www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Limanlar ve mafya ekonomisi

UFUK ____Fatih Polat
Yasemin Çongar nereden bildirsin?

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Bikinili deha Hülya Avşar

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
‘CIA Havayolları’ ve Avrupa’da terör

bilgi işlem ____Sadık Çakıcı
Müzik kutusu

İNSAN ve SPOR ____Hakan Keysan
Amatörlük yine parayla…

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
Sökün

ARA SIRA ____Mehmet Karasu *
Sakın ha! Türküsüz çıkmayasın yollara

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Limanlar ve mafya ekonomisi

Sermayenin sözcüleri, başbakanlar, maliye bakanları ve ekonomiden sorumlu diğer bakanlar, ağızlarını açtıklarında hep; kara paradan, kayıt dışılıktan, kaçakçılıktan, rüşvetten ithalata, ihracata, devlet ihalelerine, bankacılığa mafya müdahalesinden yakınırlar. Ama gerçekte; karapara, kaçakçılık, kayıt dışılık olmasa “ekonomileri” batar! Çünkü kapitalizm, bir yanı hep; kayıt dışılığa, karaparaya, kaçakçılığa, mafya ekonomisine dayanan bir sistemdir. Ve onun içindir ki; özellikle Türkiye gibi ülkelerde, kaçakçılık nerede biter ithalat nerede başlar; mafya nerede biter “muteber işadamlığı” nerede başlar çoğu zaman belirsiz olur. Ülkenin en muteber işadamları, hatta cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık yapmış pek çok kişinin adlarının banka hortumcularıyla, vurguncularla, madrabazlarla, uluslararası namlanmış kaçakçılarla, en aşağılık mafya liderleriyle bir arada geçmesi; eski bakanların, başbakanların bazılarının Yüce Divan’da yargılanması bir raslantı değildir. Tersine, böyle bir düzen içinde bugün adları hâlâ “temiz” olanların bulunması abestir. Ancak bugün temiz görünmeleri onların temiz olduğunu değil ama henüz “yaklanmamış”, “yakalanmak istenmemiş” olmasındandır.
Nitekim dün Evrensel’de yer alan röportajında Liman-İş Sendikası Genel Eğitim ve Teşkilatlanma Sekreteri Sadettin Acar’ın, limanların özelleştirilmesi ile kaçakçılık arasındaki kurduğu ilişki ve iddiaları bile kendi başına, limanların özelleştirilmesi ve özel limanların nasıl çalıştığına dair kapsamlı bir adli ve idari soruşturma açılması için yeterlidir. Ancak hepimiz bilmekteyiz ki, etkili ve yetkili makamlar bu söylenenleri duymazdan gelecektir. Dahası, bu beyler limanlarda olup biteni, özelleştirilme amacına ulaşırsa, Türkiye’nin liman düzeninin nasıl olacağını herkesten iyi bilmektedirler. Dahası devlet erkanının, bu işlerin arkasındaki karanlık kişiler ve organizasyonlarla yedikleri içtikleri ayrı gitmemektedir. Yani gazetelerde, televizyon kanallarında; “Petrol kaçakçılığından yılda 10 milyar dolar zarar ediyoruz”; “Sigara ve içkinin şu kadarı kaçak”; “Kayıt dışı ekonominin kamburudur”... filan diye konuşanlar, limanlardaki kontrolü, kayıt altına almayı tümüyle kaldıracak bir yönetim biçimi olan özel limancılığı teşvik etmekle kalmıyorlar, devletin elindeki birkaç limanı da özelleştirmek için gece gündüz çalışıyorlar. Bunun, ülke ekonomisine darbe vuran, yurtseverce olmayan bir davranış olmasını bir yana bıraksak bile, vergi ve mal kaçakçılığını, kayıt dışılığı teşvikten başka ne anlama gelir?
Hele deniz taşımacılığının en gelişmiş, en çok denetim altına alınmış haliyle bile uluslararası kaçakçılarla ve mafya organizasyonlarıyla içli dışlı olduğu (bütün öteki sektörlerden çok daha fazla mafyayla ilişkili bir sektör) düşünüldüğünde, Türkiye’nin limanlarını bekleyen düzenin ne olduğunu önümüzdeki aylarda ve yıllarda petrolden içki-sigaraya, tekstilden her tür gıdaya, hayali ihracattan insan kaçakçılığına kadar her tür şeyin bugünküyle kıyaslanamayacak bir düzeyde, kayda ve şarta bağlanmadan limanlardan “ihraç” ve “ithal” edileceğine tanık olacağız.
Mafya limanlara egemen olmadan sağlam dayanakalara sahip olamaz. Onun içindir ki; ekonomideki mafyalaşmanın boyutu limanlarda mafyanın egemenliği kadardır.
Limanlar özelleşsin diye ortalıkta dolaşanlar böyle bir düzeni savundukları, bu düzenden rant sağlamayı düşündükleri için dolaşmaktadır. Üstelik de en yukardakinden en aşağıdaki yetkiliye kadar herkes ne yaptığını bilerek yapmaktadır.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Yasemin Çongar nereden bildirsin?

