www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



‘Öksüz Musa’dan Dinamo’ya
1. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihten silinmesini hazırlarken, bir yandan da kendi gençlerini öğüttü. O günlerde 29 milyon nüfusu olan Türkiye, cephelerde savaşan bir buçuk milyona yakın insanını kurban verdi.

Sait Faik’in kaleminden
   emekçi hikâyeleri...

Kazlıçeşme’ye doğru giden tren fakir İstanbul’dan geçer. Kafesli pencereler, fesleğenli balkonlar, yamalı çamaşırlar, kansız insanlar... Şairane İstanbul! Yıkık bir Bizans hamamı, kapısında incir ağacı bitmiş bir Bizans kilisesi, bir baca görürsünüz....

Tanıklıklar ve belgelerle Filistin
Filistin ile İsrail arasındaki çatışmalar son günlerde giderek artıyor. Birkaç ay önce ilan edilen ateşkes anlaşması ve Filistin Ulusal Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ın “temkinli” politikaları dolayısıyla tek taraflı olarak kısmen durulan çatışmalar, İsrail’in saldırgan tutumu ile yeniden hortladı.


‘Öksüz Musa’dan Dinamo’ya
Güngör Gençay
1. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihten silinmesini hazırlarken, bir yandan da kendi gençlerini öğüttü. O günlerde 29 milyon nüfusu olan Türkiye, cephelerde savaşan bir buçuk milyona yakın insanını kurban verdi. Bu yıkımın doğal sonucu olarak, öksüz ve yetim kalan çocuklar giderek çoğalmaya başladı. Bu olgu, Osmanlı’da “Darüleytam” olarak anılan yetim yurtlarının açılmasına neden oldu. İlkokulu burada bitiren çocuklar, daha sonra demircilik, tesviyecilik, motor torna ve marangozluk öğrenmeleri için sanat okullarına gönderilecekti. Ne ki, çöküntü durumundaki devlet bütçesi buna olanak vermedi. Hatta bazı dönemlerde, gündelik yiyecek gereksinimini bile karşılayamadı. Darüleytam çocuklarının büyük bir bölümü, hayatın acımasız çarkı içinde yitip gitti.
1927 yılına kadar varlığını sürdüren Darüleytam’lar, daha sonra işlevlerini yitirdikleri için kapatıldı. “Öksüz Musa” gerçekte yüzlerce öksüz Musa’nın yetimler yurduna geçirdiği çileli yaşantının yansımasıdır.
Romanın özeti
Babası, abisi ardından da annesi ölünce ortada kalan Musa ve iki kız kardeşi, Samsun Darüleytamı’na verilirler. Burası, eski bir Ermeni okuludur. Hemen üst yanındaki dik yamaçta bulunan kilise ise yemekhane olarak kullanılmaktadır.
Sultan Reşat ölüp yerine Vahdettin geçince, Darüleytamlar işlevli bir duruma getirilmek istenirse de başarılamaz. Çocuklar, dilenerek, hırsızlık yaparak ya da çöplerdern öte beri toplayarak yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar.
Savaşta yenilince Ermeniler kendilerine ait mülkleri geri alıp yerleşirler. Samsun Darüleytamı kapanınca çocukların bakımını belediye üstlenir. Sahibi gelmeyen Ermeni evlerine numara verilerek çocuklar buralara yerleştirilir. 1919 yılına kadar bu denli süren yaşam, Vahdettin’in bütün öksüzleri İstanbul’da toplamak istemesi üzerine değişir.
Darüleytamlar Genel Müdürü Selahattin Bey’in, yüz üstü bırakılan Darüleytamları bir yerde toplamak düşüncesi dönemin padişahı ve milli eğitim bakanı Rıza Tevfik tarafından da desteklenir. Böylece, Beyrut, Ordu, Armaşa, Samsun ve Erzurum’dan getirilen kız çocukları Validebağ; erkek çocukları ise, fabrikaların yoğun olduğu Beykoz Darüleytamı’na yerleştirilir. Amaç, devletin olanaksızlıktan ötürü okutamadığı çocukları bir zanaat sahibi yapmaktır.
