www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Yedi uyurlar mağarası
Antik kent Efes’in mermer sokaklarını dolaştıktan sonra, incir ağaçlarının gölgelediği Yedi Uyurlar Mağarası’nın önünde soluklanmak ve geçmişle bugünü harmanlamak gerçekten büyük bir hazdır…

Kenger ile papuğ
Kengeri bilir misiniz? Dikendir. Köklerinden süt görünümlü çengel / kengel denen sakız yapılırdı bir zamanlar, İstanbul’da da su içinde satılırdı.

Herkes bizden aşk şarkıları istiyor
Kürtlerin de en eski enstrümanlarından biri sayılan, eskiden ahşaptan yapılan ve teknesi tavşan derisiyle kaplanan kemençe, şimdilerde alüminyumdan yapılıp plastikle kaplanıyor.


Yedi uyurlar mağarası
Yaşar Atan (yatan@ngi.de)
Antik kent Efes’in mermer sokaklarını dolaştıktan sonra, incir ağaçlarının gölgelediği Yedi Uyurlar Mağarası’nın önünde soluklanmak ve geçmişle bugünü harmanlamak gerçekten büyük bir hazdır…
Amazonlar denen Anadolulu kadınların bu Efes kentini kurduğu en güvenilir kaynaklarca ileri sürülmektedir. Ayrıca Artemis inancının bu kente İ.Ö 2000 yıllarına doğru yerleştiği de bilinmektedir. İşte antik Efes kentine kurulan, toprak ve bereket tanrıçası Artemis’in tapınağı, dünyanın yedi harikasından biridir. Bir ara yakılıp yeniden yapılan bu tapınağın rahip ve rahibeleri; tarihin her sürecinde görüldüğü gibi, Artemis dinini de zaman içinde bir ticaret aracına dönüştürdüler…Romalı egemenlerin buyruğundaki Artemis dininin rahip ve rahibeleri, halkın varını yoğunu din adına alıp bu tapınakta saklıyorlardı..Romalı egemenlerin Efes’e gönderdikleri komutan; emeklerinin ve üretimlerinin büyük kısmını tapınağa vermeyenleri asıp kesiyordu. İşte yoksul ve köleleştirilmiş halkların bir kurtarıcısı olarak algılanan İsa’nın ortaya çıkmasından sonra bu yeni dine bağlanan insanlar, kendi aralarında örgütlenmeye başladılar…Bu örgütlerin militanları, halkın varını yoğunu din adına toplayan tapınak rahiplerine ve imparotorluğun güvenlik güçlerine karşı halkı direnişe çağırıyorlardı. Ne var ki halkı uyarmaya, İsa’nın mesajını iletmeye çalışan bu militanlardan ele geçirilenler, Romalı komutanın acımasız hışmına uğramaktan kurtulamıyordu…İnsanlığın köleleştirilmesine ve sömürülmesine karşı bir kurtarıcı olarak İsa’ya tapan bu militanlardan yedi kişilik bir grup ve köpekleri Kıtmir, bu yüzden Efes’teki Panayır Dağı’nın eteklerinde buldukları bir mağaraya sığındılar. Günlük koşuşturmalardan çok yoruldukları bir gün, mağaralarında derin bir uykuya daldılar. Kapıya nöbetçi diktikleri Kıtmir de katıldı bu uykuya. Bu arada Romalı zorba komutan Decius’un askerleri, yeni İsa dininin militanlarının saklanmasını önlemek üzere, çevredeki mağaraların önlerini büyük kayalarla örtmeye başladılar…İşte bu yedi mürit de, köpekleri Kıtmir’le birlikte, girişi kapatılan mağaranın içinde, daldıkları derin uyku yüzünden olup bitenlerin ayırdına varamadılar. Yüzyıllar boyunca hiç uyanmadan da, öylece orada kaldılar…