Sabah gazetesi, Şarm El Şeyh’de onlarca kişinin ölümüne yol açan saldırıyı “Belalı dost” manşeti ve “Bali, İstanbul, Madrid, Londra ve son olarak Şarm El Şeyh... El Kaide terörü Bush’un Irak destekçilerini vuruyor...” alt başlığı ile duyurmuştu.
Yasemin Çongar, Sabah’ın bu yaklaşımını içine sindirememiş şöyle diyor: “Terör belasının adresi, adeta el Kaide değil de ABD.”
Çongar, gazeteyi bu manşetinden ötürü “mazeretçi” ve “ezberci” davranmakla eleştiriyor. Ardından da Usame Bin Ladin’in, “Amerikalıları öldürün” fetvasını, Bush işbaşına gelmeden 22 Şubat 1998’de, yani Bill Clinton’un başkanlığı döneminde verdiğini hatırlatıyor.
Çongar’ın bu tavrı, Bush’un eylemlerini meşrulaştırmak açısından “mazeretçi”lik olmuyor da, ABD’ye destek verenlerin hedef olduğunu saptamak “global terör”e mazeret bulmak olabiliyor.
Çongar’ın mantığı böyle işliyor. Üstelik Çongar’ın bu yazısı Milliyet’teki köşesinde Türkiye’de “sansürün kaldırılışı”nın bayramı olarak kutlanan 24 Temmuz’dan bir gün sonra yayımlanıyor. Sabah gazetesi ise Çongar’ın eleştiri konusu yaptığı manşetini tam da bu tarihte, “sansürün kaldırılışının” yıldönümünde atmıştı.
Türkiye’de yayım yapan gazeteler, ABD ve onun “global terör” konseptine dair haber yaparken sanki Yasemin Çongar’a beğendirmek zorunda.
1987 yılında Günaydın gazetesine “Öğrencileri ayağa kaldıran kız” başlığı ile manşet olan, o dönemlerde yazdığı “Yarın” dergisinde ABD’ye esip gürleyen Çongar, bugün bırakın ABD’ye itiraz etmeyi ona tam itaat etmeyene bile tahammül edemiyor.
Sen öyle yaz, Sabah da öyle yazsın... Yok olmaz! Böyle bir tutum, basın özgürlüğü adına tolere edilemez.
O zaman Türkiye’deki gazeteler, yayıma girmeden önce bir örneklerini Yasemin Çongar’a göstersinler, o da bir bakıp gözden geçirsin, eğer uygunsa basılsın, değilse de uygun bir ideolojik redaksiyondan geçsin.
Çongar, Bush’u savunmak konusunda okurun kafasında boşluk bırakmamak için, El Kaide’nin, Usame Bin Ladin’in daha Bush gelmeden önce Amerikalıları hedefe koyduğunu hatırlatıyor. Peki Usame Bin Ladin’in, El Kaide’nin kuruluş sürecinde ABD tarafından desteklenişi, eğitilişi ne olacak? Usame Bin Ladin’in, Rusya’ya karşı kullanılanını “terör” saymayacağız, ama besleyip, büyüttüğü canavar ABD’ye ve onun destekçilerine döndüğünde bunun “terör” olduğunu tartışmayacağız bile. Peki bu çifte standart değil mi, ideolojik davranmak değil mi?
O da terör, bu da terör olsa, olmaz mı? Olmaz... O zaman vatandaş, bugün “global terör” olarak karşımıza çıkan radikal İslami grupların palazlanmasında ABD’yi de suçlayabilir. Onun için geçmişi bir tarafa bırakalım şimdi. ABD’nin geçmişini de, Yasemin Çongar’ın geçmişini de.
Çongar yazısını, AKP’ye ve Türk medyasına ABD’nin başını çektiği “İslamcı teröre karşı ideolojik mücadelede etkinleşme”yi önererek bitiriyor.
Okuduğu okulda kendisine öğretilen, “bana göre” sözcüğünü bile bugün fuzuli bulan, kesin ve yukarıdan aşağıya bir uslup. Amerikalılar da böyle yapıyor. Ve biz buna Amerikan küstahlığı diyoruz. Buradan öyle gözüküyor. Ve Amerikalıların da, evangelistini değil, kendi iktidarını sorgulayanını seviyoruz. Son iki cümlenin yüklemlerinin çoğul bitmesi yadırganmamalı. Çünkü Türkiye’deki kamuoyu araştırmaları da bunu gösteriyor.
Türkiye’de bir mizah dergisi bir dönem önce Reha Muhtar için “Reha, sen yine Atina’dan bildir” çağrısı yapmıştı. Peki, zaten Amerika’dan bildirmeye başlayınca bu hale gelen Çongar nereden bildirsin?

