www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Etik kobay çocuklar

DURUM ____Ahmet Yaşaroğlu
Sermaye memnun

DÖNÜŞÜM ____Serdar Derventli
Kapitalizm çürüyor

kent yazıları ____Necati Uyar
AB bayraklı meslek odası olmak…

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Etik kobay çocuklar

Çocukların kobay olarak ilaç tekellerinin önüne atılması için cansiperane çalışan efendiler yaptıkları işin memlekete ne kadar faydalı olduğunu savunurken acayip laflar ediyorlar.
Çocukların deneylerde kötü amaçlara alt edilmemesi için çok büyük önlemler aldık diyor, birisi.
Yasa tamamen bilime hizmet...
Çocuk ve insan sağlığı içindir...
Devletin kontrolünde ve denetiminde olacaktır.
Yabancı ilaç şirketlerinin bu işle en küçük bir ilgisi yoktur.
Deneyler etik kurulun ilgi ve bilgisi dahilinde yapılacaktır...diyorlar.
Konuşuyorlar da konuşuyorlar.
Oysa bu işin ardında yabancı ilaç şirketlerinin olduğu biliniyor.
En azından, Türkiye’de ilaç piyasanın yüzde 90’ını yabancı ilaç tekellerinin elindedir.
Her ne kadar rakamlar üzerinde cambazlık yapanlar yabancı ilaç
tekellerinin Türkiye’deki piyasa payının yüzde 55’ler civarında olduğunu söylüyorlarsa da bunun gerçekle ilgisi yoktur.
Yerli ilaç denilen şey esas olarak “jenerik ilaç” üretimidir.
Yani hammaddesi dışarıdan gelen burada harmanlanıp ambalajlanıp piyasa sürülen ilaç.
Nitekim Türkiye’de patent almış yerli ilaç sayısı sadece ve sadece 13-14 kadardır.
Gerisini siz hesap edin!
***
Peki çocukların devletin denetim ve kontrolü bir güvence olarak değerlendirilebilir mi?
Hastaneleri özelleştirip, sağlığı paralı hale getiren kimdir?
Parası olanın tedavi edildiği, parası olmayanın aspirin bile alamadığı kıvrana kıvrana öldüğü bir sistemin etiği nedir ki?
Bırakın başka şeyleri sadece son ilaç skandalları bile bu denetimin nasıl bir denetim olduğunu göstermiştir!
Rüşveti verenin istediği fiyata ilacı sattığı bir ülkede devlet denetiminin ne menem bir şey olduğu meydanda değil midir?
Etik kurul laflarına gelince...
Bu yasayı el çabukluğu marifet geçirenlerin nasıl etik adamlar olduğu ortadayken hangi etikten bahsedilecektir?
Kaldı ki, bırakın çocukların kobay olarak kullanılmasını...
İlaç sektörünün birtakım doktorlarla nasıl el ele çalıştığını bilmeyen var mıdır?
Hediyeler, geziler, ilaç yazımı “performansına” bağlı ödüllendirmeler!..
Bunlar bu ülkeye yabancı şeyler midir?
Bunlar Patagonya’da mı olmaktadır?
Kaldı ki, her şeyi piyasa kurallarının belirlediği...
İlaç ve sağlığın piyasa içersinde değerlendirildiği...
Ekmekten suya, sağlıktan eğitime kadar her şeyi piyasa kurallarının belirlediği bir sistemde “etik” zaten o piyasa tarafından belirlenmektedir.
O piyasa kurallarında gemisini yürüten kaptandır!
Parayı veren düdüğü çalar.
Altta kalanların ise anası ağlar.

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  DURUM..........Ahmet Yaşaroğlu

