www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Dave C. Stoffel’in ibretlik hikayesi...

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
YEK Kanunu

KONUM ____Çetin Diyar
Dava neyin fırsatı?

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Kadın

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
İstanbul’un kurgusu

AYRINTI ____U.Ozan Darıcı
Daum yeni anlaşıldı

ARA SIRA ____Özer Yaman*
KESK Kongresi ve bayrak

EVRENSEL’DEN ____
AKP’nin emperyalizm demagojisi

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Dave C. Stoffel’in ibretlik hikayesi...

Tarih, 8 Aralık 2004, Irak’ta “rutin” saldırılardan bir yenisi düzenleniyor ve Dale C. Stoffel ve Joseph J. Wemple adlı iki Amerikalı öldürülüyor. Öldürülenler, Wye Oak ve CLI adlı şirketler adına Irak’ta “ihale kovalayan siviller”dir.
Ama patron Stoffel ve yardımcısı Wemple’ın öldürülmesini diğer saldırılardan ayıran bir fark var. Direnişçiler, iki Amerikalıyı kurşuna dizdikten sonra, yanlarındaki dizüstü bilgisayarı alarak gitmişlerdir...
Aylar sonra, internette “Rafidan” imzalı bir direniş bildirisi boy gösterir. “Rafidan” grubu, kendisini “Mücahitler Merkez Komutanlığı Siyasi Komitesi” olarak tanıtmaktadır.
Bildiride, Stoffel ve Wemple’dan alınan bilgisayarda yer alan çok sayıda gizli yazışma ve belge ifşa edilmektedir!..
Rafidan grubu, bugüne dek yayınladığı 9 bildiriyle, Stoffel, CIA ve Irak “Geçici Hükümeti” arasındaki gizli pazarlıkları gözler önüne serdi. Ağdalı bir dille yazılmış bu bildirilerin devamı gelir mi bilinmez, ancak belgeler hem Stoffel’in hiç de sıradan bir Amerikalı olmadığını gösteriyor, hem de dönemin güdümlü Bağdat hükümeti ile Amerikalılar arasındaki kirli pazarlıkları, en ince ayrıntısına dek kanıtlıyor. Yerimiz elverdiği kadarıyla, bildirileri özetlemeye çalışacağız...
Bildiri No.1: Stoffel’in öldürülmesi üstlenilir ve açıklanacak belgeler “müjdelenir”.
Bildiri No.2: Dale Stoffel’in özgeçmişi açıklanır. Bu belgede, 1961 doğumlu Stoffel’in “mesleki kariyeri” boyunca ABD donanma istihbaratında, silah şirketi Raytheon’da, çeşitli şirketlerde istihbarat sistemlerinin geliştirilmesi alanında çalıştığı, 1995’te Wye Oak şirketini, 2003’te ise CLI şirketini kurduğu belirtilmektedir.
Bildiri No.3: Rafidan, elindeki en önemli belgelerden birini açıklar. 16 Ağustos 2004 tarihli bu talimatın altında, dönemin Irak Savunma Bakanı Hazım el Şalan’ın imzası bulunmaktadır.
Talimattaki bilgilere göre Stoffel ve adamları, Irak işgalinin ardından tahsis edilen 10 helikopterle bir yıl boyunca Irak’ı gezmiş, askeri ve sivil tesislerin, fabrikaların, havaalanlarının fotoğraflarını çekmiş, dağıtılan Irak ordusuna dair bütün belgelere el koymuştur. Ayrıca, ordu depolarında ve kışlalardaki bütün silahların fotoğrafları çekilmiş, dökümleri yapılmıştır.
Ardından; İyad Allavi ve Ahmet Çelebi’nin de üyesi olduğu bir özel komisyon kurulmuştur. Komisyonun görünürdeki amacı, “Irak Ulusal Muhafızları”nı oluşturmaktır. Ama asıl amaç, çok farklıdır...