Bir ara işgalcı İngiliz askerleri ve onların emrindeki Hintliler tarafından rahatları kaçırılsa da, Musa kendi kendine öğrendiği okuyup yazmayı burada ilerletir. Okulun bando takımında yer alır.
Arkadaşı Kazım’ın getirdiği Kazım Karabekir’in şiirlerini içeren kitaptan etkilenerek şiirler yazar. Ancak bir süre sonra okulda trahom salgını başgösterir. Hastalığa yakalanlar okulda bırakılarak diğerleri başka okullara gönderilir. Musa’da kendini önce Halıcıoğlu, sonra da Silivri yöresindeki Rumların mübadele nedeniyle bıraktığı Bigados köyünde bulur.
Burada kimsesizliği biraz daha acı biçimde yaşayan, ancak okumayı bırakmayan Musa, Cumhuriyet’in ilanından bir süre sonra Amasya öksüz yurduna gönderilir. Müdür Hakkı Bey, ondaki farklılığı görür. Musa’nın hem sanatçılığının gelişmesi için katkı sunar, hem de çok sevdiği öğretmen olmasının yolunu açar. Şiir yazan ve resim çalışmaları yapan Musa’yı çevresine övgüyle tanıtarak, şiirlerinin yerel gazetede yayımlanmasına aracı olur. Aynı zamanda Milli Eğitim Müdürü Vekilliği de yapan İbrahim Hakkı Bey, Musa’nın Amasya’nın Zana bucağındaki bir okula vekil öğretmen olarak atamasını yapar.
Yazar ve kahraman Hasan İzzettin Dinamo
yaşamını, “Öksüz Mustafa” romanında kaleme almıştır. Bu anılar, babası, annesi ve abisini kaybedip yetimler yurduna girişinden vekil öğretmenliğe atanışına kadar olan süreyi kapsar.
Yiyecek ve giyecek sıkıntılarının yanı sıra çocukluktan gençliğe geçişin darüleytamlarda yaşayan Dinamo, arkadaşlarını da içinde bulunduğu durumu “...Hepsi umutsuz, amaçsızdı. Hepsi ergenlik çağının korkunç disiplinsiz bunalımları içinde yüzüyorlardı” diyerek tanımlar.
Bigos Köyü’nde, bu sıkıntıların dibe vurduğu koşullardaki Musa’nın duygu ve düşünsel yapısını: “... Kendisini bu bir kenara itilmişliğiyle ilgilenmeyen her türlü güce, insana, makama karşı içi tiksintiyle doluydu. Elinde bir güç olsa, bugün kendisi için yararsız, belki de zararlı güçleri birer yumrukta haritadan silmeye çalışırdı” biçiminde dile getirir anlatıcı.
Buna karşın, kırılan sol ayağı iyileşinceye kadar, onu sırtında taşıyan arkadaşı Celal’le birlikte daha birçok özverili tanış ve arkadaşına, ispiyonculuğu tümden reddeden Darüleytamlılara minnet duyar, saygıyla anar.
Dönemin Millli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Mustafa Kemal’e evlatlık olarak götürmek için çok ısrar ederlerse de kızkardeşi Adviye kabul etmeyince, arkadaşları olan Zehra’yı götürürler. Zehra daha sonra Paris’ten Türkiye’ye dönerken kendini trenden atarak intihar eder.
Yaşadığı böylesi çarpıcı ve beklenmedik tanıklıklar, onda yaşamı boyunca unutamayacağı izler bırakır. Bunlardan büyük bir bölümünün daha sonra eserleri içinde de yer aldığı görülür.
Darüleytam gezgini olan Dinamo, bu okullarda gördüğü olaylar, edindiği bilgi ve kazandığı anılarla, düşünsel bir erginliğe ulaşır.