e-posta:
fpolat69@yahoo.com

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Bikinili deha Hülya Avşar

Başlığa bakıp bikinili “deha” olamaz mı ki, böyle imalı başlık atılmış denilebilir şüphesiz.
Ama hayır. “Deha” da pekala bikini giyebilir, kumlara yüzünü verip sırtını güneşin altına bir baştan bir başa yayabilir.
Hatta güneş ve cilt kremleri, koruyucu kremler dahi sürebilir.
Kimse “deha”yı bunları yaptığı için ayıplamaz.
Ulen kardeşim “deha”, şu güneş senin “dehana” ne yapabilir ki demez.
Bu bakımdan mesele “deha”nın bikini giymesi değildir.
Bikini giydiğinden dolayı bir muhteremin deha olup olmamasıyla ilgilidir.
Ki, konuyu Hülya Avşar ortaya attı.
Ve bir tek cümleyle kendisini “deha” sınıfına kattı.
“Genelde insan hayatında bir şeyler varsa bir şeyler eksiktir. Yok eğer hepsi var olabiliyorsa, buna yetenek demek az kalır bence. Hafif bir deha oluyorsunuz.”
Bakınız bu dahiyane ve manalı cümle bile Hülya hanımın nasıl bir deha olduğunun kanıtıdır;
“Hafif deha!”
Demek bir de ağır dehalar var!
Bu ayrışma nasıl yapılıyor acaba?
Hafif vasıta, ağır vasıta gibi bir şey herhalde!
Misal, kilosu 80’ene kadar olanlar hafif, 80 ve üstü ağır deha!
***
Eh tabii, bizim matbua dehalara çok büyük önem verdiğinden çıplak pozu kaçırmıyor.
Fakat bizim medyanın “deha” tutkusuna bakın ki, dehaların peşinde bilim değil, paparaziler dolanıyor!
Ve “deha”yı bikiniyle yakalıyor.
Hayır, “deha” kendisindeki “deha”yı kanıtlamak için kendisini bikiniyle yakalatıyor.
Yani “deha”o pratik zekasıyla medyanın gündemine girmeyi başarıyor.
Mevlana’nın, “kim olursan ol, gel” dediği gibi.
Medyaya gir de nasıl girersen gir.
Oysa medya “deha” aramaz. “
Çıplak popo arar!
Onu bulduğunda kocaman basar.
Çağın iletişim anlayışı buna markalaşma, pazarlama, tanıtım, reklam ve daha bilumum şey diyor.
Burada malzeme olan nedir, ne içindir, insan denilen yaratığın varlıksal niteliği nedir, soruları uçup gidiyor.
Vücut pazarlama, beden sergileme, “deha”nın müthiş buluşu olarak sahnedeki yerini alıyor!
Deha, ya da dahi dediğin, buluş muluş yapar.
O güne kadar bilinmez görüneni bilinir kılar, gizemin üstündeki sis perdesini aralar, insanlığın hizmetine sunar.
Fakat üstündeki elbiseleri atıp çıplak bedeni pazarlamak, ya da bikinisinin üstünü aralamak, göğüsleri insanlığın hizmetine sunmak nasıl bir “dahi”lik oluyorsa!
Öyleyse mezar başında imamın sorduğu, “Ey cemaat, meftayı nasıl tanırdınız” sözü şöyle uyarlanabilir:
Ey cemaat “deha”yı nasıl tanırdınız?
Çok çıplakkk, çokk...