Sermaye memnun

Başbakan Erdoğan geçtiğimiz günlerde TÜSİAD’ı ziyaret etti. Basından öğrendiğimiz kadarıyla bu ziyaretten iki taraf da oldukça memnun kalmış. Başbakan “uzun zamandır gelmek istiyordum’ demiş ve eklemiş, “TÜSİAD’la ekonominin durumunu ve özellikle de daha fazla yabancı sermayeyi nasıl Türkiye’ye çekebiliriz, bunu görüştük. Ekonomide gelinen nokta her türlü takdirin üzerindedir. Parametreler de bunu açıkça göstermektedir.”
Başbakan’ın bu sözlerine karşılık TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı ise, şunları söylüyor: “sayın Başbakan’ı ağırlamaktan dolayı çok mutluyuz. Hükümetin özelleştirmedeki kararlılığını, programdaki başarısını takdirle karşıladığımızı dile getirdik. Geçtiğimiz ay hazırladığımız değerlendirme raporunu kendisine takdim ettik.” Söylenenlerden de açıkça anlaşılacağı gibi karşılıklı derin sevgi ve muhabbet dile getiriliyor.
Başbakan’ın yabancı sermaye sevgisini -özellikle de “ta Idaho’ya giderek bir kez daha belli ettiği ABD sermayesi sevgisini- özelleştirmedeki ısrarını biliyoruz. Erdoğan, ayrıca başta petrol olmak üzere sürekli yapılan zamlara, cari işlem açığının rekor düzeye çıkmasına rağmen “ekonomik parametrelerin” oldukça iyi olduğunu söylüyor. Ancak halkın “ekonomik parametreleri” çok daha değişik şeyler söylüyor. Yoksulluk derinleşiyor, işsizlik artıyor, özelleştirme aşkı yeni işsizleri beraberinde getiriyor, işçiler düşük ücret artışlı toplu sözleşmelere mahkum ediliyor, ülke ekonomisi yabancı sermayenin talanına ardına kadar açılıyor, halkın yaşamı her geçen gün kötüye gidiyor.
TÜSİAD’ın bütün bunları takdir etmesi elbette şaşırtıcı değil. Sermayenin temsilcileri, hükümetlerden yıllardır ısrarla talep ettikleri uygulamaların, AKP Hükümeti tarafından bir bir hayata geçirilmesinden oldukça memnun olmuş durumdalar. Hükümetin yapmak üzere önüne aldığı işlere ve ilan ettiği hedeflere bakıldığında bu karşılıklı memnuniyetin daha da artacağını şimdiden söyleyebiliriz. Kısacası sermaye cephesi, emekçi halka karşı uygulamaya soktukları saldırılar konusunda tam bir anlayış birliği içindeler ve önümüzdeki günlerde bu saldırıların şiddetlenerek sürdürülmesi konusunda kararlılar.
Hükümetle TÜSİAD arasında tazelenen bu nikah, işçi ve emekçi halk için çalışma ve yaşam koşullarının sürekli kötüye doğru gideceğinin, yeniden ve kararlılıkla ilan edilmesidir. Sermaye kendi cephesini sürekli ve yeniden sağlamlaştırmaya, gedikleri kapatmaya çalışıyor. Buna karşın emek cephesi de kendi birliğini kurmaya, mücadelesini ilerletmeye çalışıyor. Telekom, Ereğli, Seydişehir işçileri bu cephenin bugünkü sözcüleri durumundalar. Ancak emek cephesinin sermayenin saldırılarını püskürtebilecek daha geniş bir birliğe ihtiyacının olduğu da bir gerçek.
Mücadelenin ön safındaki işçiler –Telekom işçileri ve onları çeşitli biçimlerde destekleyen işçiler- bugün iş bırakarak, destek ve dayanışma eylemleri yaparak sermayenin özellikle özelleştirme saldırısına karşı mücadelelerini bir ileri aşamaya taşımaya çalışıyorlar. Ancak Hükümet ve TÜSİAD arasındaki son görüşmede bir kez daha ilan edildiği gibi, işçi ve emekçi halka yönelik saldırılar artarak ve genişleyerek sürdürülecek. Bu aynı zamanda sadece özelleştirme ile sınırlı olmayan bir saldırı anlamına da geliyor. Ama sadece o anlama gelmiyor, aynı zamanda daha geniş talepler üzerinde bir araya gelebilecek, sermaye saldırısını püskürtmek üzere mücadeleye atılacak yeni güçler anlamına da geliyor.
Bu nedenle, bugün harekete geçmiş olan ileri işçi kesimlerine verilen destek, sadece özelleştirmenin püskürtülmesi için verilmiş bir destek anlamına gelmiyor, daha geniş sermaye saldırılarının önünün kesilmesi için verilmiş bir destek anlamına da geliyor. Mücadele eden güçler ne kadar yaygınlaşıp, genişler ve aralarındaki birlik ne kadar sık örülürse, işçi ve emekçi halkın sermaye ve hükümetin saldırılarını püskürtme mücadelesi de o kadar güç toplamış olacak. Bugün işçi ve emekçi haklarını savunmanın, aynı zamanda ülkeyi savunmak anlamına geldiği bir süreç yaşanıyor. Bu nedenle mücadele sadece özelleştirmelerin kaderini değil, ülkenin de kaderini belirleyecek.