1940’lı yıllarda TKP’de birlikte çalışacağı Sebati Selimoğlu’nu, değerli bir Marksist öğretmen olan Kemal ve Hamdi Konur kardeşler ile daha sonra Kerim Sadi ya da A. Cerrahoğlu adıyla ünlenen Fransızca öğretmeni Nevzat Mahmut’la okullarda tanışır. Yaşam boyu sürdüreceği arkadaşlıkların ve dostlukların kapısını açar.
Yaşadığı bunca zor koşullarrın, pahalı da olsa Dinamo adına kazanımları olmuştur elbette . Her şeyden önce Kuran okuyup namaz kılacak kadar kaderci bir anlayışın etkisi altına giren Dinamo, yine çocuk yaşta yolunu bularak, aykırı düşünmeyi öğrenmiştir. Müziğe yatkın bir kulağı edinmenin yanı sıra, bir çok eserinde yararlanacağı doğanın halleriyle, bu ezilmişlikleri yaşarken içli-dışlı olmuştur. O nedenle “Öksüz Musa” edebiyatımızda yaşam ve gerçeklik ilişkisinin önemli bir örneğini oluşturur.
Günümüze bakan Musa
“Öksüz Musa”nın günümüz için de söylediği çok şey var. Bu eser, her şeyden önce 1. Dünya Savaşı’nın yoksul ve kimsesiz çocuklar tarafından algılanışını ve gösterdikleri tepkilerin ilk sözcüsüdür. Bu bağlamda, toplumun zayıf varlıklarından biri olan çocukların ezilip sömürülmesini ortaya koyarken toplumdaki bozulmaya da ayna tutmaktadır. Ayrıca, o dönem çeşitli yönlerden günümüzle karşılaştırmanın da zeminini hazırlamaktadır.
“Öksüz Musa”, atmosferi hayatın acılarıyla yüklü, karanlık günlerin romanıdır. Ama hiçbir zaman, pencereleri siyah perdelerle örtülmemiş; yüzü aydınlığa kapatılmamıştır. O nedenle insana mücadele gücü verirken, acıları süzebilme ve dönüştürebilme yetisi kazandırır.
Temiz bir Türkçe ve akıcı bir anlatımla kaleme alınıan “Öksüz Musa”nın uzun yıllar sonra yeni baskısıyla karşılaşmak, tarif edilemeyecek kadar sevindirici elbette. Ama redaksiyon, düzelti ve baskı hataları bunca fazla olmasaydı, “Öksüz Musa”ya kavuşmanın tadına doyum olmayacaktı.


Başa dön


Sait Faik’in kaleminden emekçi hikâyeleri...
Sennur Sezer (sennursezer@yahoo.com)
“Kazlıçeşme’ye doğru giden tren fakir İstanbul’dan geçer. Kafesli pencereler, fesleğenli balkonlar, yamalı çamaşırlar, kansız insanlar... Şairane İstanbul! Yıkık bir Bizans hamamı, kapısında incir ağacı bitmiş bir Bizans kilisesi, bir baca görürsünüz. Leyleğin yuvası boş. Bir hüzündür kaplar insanı: Bir işçi kızın siyahı kırçıllaşmış çorabı bir balkonda mahzun...
İçinizde biraz sonra göreceğiniz bir insanoğlu hali, bu Piyerloti aptallığının sözde şairliğinden muaf tutar.”
Sait Faik’in “İnsanoğlunun Haline Doğru” başlıklı yazısı bu satırlarla başlıyor. Yeni Dünya gazetesindeki bu röportaj 4 Aralık 1945 tarihinde yayımlanmış. Öykücümüz, deri işçilerinin durumu ile ilgili röportajlarının devamını “İnsanlığın Haline Doğru” başlığıyla Gün gazetesinde 1946 yılında yayımlamıştı. Bu öykü benzeri röportajlar Varlık Yayınevi’nin 1965 baskısı “Mahalle Kahvesi-Tüneldeki Çocuk” cildinde yer almıştı.
