www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Saadet zinciri bazı halkalardan zorlanmaktadır

UFUK ____Fatih Polat
Kapıdaki düşman

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Aslolan barıştır

bilgi işlem ____Sadık Çakıcı
Disketleri rafa kaldıran teknoloji

EKONOMİ DÜNYASI ____Tahir Şilkan
Vergi gelirleri üzerine

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
Yeni bir sol partiye ihtiyaç var mı?

İNSAN ve SPOR ____Hakan Keysan
Oyun

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
Kral kelebeği

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Saadet zinciri bazı halkalardan zorlanmaktadır

Hükümet ve onun başı, yabancı sermaye “hayranlığı”nı “yabancı sermaye seviciliği”ne kadar vardırdı. Onlar için artık ulusal çıkarın, ulusal ekonominin ve onun ihtiyaçlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Bu tutum onun “sıcak para”, “özelleştirmeler” ve “cari açık”la ilgili tutumunda açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Hükümet, sermaye yanlısı iktisatçıların bile uykularını kaçıran 20 milyar dolarlık “cari açığı” hiç önemsemiyor; “Eğer ben bu açığı başka yollarla karşılıyorsam bu açık ekonominin gelişmesini teşvik eder” diyerek bir avuç televole iktisatçısını ve Türkiye üstünden aşırı rant sağlayan (TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu’na göre Türkiye’ye gelen her 100 sıcak dolar yılın sonunda 166 dolar oluyor. Böyle bir tatlı kâr dünyanın hiçbir yerinde yok.) yabancı finans merkezlerini dinliyor. Türkiye’nin servetlerinin yurtdışına aktarılması anlamına gelen bu emme basma tulumba şimdilik işliyor ama; kaynaklar hızla aktarılıp tükendikçe; ya da bir ekonomik tökezleme durumunda olup bitecekleri ise; Başbakan ve hükümeti hiç hesaba katmıyor. Bunun motivasyonlarını bozacağını düşünüyor olmalılar ki; böyle bir olasılığı hatırlatanları da neredeyse “vatan hainliği” ile suçlayacaklar!
Hükümet, Telekom’u Arap sermayeli bir firmaya vermeye hazırlanıyor. Oysa nedenleri farklı olsa da, halkın büyük birçoğunluğu Telekom’un özelleştirilmesine karşı. Hatta sermaye güçlerinin bir bölümünün de bu özelleştirmeye karşı olduğu biliniyor.
Dün Telekom işçileri ve memurları, yurt çapında işbırakarak özelleştirmeye karşı mücadelede kararlı olduklarını bir kez daha ilan ettiler. Ama Tayyip Erdoğan, o emekçilere, halka tepelerden bakan tutumunda ısrarlı ve Telekom’u da ne pahasına olursa olsun, satmakta ısrar ediyor.
İçinde uluslararası çelik devlerinin de bulunduğu çoğu yabancı 13 konsorsiyumun Erdemir ihalesi için çarpışacağı ortaya çıktıktan sonra hükümet ve “özelleştirme taifesi” çok sevinçli. “Bu kadar ilgiyi biz de beklemiyorduk” diye günlerdir ağızları kulaklarında. Bu ilgiden hükümet, neoliberal ekonomiciler, medyadaki özelleştirmeci şakşakçıları,... her biri kendisine pay çıkarıyor. Ama soruyu şöyle sormuyorlar: “Bizim elimizden çıkarmak için bunca gayret gösterdiğimiz Erdemir’i almak için bu uluslararası ve yerli tekelci gruplar neden böylesi bir yarışı göze alıyorlar?” Yoksa bu aptal, “mazoşist” tekelci gruplar Erdemir’i alıp da zarar etmenin zevkini mi çıkarmak istiyorlar? Çünkü; Erdemir’i satışa çıkaran hükümetin başı Erdoğan’a göre; “Erdemir bir çöplüktür, geleceği karanlıktır, teknolojisi geridir,...” Yani Başbakan “Erdemir beş para etmez. Ama biz tüccar siyaseti güdüp, bunu çelik tekellerine kakalayacağız” demek istiyor.
Diğer özelleştirmeler için de aynı soru etrafında yanıtlar verilebilir elbette. Ama lafı çok uzatmadan söyleyebiliriz ki; hükümetin ekonomi politikası yabancı sermaye güçlerinin sırt sıvazlaması; “aslansınız”, “kaplansınız” pohpohlamalarıyla, IMF’ci televole iktisatçı takımıyla bu ekonomik politikalardan rant sağlayan bir avuç (borsacı, faizci, dövizle oynayan rantiyeci) haramzadeden destekli olarak gitmektedir.
Bu bir avuç rantiyenin mutluluğu için kurulan “emme basma tulumba ekonomisi”, en fazla bir halkasından kopuncaya kadar sürebilecek bir “saadet zinciri”dir. Şimdi bu zincir; “sıcak para”, “özelleştirme” ve “cari açık” halkalarından iyice gerilmiştir. Kopuşu; sıcak para-cari açık ilişkisi mi; yoksa bu ikisiyle birleşen özelleştirme karşıtı mücadelenin büyüyüp emek güçlerini devreye sokması mı, yoksa bugün daha gerilerde gözüken başka bir etken mi tetikleyici unsur olacaktır, onu da önümüzdeki günlerde göreceğiz.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Kapıdaki düşman