Bir yaz sabahında güneş yeni yeni Efes tepelerini aydınlatırken, bir çoban bu mağaranın yakınlarında sürüsünü otlatıyordu. Bir ara incir ağaçlarının gölgesindeki mağaranın ağzını kapatan kayanın kaydığını farketti. İş olsun gibilerden kayayı biraz zorladı ve mağaranın ağzını araladı…Bu aralıktan sızıp gün boyu mağarayı döven Ege’nin sıcak ve parlak güneşi, Kıtmir’i yüzyıllar süren uykusundan uyandırdı…Haliyle Kıtmir var gücüyle havlamaya başladı. Onun havlamasından Yedi Uyurlar da uyandılar. Ama son derece açtılar. Ne var ki mağarada yiyecek-içecek türünden de hiçbir şey yoktu! Nihayet Mernuş adlı arkadaşlarının eline bir bakır para tutuşturdular ve onu yiyecek birşeyler almaya gönderdiler. Panayır Dağı’nı biraz dolanıp Mermer Cadde’ye inen Mernuş, mermerlerin üstünde yer yer haçlar gördüyse de bunlara bir anlam veremedi. Sonra önüne ilk çıkan bir fırına daldı. Aldığı birkaç ekmek karşılığı, elindeki bakır parayı fırıncıya verdi. Fırıncı bu tuhaf parayı bir süre inceledikten sonra, “Hırsız!.. Kalpazan!..” gibi sözcüklerle başlayan hakaretler yağdırmaya başladı! Çevredekiler fırının önünde toplaştılar. Olup bitenlerden Mernuş gene hiçbir şey anlamadı! Nihayet bir polis parayı evirip çevirdikten sonra, üstündeki resmin o andaki Roma imparatorunun dedesinin dedesi olduğunu söyledi…Ortalık gitgide karışıyordu…Sonunda polisler Mernuş’u Yuhanna kilisesinin papazına götürdüler. Artık devir değişmiş, Romalılar ve haliyle Efesliler de Hristiyan olmuşlardı..Kilisenin papazı; Mernuş’la birlikte diğer arkadaşlarının yüzyıllardır uyudukları mağarayı görmeye gitti. Papaz, Yedi Uyurlar’ı bir süre sorguladı ve sonunda durumu anladı. Ve hemen bu Yedi Uyurlar karşısında eğildi; haç çıkardı. Çünkü bu bir mucizeydi!.. Bu arada İstanbul’daki İmparator II. Teodosyus da olayı duydu ve kalkıp Efes’e geldi. Yedi Uyurlar’ı ödüllendirdi. Köpekleri Kıtmir’i bile uzun uzun sevip okşadı…
Yedi Uyurlar, köpekleri Kıtmir’le birlikte Efes kentinde aylarca sağı solu incelediler. Antikçağla İsa çağındaki halkların yaşamlarını karşılaştırdılar…Pek çok put kırılıp ortadan kaldırılmış ve onların yerine yeni tapınaklar kurulmuştu. Ne var ki ortada değişen hiçbir şey yoktu: Halk gene bel bağladığı yeni dinin papazlarınca sömürülüyor; imparatorlarının yağma ve işgal amaçlı savaşları yüzünden halk gene cepheden cepheye sürülüyordu. Halk gene ağaların, beylerin buyruğunda kul ve köle olarak sürünüyordu… Kadınlar gene evlerde kapalıydı…Velhasıl Yedi Uyurlar ve köpekleri Kıtmir; gerçekte bütün insanlığın beklediği o sömürüsüz, savaşsız ve her türlü köleliğin kalktığı Altın Çağ’ın gelmesine daha epeyce zaman olduğunu iyice anladılar…Ama bu Altın Çağ’ın mutlaka geleceği inancını da iliklerine dek duyup ürperdiler… İşte incir ağaçlarının altındaki mağaralarının önünde, bir akşamüstü, hep bunları düşünüp düşünüp coştular; türküler söylediler…
Sonra da bu sevincin sıcaklığı ve o Altın Çağ’ın özlemiyle, Yedi Uyurlar ve köpekleri Kıtmir; mağaralarına girip yeniden uykuya daldılar…