Dört kişiye bir kepçe
Emek Öyküleri’nin Üçüncü Cildi “Motorize Köleler”de de okuyabileceğiniz bu yazıların ilki olan “İnsanoğlunun Haline Doğru”da yazar o yıllarda verilen işçi yemeğini anlatıyor. Kazlıçeşme’nin parti başkanı (Tek parti dönemi, CHP) ve muhtarı “bugünkü işçi vaziyetinin gayet iyi olduğunu, hatta öyle ki kendi vaziyetinden bile üstün bulunduğunu” söyler. Verilen yemeğin “işçiye bol bol kafi” olduğunu da ekler. O dönemde fabrika sahiplerinin işçiye yemek vermesi zorunlu duruma gelmiş. Yemek “birlik mutfağı” denilen bir yerde veriliyormuş. Bu “birlik” işverenler birliği olmalı. Sait Faik, işçiye bol bol yeten yemeği biraz alayla anlatıyor; “Aşçı, işçilere verilen yemeği gösterdi. Bugün kuru fasulye verilmiş, dört kişiye bir kepçe düşermiş... Kepçeyi gördüm pek büyük değildi.”
Sait Faik hükümetin fabrika sahiplerini işçiye yemek vermeye zorlamasının, yemeklerin maliyetini, kalitesini kontrol etmeyince, yeterli olmayacağını sayılarla da açıklıyor: “Bugün 523 kişiye yemek verilmiş. İşçi ekmeğini kendi getirirmiş. Yemek bir kapmış. Bugün kuru fasulye verilmiş. İşte rakamlar: 523 kişiye 25 kilo et, 65 kilo kuru fasulye,17 kilo margarin, 15 kilo soğan, 5 kilo salça. Bu rakamları bay muhtarın bordrosundan çıkardım. Adam başına ben şöyle hesap ettim: 20 gram et (kemik dahil), 120 gram kuru fasulye, 25 gram margarin, 25 gram soğan , 5 gram salça=197 gram.”
Yazar biraz sonra işçilerle yemek konusunda konuşur: “Birliğin verdiği yemekte yağ falan yoktur. Suyuna tirittir. Et verdiklerine gelince: Adam başına 10 gram ya düşer ya düşmez. Öğle yemeği diye verdikleri sabah kahvaltısının yerini bile tutmaz. Ya çorba verirler ; yahut iyi pişmemiş patates, yahut mercimek... Cumartesi günleri de yalnız aşure verirler. Yapayalnız aşure; insan onu yiyince büsbütün acıkır.”
Sait Faik işçilerle söyleşirken işçilerden yemekte hiç pirinç pilavı verilmeyişinden sebzelerden yalnız patlıcan pişirilişine, hastalanan işçileri patronun vicdanına göre tedavi ettirişine gelir söz. Yazı patronunu mahkemeye veren bir işçinin, Murat Kesedar’ın öyküsüyle sonlanır. “13 senelik işçiyim. Bana angarya çok iş veriyordu. Biz de insanız, insan söylenmez olmaz mı? Biraz söylenecek oldum. Ertesi gün fabrikaya varınca bana ‘Sana burada artık iş yok’ dedi. Beni işten çıkardı. Şikayet edeceğimi söyledim. O zaman bana ‘Bana bak !’ dedi. ‘Ben bin lira harcar, senin yüz lira hakkını vermem. Vallahi bin lira harcarım; seni haksız çıkartırım... Benimle başa çıkamazsın. Dünya bir araya gelse seni yine işe almam, bunu böylece bil!’ dedi.”
Sait Faik, Murat Kesedar’ın mahkeme gününü öğrenirse yazacağını söyler. Bir bakıma Yeni Dünya okurlarından deri işçileri için destek ister.
“Hikâyecinin Kaderi”, Sait Faik’in bir tanesini örneklediğim gazete ve dergi yazılarından oluşuyor. Elli yıl öncesinin işçi sorunlarını, emekçilerinin öykülerini, sanatçılarının tartışmalarını öğrenmek için (ve bugünle karşılaştırmak için) okunması gereken bir kitap bu.
