www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Eğitim Sen: Susmayacağız
Genelkurmay’ın isteğiyle hakkında açılan kapatma davasında Yargıtay tarafından da kapatılması istenen Eğitim Sen, “Örgütlü Toplum, Demokratik Türkiye İçin Susmayacağız” başlığı altında yürüyüşler, oturma eylemleri, bölge mitingleri yapacak, AKP binalarına “karartılmış ampul” bırakacak.

Süryaniler nasıl geri dönsün ki?
En çok göç hikayesini barındıran ülkelerden biri olan Türkiye’de yaşamları zorunlu göçle çizilen halklardan biri de Süryaniler...

Siyanüre tepki büyüyor
Altın madenine karşı yöre halkının tepkileri genişleyerek sürüyor. İnay halkı ve çevre köyleri, çeşitli üniversitelerden katılan bilimadamlarıyla birlikte yarın saat 20.00’de İstasyon ambar binasında kitlesel bir toplantı yapacak.

Aile hekimliği fiyaskosu
AKP Hükümeti, sağlık politikalarının önemli bir sacayağı olarak öne sürdüğü aile hekimliği için 2004 yılında Düzce’yi pilot il seçti. Ancak aradan geçen sürede, istenilen sonuç alınamadı.


Eğitim Sen: Susmayacağız
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kapatılmasını istediği Eğitim Sen, karara rağmen susmayacağını ilan etti. “Örgütlü Toplum, Demokratik Türkiye İçin Susmayacağız” şiarıyla alanlara çıkmaya hazırlanan eğitim emekçileri, bugün “sendikalarına ve dile kilit vurulmak istenmesine” karşı üzerinde kilit olan kokartlarla Meclis’e yürüyecekler. Başkanlar Kurulu’nu bugün ve yarın olağanüstü toplayacak olan Eğitim Sen, önümüzdeki günlerde de Olağanüstü Genel Kurul yapacak.
Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer, dün düzenlediği basın toplantısında, Ankara 2’nci İş Mahkemesi’nin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı doğrultusunda vereceği karara karşı temyiz yolunun açık olduğunu söyledi. Yargı sürecinin henüz sonuçlanmamasına karşın, kamuoyunda Eğitim Sen’in kapatılmış gibi gösterildiğini dile getiren Dinçer, Eğitim Sen’in faaliyetlerini sürdürmeye devam edeceğini, hukuksal ve örgütsel tüm olanakları kullanacağını kaydetti. Sendika avukatlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden ihtiyati tedbir kararı istemek üzere Strazburg’a gideceğini ve 210 bin üye için tek tek tazminat talepli davalar açacaklarını söyleyen Dinçer, “Bu karar Türkiye’nin ILO’da kara listeye alınmasına neden olacaktır” dedi.
Alanlara çıkılacak
Mücadele etmeye devam edeceklerini vurgulayan Dinçer, “Çünkü biz demokrasi ve özgürlüklerin ne siyasi iktidardan ne de Avrupa’dan geçtiğine inanıyoruz. Gerçek demokrasi ve gerçek anlamda insan hak ve özgürlüklerinin kazanılması, ancak bizlerin yürüteceği örgütlü mücadele ile mümkündür” diye konuştu. Eğitim emekçilerinin tüm Türkiye’de “özgürlükçü ve demokratik bir anayasa hazırlanması, çalışma yasalarının demokratikleşmesi, Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelerin ve hukuk normlarının uygulanması” için alanlara çıkacağını söyleyen Dinçer, verilen kararla “Türkiye’nin sınıfta kaldığını” dile getirdi.

Eğitim emekçilerinin eylem takvimi
  • Bugün tüm Türkiye’de eğitim emekçileri, yürüyüşler, oturma eylemleri ve basın açıklamaları düzenleyecek. Ankara’da eğitim emekçileri, saat 13.00’te YKM önünde buluşarak, “Sendikalarına ve dile kilit vurulmak istenmesine” karşı üzerinde kilit olan kokartlarla Meclis’e yürüyecek.
  • Eğitim Sen Başkanlar Kurulu, bugün ve yarın Ankara’da olağanüstü toplanacak.
  • 1 Haziran’da Ankara’da AKP Genel Merkezi’ne, illerde de AKP il binalarının önüne “demokrasi ayıbı karşısında sessiz kaldığı” için karartılmış ampul bırakılacak.
  • 4-5 Haziran’da Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Antalya, Samsun, Van, Diyarbakır ve Urfa’da bölge mitingleri yapılacak.


    Başa dön


    Süryaniler nasıl geri dönsün ki?