Başa dön


Kenger ile papuğ
Sennur Sezer
Kengeri bilir misiniz? Dikendir. Köklerinden süt görünümlü çengel / kengel denen sakız yapılırdı bir zamanlar, İstanbul’da da su içinde satılırdı. Gövdesinin körpeyken salatalık gibi soyulup yenildiğini bilirim. Bir zamanlar İstanbul’un kırlıklarında böyle ot keyifleri vardı. Kenger Tunceli’nin ve yörenin sevilen bir yaban sebzesidir de. Haşlanır, kavrulur... Varsa yumurta kırılır. Bulgura katılır. Tulukta ekşimeye bırakılır yoğurtla. Cevir otu da, bük otu da böyle yenir. Bir tutam yeşildir, tazeler canı.
Bir dönemin uygarlıklarının sütun başlıklarını süsleyen, akantus denilen dikenli yapraklarla akraba olduğu da söylenir kengerin. O zaman az gelişmiş bir enginar sayılabilir. Kenger ne olursa olsun yokluğun, yoksulluğun bir simgesidir benim için.
Derler ki, iki çocuğu üvey anaları kenger toplamaya göndermiş. Kızın elinde kengeri köküyle sökmeye yarayan bir tür keser. Oğlanın sırtında çuval. Çocukların ikisi de aç. Oğlanın gözü kengerin birini olsun soyup yemekte. Kız, “Sakın ha analığımız öldürür”den başka bir şey söylemiyor çuvala atarken kengerleri. Bir iki saat sonra kız bakar ki çuval yırtık, boş. “Nerde kengerler?” diye haykırır. “Bilmem” der oğlan “Ben yemedim.” Kız “yedin” dedikçe oğlan “Min nexwar!” diye yanıtlar onu. “Yemedim işte aç karnımı, bak karnıma”. Kızın, analığından korkusuna boşuna yorgunluğu ve açlığı eklenmiştir. Keseri kardeşinin karnına indirir. Ve kanlar içindeki midenin boş, bomboş olduğunu görür.
Acıyla pişmanlığın bir araya gelişi bir kuş yapar kız çocuğunu. Hotozlu bir kuş, papug ya da çavuş kuşu. O hep “Kim öldürdü, ben öldürdüm, kim yıkadı ben yıkadım” diye öter. Sürdürür “kim gömdü ben gömdüm”.
Tunceli’nin her ağacının bir bülbülü vardır, demiş bir yazar bir zamanlar. Ama eğer dinlediğiniz bülbül “ki kuşt, mi kuşt” diye ötüyorsa bilin ki papuğdur.
Ben bu öyküyü 25 Haziran’da Tunceli’de EMEP il örgütünün düzenlediği mitingde anlattım. Sözü “Artık papuğ ötmesin” diye bağladım. Çünkü bölgede yaşamın bir parçası olan yoksulluk, yıllarca süren çatışmalarla daha da derinleşmişti.Baskıcı politikalar işşizliği ve yoksulluğu tetiklemiş, toplumsal hayat tahribata uğramıştı. Durumun düzeltilmesi için yapıldığı söylenenler ise göstermelikti. Köye dönüşler sağlanamamıştı.
Tunceli’de ilk kez bu tür bir miting yapılıyor, talepler yükseliyordu. Mesela toprakların mayından temizlenmesi isteniyordu, operasyonların durması, yüksek okul... Anadolu lisesi, meslek lisesi gibi acil ihtiyaçlar için Milli Emlak’ın verdiği arazi, bölgenin özelliği dolayısıyla ne bu tür okullara ne üniversiteye yeterli öğrenci gelmeyeceği gerekçesiyle birilerine devredilmişti. Şikayetler bölgeler arası eşitsizliktendi. Üretime dönük yatırımlar, işsizlik ödemeleri, eğitime bütçe...
Kısacası “İş, ekmek, barış ve demokrasi” isteyenlerleydik. “İşsizlik ve yoksulluk kaderimiz değildir” diyenlerleydik. Yoksulluğun bütün bölgelerden daha ağır duyulduğu bir yerdeydik. Alçak gönüllülükle bin beş yüz kişi olduğumuz söyleniyordu. Bence o güneşin altında daha da kalabalıktık.
1940 yılında Tunceli-Dersim Coğrafyası adlı bir kitapçık hazırlamış olan Ömer Kemal Ağar, adı henüz değişmemiş nahiyelerini (Başvartinik,Vaskovan,Germili, Dere, Vasgirt, Şavak, Sin, Amutka (Peyik), Havaçor, Karaoğlan (Kakbil)Kahmut, Türüşmek, Çarsancak, Muhundi, Pah, İresi, Hakis, Danzik, Deşt, Seteri, Eşil) anıp , Tunceli’nin maden bakımından zengin olduğunu söyler. 1984’te de bu zengin maden kaynaklarından söz edilir ama tuzlalar dışında işletilmemesi söz konusudur. Bugün kaynaklardan bir kısmı yeni baraj tasarılarının altındadır. Bir kısmı da yabancı şirketlerin zehirli işletmelerine açılmaktadır.
1940’ta sözü edilen cecim, palaz gibi el dokumalarını yeni bir biçimde geliştirme de, turistik bir pazar da planlanmamıştır. 1984’de basılan Yurt Ansiklopedisinin Tunceli maddesindeki ürün haritasında yer alan bir üründür, kenger sakızı.
Evliya Çelebi, Pertek’in adının Moğolca olduğunu söyler. Pertek, karakuş demekmiş. Pertek kalesinin doruk noktasında köylerden bile görülen, demirden, kocaman bir karakuş varmış.Arap istilasında put sayılıp kırılmış. Çelebi, heykelin yerinin belli olduğunu yazar. Bu karakuş nasıl öter bilmem. Belki de eşitlik, kardeşlik, savaşa değil yatırıma, eğitime, sağlığa bütçe diyordur. Papuğ kardeş kanı dökmenin pişmanlığının kuşudur. Artık kardeş kanı dökülmezse papuğlar da çoğalmaz.