“Hikâyecinin Kaderi”; Sait Faik Abasıyanık; 432 sayfa, Yazılar; YKY


Başa dön


Tanıklıklar ve belgelerle Filistin
Cihan Çelik
Filistin ile İsrail arasındaki çatışmalar son günlerde giderek artıyor. Birkaç ay önce ilan edilen ateşkes anlaşması ve Filistin Ulusal Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ın “temkinli” politikaları dolayısıyla tek taraflı olarak kısmen durulan çatışmalar, İsrail’in saldırgan tutumu ile yeniden hortladı. Gerçi Abbas ile Şaron arasında şubat ayında yapılan ateşkes anlaşması İsrail askerlerinin, Filistinli sivilleri acımasızca katletmesinin önüne hiçbir zaman geçememişti. Bunun en açık göstergesi; imzalanan anlaşmanın mürekkebi bile kuramadan Filistin-Mısır sınırında top oynayan 3 Filistinli gencin İsrail Savunma Güçleri’ne bağlı askerler tarafından öldürülmesi olmuştu.
Filistin yönetiminin yanı sıra, uluslararası arenada da büyük tepki gören bu olaydan kısa bir süre sonra açıklama yapan İsrail ordusu, top oynayan 3 gencin “terörist” olduklarını iddia etmiş ve düzemece belgeler ile bu gayri insani durumu ve askerlerini savunmuştu.
1930’lardan bu yana binlerce Filistinli’yi katleden İsrail her seferinde kendisini “haklı” çıkarmaya çalışmış ve bölgedeki çatışmalar ile terörün tek sorumlusu olarak Filistinliler’i göstermişti.
Öyle ya, bölgedeki asıl işgalci Filistinliler’di! Kutsal kitapta “vaadedilmiş toprakları” (promised land) kirletenler de onlardı, ve hatta yıllardır tüm barış görüşmelerine geçit vermeyip, terörü ve vahşeti besleyenler de...
İnkara ve yalana karşı
Fakat, ABD destekli siyonist İsrail yönetimlerinin düzmece belgelerine ve yalanlarına prim vermeyen birçok gazeteci, aydın ve araştırmacı bölgeye giderek gerçekleri kendi gözleri ile gördüler. Yarım asrı aşkındır İsrail tank ve bombardımanlarının gölgesinde hayatta kalmaya çalışan ve direnen Filistinliler ile görüştüler, İsrailli ve yabancı barış eylemcilerinin anlattıklarını dinlediler ve bu gerçekleri dünyaya duyurmaya çalıştılar. İsrail’in bölgedeki inkarcı ve riyakâr tutumlarını tüm çıplaklığıyla gözönüne seren ve ülkemizde de bazı gazete ve dergilerde yayımlanan bu araştırmalar, belgeler ve makaleler ile daha fazlasını “Filistin - İsrail dosyası” adlı kitapta derleyen Gabris Altınoğlu, adı geçen kitap sayesinde bölgede yaşananları 28 Eylül 2000’de patlak veren 2. Filistin İntifadası’ndan bu yana okuyuculara aktarmaya çalışıyor. Amira Haas’tan, Suzanne Goldberg’e; Orla Guergin’den, Danny Rubenstein’e ve Muhammed Ömer’den, Leyla El Haddad’a değin geniş bir gazeteci perspektifinde derlenen kitapta ayrıca, Robert Fisk, John Pilger’ın Ortadoğu ve özellikle Filistin üzerine kaleme aldığı makaleleri de bulunuyor.
Filistin Enformasyon Merkezi (PIC) ve başka birçok uluslararası kurumun bölgedeki işgal vahşetine ilişkin yaptığı çalışmalar ile desteklenen çalışmanın, ilgi çekici bölümlerinden biri ise, Filistin’deki barış eylemcileri ile ilgili olan bölümü. 2003’te Gazze Şeridi’nde İsrail dozerleri altında can veren ABD’li insan hakları gönüllüsü Rachel Corrie’nin mektupları da kitapta yer alıyor.
