” diyordu.
Ama bu kadar basit değil. Öldürülen üç kişiden ikisi beyazdı. Bender, durum böyle olmasaydı, yargılama falan olmayacağını açıkça ifade etti. Nitekim, aynı toprakların altında gömülmüş onlarca siyah ceset bulunuyor. Bu kurbanlar için ne mahkeme, ne cenaze yapıldı.
Belli ki, her insanın hayatı, aynı değerde değil.
Dahası da var. Bir siyah, üç beyazı, üç ırkçı beyazı öldürmüş olsaydı, onu yargılamak 41 yıl sürer miydi? Ve ceza, “ölüme sebebiyet vermekten” mi verilirdi, yoksa cinayetten mi?
Ku Klux Klan’ın gerçek niteliği de arada kaynatıldı. KKK; “eğlence arayan bir avuç genç” değil, İç Savaş’ın küllerinden doğmuş bir gruptu; eski Demokrat Parti’nin terörist ordusuydu ve genellikle, devletin bir kolu olarak faaliyet yürüttü. Yurttaş haklarını ve siyahların oy kullanabilmesini savunanları teşhis, takip ve taciz eden, onları sindiren Missisippi Eyalet Egemenlik Komisyonu’nun gizli eli de, açığa çıkarılmadı. KKK’ya bilgi verenin, bu komisyon ve diğer polis örgütleri olduğu ortada. Yani KKK, devlet gücünün bir aracıydı. Eğer Edgar Ray Killen, bir KKK üyesi olduğu için suçluysa, ona insanları öldürmesi için bilgi verenler ne olacak? Onlar ne zaman yargılanacak? Bir 40 yıl daha mı bekleyeceğiz?
Eyalet yönetimi; Philadelphia’da 11 kadın, erkek ve çocuğu öldüren, bebek katili polisleri ne zaman yargılayacak? 2026’da mı?
Evet, Edgar Ray Killen hapse girdi. Ama eyalet yönetimi aklandı. Killen, iki nesildir Neshoba’da elini kolunu sallayarak geziyordu. Bu nasıl mümkün oldu?
KKK, artık geçersiz bir örgüt. Zengin ve güçlüler, artık böyle gruplara ihtiyaç duymuyorlar. İşlerini doğrudan polis üzerinden yapıyorlar. Güney Tenessee’de Temmuz 1995’te olanları hatırlatalım. Burada yapılan polis örgütleri toplantısına, tek bir siyah polis alınmamıştı. Toplantı mekanını işaret eden levhalarda, “Zenci kontrol noktası” gibi ibareler bulunmaktaydı.
Bu toplantı ile bir KKK mitingi arasındaki fark ne?
Sadece, üniformaları farklı...


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net