    Elif Görgü
    En çok göç hikayesini barındıran ülkelerden biri olan Türkiye’de yaşamları zorunlu göçle çizilen halklardan biri de Süryaniler. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği, “Avrupa Birliği, Türkiye ve Asuri/Süryani Göçü Sempozyumu”na katılan İsveç Upsala Üniversitesi Öğretim Üyesi Sait Yıldız, başta koruculuk olmak üzere Süryanileri göçe zorlayan nedenlerin hâlâ varlığını sürdürdüğüne dikkat çekti.
    Türkiye’ye geri dönen Süryanilerle ilgili araştırma yapan Yıldız, sorularımızı yanıtladı.
    - Hangi nedenlerden dolayı Türkiye’den göç ettiniz?
    - Ben Midyat’ın Yemyeşil köyünde doğdum. Midyat’ta ilkokulu bitirdim. 1980’de 17 yaşındayken babam beni İsviçre’ye gönderdi. ‘Sağ-sol çatışmaları’ bölgemize yeni gelmişti. Babam ‘bu çocuk başımızı belaya sokmasın’ diyerek gönderdi. 12 Eylül’den 2 ay önce çıktım. İsviçre, İsveç, Almanya’da kaldım. 1983’ten beri İsveç’teyim. Ailem o zaman Midyat’ta kalmıştı. 1984’te de onlar Almanya’ya göç ettiler. Onların göç nedenleri de aynıydı; tırmanan çatışmalar, güvensizlik ortamı, faili meçhul cinayetler... O zaman benim 3 kız, 2 erkek kardeşim vardı. Süryaniler’e yönelik kız kaçırmalar başlamıştı. Ağalar tarafından Hıristiyan’ın “gavurun malı canı helaldir” mantığıyla birkaç kız kaçırılmıştı. Ayrıca 12 Eylül’ün gelişiyle zorunlu din derslerinin hayata geçmesi de birçok Süryani’yi tedirgin etmişti. Geçmişi hatırlattı bu Süryanilere; Varlık Vergisini, 1915 olaylarını, 6-7 Eylüller’i hatırlattı. Ailem de diğerleriyle aynı nedenlerden dolayı göç etti.
    - Osmanlı ve İttihak ve Terakki zamanında; 1915’lerde yaşanan zorunlu göçlerden bahsediliyor. 1990’lardaki çatışma ortamı ve Olağanüstü Hal nasıl etkiledi Süryani halkını?
    - Süryaniler o dönem iki cephenin arasında sıkıştılar. Geceleri PKK Süryani köyünde lojistik destek istiyordu. Sabah bu sefer Jandarma geliyor “Siz niye teröristleri barındırıyorsunuz. Niye destek veriyorsunuz” diyerek baskı uyguluyordu. Özellikle bu kirli savaş döneminde koruculuğu kabul eden Kürt aşiretleri bunu fırsat bilerek, mülklerine el koymak için Süryanileri açıkça kovdular. 1990-1999 arasında 50’ye yakın Süryani öldürüldü. Hiçbir Süryani’nin de katili yakalanmadı. Bu cinayetler “faili meçhul” cinayetler katagorisine giren cinayetlerdir. Bu cinayetleri yaşayan insanlar göç etmek zorunda kaldı.
    - Süryani köyleri de boşaltıldı mı?
    - Boşaltılan köyler de oldu tabii ki. Kösreli köyü, Şırnak’ta 5 Süryani köyü boşaltıldı mesela. Bir de Seyderi, Bedibe, Harabe Mışka gibi birçok köy yasak bölge ilan edilmişti ve boşaltılmıştı. 2000 yılına kadar sürdü bu yasak. Bunlardan dolayı birçok Süryani artık Güneydoğu’yu terk ederek İstanbul’a geldi, daha sonra yurdışına çıktı.
    - Göç eden Süryaniler’in bir kısmı geri döndü. Devlet de, bu geri dönüşlere ilişkin “hoşgörü” törenleri düzenleniyor. Süryanileri göç ettiren koşullar ortadan kalktı mı sizce?