Blair’in, Londra’daki saldırıları gerçekleştirenlerin İngiliz vatandaşı Pakistanlılar olduğunu belirterek “Uzakta aramaya gerek yok, düşman evimizde” sözleri, 11 Eylül’den bu yana “terörle mücadele”yi kıtalarötesi hegemonya mücadeleleri için bir manivela olarak kullananların, artık bu çubuğu içeriye doğru da bükeceklerini gösteriyor. Hem ABD’de hem de Avrupa’da “güvenliği” özgürlüklerin yerine geçirmeye yönelik düzenlemeler zaten yapılıyor ve bunlar tepki topluyordu.
Ancak demokrasiye kaynaklık etmekle övünen İngiltere’nin “evdeki düşman”la mücadeleyi, gündeminin baş sırasına koyması burjuva demokrasilerinin, Yeni Dünya Düzeni’nin geldiği noktayı gösteriyor.
Aslında buna liberalizmin çekirdeğindeki gerçeğin kendisini dışa vurması da diyebiliriz.
Avrupa’da zaten bir ucundan devam eden yabancı düşmanlığı Blair’in açıklamasından da anlaşıldığı gibi daha da artacak.
“Dış tehdit” ve “iç tehdit”le mücadeleyi en kolay yönetme biçimi olarak benimseyen Türkiye’deki sivil ve asker yetkililer, son 15-20 yıldır “Batı demokrasi”lerinin ellerini tutmasından yakınıyordu.
Buna rağmen, Ferai Tınç, önceki gün Hürriyet’te “Evdeki düşman” başlığıyla yayımlanan yazısında Blair’in bu sözlerine atıf yaparak şöyle diyor: “Ama teröre darbe indirmek için uzağa gitmeye gerek yok. Çünkü, düşman evde. Terörizme karşı mücadele de evden başlamak zorunda. Londra’daki bombalı saldırılardan sonra bu noktaya gelindiği anlaşılıyor. Hakları tırpanlamadan terörizme karşı önlem almak mümkün mü? Tartışmanın özü bu noktada. “
Ferai Tınç, Türkiye’de var olan hangi hakkı “terörle mücadele” adına tartışmaya açıyor doğrusu merak ediyoruz. Uğur Kaymaz örneğinde de görüldüğü gibi 12 yaşındaki çocukların “güvenlik” politikalarının, ülkenin güvenlik güçlerinin kurşunlarının bir sonucu olarak can verdiği bir ülkede “evdeki düşman”la mücadele adına başka ne öneriliyor?
Genelkurmay İkinci Başkanı Başbuğ’un dün gazetecilerle üç saat süren sohbet toplantısında söyledikleri Ferai Tınç’ın beklentilerine yanıt oluşturdu mu acaba? Bundan sonra, “operasyonlara” karşı çıkmak, “anti-terör” konseptinin emrettiğinden farklı bir dil kullanmak bile “evdeki düşmana” yardım ve yataklık sayılabilir.
Oysa Ferai Tınç’ın da kendisine dayanak yaptığı “Evdeki düşman” saptaması demagojiktir ve özünde, gerçek düşmanı gizlemeye yöneliktir.
Aslında düşman kapıda.
Yönetmenliğini Jean-Jacques Annaud’un yaptığı “Kapıdaki düşman” filmini izleyenler hatırlayacaktır.
Annaud’ın William Craig’in yazdığı “Enemy at the Gates’’ (Kapıdaki düşman) adlı kitaptan esinlerek yaptığı film, Stalingrad Savaşları sırasında genç bir Rus keskin nişancısıyla yaşlı bir Alman keskin nişancısı arasında gerçekleşen ünlü düello üzerinden “Kapıdaki düşman” Hitler’e ve onun ordularına karşı Sovyet askerlerinin ve halkının direnişini anlatır.
Rusların ünlü keskin nişancısı Vassili Zaitsev’in Hitler’in subaylarını avlamak konusunda gösterdiği maharet Sovyet halkı açısından büyük bir moral olur ve herkes onun gibi olmak ister. Savaşın kazanılmasında Stalin yönetimi bu “kahramanlığı” Sovyet halkını harekete geçirecek bir motivasyon unsuru olarak başarıyla kullanır.
Eğer Stalingrad düşseydi, faşizm dünyayı teslim alacaktı. Yaklaşık bir milyon 100 bin Sovyet askerinin yaşamını yitirdiği bu direniş, Alman tarihinin en büyük askeri felaketi oldu.
Bu zafer sadece Sovyet halkının savaşı kazanabileceği umudunu güçlendirmedi, Alman işgali altındaki diğer ülkelerin halklarına da direniş gücü sağladı. Dünya halkları zaferle sonuçlanan Stalingrad direnişinden “Kapıdaki Düşman”la baş edilebileceğini öğrendi.
Bugün de, “kapımıza dayanmış”, komşu ülkeleri işgal etmiş bir Amerika var. Faşist Hitler yayılmacılığı bugün de Bush ve ona destek verenlerin eylemlerinde sürüyor.
Londra’ya yönelik saldırıların, Blair’in Afganistan ve Irak işgallerinde ABD’ye verdiği açık desteğin bir kefareti olduğu düşünülürse, aslında düşman Blair’in dediği gibi “evde” değil kapıda. Blair’i Bush’un köpeği gibi resmeden İngiliz çizerleri ve Bush’a verdiği desteği geri çekmesi için Londra sokaklarını dolduran İngilizler, bunu Blair’e söylemişlerdi.
Blair bugün de “kapıdaki düşman”la suç ortaklığından vazgeçmediği için İngilizleri, düşmanı evde aramaya çağırıyor.
Ferai Tınç’ın yaklaşımı da yeni değil. Hitler’in Sovyetler’in kapısına dayandığı dönemde Türkiye’de komünistler “evdeki düşman” olarak ilan edilerek evlerinden toplanmışlardı. Irkçı faşist yayın organlarının ve örgütlerin önü açılırken, sosyalist yayın organlarına karşı amansız bir sansür uygulanmıştı. Hitler’i hicveden karikatürist bile “Dünyanın canına okuyan bu adamın hışmını üzerimize mi çekeceksin?” diyerek uyarılmıştı.
Şimdi de aynı nakaratı dinliyoruz. Ve “düşman” yine evde değil, kapıda.