 
Başa dön

  DÖNÜŞÜM..........Serdar Derventli

Kapitalizm çürüyor

Almanya haftalardır ülkenin en büyük devlet sermayeli otomobil tekeli Volkswagen’deki (VW) skandalı tartışıyor. En yüksek tirajlı bulvar gazetesi ‘Bild’ neredeyse her gün kapaktan skandalın küçük bir parçacığını daha tartışmaya sunuyor. Ciddi gazeteler ise gelişmeleri yorumlayıp sonuçlar (!) çıkartıyorlar.
Tekelin geleceği ile ilgili strateji üzerine anlaşamayan iki sermaye grubunun arasında başlayan çatışmada ‘kirli çamaşırların’ ortaya döküleceği bilinmesine karşın bu boyuta varacağı tahmin edilmiyordu. Bir iki tehdit ve birkaç kişinin ayağının kaydırılmasıyla sonuçlanacağı umulan ‘operasyon’ giderek büyüyor. Önce tekelin baş işçi temsilcisi Klaus Volkert, ardından personel müdürü Peter Hartz istifa ettirildi.
Böyle devam ederse, 1998 Eylül sonuna kadar VW’nin Denetleme Kurulu Başkanlık Konseyi’nde yer alan Başbakan Gerhard Schröder de, görevini yapmadığı için, skandaldan nasibini alacak gibi gözüküyor. Ancak skandal nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın sonunda VW işçilerinin kaybedeceği biliniyor. Şimdiden VW’de üretim giderlerinin rakip tekellerden yüzde 30-40 daha yüksek olduğu öne sürülüp 2010 yılına kadar 8 milyar Avro tasarruf edilmesi gerektiği, aksi takdirde 15 bin emekçinin işine son verileceği bildiriliyor.
Aslına bakılırsa VW’de yaşananlar Almanya burjuvazisi açısından o kadar büyük bir skandal değil. Halen değişik biçimlerde gündemde olan, en azından on değişik rüşvet ve kara para aklama skandalını sıralayabiliriz. Ve bu skandallara karışmayan yok gibi: Politikacıları maaşa bağlayan tekellerden kamu televizyonunda gizli reklam yapan redaktörlere, yüklü miktarda ‘bağış’ karşılığı tekellerin silah ticaretine onay veren hükümet partilerinden, ihaleleri rüşvet karşılığı dağıtan yerel politikacılara kadar uzayan bir liste.
Nereye elinizi atsanız, nereye ayağınızı bassanız hep pislik, pisliği kazıdıkça alttan daha katmerlisi gün ışığına çıkıyor.
VW skandalının bu denli tartışılmasının tek nedeni ‘işçi temsilcilerinin’ pisliğin içine bu kadar girmiş olmaları. Açıklananlara göre sadece son iki yıl içinde, hesaplara ‘işletmenin çıkarı için’ notuyla geçilen 700 bin Avro, işçi temsilcileri tarafından ‘hayat kadınlarıyla’ harcanmış!
Burjuvazi ortaya çıkan bütün skandalları kendi lehine kullanmaya çalışıyor. VW’de de bunu yapıyor. Ülkenin bütün yorumcuları ‘etik değerlerin’ amansız savunucusu kesilip, ‘bir avuç tekel yöneticisi ve işçi temsilcisinin şahsi çıkarları uğruna VW tekelini nasıl talan ettikleri’ üzerine dem vuruyorlar. Almanya’nın en büyük gazetelerinden biri olan Süddeutsche Zeitung’un ‘sol liberal’ ünvanlı yorumcusu Hans Leyendecker hafta sonu yazısında, ‘İşçi sınıfının zaferi: İşçi temsilcileri de artık sosyete fahişelerine el atabilecek’ diyebilecek kadar ileri gidebiliyor.
‘Temsilcilerin’ hesaplara ‘işletmenin çıkarı için’ notuyla geçilen bu ‘servisin’ karşılığında 100 binden fazla VW emekçisinin haklarını sattıklarını daha öncede bu köşeden yazmıştık. Leyendecker ve ‘etik değerlerin’ diğer amansız savunucuları ‘işçi temsilcilerine’ bu kadar paranın neden verildiği konusuna hiç girmiyorlar. ‘Etik değerler’ üzerine ahkâm kesmek ancak sözde işçi temsilcilerinin burjuvazinin masasından düşen kırıntılardan faydalandıkları zaman akıllarına geliyor.
Milyonlarca işsiz emekçinin işsizlik paralarının düşürülmesine, 300 bininin parasının tümden kesilmesine, onbinlercesine ‘Daha makul bir eve taşının’ denilmesine neden olan ve VW Personel Müdürü Peter Hartz’ın imzasını taşıyan ünlü ‘Hartz Yasaları’ yürürlüğe girdiğinde bu yazarların hiçbirinin aklına ‘etik değerler’ gelmemişti. ‘İşçi sınıfının zaferi: İşçi temsilcileri de artık sosyete fahişelerine el atabilecek’ diyebilecek kadar alçalan Leyendecker, Hartz IV yasasıyla kimi işsiz kadınların genelev ve pavyonlarda çalışmaya zorlanmaları karşısında sessiz kalmıştı.
VW’de yaşananlar birçok açıdan öğretici: Bir yandan yaşadığımız kapitalist toplumun bütün çürümüşlüğü ortaya çıkıyor. Aynı anda suçu belgelenmiş olan burjuvazi kendini aklamak için bütün yol ve yöntemlere başvuruyor. Daha düne kadar topluma en itibarlı tekel yöneticisi olarak lanse edilen, bugün yağmacı olarak görevinden alınıyor ve topluma bu kez hiçbir suçlunun cezasız kalmayacağına örnek olarak lanse edilmeye çalışılıyor. Burjuvazinin genel çıkarları söz konusu olunca Hartz gibi biri kurban edilebiliyor.
Diğer yandan bu yaşananlar işçi ve emekçilerin, seçtikleri temsilcileri her yerde ve bütün kademelerde daha yakından denetlemeleri gerektiğini gösteriyor. İhanetin önüne geçmenin, sınıfımızın çıkarlarını korumanın ve çürüyen kapitalizme karşı mücadeleyi güçlendirmenin yolu buradan geçiyor.