    - Bence Türk devletinin Süryanilerin geri dönüşünü istemesi bile olumlu bir şey. Ama bunun arkasında yatan nedenleri incelediğimizde endişe verici duyumlar alıyoruz. Tam güvenemiyorum çünkü bize bir meta olarak bakılıyor. ‘Gelsinler efendim Süryaniler buraya yatırım yapsınlar’ deniyor. Şu an Türkiye’ye gönüllü dönen Süryanilerle ilgili bir ön araştırma projesi yapıyorum. Bu sırada Türkiye’ye iki kez geldim. Valilik ve kaymakamlarla görüştüm. Midyat Kaymakamı’na iş olanaklarını sorduğumda ‘Midyat’ta içkili bir lokanta yoktur. Süryaniler gelsinler lokanta açsınlar’ deniyor. Ya da gelin şurada şu yatırımları yapın; efendim huzurevi açın. Bu devletin görevi Süryaniler’in görevi değil ki? Ben Midyat’a gidiyorum hâlâ korucubaşı Abdullah Altıntaş’ın arkasında tabancası, elinde kalaşnikofu var. E zaten ben o adamdan çektim! Korucular hâlâ vardır. Koruculardan kaçan insanlar onları karşılarında görüyorsa hâlâ, o zaman inandırıcı gelmiyor.
    - Süryanilerin dini bir azınlık olarak görülmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
    - Osmanlı millet sisteminden gelen bir gelenek var. Millet sisteminde gayri müslümler azınlık olarak görülüyordu. Hâlâ o mantalite var. ‘Gelin kilisenizde ibadetinizi yapın’ deniyor. Ama devlet, Süryanice yayın yapma hakkını veriyoruz demiyor. Sadece Hıristiyan olarak beni yargılayacaksa benim için sorun değil. O zaman ben kilise ilahilerini Türkçe de okurum, Arapça da okurum. Ama artık bu düşüncenin değişmesi gerekiyor. Süryaniler sadece Hıristiyan değildirler. Süryaniler her zaman oldu bu topraklarda. Biz dini bir azınlık değiliz, biz ulusal bir azınlığız. Türkiye’nin otantik, en eski, en yerleşik halkıyız.
    - Süryanice yayından bahsettiniz. Türkiye’ye geri dönüşlerde anadilde eğitim, yayın olmaması gibi konular Süryani çocukları ve gençleri açısından sizi endişelendiriyor mu?
    - Güven sorunu değil aslında. Biz İsveç’in yerleşik halkı değiliz ama İsveç’te 30 yıl içinde belli bir aşama yaptı Süryaniler. Futbol liginde Süryaniler’in kendi adlarıyla, kendi formaları, sembolleriyle bir futbol takımları var. Futbol belki önemsiz gelebilir ama İsveç futboluna yeni bir zenginlik kattı. 7’sinden 70’ine kadar herkes maçta. Izgaralar yapılıyor.
    İsveç devlet radyosunda haftada 4 gün 15’er dakika Süryanice yayınımız var. İsveç televizyonunda yok. Bütün yabancı dilleri kaldırdılar ama İsveç devlet televizyonu Assyliska takımı ve takımın arkasındaki tarihi belgelemek için 2.5 saatlik belgesel film hazırlıyor. 2.5 saat için Irak, Suriye, Lübnan, Türkiye’ye gittiler. 1970’lerden beri İsveç’te anadilde eğitim hakkı var. Süryani çocuklarını, Türk, Kürt çocuklarının da haftada 2 saat anadilde eğitim görme hakkı vardır. Bir okulda 5 Süryani çocuğu bulunduğu takdirde o belediyenin, o okulun Süryani çocuklara Süryanice eğitim verecek bir öğretmen tahsis etmesi kanunen şarttır. Bütün bunlar İsveç’te 30 yıl içinde kazandığımız haklar. Tabii ki şimdi bunlar böyle olduğu zaman Türkiye ile mukayese ediliyor. Türkiye’ye dönün demekle, ya da gönlümüzün istemesiyle olmuyor bu işler. İsveç’te doğup büyüyen gençler olaya mantıksal olarak yaklaşıyor.