e-posta:
fpolat69@yahoo.com

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Aslolan barıştır

Medya birden Kürt aydınlarını keşfetti!
Ne oldu da birden ve aniden Kürt aydınları sevgisi peydah oldu bunlarda?
Oysa Kürt aydını denince akla hemen ilk gelenlerden Ape Musa alçakça bir biçimde öldürüldüğünde, bunlar meselenin yanına bile yanaşmamışlardı!
Ape Musa Kürt halkının kalbine yerleşmiş şerefli, onurlu ve gerçekten de aydın ve halk adamıydı.
Hadi bakalım madem içinizde bu derece Kürt aydını aşkı depreşti, önce şu Ape Musa’nın cinayet işine bir el atalım desek.
Elbirliğiyle Ape Musa’nın heykelini dikelim önerisini götürsek.
Veya Vedat Aydın’ın adını ağzımıza alsak...
Sahiplenirler mi?
O iş başka der geçerler.
Yine de Kürtlerin kendi aydınlarının olabileceği gerçeğinin bile kabul edilmesi iyi bir şey.
Ama Kürt aydını olarak medyada adı geçenlerin de şöyle bir düşünmesi lazım:
Ben ne yaptım da bunlar beni bu kadar çok sevmeye başladılar?
Bir anda bizi keşfettiler?
Öyle bir sunuyorlar ki, Kürt aydınları bir hareket başlatmış, bu hareket de hedefini Kürt hareketine karşı kilitlemiş!
Veya şöyle:
Kürt hareketine karşı çıkanlar, terörist diyenler aydındır.
Diğerleri karanlık!
***
Ama yine de tüm bunlar bugünkü sıkıntıları çözmüyor.
Giderek tırmanan kanlı çatışmalar sürüyor.
Kürtlerin taleplerini, dertlerini isteklerini bir kenara bırakıp soyut bir Kürt aydını edebiyatı hiçbir yaraya merhem olmuyor.
Eğer Kürt aydını halkının bir parçasıysa elbette halkının sesine kulak verecek, barış isteyecektir.
Peki barış nasıl bir şeydir, nasıl gerçekleşecektir?
Barış ve kardeşlik eşit koşullarda olur.
Bir tarafın diğerini ezdiği, her gün patakladığı, hedefe koyduğu, hep şüpheli konuma oturttuğu, karşılıklı önyargıların körüklendiği bir ortamda barış zaten kökünden dinamitlenmiş demektir.
Şüphesiz kimse kan dökülmesinden, düşmanlıktan yana değildir
Ama kardeşliği bozan koşullar ortada dururken söylenecek her şey havada kalacaktır.
Bugün için silahlı mücadele kararı ne kadar doğrudur?
Kimin lehine kimin aleyhinedir? Çatışmalar kimin tercihidir?
Bunlar tartışılacak konulardır.
Ama bu işler Taha Akyol ve İsmet Berkan’ın “Kürt aydını” olarak atadığı Ümit Fırat’a mı kalmıştır?
Sadece tek bir soru bile onun konumunu anlamaya yeter?
Ümit Fırat halkı için ne yapmıştır?
Halkın yaptığı her şeye terör demekten başka!
Taha Akyol’dan aferin almak, aydınlık değil, ama karanlıkların başlıca işaretidir?
Taha Akyol’la el ele!
Amma aydınlık bir tablo haaa!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  bilgi işlem..........Sadık Çakıcı