Kitapta, Yahudi gazeteci ve aydınların da birçok makale ve araştırmasına yer veriliyor. 20 yüzyılın başlarında sömürgeci Britanya desteği ve 1940’lı yıllarda Nazi zulmünden kaçarken bölgeye gelen ve yerleşen Yahudilerin, emperyalizm beslemesi siyonist ve ırkçı İsrail egemenlerine prim vermemeleri gerektiği konusunda ortaklaşan İsrailli yazarlar, iki kardeş halkın düşmanlarının aynı olduğuna dikkat çekiyorlar. Bu bağlamda, durumu en olur biçimde ifade eden İsrailli aydın İsrail Şamir, 8 Kasım 2001 yılında keskin nişancılar tarafından öldürülen 13 yaşındaki “küçük general” Faris Ode için kaleme aldığı “Faris’e Övgü” adlı makalesinde (20 Mayıs 2001), “Onlardan bağışlanmamızı dilememiz, çoktandır yitirmiş bulunduğumuz kardeşlerimiz gibi onlara sarılmamız ve onlardan öğrenmemiz gerekiyor. Bugünkü karanlıktan sızan biricik umut ışığı bu...”
İsrail devletinin kuruluşu, Filistin ve diğer tüm Ortadoğu halkları tarafından “El Nakba” (Büyük Felaket) olarak anlandırıldı. Bu kanlı dönemde Filistinliler; emperyalistlerin de göz yummasıyla, kent ve köylerden sürüldü ve toplu katliama tabi tutuldular. İşte o günden itibaren tarlalardaki sabanları bırakan Filistinliler, kırık dökük silahları ile dünyanın en donanımlı ve vahşi ordularından biri olan İsrail ordusuna bugüne değin savaştılar.
Filistin kazanacak!
Diğer yandan son günlerde ise İsrail bir “geri çekilme planı” safsatası propaganda ediyor. Ancak Gazze Şeridi’ni boşaltması beklenen İsrail, yarım aşkındır işgal ettiği toprakları asıl sahiplerine “bırakırken” bölgeyi yaşanmaz hale getirmeyi de ihmal etmiyor. Barış görüşmeleri sırasında Filistinli direnişçileri “terörist” diye suçlayan Şaron ve yardakçıları, Gazze’deki Yahudi yerleşimcileri evlerinden sökemediği gibi, bölgeye yeni “utanç” duvarları örerek ablukayı arttırmayı planlıyor.
Ancak El Nakba’dan bu yana taş ve sopayla savaşan Filistin halkı, İsrail’e karşı direnmeye devam ediyor. Tıpkı aynı coğrafyada bulunan ve aynı yıkım ve savaş ağalarına karşı direnen Irak halkı gibi... Bu onurlu direnişler, son evrede umut dolu yeni bir çağın da müjdecisi olacaklar...