    Başa dön


    Siyanüre tepki büyüyor
    Uşak’ın Eşme ilçesi Kışladağ bölgesinde TÜPRAG altın şirketi tarafından işletilmek istenen altın madenine yönelik yöre halkının tepkileri gelişerek devam ediyor. TÜPRAG şirketi maden tesislerinin inşaatını sürdürürken, yöre halkı da oluşturdukları platformla işletilmesi durumunda tam bir çevre felaketi doğuracak olan altın madeninin açılmasını önlemeye çalışıyor. Kışladağ S.O.S Platformu sözcüsü Uğur Sümer yazılı bir basın açıklaması yaparak Kışladağ’ın tarihi ve doğal güzelliklerinin siyanürcü altın madencileri tarafından kirletilmesine izin vermeyeceklerini dile getirdi. 6 bin yıllık geçmişi olan Uşak Eşme ilçesinin ormanları, bin yıllık Yörük kültürü, Nais, Byaundos ve diğer antik kentleriyle tarihi ve doğal güzellikleriyle ünlü bir yer olduğunun altını çizen Sümer, “Kışladağ da Kanadalı şirket Eldorado-TÜPRAG, dünyanın en ilkel sistemi olan “yığın liçi” yöntemiyle siyanürlü altın işletmesi açmak istiyor. Şirket onbinlerce ağacı keserek dekapaj ve tesis kurma çalışmalarını sürdürüyor. Birkaç yıl sonra işi bittiğinde ise, 1 kilometrekare alanı ve 400 metrekare derinliği olan “krater çukurunu” bize miras bırakıp gidecek. Bırakacakları milyonlarca ton siyanürlü atık, yeraltı suları ve Gediz Nehri ile taşınacak, kirlilik tüm Batı Anadolu’yu tehdit edecektir” dedi. Yöre halkı olarak bu siyanürlü altın işletmesini yörelerinde istemediklerini dile getiren Sümer, izni veren bakanlıklara dava açtıklarını belirtti. Sümer açıklamasında, “Çocuklarımızı, doğamızı, geleceğimizi, kültürümüzü, tarih mirasımızın yok edilmemesi için mücadele edeceğimizi, duyarlı tüm insanların bu mücadeleye desteğini istiyoruz. Ülkemizdeki bütün dostlarımızın açılan ve açılacak davalara müdahil olmalarını, dünyadaki duyarlı dostlarımızın bize destek vermesini, ülke ve dünya basınının yükselen bu yardım çağrısına destek vermelerini, yağma ve yalanların ortaya çıkarılmasını istiyoruz” dedi.
    Siyanüre karşı halk inisiyatifi
    Uşak ili Ulubey ilçesine bağlı İnay kasabasında Eşme-Kışladağ yöresinde siyanürlü yöntemle çıkarılacak altına karşı İnay halkı ve çevre köyleri, çeşitli üniversitelerden katılan bilimadamlarıyla birlikte yarın saat 20.00’de İstasyon ambar binasında kitlesel bir toplantı yapacak. Siyanürle çıkartılan altının zararları anlatılarak, buna karşı verilmesi gereken mücadelelerin konuşulacağı toplantının kitlesel geçmesi bekleniyor.


    Başa dön


    Aile hekimliği fiyaskosu
    Fadime Alkan
    AKP Hükümeti, sağlık politikalarının önemli bir sacayağı olarak öne sürdüğü aile hekimliği için 2004 yılında Düzce’yi pilot il seçti. Ancak aradan geçen sürede, istenilen sonuç alınamadı. 2005 yılında Aile Hekimliği’nin tüm Türkiye’ye yaygınlaştırılacağı açıklandı, ancak bu hedefede ulaşılamadı. Düzce’nin pilot il seçilmesinin ardından ‘Neden Düzce pilot il seçildi’ sorusuna cevap bulabilmek için Pratisyen Hekimlik Derneği Genel Sekreteri Erkan Kapaklı, Dr. Kayıhan Pala, Dr. Figen Şahpaz, Dr. Cavit Işıklar Yavuz’dan oluşan 4 kişilik bir ekip 4 ay süreyle Düzce’de araştırma yaptı. Kapaklı, kitap haline de getirilen bu çalışmayla ilgili sorularımızı yanıtladı.
    Düzce’de nasıl bir çalışma yürüttünüz?
    Oradaki sağlık çalışanlarının ve sivil toplum kuruluşlarının katkısıyla 4 aylık bir çalışma yürüttük. Hazırladığımız bu kitapta amacımız bilimsel tartışmaya bir zemin oluşturmaktır. Ancak her işte olduğu gibi ‘aile hekimliği’ konusunda Bakanlığın şeffaflıktan yoksun olduğunu gördük. Sözlü olarak her türlü eleştiriye açığız diyorlar ama hiç bir şekilde, “Neden Düzce’yi pilot il seçtiniz?” sorumuzu yanıtlamıyorlar. Ve gördük ki Sağlık Bakanlığı’nın Düzce’yi pilot il seçmedeki amacı aile hekimliği sisteminin olup olmayacağını test etmek değil sadece yaptıkları şeyin doğruluğunu kanıtlama aracı olarak görüyorlar. Aslında pilot il seçilmesinin amacı çok daha farklı. Öncelikle seçilen pilot ilin tüm Türkiye’yi temsil etmesi gerekiyor. Şu anda Düzce’de veriler olumlu gidebilir. Çünkü ‘aile hekimliği’ sistemini haklı kılmak için tüm olanaklarını Düzce’ye yığdılar. Mesala Düzce’de 54 hekim vardı 54 hekim daha atadılar. Türkiye’nin bütün illerine yüzde yüz hekim atayabilecekler mi? Bizim çalışmalarımız sonucunda edindiğimiz kanı Sağlık Bakanlığı Düzce’de ciddi bir şekilde motivasyonunu kaybetmiş durumda. Tüm Türkiye’ye yaymak istedikleri şeyleri Türkiye’de yapamayacaklarını görmüş durumdalar. Şağlık Bakanlığı’nın şu anda düşündüğü şey bu ülkede sağlığın ne durumda olacağı değil, Dünya Bankası’na verdikleri sözleri yerine getirme telaşındalar.