Disketleri rafa kaldıran teknoloji

Bilgisayara bağlanan çeşitli çevre birimlerinin (fare, klavye, ekran gibi) veri iletim teknolojileri genellikle farklıdır. Ancak çevre birimlerinin sayılarının artması ve bilgisayarlarla iletişim kurabilen çeşitli eletronik cihazların geliştirilmesiyle birlikte bağlantı konusunda bir standart oluşturma ihtiyacı duyulmuştur.
Veri iletim teknolojileri konusunda en geniş kullanım alanı bulan USB (Universal Serial Bus -Evrensel Seri Port-) teknolojisi 1996’da ortaya çıkmasına rağmen ancak son yıllarda adından söz ettirmeye başlamıştır. Bunda en büyük pay, günlük kullanımda yeni yeni yer etmeye başlayan ve genellikle bilgisayarlardaki USB bağlantı noktalarını kullanan cihazlardır. Eskiden beri kullanılmakta olan yazıcılar ve tarayıcılar da daha önce kullandıkları bağlantı çeşitlerinin yanı sıra artık USB teknolojisini destekleyen ya da sadece USB bağlantısını kullanan ürünler olarak piyasaya sürülmektedir.
İlk çıktığı zamanlarda USB 1.1 standardına göre tasarlanan ürünler 12 Mbps (saniyede 1,5 Megabyte) veri transfer hızına sahipken diğer bağlantı türleri karşısında çok cazip bir seçenek olarak durmuyordu. USB 2.0 (USB High Speed) standardının oluşturulmasıyla birlikte ciddi bir alternatif (480 Mbps) olarak değerlendirilmeye başlandı. USB teknolojisinin önemli bir özelliği de aynı bağlantı noktasına birçok cihazın bağlanabilmesidir. (Çoğaltıcı hublar aracılığıyla USB bağlantısına aynı anda teorik olarak 127 USB cihaz takılabiliyor).
İşin pratik yanına gelecek olursak, USB teknolojisinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu bağlantı türünü kullanan oldukça işlevsel cihazlar ortaya çıktı. Bunların en başında USB bellekler geliyor. Eskiden dosyaları taşımak amacıyla kullandığımız ve zaman zaman açılmayan disketlerin pabucunu dama atan USB belleklerin şu an için en düşük kapasiteye sahip olanı 128 Megabyte değerindedir ki bu da yaklaşık 88 diskete denk düşmektedir. Üstelik USB belleklerin veri saklama kapasiteleri CD’lerin kapasitelerini de çoktan aşmış durumdadır.
Oldukça küçük boyutlu cihazlar olan USB belleklerin yaygınlaşmasıyla birlikte piyasaya yeni sürülen dizüstü bilgisayarlar artık üzerlerinde disket yuvaları barındırmamaktadır. Ancak disketle veri taşımaya da ihtiyaç duyuluyorsa USB bağlantı noktası üzerinden takılabilen disket sürücüleri kullanılabilir. Yeniden yazılabilir CD’lerin ve kablosuz ağların varlığını da göz önünde bulundurursak bir süre sonra masa üstü bilgisayar sistemlerinde de disket sürücülere ihtiyaç duyulmayacağı gayet açık.
USB bellek edinirken iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. Her ne kadar artık USB bağlantısını kullanan çoğu cihaz USB 2.0 standardını destekliyorsa da bundan emin olmak gerekir. Bunun yanı sıra almayı planladığınız USB bellek ne kadar fazla işletim sistemi tarafından destekleniyorsa verilerinizin taşınabilirliği o oranda artacaktır.
Kaıçınılmaz olarak bir süre sonra üretilen masa üstü ve diz üstü bilgisayar sistemlerinin hemen hepsinde açılış seçenekleri arasında USB bağlantı noktası standart olarak buluncağı için tüm sisteminizi (Knoppix gibi bir işletim sistemi, çalışılan programlar ve dosyalar vb.) bir USB bellekte depolayıp herhangi bir bilgisayarda kendi sisteminizdeymiş gibi çalışma rahatlığını yakalamak çok uzak bir olasılık değil.