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

‘CIA Havayolları’ ve Avrupa’da terör

Birkaç hafta önce Avrupa basınında İtalya ve Almanya savcılarının CIA ajanlarına karşı açtığı soruşturmayla ilgili çıkan haberler, ABD istihbarat örgütü CIA’nin Avrupa’da nasıl da kural tanımadan, uluslararası anlaşmaları ihlal ederek, suç işlediğini gözler önüne seriyordu.
Haberlere göre; Şubat 2003’te İtalya tarafından iltica başvurusu kabul edilen ve Milano’da yaşayan Mısırlı İmam Ebu Ömer, CIA ajanları tarafından kaçırılarak Mısır’daki işkence zindanlarına götürüldü. İmam, bir yıl sonra İtalya’daki eşini arayarak CIA tarafından Mısır’a kaçırıldığını, işkenceden geçirildiğini haber verdi. Bu telefondan sonra kendisinden bir daha haber alınamadı.
Afganistan’daki El-Kaide kamplarına katıldığı tespit edilen Ebu Ömer, İtalyan istihbaratı tarafından yakından izleniyordu. Hatta, bir habere göre İtalyanlar imamı gözaltına almak üzereyken CIA erken davranarak kaçırmış. Önce Avriano’daki NATO üssüne, sonra CIA’nin helikopteriyle Almanya’daki ABD üssüne, oradan da Mısır’a götürülen Ebu Ömer’in, İtalya’dan hangi hak ve hukukla çıkarıldığı tartışılıyor.
İtalyan savcılar bunun açık bir adam kaçırma olduğunu tespit ederek, 13 CIA ajanlı hakkında suç duyurusunda bulundu. Bush’un suç ortağı Berlusconi, bu büyük skandal karşısında şimdilik sessiz.
Geçen hafta Alman ARD kanalonda yayınlanan Monitor programında yer alan bilgilere göre Ebu Ömer’i Almanya’ya götüren helikopter, Ramstein’deki ABD askeri üssüne inmişti. Almanya’daki ABD askeri üsleri sadece savaş bölgelerine lojistik amaçlı yardım nakliyatı için kullanılabiliyor. Ancak görülüyor ki, bu üsler aynı zamanda Avrupa’da adam kaçırma işlerinde de kullanılmakta.
Şimdi Alman savcıları soruyor: Almanya topraklarında CIA suç işledi mi? Zweibrücken Yüksek Savcısı Eberhard Bayer, soruşturma açacaklarını, Milano Savcılığı ile ilişkiye geçeceklerini vs. anlatıyor.
Almanya’da CIA’nin benzer bir kaçırma olayı daha önce de basına yansımıştı.
Kaled El-Mazri adındaki Lübnan kökenli Alman vatandaşı 2003’ün sonunda Üsküp’e gitmek üzere iken, Makedonya’nın başkentinde gözaltına alındı. Üç hafta bir otelin bodrumunda işkence gördükten sonra, Afganistan’daki işkence merkezlerine götürüldü. Kabil zindanlarında El Kaide konusunda çalışmalar yapan CIA ajanları tarafından sorguya alındı, işkenceden geçirildi. El-Mazri, bir yıl sonra, yani 2004’ün sonunda önce Arnavutluk’a sonra yeniden Almanya’ya getirildi. Newsweek’e göre El-Mazri, CIA’nın “Premier Executive Transport Services“ adlı paravan firmasına ait bir Boeing 737 ile kaçırılmıştı. Almanya, bu olay nedeniyle ABD’den özür dilemesini talep etti, ama bugüne kadar bir yanıt alabilmiş değil.
Benzer bir kaçırma olayı Kanada’da yaşandı. Suriye kökenli Kanada vatandaşı Mahir Arar, bir yıl boyunca “kayıp” olduktan sonra, suçsuz olduğu ortaya çıkınca serbest bırakıldı. Der Spiegel’in ilgili haberinde, “Uzmanlara göre, 11 Eylül olaylarından sonra bu şekilde 100’den fazla kaçırma olayı var. ABD’de bu türden kaçırma olaylarına ‘CIA Havayolları’ adı verilmiş” deniliyor.
‘CIA Havayolları’; İtalya, Almanya, Kanada, İsveç’e seferler düzenlenmiş. Almanya’daki ABD üslerinin merkez olarak kullanıldığı görülüyor. CIA’nin kaçırma olaylarını açığa çıkaran gazeteci Stephen Grey’e göre, “Almanya, CIA’nın işkence politikalarında önemli bir kavşak işlevi görüyor. Aynı şekilde Almanya, operasyonların da merkezi. CIA merkezinden emir alan uçaklar, Almanya’dan kalkarak görevlerini yerine getiriyorlar. Bu görevler arasında, kaçırılan kişilerin Ortadoğu ve Afganistan’daki cezaevlerine götürülerek işkence yapılması bulunuyor” diyor. (Monitor, 21.07.05)
Milano merkezinden, bir insanı karga tulumba Almanya’ya, oradan Mısır’a götürme kudretine ve özgürlüğüne sahip CIA’in, ‘eski Avrupa’da daha bir çok eyleme kadir olduğu açıktır.
7 Temmuz’daki Londra bombalamasının hemen ardından, İsrail’in uyarıldığı iddiası üzerinde kimse fazla duymadı. Gerçekten, saldırı sırasında Londra’da bulunan İsrail Maliye Bakanı’nın bütün planlarını iptal ederek otele kapanması bir tesadüf müydü? CIA’nın bundan haberi var mıydı?
CIA’nın Avrupa’da elini kolunu sallayarak dolaştığı, istediği adamı kaçırıp istediği ülkeye götürdüğü gerçeği ortadayken, insan olup biten terör saldırılarının istihbarat örgütleriyle bağlantısının olup olmadığını sormadan edemiyor.
Çünkü, terör ve korku üzerinden hayata geçirilenlere bakılacak olursa, kazananın egemenler ve karanlık güçler; kaybeden ise emekçiler, halklar olduğu görülüyor.
Gericilik içeride ve dışarıda, uzun süreden beri yapmak istediklerini terör ve terör korkusu üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu kadar saldırı olmasaydı ülkeler hangi gerekçeyle işgal edilecek, demokratik haklar hangi bahane ile yok edilecekti?
Avrupa terörden kurtulmak istiyorsa önce CIA’nin yasal ve yasadışı faaliyetlerine karşı önlemler almalı, suç işleyenlere hak ettiği cezaları vermeli.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  bilgi işlem..........Sadık Çakıcı