    Düzce tüm Türkiye’yi temsil ediyor mu?
    Düzce Valisi’nin bile Düzce’nin neden pilot il seçildiğinden haberi yok. Önce Ankara pilot il seçildi. Ama Maliye Bakanlığ buna karşı çıktı, çünkü Ankara’da 4 milyon sosyal güvencesi olmayan insan var. Ve Genel Sağlık Sigortası sistemine göre sosyal güvencesi olmayan insanların parasını devlet ödeyecek. Bunu göze alamadıkları için Ankara’yı pilot il yapmadılar. Dünya Bankası (DB) pilot il seçerken zaten bunun sınırlarını çizmişti. DB diyor ki; “Öyle bir yer seç ki hem nüfusu az olsun hem de sosyal güvencesi olan insan sayısı fazla olsun.” Düzce’de yaşayanların yüzde 26.2’si Yeşil Kartlı ve yüzde 45’i SSK kapsamında. Türkiye’de bu rakam böyle değil.
    Hükümet 2003’te ‘Aile hekimliğine geçeceğiz’ dedi. 2005 yılındayız fakat pilot il seçilen Düzce’nin dışında bir gelişme yok. Bu süreci değerlendirebilir misiniz?
    Hükümet iktidara geldiği zaman aile hekimliği ilk yapmak istediği şeylerden biriydi. 2003 yılında başlayacaklarını söylediler, yapamadılar. Ardından 2004 yılında Türkiye’ye aile hekimliğini yayacaklarını söylediler bunu da yapamadılar. Ancak 2004 yılında Düzce pilot il seçildi. Bu arada hem halka hem de sağlık çalışanlarına bir sürü vaadlerde bulunuyorlardı. En sonunda ancak 2005 yılında Düzce’de başlayabildiler.
    Söz verilen yıllarda yapamadıkları gibi, pilot il seçtikleri Düzce de bile bunu yapamadılar. Şimdi de Sağlık Bakanlığı yetkilileri ‘pre pilot’ diye bir şeyden bahsediyorlar. Biz de sorduk ‘pre pilot’ ne demek, sorumuza cevap alamadık. Bize zadece yetkililer tarafından şu bilgi verildi. “Burası bir laboratuvar ve biz burda öncelikle neyi yapabiliyor neyi yapamıyoruzu test edeceğiz. Bunun ardından 5 tane pilot il seçeceğiz 5 tane kontrol il seçeceğiz” dedi. Bu ‘pre pilot’ dedikleri şeyi de Düzce’nin bir ilçesinde başlatmışlar ve 3 tane de hekim arkadaşımız gönüllü olmuş. 3 hekim de Sağlık Bakanlığı tarafından görevlendirilmiş. Çünkü Sağlık Bakanlığı bu işi yapmak için gönüllü hekim bulamıyor. Burası mahalle mahalle ayrılarak hekimlerin bakacakları yerler belirlenmiş. Sağlık Bakanlığı’nın çeşitli adlar koyarak adlandırdığı ‘pre pilot’ dedikleri şey aslında ‘Bölge tabanlı sağlık ocağı’ sistemidir. Ve sağlık ocağında çalışan arkadaşlarımız sağlık ocaklarında çalıştıklarından farklı bir iş yapmadıklarını kendileri de söylüyorlar. Bu hekimlere ‘aile hekimi’ olacaksınız diye sadece 10 günlük bir kurs verilmiş. Hemşirelere bu kurs dahi verilmemiş. Düzce’de 54 tane hekim vardı. Düzce pilot il seçildikten sonra Sağlık Bakanlığı 54 hekim daha gönderdi. Yani sağlık ocağı sisteminde olması gerektiği gibi her 3 bin kişiye bir hekim düşücek şekilde ayarladılar. Biz o zaman ‘Aile hekimi olmak istemeyenler işsiz mi kalacaklar?” dedik. Bakanlık hekimlerin işsiz kalmayacağını, Kamu Sağlığı Merkezleri’nde çalışacaklarını söylediler. Aile hekimliğinde çalışanların yüzde 32’si kadar da Kamu Sağlığı Merkezleri’nde çalışacaktı. Planları şu idi; Türkiye’nin nüfusu 70 milyon ve 3 bin kişiye bir hekim düşecekti. 23 bin 333 tane hekim istihdam edilecek. 