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön

  EKONOMİ DÜNYASI..........Tahir Şilkan

Vergi gelirleri üzerine

Maliye Bakanlığı tarafından yayınlanan bütçe verileri, 2005 yılının ilk altı aylık döneminde vergi konusunda öngörülenlerin gerçekleştirilemediğini gösteriyor.
Vergi gelirlerinde toplam olarak sağlanan yüzde 22 oranındaki artışın, büyük oranda haksız ve adaletsiz ÖTV, KDV, harçlar gibi dolaylı vergilerden ve ücretlilerden yapılan tevkifatlardan sağlandığı anlaşılıyor.
Açıklanan veriler, 2004 yılı gelirleri ve korum kazançları üzerinden beyan edilen, beyana dayanan gelir vergisi ile kurumlar vergisinde önemli bir gerilemeye işaret ediyor. Beyana dayanan gelir vergisindeki artış yüzde 2 düzeyinde gerçekleşirken kurum kazançları üzerinden alınan kurumlar vergisinde yüzde 60’a yaklaşan bir gerileme olduğu görülüyor.
Beyana dayanan gelir vergisi ve kurumlar vergisinde ortaya çıkan sonuçlar, bütün tersine söylemlere karşın vergi mükelleflerinin gelirlerini ve kurum kazançlarını tam ve doğru olarak beyan etmediklerini ve yapıldığı-yapılacağı söylenen vergi denetimlerinin etkisiz olduğunu ortaya koyuyor.
Vergi denetim elemanlarının ağırlıklı olarak zaman aşımı sürecindeki incelemeleri yapması, denetim elemanı sayısının yetersizliği, denetim grupları arasındaki eşgüdümsüzlük ve çatışma vergi denetimindeki istenilen başarının sağlanamamasının öne çıkan gerekçeleridir.
Matrah artışı sağlamaya yönelik güncel vergi denetimlerinin, denetim sonrasında mükellefler tarafından sağlanan “faturalarla”, vergi artışı sağlamayacak biçime dönüştürüldüğü anlaşılıyor.
Beyannameli mükelleflerden sağlanamayan verginin, dolaylı vergiler yoluyla emekçilerden sağlandığı ve dolaylı vergilerin toplam vergi gelirlerine oranı bakımından dünyanın en yüksek dolaylı vergi yüküne sahip ülkesinin Türkiye olduğu ortaya çıkıyor.
Gelir dağılımının en adaletsiz olduğu ülkelerden biri olan ülkemizin, dolaylı vergilerdeki bu ağırlık dolayısıyla, gelir dağılımındaki adaletsizliğin emekçiler aleyhine daha da bozulmasına yol açtığı anlaşılıyor.
Vergi gelirlerinde, bütçe öngörülerinin gerçekleşmemesi, IMF’nin beklediği “vergi reformunu”, özellikle gelir ve kurumlar vergisindeki oran düşürülmesini zora sokmuş durumda.
Bütçe gelirlerinde öngörülen vergi gelirleri hedefinin tutturulamaması sonucunda faturanın her zaman olduğu gibi yine emekçilere yıkılacağı ortaya çıkıyor. Bütçeye gelir sağlamak için, ücretsiz veya çok az bir bedelle sağlanan bir kısım kamu hizmetinin bedelli olması ve/veya bedellerinin artması gündeme getiriliyor.
Bütçeye gelir sağlamak için, kamu varlıklarının birkaç yıllık kârları karşılığında satılmasının yanısıra, kamu hizmetlerinin pahalılaşması sağlanıyor. Emekçilerin ücretlerine yıllık yüzde 10’un altında artış yapılırken, İstanbul’da kent için otobüs taşımacılığına 6 ay içinde yüzde 30 artış yapılması, gidilen sürecin en somut örneğini oluşturuyor.