Müzik kutusu

Teknolojik ürünler birçok özelliklerinin yanısıra ileride standart haline gelecek iki temel kulvarda ilerliyor. İlk olarak çoğu teknolojik cihazın taşınabilir formunun üretimi şimdiden önemli bir potansiyele ulaşmış durumda ve hatta bazılarının standart haline geldiği bile söylenebilir. Cihazların taşınabilir hale gelmesiyle birlikte bunların birbirleri arasındaki iletişimde belli bir kararlılığı sağlama yeteneğine sahip (bu özellik taşınamaz cihazlar için de geçerli) kablosuz iletişim uygulamaları ikinci önemli gelişme.
Geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz USB bellekler küçük boyutlarına rağmen yüksek kapasitede veri depolaybilmeleri sayesinde başka gelişmelere de ön ayak oldular. Üzerlerine eklenen bazı elektronik devreler yardımıyla bu bellekler müzik çalabilen taşınabilir cihazlar haline geldiler. USB belleklerden kısa bir süre sonra ortaya çıkan ve genellikle MP3 çalar olarak bilinen bu cihazların da boyutları diğer taşınabilir müzik dinleme cihazlarına göre oldukça küçük. Bu anlamda tıpkı cep telefonları gibi MP3 çalarlar da taşınabilir kelimesini fazlasıyla hakediyor.
USB bellek olarak da kullanılabilen MP3 çalarların bilgisayarla olan bağlantıları kendi üzerinde bulunan USB bağlantı noktası aracılığıyla, eğer yoksa bir ara kablo yardımıyla sağlanıyor ve bu bağlantıyla bilgisayarda bulunan müzik dosyaları cihaza aktarılabiliyor. MP3 parçalarını çalabilme ve herhangi bir bilgisayar dosyasını taşıyabilme gibi iki temel özelliğin yanı sıra piyasaya sürülen yeni ürünlerde başka birçok özellik daha bulunuyor.
Bu özelliklerden ikisinin ilk çıkan MP3 çalarların hepsinde bulunmasa da, yeni MP3 çalarlarda bir standart haline geldiği gözlemleniyor. Birincisi bu taşınabilir müzik cihazları kendi işlevlerinin doğal bir uzantısı olarak radyo desteğiyle birlikte gelmesi. FM radyo özelliğine sahip cihazların hemen hepsi frekansları otomatik tarayıp belli bir sayıda istasyonu hafızaya alabiliyor. Ayrıca isterseniz radyo yayınından dinlenen bir parça MP3 çalara kaydedilebiliyor. Ama bu noktada dikkatli olmak lazım çünkü kaydedilen parçalar genellikle MP3 formatında değil sıkıştırılmamış WAV formatında saklandığı için MP3 dosyalarına göre daha fazla yer kaplar. Ancak yeni MP3 çalarlarda radyodan MP3 kaydedebilme özelliği daha yaygın, böyle bir cihaz alırken buna dikkat etmekte fayda var.
Radyo ve ses kayıt cihazı
İkinci önemli özellik bu müzik cihazlarının aynı zamanda ses kayıt aracı olarak da kullanılabilmesi. Aynen radyo özelliğinde olduğu gibi kaydedilen ses dosyasının hangi formatta (WAV ya da MP3) saklandığı önemli. USB bellekten farklı olarak genellikle MP3 dosyaların kaydedileceği bu cihazlarda bellek çok daha önemli. Örneğin 256 MB kapasiteli bir USB bellek çoğu kişiye rahatlıkla yeterken aynı şeyi (256 MB kapasiteyle ortalama 64 şarkı alabilen) MP3 çalar için söylemek zor. Bu yüzden fiyatları değerlerdirirken daha yüksek belleğin bu cihazlardaki önemini göz önüne almak gerekecek. Ya da bazı MP3 çalarlarda bulunan bellek kartı (bu kartlar genellikle SD ya da MMC olur) yuvalarına takılabilecek kartlarla kapasiteyi artırmak mümkün.