7 bin 466 kişi de Kamu Sağlığı Merkezleri’nde çalışacak. Bu hesapla zaten 14 bin 201 tane hekim arkadaşımız işsiz kalıyor. Oysa ki kimsenin işsiz kalmayacağını söylemişlerdi. Hükümet söz konusu sistemini överken bir taraftan da hekimlerin 4 milyar gibi yüksek bir rakam alacağını söylemişlerdi. Aile hekimliğinde deniliyor ki; laboratuvar hizmeti için sana şu kadar para ayırıyorum, bunu aşarsan sen kendi cebinden yaptığın laboratuvar hizmetlerini ödeyeceksin. Hekim bir taraftan fazla işlem yapamayacak, bir taraftan da insanlar tarafından tercih edilmeme korkusunu yaşayacak. Yanında çalıştıracağı hemşirenin maaşını da kendisinin ödemesi gerekiyor. Bu durumda sağlık ocaklarını muayenehaneye dönüştürüyorsunuz. Şu anda sağlık ocaklarında çalışanlar sağlık ocaklarında çalıştıklarını iddia edemezler. Yazar kasanın girdiği, işletmenin girdiği yer nasıl bir sağlık ocağı olabilir? İş bulan hekimler de rahatlığa kavuşmayacaklar. Tercih edilmek için fazlasıyla çalışmak zorunda kalacaklar. İki ay üst üste baktığı insan sayısı binin altına inerse sözleşme feshedilecek. Yaptığı aşı oranlarında da düşüş olursa hekimin hesabından düşecek. Burada görülen şu ki, birinci basamak sağlık hizmeti paralı hale gelecek ve pratisyen hekimler sistem dışına itilecek. Döner sermaye uygulaması aslında vatandaşın cebinden parayı almak demektir. Sonra da çıkıp diyorsun ki hekimler vatandaşın cebinden elini çeksin. Biz de diyoruz ki bu ülkeyi yönetenler elini vatandaşın cebinden çeksin. Yıllardan beri sağlık kurumlarının elektiriğini suyunu vatandaşlardan alın diyen bu iktidarlar, şimdi de sağlık çalışanlarının ücretlerini ödemek için halkın cebinden alınan paralarla oluşan döner sermaye uygulaması getirdiler. Biz iddia ediyoruz ki elimizdeki bu insan gücünü kullanarak sağlık hizmetini düzeltebiliriz. Sağlığı kamudan finanse edersen sağlık ocaklarının altyapısını düzeltirsen ve çalışana hakkını verirsen sorun çözülür.
    “HÜKÜMET NE DEDİ, BİZ NE DEDİK?”
    Hükümet iktidara geldiği zaman sağlık hizmetleri için şu tespitlerde bulundular;
  • Birinci basamak sağlık hizmetinde koruyucu tedavi hizmetleri yetersiz.
  • Pratisyen hekimler verimli hizmet üretemiyorlar.
  • Pratisyen hekimlerin kimlik sorunları var.
  • Pratisyen hekimler verdikleri hizmetin karşılığında aldıkları ücretten memnun değiller.
  • Sağlık ocağı sistemi ve 224 sayılı Yasa (Sağlık hizmetlerinin Kamudan Karşılanması) çağın gerisinde kalmıştır.
  • Bu nedenle yeni bir örgütlenmeye ihtiyaç vardır.
  • Bazı kaynakları daha iyi kullanacağız.
    Biz aynı dönemde dedik ki;
  • Sağlık ocaklarında hizmetin yetersiz olması doğrudur ama bunun sorumlusu sağlık çalışanları ve 224 sayılı Yasa değildir. Nedeni sağlığa yıllardır yatırım yapılmaması.
  • Ülkemizde sağlık ocakları dengesiz dağılıyor
  • Hekim sayısı yetersiz. Türkiye’de hekimi olmayan sağlık ocağı sayısı yüzde 16
  • Kaynakların daha iyi kullanılmaması sağlık hizmetlerini paralı hala getirecek demiştik. Sağlık ocakları da dahil olmak üzere bütün sağlık kurumları paralı hale geldi. Sağlık ocaklarında 2 milyon almaya başladılar. Ardından bu rakam 1.5 sene içinde 8.5 milyona çıkarıldı. Şu anda sosyal güvencesi olanlar bunları şu an için sorun diye yaşamıyorlar. Ama Genel Sağlık Sigortasına geçtiğimiz zaman bunun için prim alınacak insanlardan.