 
Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

Yeni bir sol partiye ihtiyaç var mı?

Almanya erken genel seçimler için önemli bir haftayı daha geride bırakıyor. 1 Temmuz’da Başbakan Gerhard Schröder için yapılan “güvensizlik oylaması”nın üzerinden nerdeyse üç hafta geçti. Cumhurbaşkanı Horst Köhler’in en geç cuma gününe kadar, Federal Parlamento’yu dağıtarak, 18 Eylül’de erken seçimlerin yapılmasına karar vermesi bekleniyor.
Gazete ve televizyon kanalları, bugünlerde en çok “Yeni bir sol partiye ihtiyaç var mı?” sorusuna yanıt arıyor. 140 küsur yıllık Sosyal Demokrat Parti (SPD), “25 yıllık Birlik/90 Yeşiller Partisi varken, hem de yedi yıldan beri iktidardayken, yeni bir sol partiye ne gerek var?” deniliyor.
Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile Emek ve Toplumsal Adalet Partisi-Seçim Alternatifi (WASG) arasında erken seçimler dolayısıyla kurulan güç birliğinin bir parçası olarak PDS’nin adını “Sol Parti” yapması üzerine alevlenen tartışma karşı kampanyaya dönüştü.
Mayıs ayı ortalarında yapılan anketlerde erken seçimlerde sandıktan Hıristiyan Muhafazakârlar-Liberaller koalisyonunun çıkmasına kesin gözüyle bakılırken, solda sağlanan güçbirliği bütün hesapları alt üst etti. Hıristiyan Muhafazakârlar ile Liberaller’in salt çoğunluğu sağlayamayacağı, dolayısıyla zorunlu bir Hıristiyân Muhafazakar-Sosyal Demokrat “büyük koalisyonu”nun kurulabileceği dillendirilmeye başlandı.
Son anketlere göre Doğu Almanya’da yüzde 31 ile birinci, Almanya genelinde yüzde 12 ile üçüncü güç haline gelen “Sol Parti”nin hızlı yükselişi, sermayeyi tedirgin etmeye başladı. SPD eski Genel Başkanı Oskar Lafontaine şahsında sol ittifaka karşı başlatılan karalama kampanyasının temel ayaklarını “yabancı düşmanlığı” ve “milliyetçilik/ulusalcılık” oluşturuyor.
Hıristiyan Muhafazakârlar, şimdilik en büyük rakip SPD’nin oy kaybetmesi adına Sol Parti’ye eleştiri oklarını yöneltmeyi tercih etmezken, en kirli kampanya SPD, Yeşiller ve onlara yakın yayın organlarınca sürdürülüyor.
“Solcuların geri dönüşü” başlığının yanına Lafontaine’nin omzuna balyoz, kafasına kızıl yıldızlı bereyi geçiren haftalık Die Zeit, “Almanya’nın yeni bir sol partiye ihtiyacı var mı?” diye sorduktan sonra, “Hayır, bir kez daha hayır” yanıtını veriyor. (14 Temmuz 2005)
Yeşiller’in çizgisindeki eski 68’lilerin çıkardığı Die Tageszeitung (taz) bu kampanyaya “sol”dan katılıyor. 13 Haziran günü manşete çıkardığı “Yaşasın uluslararası dayanışma” sloganındaki “arası” kelimesinin üzerine çarpı atarak “Yaşasın ulusal dayanışma” diyordu. Bu sloganı Neonaziler kullanıyor.
Taz, pervasız bir şekilde solcuları faşistlerle aynı kefeye koymayı şu şekilde gerekçelendiriyor: “Fransız solcuları, sağ popülist parolalarla, Polonya’dan gelen muslukçuya karşı çıkarak, AB Anayasası’nı reddetmeyi başardı. Almanya’da Sol Parti’nin birinci sıra adaylarından Oskar Lafontaine yabancı işçilere karşı ya da Türkiye’nin AB’ye alınmasının halkoyuna sunulmasını isteyerek sağcı seçmenleri avlamak istiyor. Bunlar yeni milliyetçi solun işaretleri mi?”
Soruya olumlu yanıt verilerek, Almanya’da “milliyetçi bir sol”un gelişmekte olduğu iddia ediliyor ve seçmenlerden bundan uzak durması isteniyor.
Benzer bir şekilde Der Spiegel de haftalardır her sayısında “Kızıl Panter”, “popülist” dediği Lafontaine’ye karşı yazılar yayınlayarak, “Sol Parti”nin etkisini zayıflatmaya çalışıyor.
Ama öyle anlaşılıyor ki; yıllardır halka karşı saldırıları hayata geçirenler ve onların borazanlarının kampanyaları ters tepiyor. Çünkü, Sol Parti bütün karşı kampanyalara rağmen her hafta oyunu arttırıyor.
Baştaki soruya dönersek...
Bugün sermayenin pervasız saldırılarını püskürmek, kaybedilen hakları geri almak, barışçıl bir dış politika sürdürmek, yerli ve göçmenlerin ortak yaşam olanaklarını güçlendirmek, Doğu ve Batı Almanya’yı ekonomik ve politik anlamda birleştirmek, emekçilerin güncel taleplerine yanıt vermek amacıyla değişik güçleri içinde barındıran, cephe işlevi gören yeni bir sol partiye ihtiyaç vardır. Ancak bu partinin hızla bünyesinde barındırdığı burjuvalardan, kariyeristlerden, emek değerlerine yabancı asalaklardan kurtularak, gerçek bir sınıf partisine dönüşmesi kaçınılmazdır. İşçi sınıfının çıkarlarını ve dünya görüşünü politikasının merkezine koymayan bütün sol partiler, er ya da geç kapitalist düzenin bir parçası olur, sonra da ya marjinalleşir, ya da yok olup giderler.
Bunun için de, bugün sermayenin politikalarına karşı kabaran öfkeyi toparlamaya aday görünün “Sol Parti”, Almanya‘da işçi sınıfının mücadelesini geliştiren, gerçek bir sınıf partisinin yaratılmasında bir işlev gördüğü takdirde anlamlıdır.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  İNSAN ve SPOR..........Hakan Keysan