Başa dön


Herkes bizden aşk şarkıları istiyor
Ahmet Beşer
Kürtlerin de en eski enstrümanlarından biri sayılan, eskiden ahşaptan yapılan ve teknesi tavşan derisiyle kaplanan kemençe, şimdilerde alüminyumdan yapılıp plastikle kaplanıyor. 55 yıldır kemençe çalan ve eskiden ağaların yanında divanlara katılan İbrahim Oynar (75), sadece düğünlerde kemençe çalabiliyor. Oynar, “Ben bir mesel söylesem bir kaset yetmez. Ama artık kimse lawik (ağıtı andıran müzik) ve meselleri (çirok) sevmiyor. Sadece aşk şarkılarını seviyorlar” diyerek ilgisizlikten yakınıyor.
Kemençe sözlü Kürt kültürü içerisinde önemli bir yere sahip. Bazı yerlerde kemençe, bazı yerlerde ise “ribab” ismi verilen enstrüman, daha çok Batman, Mardin ve Şırnak illerinde çalınıyor. “Mitirb” diye adlandırılan kemençeciler, sözlü Kürt kültürünü eskiden beri toplum içinde yaymakla tanınıyor.
Nota ve ders olmadan sadece görüp duyarak kemençeyi öğrenen kemençecilerin, tüm repertuarları sözlü. Tüm şarkılarını akıllarında tutan kemençeciler, bir olaya baktıkları anda hemen o olay hakkında şarkı söyleyebiliyor. Dengbêjler gibi söyledikleri mesellerle tarihi ölümden kurtaran kemençecilerin sayısı son yıllarda değişik müzik türlerinin ortaya çıkmasıyla azalmaya başladı. Kemençe toplumsal ve kültürel değişimlerden dolayı artık sadece düğünlerde çalınıyor.
Kemençe ile bir ömür
Batman’ın Akyürek Mahallesi’nde yaşayan ve Xalê Brahim olarak tanınan İbrahim Oynar bölgede kemençe çalabilen son isimlerden. Oynar, profesyonel bir şekilde 55 yıldır kemençe çalıyor. 4 yaşından beri kemençeyle uğraşan Oynar’ın kemençe hayatındaki tek uğraşı olmuş. Gençliğinde ağaların himayesinde yaşayan Oynar, sık sık kurulan divanlara katılıp sabaha kadar kemençe çalmış. Şimdi ise kemençe çaldığı tek yer düğünler.
Yaşamı ve “kemençe” üzerine konuştuğumuz Oynar, ilk kez 4 yaşındayken kemençeyi eline aldığını ve bir daha da bırakmadığını söyledi. Küçüklüğünün Batman’ın Gercüş İlçesi’nde geçtiğini belirten Oynar, o günlere ilişkin anılarını öyle anlattı: “Dedemden önce evimizde kimse kemençe çalmazdı. Dedem bir zamanlar Nusaybin’e gitmiş ve orada kemençe çalmayı öğrenmiş. Daha sonra dedem kemençe çalmayı babama da öğretiyor. O zamanlar Gercüş ağası Hasan Şemdin Ağa idi. Ailemiz ağanın yanında kalıyordu. Yani ağanın himayesindeydik ve ağa tüm ihtiyaçlarımızı karşılardı. Dedem o kadar ün salmıştı ki Botan Beyi bile onu kendi divanına çağırmıştı. Yani dedem Botan Beyi’ne bile kemençe çalmıştı.”
‘Tüm şarkılarım aklımda’
Hangi olaya bakarsa üzerine bir şarkı söyleyebileceğini belirten Oynar, “Tüm şarkılarım aklımdadır. Yazılı tek bir şarkım bile yok. Ayrıca ben kemençe olmadan şarkı söyleyemem. Kemençeyi çalınca şarkılar aklıma gelir ve söylerim. Hangi şarkıyı duyarsam hemen ezberlerim. Tüm kemençeciler bu özelliklere sahiptir. Yani biz kemençeciler Sözlü Kürt Kültürü’nün temsilcileriyiz. Eskiden bize mitirb derlerdi ama şimdi bizim bir sanat icra ettiğimizi söylüyorlar. En büyük üzüntüm evimizde bu sanatın benden sonra kalmayacak olması. Zaten ben tek kemençe çalıyorum. Çocuklarım kemençe çalmayı öğrenmek istemediler. Oğlum bağlama çalıyor. Yeni nesil öğrenmek istemiyor ama kemençecilik kaybolmamalı” dedi.
‘Kemençenin eski sesi yok’
İbrahim Oynar yıllardır kendisine yol arkadaşlığı yapmış olan kemençe hakkında ise şu bilgileri verdi: “Eskiden kemençe ceviz veya dut ağacından yapılırdı. Teknesi ise balık veya tavşan derisiyle kaplanırdı. Ama şimdi hala ahşaptan yapılanları olmakla beraber daha çok alüminyumdan yapılıyor ve teknesi plastikle kaplanıyor. Şivik (kemençe yayı) ve teller eskiden at kuyruğu kıllarından yapılırdı. Şu anda hala at kuyruğu kılından yapılan şivikları kullanıyoruz. Ama tellerimiz artık plastik. Gerçeğini söylemek gerekirse eskiden kemençenin sesi daha güzeldi. Ama soğuk günlerde kemençe çalmak çok zor oluyordu. Ahşap olduğu için yağmurdan ve soğuktan etkileniyordu. Böyle günlerde kemençeyi sobanın önünde ısıtırdık. Şimdi öyle bir sorun yok ama kemençenin eski sesi de yok.”
Savaşları söylerdik
Karadeniz kemençesi ile kendi çaldığı kemençenin farklı olduğunu da söyleyen Oynar, “Bizim kemençe bölge dışında hiçbir yerde bulunmaz. Bildiğim kadarıyla Irak’ın bazı Kürt bölgelerinde de kemençe çalınıyor” dedi. Oynar’ın önemli bir şikayeti de artık kimsenin lawik ve meselleri sevmemesi: “Herkes bizden aşk şarkıları istiyor. Büyüklerimiz bize bölgenin önemli olaylarını ve savaşlarını öğrettiler. Yani bize bir tarih öğrettiler. Eskiden divan kurulduğunda gece yarısına kadar mesel söylerdik. Şimdi sadece beni düğünlere çağırıyorlar. Gidip sadece halay parçası söylüyorum. Nadir de olsa bazen köylere gidip mesel söylediğim olur. Ama ayda yılda bir oluyor”.