    GELİNEN NOKTA ORTADA
    Hükümetin “sağlık hizmetlerini düzelteceğiz” diye yaptığı icraatlar ve gelinen nokta ise şu;
  • Sevk sistemini getireceğiz dediler. Ve 1 Temmuz 2003’te sevk sistemini getirdiler. Sağlık ocaklarından sevk almadan hastaların hastaneye gidemeyeceği söylendi. Çaresiz vatandaşlar sağlık ocaklarına koştular. Ardından da Emekli Sandığı mensuplarının da özel hastanelerden yararlanabilmesinin önü açıldı.
  • SSK’lılara da sevk almadan özel hastanelere gidebilmenin yolu açıldı. 35 tane özel hastane ile anlaşma yapıldı. Bir taraftan birinci basamak sağlık hizmetlerinin güçlendirileceği söyleniyor. Diğer taraftan SSK’lıya, “hiç sağlık ocaklarına gitmene gerek yok, sen doğrudan özel hastaneye gidebilirsin.” deniyor. Yaptıkları ile söylenenler arasında en küçük bir bağlantı yok.
  • Hekimlerin ücretlerinin artacağını söylediler. Döner sermaye adı altında vatandaştan alınan bir paradan bahsediliyor.
    Biz ise şunları söyledik
  • Sağlık ocağı sistemini güçlendirmeden sevk sistemini getirmek demek, hastanenin önündeki kuyrukları sağlık ocaklarına yığmak anlamına geliyor. Söylediğimiz gerçek oldu ve 2.5 ay sonra sevk sistemini geri çekmek zorunda kaldılar.
  • Sevk sistemi bizim de savunduğumuz bir şey. Ancak birinci basamağın yani sağlık ocaklarının yeterli hale gelmesi gerekiyor. İnsanlar önce birinci basamağa gitsinler ve birinci basamakta çözülebilecek sorunları çözsünler, çözemiyorsa ikinci basamağa gitsinler.
  • Sevk sistemini getirmelerinin ardından 2002 yılında sağlık ocağından hastanelere sevk oranı yüzde 17 iken 2003’te yüzde 22’ye çıktı. Sağlık ocakları sadece sevk işlemleri yapan kurumlar haline gelirken, sağlık çalışanları da sevk memuru oldular. İnsanlar tedavi edilemedi.
  • Sağlık çalışanlarının baktığı hasta karşılığında ücret alması sağlık hizmetlerini darmadağınık eden bir durumdur.
  • Bu sistem birinci basamak sağlık hizmetlerinin yapması gereken koruyucu sağlık hizmetlerinin dibe vurmasına neden olacaktır. Sağlık hizmetlerinin paralı hale gelmesinin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren ilginç bir olay yaşandı Van’da. Köyde yaşayan bir anne çocuğunu doğurmak için köy ebesinin yanına gidiyor. Ebe de doğumu kendisinin yapmasının tehlikeli olacağını söyleyerek annenin ilçedeki sağlık ocağını gitmesini söylüyor. Sağlık ocağında muayene ücretinin 2 milyon olduğunu öğrenen aile çocuğu ebenin doğurtmasını istiyor. Aile bu parayı ödeyemeyecek durumda değil, ama baba “Benim başıma iş çıkarmayın, 2 milyon vermeyelim” diyor. Ve ebenin yanında doğum yapan anne ölüyor. Biz bu örnekleri verdiğimiz zaman uç örnekler vermekle suçlanıyoruz.