Oyun

Bütün spor branşlarının temelinde insanın oyun oynama istemi yatmaktadır. Bu istem sadece çocukluk çağında duyulan bir gereksinim değildir. İnsan yaşamının bütün boyutuna egemen olan doğal bir güdüdür oyunsal eylem.
Oyun günümüzde çeşitli şekillerde uygulanabiliyor. Her yaşa yönelik birçok oyun türü bulunmakta. Ama genel oyun anlayışına baktığımızda çevremizde bu anlayışın ürünü olarak; tüketime yönelik, insanın zamanını boşa geçirmesine neden olacak kadar içeriksiz eylemler görüyoruz. Şansa yönelik olguyu kullanarak çalışmadan köşe dönmenin çeşitli formatları bizlere oyunlar aracılığıyla dayatılıyor.
Kahvehane kültürünün pençesine düşmüş ve orada gün boyu okey masalarında oyun oynayan bir insan tipolojimiz var. Hiç emek harcamadan sınıf atlamayı, yoksulluğu kullanarak pembe rüyalar görmeyi kışkırtan köşe dönmeci şans oyunları işin cabası. Olayın boyutları öyle bir noktaya geldi ki ganyan ve iddaa bayileri hemen her bölgede hasılat rekorları kırıyor. Zengin olma umudu kışkırtılarak insanların oyun dürtüsü, sisteme eklemlenme, onun edilgen bir parçası olma pratiklerine yaslandırılıyor.
Günümüzde oyun eylemi böyle ideolojik bir yapı üzerinden yükseldiği için bu tür etkinlikleri insanlığın gelişimine katkı sunacak tarzda gerçekleştirmek ne yazık ki mümkün olamıyor. Özellikle futbola atfedilmiş oyun kavramının içinde de tüketime eklemlenme pratikleri bulunuyor. İnsanın gündelik yaşantısının bir parçası haline getirilmiş futbol oyunuyla ölü sezonlarda bile gizli bir oyun süreci yaşanıyor. Her gün asparagas haberlerle büyük kulüpler takım düzüyor. Birçok futbolcunun isimleri kullanılarak seyircinin hayalleri süsleniyor. Çoğu uydurma da olsa her yeni transfer haberi insanları yeni bir umuda, yeni bir heyecana sürüklüyor.
Futbol oyununa bağımlı bir nesil olarak, pasifizmi kışkırtan ve yine gündelik popüler yaşama entegre olma pratiklerine yaslanan bu oyun sayesinde bizlerin oynama istemi törpüleniyor. Oynamayı değil seyirci olmayı dayatan anlayış, oynama güdülerini karşılıksız bırakınca, bunun sonucu yozlaşma, yabancılaşma ve bilinç bulanıklığı biçiminde ortaya çıkıyor.
Ortada yapısal bir yöntem sorunu var. Oysa tam tersi bir felsefeyle uygulanan oyun formatında insanın bireysel, kültürel, sosyal ve beceri yönlerinden gelişimi amaçlanmalıdır. Bugün tüketim koşullarına olan entegresyon yüzünden insani oyun formatlarımızda ciddi bir yozlaşma yaşanıyor. Pasifizm, gericilikle kışkırtılıyor adeta.
Bu egemen oyun anlayışının yerine alternatif bir oyun kültürü koyma zorunluluğumuz bulunuyor. Zamanı, gelişimi etkinsizleştiren değil, bireyi üretken kılan bir oyun anlayışına gereksinimimiz var. At yarışları ve şans oyunları peşinde koşarak zengin olma hayallerimize yenilmememiz gerekiyor. Bu tuzağa düştüğümüz müddetçe bize dayatılan kulvarların dışında kalma olanağımız ve bizim istediğimiz oyunları oynama şansımız hiç bulunmayacaktır.
Oyunsuz kalmayın!..