Pil sorunu
Taşınabilir cihazlarda en önemli konulardan birisi olan enerji konusuna MP3 çalarlarda iki farklı çözüm üretilmiş. Bazıları bildiğimiz ince kalem pille (AAA) çalışıyor. Değirleri de ya kendi dahili bataryasını (Li-Ion) kullanıyor ya da ender de olsa her ikisine de destek veren cihazlara rastlamak mümkün. Ufak bir şarj cihazı edinilip şarj edilebilir kalem piller (Ni-Cd, Ni-MH) kullanılırsa aynı pil defalarca kullanılabilir. Ayrıca o anda şarj etme olanağı yoksa her yerde bulubilecek bir kalem pille MP3 çalar çalıştırılabilir.
Meraklısına
Özel olarak bir ürüne ilişkin incelemeyi http://www.pclabs.gen.tr/article.asp?doc=348 ve http://www.darkhardware.com/st.php?u=reviews/muzio-jmh1000-01 adreslerinde bulabilirsiniz. Her ne kadar sadece bir ürün ele alınsa bile MP3 çalarların genel özellikleri hakkında fikir verecektir.
MP3 çalarların çalışma şekli hakkında daha detaylı bilgi http://electronics.howstuffworks.com/mp3-player.htm adresinden edinilebilir. (sitenin dili İngilizce)