Başa dön


Mezopotamya’nın kısa film ve belgeselleri görücüye çıkıyor
Mezopotamya Sinema Kolektifi, yapımlarını son birkaç yıl içinde tamamladığı, beş kısa film ve belgesel filmlerini izleyiciyle buluşturacak. Ahmet Soner’in “Pervane”, “Lastik” ve “Simit Ustası” filmleriyle, Özkan Küçük’ün “Mamoste Arsen” ve “Diyarbakır Damlarında” adlı kısa film ve belgeselleri peş peşe görücüye çıkacak. Filmler iki paket halinde 2-3 ve 9-10 Temmuz tarihlerinde Mezopotamya Kültür Merkezi’nde gösterilecek. “Lastik”, Yılmaz Güney’in aynı adlı öyküsünden, ölümümün 20. yıldönümü anısına sinemaya aktarılırdı. Yaşanmış bir öyküden hareketle yapılan “Pervene”, kirli savaş döneminde bölgede yaşanan trajikomik bir öyküyü anlatıyor. “Simit Ustası”, uzayın derinliklerine merak saran Diyarbakırlı bir simit ustasını konu alıyor. “Mamoste Arsen”, Ermenistan Kürtlerinden ünlü pandomim ustası Arsen Poladov’u anlatıyor. Yönetmen, Poladov’la Diyarbakır’daki ilk karşılaşmalarını ve ardından gelen ölümünün onda bıraktığı izlenimi aktarıyor. “Diyarbakır Damlarında” ise Diyarbakır’ın damlarında geçen günlük hayatı resmediyor.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net