e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

Kral kelebeği

Üzeri siyah bantlı, koyu kırmızı kanatları ile en güzel kelebeklerden biridir kral kelebeği. Tüm narinliğine karşın, çok uzun mesafeleri kat edebilecek uçma gücüne sahiptirler. Yaz boyu kırlarda tek başlarına uçar durur, özgürlüğün tadını çıkarırlar. Çiftleşme zamanı erkekler, güneş ışınlarının bol olduğu ağaç dallarının uçlarında veya yüksek boylu otların tepesinde kanatlarını bir aşağı bir yukarı dalgalandırarak çevreyi gözetlerler. Bir kelebek yaklaştığında hemen ona doğru uçarak kendi türünden olup olmadığını yoklarlar. Dişisini bulduğunda ona hafifçe dokunarak çiftleşme dansına davet eder. Beraberce yükseklere uçar, birbirlerinin etrafında döner dururlar. Eşi razı olduğunda, birkaç saat sürecek olan çiftleşme başlar. Dişi döllenmiş yumurtalarını bir tür sütleğen bitkisine teker teker bırakır. Açılan yumurtalardan çıkan tırtıllar, toksik madde içermesine karşın bu bitki ile beslenerek büyürler. Bu zehirden etkilenmedikleri gibi onu bünyesine alarak düşmanlardan da korunum kazanırlar. Başkalaşım geçirip ergin kelebeklere dönüştükleri zaman bile zehiri bünyelerinde barındırırlar. Zaten bu nedenledir ki çok güzel alıcı renklere sahiptirler. Onlarla beslenmek isteyen bir kuş, onu gagaladığı anda zehiri ağzında hisseder ve geri bırakır. Bir dahaki seferde onu gördüğünde de renkleri ile olumsuz tadını bağdaştırarak uzak dururlar. Sessiz, kırılgan kelebeğin gizli gücüdür, taşıdığı zehir. Parlak alıcı renkleri ise gücünün uyarısıdır. Dokunma bana, zararlı çıkarsın der adeta. Soğuklara dayanamadıkları için sonbaharda toplanmaya başlarlar, binlerce bir araya gelir. Kanada’dan Meksika’ya uzun bir göç başlar. Kuzeyin soğuk günlerini sıcak bölgelerde geçirip buralarda üredikten sonra, ilkbaharla birlikte yine bir araya gelerek kuzeye yolculuğa başlarlar. İlginçtir, yeni nesil kelebeklerin her biri ebeveynlerinin yaşadıkları eski bölgelere hatta ağaçlara geri dönerler. Her kelebek yalnızca bir yıl yaşar, ama gelecek kuşaklar bir araya toplanıp uzun yolları aşmaya devam edip dururlar.
Yıllardır bize dokunmayın, hak eden emektir demelerine karşın onlara aldırmayanlar gerçek gücü görmeye başladılar. Emeğinin karşılığını almaktan, insanca yaşamaktan başka hiçbir istemi olmayanlar kral kelebekleri gibi gizli güçlerini sergiliyor artık. Aynı onlar gibi binlercesi bir araya geliyor, IMF’den, Derviş’ten, hortumcudan ve benzerlerinden uzak, kimsenin kimseyi sömürmeyeceği, sorunların gerçek çözümlerini sunacak bir göçe doğru. Her nesil daha da çoğalarak.
(Bu yazı, Yeni Evrensel gazetesinin 12 Nisan 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net