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön

  İNSAN ve SPOR..........Hakan Keysan

Amatörlük yine parayla…

Amatör liglerde yeni bir sezon başlıyor. Yine uzun ve zorlu geçecek bir lig maratonuna giriyoruz. Uzun süredir bu köşede amatör futbolun içinde bulunduğu koşullar hakkında yazdık. Günümüzdeki ekonomik sürecin beklentilerine göre şekillenen bir lig haline gelişimizi buradan anlatmaya çalıştık. Maliyetlerin yüksekliğinden dolayı spor yapacak olanakların elimizden kayışını ve sporun amatör ruhunun artık tarihe karıştığını çok kere belirttik. İşte yine bir sezon daha başlıyor ve kulüpler hummalı bir çalışmanın içine girmiş bulunuyor…
Federasyon, yeni sezon kitapçığını yayınladı bu süreçte. Yine amatör futbol, profesyonel beklenticiliğin kurbanı olarak birçok ekonomik yaptırımlarla başlıyor. Sporu severek uygulamak artık neredeyse olanaksız. Paylaşımcı ve sağlık hedefli spora olanak veren uygulayımları yine özlemle arayacağız. Yine üç beş kulüp bu iş için önemli kaynaklar ayıracak, koca sezon asıl olarak bu takımların rekabetiyle geçecek, gerçek anlamda sporun amacına ve özüne uygun bir sezon yaşama beklentimiz bir kez daha suya gömülecek.
Sadece lige katılma payı olarak futbol federasyonu, kulüp başına yüz milyon alıyor. Tek bir sporcu transferi için 400 milyon aktarma payını cebinizden çıkarmanız gerekiyor. Kimi takımlar için bu meblağ, sezon boyunca giyilen şort, forma demek.
Eğer alacağınız oyuncu 18-23 yaşları arasındaysa ve rakip kulüp bonservisini imzalamazsa, ödenecek tutar 850 milyon lira. Her kulüp bir antrenörle de sözleşme imzalamak zorunda. Bunun bedeli de 80 milyona yaklaşıyor ki bu sadece bonservis ve sözleşme için. Daha birçok çıktısı olan amatör futbolda girdi dediğinizde elinizde kocaman bir hiç vardır.
Avrupa standartlarına uyum olarak getirilen bu uygulamalar ülkemizin bir spor altyapısı olmadığı için esnek bir spor ortamı yaratıyor. Şampiyonluk, artık birkaç kulübün tekeline geçerken, bu iş için önemli kaynak yaratan kulüpler, liglerin heyecanını bitirip rutin bir sezon yaşanmasına neden olabiliyor.
Oysa Avrupa’da yerel yönetimler ve amatör kulüpler sürekli destekleniyor. Bir kere hiçbir şekilde tesis ve malzeme sorunu yok. Belediyeler kulüpler için gerekli tüm olanakları yaratmakla sorumlu. Okulla paralel bir spor örgütlenmesi var. Böyle bir altyapıyla oluşturulan üstyapı uygulamaları da orası için doğal olarak anlamlı. Ama aynı koşulları oluşturmadan burada Avrupa’ya uyum adı altında bu üstyapıyı transfer edince komik bir duruma düşüyoruz. Bu sefer de sporu uygulatmak ve yaygınlaştırmakla sorumlu kurumlar, bizzat bu kulüpler üzerinden para kazanır hale gelebiliyor ve bu durum hiç de bir tepki yaratmıyor. İşin trajik yanı, şikayeti bol olan liglerimizde bu türden gelişmelere karşı duyarsızlığın ve kanıksanmışlığın olağan sayılması. Kimse bundan rahatsız olmuş gibi davranmıyor ve bu nedenle amatör bazda spor giderek profesyonelleşip maliyeti yüksek bir alan haline geliyor.
Dolayısıyla, genç yeteneklerin ve spor yaptırma olanaklarının bu koşullar altında nasıl gelişeceği sorunu gündemden hiç düşmüyor.
Ülkenin her yanını tarayacağız diyen ulusal takımın yeni ekibi, ortada yöntem konusunda böyle ciddi bir spor felsefesizliği varken, bu taramadan hangi düzeyde sporcular çıkarabilir ki?..
Mantık ve uygulamayla uyuşmayan bir spor felsefesizliği içinde yine yeni bir lige başlıyoruz. Allah amatörlerin yelkenlerini rüzgarsız bırakmasın!..

e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

Sökün

Çukurova baharın tüm güzelliğini yaşıyor, yanı başımda. Bahçem hem doğal hem de eşimin özenle yetiştirdiği çiçeklerle rengarenk. Salyangozlar üşüşüyor geceleyin çiçeklere, beslenmek için. Eşim elinde ışıldak, topluyor hepsini teker, teker. Uzaklara götürüyor, öldürmek yok. Sabırla her akşam, aynı güzellik. Kapımın önünde yuva yapan kırlangıçlar şimdi kuluçkada. Dişi çoğunluk yuvada yumurtaları ısıtıyor, erkek besliyor onu. Ama ara sıra beraber uçup, birlikte dans ederek besleniyorlar. Yakında yavrular çıkınca ortalık daha da şenlenecek. Bunlar yetmezmiş gibi bir de serçeler geldi yanı başıma. Penceremdeki klima aygıtının altına yuva yapmışlar, bağrışıp duruyorlar. Yavrularını uçurana kadar klimayı çalıştıramıyacağım, belki biraz terlerim ama değer doğrusu. Ekinler, son yağmurlarla başak dolu. Üretici istediği fiyatı bulup emeğini değerlendirebilse, bahar daha da bir bahar olacak. Akasyalar, erguvanlar, orkide ağaçları tümü çiçek kesti, umudu yitirmek yok dercesine. Seyredip, düş kuruyorum. Bir tek tohum, filizlenip fidana dönüyor önce. Bilinçlenip ağaç olunca tomurcuklarından çiçek fışkırıyor. Hepsi birer tohum olarak toprağa dönecek, yeni fidanlar oluşturmak, daha bir çoğalmak için.
Bütün bunlar yetmezmişcesine 14 Nisan Cumartesi güzelliği geldi. Çiçeği, salyongozu, değişik renklere bürünmüş ağaçlar, kırlangıçlar, serçeler, tüm emekçiler başak doluydu Adana’da. Önce yuva yapan bir çift kuş, ya da toprağa düşen bir tohum gibi azdılar günün er saatlerinde. Yavrular çabuk büyüdü, tohumlar hızla filizlenip bilinçli birer fidana dönüştüler. Yarının tohum verecek ağaçları oldular. Her emekçi dane dolu bir başaktı.
Yalnız Çukurova’ya değil tüm yurda bahar sökün etti.
(Bu yazı, Yeni Evrensel gazetesinin 26 Nisan 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)