“Filistin - İsrail dosyası”; Derleyen: Gabris Altınoğlu; 511 sayfa, İnceleme; Pozitif Yayınları


Başa dön


Yarınlara yürüyen bir şair: Adnan Yücel
Postmodern... Yani günümüzde sanatın her alanına, bu arada şaire de, yansıması popülist olan anlayış. Gerçekten uzak, düşündürmekten uzak sözcük oyunları, halk değerlerini yok sayan bir yaklaşım... Oysa şair hem estetik yaşantımıza katkı sağladığı için, hem de hayatın bir parçası, yani gerçeğin bir parçası olduğu için tercih edilmeli ve okunmalıdır. Gerçek şiirle sözde şiir arasında belirleyici ayrım budur. İşte bir 24 Temmuz günü yitirdiğimiz Adnan Yücel, şiir dünyamızdaki bu belirleyici ayrımda önemli bir yere sahip. Aşkın, namusun yok edilmeye çalışıldığı, insanlığın hala savaşları, yoksulluğu, eğitimsizliği yenemediği günümüzde o, safını iyi tutmuş, kavgasının bilincinde olan bir şairdi. O dizelerini tatile göndermemiş, bunalımlara tutsak etmemiş, sevgilinin gözlerinde boğmamıştır. Doğrudan anlamlı kavgalara sürmüştür. “Bir Özlem Bir Türkü” ( ilk baskı 1984) de yarınları sezdiren, düşleten özleten dizelerle ses veriyordu yaşama. Bunun için acılara karşı öyle bir silah kuşanıyor ve öylesine sevinç doldurmuştu ki koynuna, artık tüm sabahlar acı renginde de gelse, inancın yürekli türküleri yine de düşmüyordu kaleminin ucundan.... Popülizme, her türlü kirli işleyişlere inat.... Yani hayatın içinden, hayatın bir parçası olarak. “İşte gün başlıyor yine / Dağların yüreği patlamak üzere....” diyen A. Yücel yeryüzünü yeşerterek yazdı dizelerini. Cemre yüzlü çocuklara, sıcak maviliğe, içinde çırpınan yaralı kuşa.... çöllerde ağlaya ağlaya boğulan sulara seslenerek. Çelişkili yaşama, sabahın yüzündeki Filistin yarasına Afrika sarısı acılara, zulme sömürüye öfkelenerek... Yaşadığı coğrafyaya ve bu coğrafyada yaşayan namuslu, üretken, yoksul insanlara ise içten bağlıydı A.Yücel. Bazen çığlık çığlığa Fırat olur bazen uzunyayla da yolcu, kimi zaman baştan başa bir hüzün. Suları güneşi bile oynatan Munzur Dağlarındaki kanlı tuzaklar dertli eyliyordu yaşadığı toprakları. Bu yüzden öfke renginde açıyordu bütün çiçekler... Fakat acılara gülmek zamanıdır da dedi şair, Bir özlem bir türkü’ de. “Acılara inat yaşamak zamanıdır şimdi \ Alabildiğine sevmek zamanıdır \ Varsın turuncular konuşsun ağaçlarda \ Özlemini çektiğimiz yeşil \ İsterse bir yalan olsun \ Bahçeleri kıskanıp dursun saksılarda \ Irmakları aşmak zamanıdır şimdi..” (Acılara Gülmek Zamanıdır-S.64) Gözleri şiir yazan çocuklar’ da ise yine bir şairin olmazsa olmazı olan geleceğe dair umutları kanatlanıyor sanki; “Ey gözleri şiir yazan çocuklar \ Dünya nasılda yenik ve yaralı \ Yorgun düşmüş avuçlarınızda \ Birtek sizin gülüşünüz var onu güldürecek \ Bir de filiz veren tohum elleriniz \ Bugünün yorgun ayaklarını \ Yarının güzel sabahlarına götürecek” ( Acıya Kurşun İşlemez s.29) Adnan Yücel’e göre aslında bütün çocuklar dalları zorlayan tomurcuklardır. Ve onlar yüreklerini sonsuz geleceğin akışına koyup büyüyor korkuların olmadığı bir dünyanın güzelliğini birgün mutlak görecekler. Adnan Yücel’in şiirlerinin toplamına baktığımızda toplumcu gerçekcilikten ödün vermediğini görürüz. Her olayı ve olguyu toplumsallığa ulaştırdığına tanık oluruz. Bu nedenle gelecekte postmodern anlayışlarla yazılanlar zamanın uzun yolculuğunda dökülüp saçılırken, toplumsal gerçekçilikten ödün vermeyenlerin ayakta durduklarına tanık olacağız. Adnan Yücel, insanın içindeki kıpırdayan coşkudan yanadır. İnsanca hiç başlanmamış çok sesli aşklara, hiç koklanmamış güzelliklere, ateşsiz yanan özlemlere seslenir. Ve dostları O’ nu hep öyle bilir. Yani büyüttüğü dirençli çiçeklerle anılıyor bugün ve böyle anılacak gelecekte...

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net