e-posta:
serdar@evrensel.de

  Başa dön

  kent yazıları..........Necati Uyar

AB bayraklı meslek odası olmak…

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)’nin 25 Haziran 2005 tarihli toplantısında almış olduğu bir karar, TMMOB örgütlülüğü için de önemli bir tartışmanın gündeme taşınmasına neden oldu. Söz konusu kararda; “TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın, TMMOB Yönetim Kurulu’nun 12 Mart 2005 tarih ve 210 ile 04 Haziran 2005 tarih ve 292 sayılı kararlarını ısrarla uygulamamayı devam ettirmesinden dolayı, TMMOB Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu üyelerinin TMMOB Şehir Plancıları Odası Onur Kurulu’na verilmelerine oybirliğiyle karar verildi” deniliyor.
Ülkemizdeki tüm mühendis, mimar ve şehir plancılarını çatısı altında toplayan ve meslek odalarının üst örgütü olan TMMOB, son yıllarda geçmişte olmadığı kadar önemli iç tartışmaları yaşıyor. Bu tartışmaların önemli bir bölümü, ülke içinde yaşanan gelişmelere kendi meslek alanlarının çevrelediği dar gözlükle bakan bazı meslek örgütü yöneticilerinin eylemlerinin, aynı örgütlülük içinde yer aldıkları diğer meslek odalarının üyelerini tacize kadar vardırmasından kaynaklanıyor.
Bu türden bir tartışma geçmiş haftalarda Kent Yazıları’nın gündeminde yer almış ve TMMOB ile Mimarlar Odası arasında süren tartışmalar Kent Yazıları’nda değerlendirilmişti. Mimarlar Odası’nın TMMOB kararını yargıya götürmesi, bunun yanında yazdığı ve basına konu olan açık mektupla, TMMOB yönetimine hakarete varan ifadelerle saldırması sonrasında, TMMOB yönetimi de Mimarlar Odası yönetimini Oda Onur Kurulu’na sevk etmişti. Mimarlar Odası yönetiminin, diğer bazı meslek alanlarına (inşaat mühendisliği, peyzaj mimarlığı, iç mimarlık ve şehir planlama) saygı göstermeyen, bu meslek alanlarını yok sayan ve mimarlığın etkinlik alanı içinde göstermeye çalışan tavrından kaynaklanan tartışma, bugünlerde zayıflamış olsa da henüz sonuçlanmamış durumda.
Meslek alanları arasındaki tartışmalar dışında ortaya çıkan diğer bazı tartışmalar ise gerek TMMOB’nin ve gerekse meslek odalarının ülke gündemindeki temel konularda yaklaşımlarının ve çizgilerinin netleşmemiş olmasından kaynaklanıyor. Bu tür konuların başında da ülkemizin değişmeyen tartışması Avrupa Birliği (AB) konusu geliyor. Bugün, gerek kurumsal olarak TMMOB’nin ve gerekse meslek odalarından pek çoğunun AB konusundaki tavrını net olarak tanımlamak olanaklı değil. Oda yönetimlerine gelen kişilerin ve TMMOB yönetimini oluşturan oda temsilcilerinin kişisel politik tavırları arasındaki farklılık, uyumsuzluk AB konusunda kurumsal netleşmeyi engelliyor. Yazının başlangıcında verilen ve TMMOB yönetiminin Şehir Plancıları Odası yönetim kurulunu onur kuruluna sevk etmesine yol açan gelişme de böyle bir çizgi belirsizliğinin, tutarsızlığın sonucu. Onur kuruluna sevk gerekçesi, üst örgüt tarafından alınmış