 
Başa dön

  ARA SIRA..........Mehmet Karasu *

Sakın ha! Türküsüz çıkmayasın yollara

24 Temmuz 2002 Çarşamba. Sabaha karşı bir telefon. Telefonda ağlamaklı bir ses. “Adnan’ı kaybettik. Arkadaşları haberdar edin.”
Konuşan Ayşe Yücel’di.
Bir anlık şaşkınlık. Sonra Erdoğan ile Fatoş’u aradım. Bir iki saat sonra Ozan Telli aradı. “Giderseniz uğrayıverip beni de alın.” Ben, Nebihe, Fatoş, Erdoğan ve Ozan Telli. Çukurova Üniversitesi’ndeki törene katıldık. Gel de Cemal Süreya’ya hak verme; “her ölüm erken ölümdür.”
Üniversitedeki törenden sonra evine gidildi, oradan da Ünsal Öztürk’ün aracıyla cenaze Elazığ’a götürüldü. Adnan’ın Elazığ’da toprağa verilmesi arkadaşlarınca hiç de uygun görülmedi aslında. Çünkü o, Elazığ’dan ziyade Çukurova’ya aitti. Her konuşmasında Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun akrabası olduğunu vurguluyordu. Özellikle Çukurova Çeşitlemesi’ndeki şiirleri insanın kulağında cura sesi gibi yankılanıyordu. Turan Altuntaş’ın ifadesiyle: “Adnan Yücel gelmeden önce, Adana büyük bir köydü. Adnan geldi, kentimiz kültür kenti oldu. Sanat evleri, kültür evleri birden çoğaldı.”
Her dostun ölümü bana Cahit Sıtkı’nın dizelerini anımsatır:”Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”
Adnan Yücel 27 Mart 1953 tarihinde Elazığ’da doğdu. 24 Temmuz 2002 tarihinde Adana’da yaşama veda etti. Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili Edebiyatı Bölümü ile Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nü bitirdi.
Bir süre çeşitli orta öğrenim kurumlarında öğretmenlik yaptı, daha sonra Çukurova Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. Evrensel Kültür, Petek, Sanat Emeği, Somut, Söylem, Yapıt, Yeni Olgu gibi dergilerde şiirleri yayımlandı.
Adnan Yücel’in şiirleri dokuz kitaplık bir dünyayı oluşturuyor. 1. Kavgalarla Sözlenen Sevda 2. Soframda Kaval Sesi 3. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek 4. Çukurova Çeşitlemesi 5. Ateşin ve Güneşin Çocukları 6. Sular Tanıktır Aşkımıza 7. Rüzgarla Bir 8. Bir Özlem Bir Türkü 9. Karacaoğlan.
Adnan Yücel, toplumcu gerçekçi bir ozandır. 30 yıllık şiir serüveninde, hele bireyselliğin kol gezdiği bir ortamda o hep ezilen insanlarla yan yana durdu. Adnan Yücel’i 1990’lı yılların sonlarına doğru tanıdım. Yener Kitabevi’nde bir söyleşisi vardı Ozan Telli ile birlikte. Söyleşiden sonra onları Harbiye’ye götürmüş ve Taselya Vadisi’ne bakan bir mekanda koyu bir mitoloji sohbetine dalmıştık. Sanırım bir ay sonra Ormanın ve Irmağın Kızı Defne adlı uzun mitolojik öyküyü bitirip bana göndermişti. Bu öykü o yıllarda yayımlamakta olduğumuz Çınar adlı dergide çıktı.
Adnan Yücel bir soruya verdiği yanıtta “Anadolu, bütün dünyada uygarlığın beşiği. Anadolu’da yalnız çan ve ezan sesleri değil, su ve toprak, ateş ve hava sesleri de var. Şiirin bütün bu kültürel zenginliklerinden etkilenmesi doğaldır” der. Onun ütopyası; “Yarin yanağından gayri her şey” herkesindir bu yeryüzü sahnesinde.
En doğrusu onu kendi dizeleriyle uğurlamak:
“Beni anlayacak kadar
kalabalık değil daha sokaklar.
Bu yollar
Ben yürümesem de yürünecek”
Ne diyelim? “Ölüm adın kalleş olsun”
* Antakyalı Yazar/Didim


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net