    Başa dön


  • ‘Öldüren yağcılık’ Meclis’te
    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şanlıurfa ziyareti nedeniyle yolların trafiğe kapanmasının getirdiği ölüm, Meclis gündemine taşındı. CHP Mersin Milletvekili Hüseyin Güler, Başbakan Erdoğan’a bu ölüm olayını duyup duymadığını, ambulanslara dahi yolun kapatılmasını doğru bulup bulmadığını sordu. Gazetemizin 20 Mayıs 2005 tarihli nüshasında “öldüren yağcılık” başlığı ile manşetten verilen haberde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şanlıurfa gezisi sırasında, yolların, ambulanslar dahil araç trafiğine kapanması nedeniyle, diyaliz hastası Mehmet Sait Hiçdurmaz’ın öldüğü yer almıştı. Konuyu Meclis gündemine taşıyan CHP Mersin Milletvekili Hüseyin Güler, Başbakan Erdoğan’ın sözlü olarak yanıtlaması istemiyle konuyu soru önergesi olarak gündeme getirdi. Güler önergesinde, gazetemizde yer alan habere atıfta bulunarak, Başbakan’ın Şanlıurfa gezisi sırasında yolların, ambulanslar dahil ulaşıma kapatıldığını hatırlattı. Başbakan’a, “Ambulansa yer verilmediği için vaktinde hastaneye yetiştirilemeyen diyaliz hastası Mehmet Sait Hiçdurmaz’ın öldüğünü duymuş muydunuz?” diye soran Güler, ayrıca Başbakan’ın şu soruları da yanıtlamasını istedi; “Ambulanslara dahi geçiş hakkı tanımayan bu yol kapatma işlemini doğru buluyor musunuz? Bu işlemi yapanlar hakkında soruşturma açmayı düşünüyor musunuz?”
    SDP heyeti Denizli’de
    Son günlerde Denizli’de öğrencilere yönelik saldırıların artması ve 25 Mayıs’ta SDP binasında çıkan partililerle, 30 kişilik ülkücü grubun silahla saldırması üzerine SDP Genel Başkanı Filiz Koçali, PM üyeleri Kadir Akın, Bülent Çalık, Bursa ÇHD yöneticisi Ayşe Batumlu ve İstanbul İHD yöneticisi Deniz Tuna’dan oluşan heyet Denizli’ye geldi. Denizli Valisi Gazi Şimşek’le görüşen heyet SDP’nin önüne kadar gelerek saldırılarını sürdüren ülkücülerin kimden cesaret aldığını sorarak, kuşkularını belirtti. SDP’nin siyaset yapmasına kimsenin engel olmayacağını belirten heyet, saldırganlar yerine parti üyelerinden 11 kişinin göz altına alınmasını, bir kişinin de tutuklanmasını (Umut Göllü) anlayamadıklarını belirttiler. Demokratik kitle örgütleriyle de görüşen heyet, EMEP ve DEHAP temsilcileriyle de durum değerlendirmesi yaptılar. SDP binasında basın toplantısı düzenleyen SDP Genel Başkanı Filiz Koçali bunun iki tarafın çatışması olmadığını, faşist saldırılar olduğunu belirtti ve herkesi SDP’ye dönük bu saldırılara karşı dayanışmaya çağırdı.
    Mimarlar, kongreye hazırlanıyor
    İstanbul’da düzenlenecek olan UIA-2005 -Dünya Mimarlık Kongresi öncesinde yapılan Türkiye Kongreleri’nin yedincisi bugün Ankara’da “Modernleşme sürecinde Ankara ve Cumhuriyet Kentleri” temasıyla başlayacak. Konuyla ilgili olarak dün yapılan basın toplantısında konuşan Mimarlar Odası Genel Başkanı Oktay Ekinci, kongrenin, dünya mimarlık ve kent tarihinin beşiği olan Türkiye’de yapılmasının önemine dikkat çekti. Türkiye’nin şehircilik, mimarlık ve kent kültürü açısından doğru olmayan politikalarla yönetildiğini belirten Ekinci, bu kongrede Türkiye’nin bu sorunlarına da çözüm aranacağını dile getirdi. Ekinci, Anadolu mimarisinin dünya halklarının ortak mimarisi olduğunu ifade ederek, “Üç ay önce hükümete çağrı yaptık. Konuyla ilgili yasalarını kongrenin yapılacağı ay olan temmuzdan sonra yapılmasını önerdik. Bu kongrenin bir komisyon gibi çalışmasını istedik. Ama ha duvara söylemişiz ha hükümete söylemişiz.” dedi. Kongre Tematik Kurulu’ndan Prof. Dr. Zekai Görgün ise kentlerin, kentlilik bilincinden uzaklaşmasına neden olarak özelleştirmeleri ve sanayisizleşmeyi gösterdi.
    Tarhan için mektup
    İHD İstanbul Şubesi ve Mehmet Tarhan’la Dayanışma İnisiyatifi, Sivas Askeri Cezaevi’nde tutuklu bulunan vicdani retçi Mehmet Tarhan’a müessir fiil, gasp ve vahim suçlar işlendiğini belirterek, Genelkurmay Başkanlığı ile Sivas Askeri Cezaevi’ne birer mektup gönderdiler. İHD yöneticisi Veysi Altay yetkililerden konu ile ilgili olarak ivedilikle soruşturma açılmasını istedi.

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net