olan iki kararın ısrarla uygulanmaması. Bu kararlardan, 12 Mart 2005 tarihli kararda; “Şehir Plancıları Odası’nın, TMMOB Yönetim Kurulu’nun 03 Ekim 2004 tarih ve 70 sayılı kararına rağmen Avrupa Birliği tarafından finanse edilen İşkur ile imzaladığı Hibe Sözleşmesi’ni iptal etmesine, İşkur’dan sözleşme karşılığı aldığı tutarı iade etmesine ve bu işlemleri 2 ay içerisinde tamamlayarak TMMOB’ne bilgi vermesine (M.Remzi Sönmez’in karşı oyuyla) oyçokluğuyla” karar verildiği belirtiliyor.
TMMOB yönetim kurulunun 4 Haziran 2005 tarihinde almış olduğu kararda ise; ”TMMOB Yönetim Kurulu’nun 12.03.2005 tarih ve 210 sayılı kararı ile TMMOB Şehir Plancıları Odası’ndan istenen bilgilerin gelmemesi nedeniyle, ilgili Odamıza tenkit yazısı yazılmasına ve TMMOB Şehir Plancıları Odası’nı denetlemek üzere TMMOB Denetleme Kurulu’nun göreve çağrılmasına (Remzi Sönmez’in karşı oyuyla) oyçokluğuyla” karar verildi deniliyor.
TMMOB’nin ekim ayında almış olduğu, “AB hibelerinin kullanılmamasına” ilişkin karara uymayan, bu nedenle daha sonraki tarihlerde TMMOB tarafından alınan iki yeni kararla uyarılan Şehir Plancıları Odası yönetim kurulunun, bu kararlara rağmen projeyi sürdürmesi iplerin kopmasına yol açmış görünüyor. Şehir Plancıları Odası, meslektaşlarının eğitimi için iyi bir olanak olduğunu düşündüğü İşkur projesini sürdürürken, aynı hibeden yararlanmak için proje geliştiren diğer meslek odaları ve oda şubelerinin hazırladıkları projelerden TMMOB kararı sonrasında vazgeçtikleri anlaşılıyor.
Konuya odaların kuruluş ve görevlerine ilişkin tüze açısından bakıldığında; Şehir Plancıları Odası’nın, işsiz meslektaşlarının eğitilmesi için bir olanak olarak gördüğü projeyi, meslek ve meslektaş yararına gördüğü ve uygulamaya soktuğu, TMMOB tarafından alınan kararlara rağmen uygulamayı sürdürdüğü görülüyor. Ancak her ne kadar kuruluş amacına ve görev tanımına uygun da olsa, projenin uygulanması, hibenin kullanılması üst örgüt kararlarına “rağmen” gerçekleştirildiği için kabul edilemez bir uygulama niteliğinde.
Odanın kullandığı kurs mekanının kapısına AB bayraklarının asılması, eğitimi alanlara AB bayraklı sertifikaların verilmesi, yapılan tüm yazışmalarda AB propagandasının yapılması ise işin tartışılması gereken bir diğer olumsuz yanı. 100.000 Euro tutarındaki hibenin, gözlerin kararmasına, çizginin silikleşmesine ve hatta kaybolmasına, örgütlülüğe bakışta sapmaların oluşmasına yol açtığı görülüyor.
Şehir Plancıları Odası yönetiminin TMMOB örgütlülüğüne zarar verme olasılığı bulunan inadından kısa sürede vazgeçmesinin, örgütlülüğe sahip çıkılmasının, Oda girişinden AB bayraklarının sökülüp atılmasının, alınması gereken en doğru tavır olduğu düşüncesindeyim. Bunun yanında TMMOB yönetiminin de net bir tavırla, AB’ye ilişkin duruşunu açıklayabilmesini diliyorum.

e-posta:
nuyar@mail.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net