Bildiri No.4: 16 Ağustos 2004 tarihli talimnamenin diğer ayrıntıları açıklanır. Buna göre Bağdat hükümeti, Wye Oak şirketine, Irak ordusunun bütün silahlarını “nakletme, onarma veya dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi bir şirkete satma” yetkisi vermektedir. Bu satış karşılığında hükümete hiçbir ödeme yapılmayacaktır. Aksine, bu satışlardan elde edilecek gelirin yüzde 10’u, Stoffel’in şirketine verilecektir. İşin püf noktası, silahların satış fiyatlarını belirleyecek tek kişinin Stoffel olmasıdır! Kısacası Irak ordusunun bütün silahlarını bu kişiye “bedelsiz” vermekte, üstüne bir de “komisyon” ödemektedir!
16 Ağustos tarihli bu metin, dönemin Başbakanı İyad Allavi’nin 4 Ağustos’ta verdiği onayın ardından hazırlanıp imzalanmıştır. Belgenin orijinal metni Irak Savunma Bakanlığı ve ABD’de olup, Stoffel’in elinde bir kopya bulunmaktadır.
Stoffel, yaklaşık 1.5 ay önce, 25 Haziran 2004’te, Savunma Bakanı Şalan’a yazdığı mektupta, yapılacak anlaşmanın “çok gizli” tutulmasını rica etmekte, ayrıca Irak ordusunun elindeki bütün silah sistemlerinin toplam değerini “1 milyar dolar” olarak tahmin etmektedir. Kısacası kendisi, bu anlaşmadan 100 milyon dolar komisyon alacaktır.
Eski Irak ordusu komutanları olduğu tahmin edilen Rafidan direniş örgütü mensupları ise, Irak ordusunun elindeki silahların toplam değerinin en az 40 milyar dolar olduğunu belirterek, anlaşmayı “yüzyılın soygunu” olarak nitelendiriyorlar.
Savunma Bakanı Şalan, bu mesaja karşılık, 4 Ağustos 2004’te Stoffel’e yanıt verir ve Irak ordusunu tasfiye etme programının başına, Dr. Bruska Nuri Şavays’ın getirildiğini bildirir.
Bildiri No.5: Rafidan örgütü, 16 Ağustos 2004 tarihli “çok gizli” anlaşmanın ayrıntılarını açıklamaya devam eder. Metne göre Stoffel, Irak silahlarını yağmalamaya Taci, Cooke Kampı, Normandy Kampı, Eşref Kampı, Hille Kampı ve Anaconda Kampı’nda başlayacaktır. Bu kamplar, Irak’ın her yerindeki eski orduya ait silahlar için bir tür “toplama merkezi” olacaktır. Ayrıca, Stoffel’e yapılacak yüzde 10’luk ödemelerin ABD bankalarına yatırılacağı belirtilmektedir.
Bildiri No.6: Irak Savunma Bakanlığı’ndan Stoffel’e gönderilen bir başka mektup açıklanır. Dr. Bruska Nuri Şavays imzalı bu mektuba göre Wye Oak şirketi, Irak ordusunun silahlarını yağmalama faaliyeti boyunca “yerli ya da yabancı her türlü yardımı almakta” özgürdür.
Bildiri No.7: Şavays imzalı bir başka belge, Stoffel’e “Irak askeri ekipmanını nakletmek için bütün polis noktalarından serbest geçiş” yetkisi tanımaktadır.
Bildiri No.8: Anlaşmayı tamamlamış olan Stoffel, 18 Ağustos 2004’te, ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Carol Basden’e bir mektup yollar. Mektupta özetle şöyle denilmektedir “Wye Oak, Irak Savunma Bakanlığı ile imzaladığı anlaşma için onayınızı talep eder... Hurda olarak sınıflandırılıp satılacak Irak askeri ekipmanı, halen ABD ordusu ve koalisyon kuvvetlerinin elindedir... Bu ekipmanın ağırlıklı olarak Fransız, Rus ve Çin malı olduğu, ayrıca İran’dan ele geçirilmiş ABD ve İngiliz menşeili silahların da bulunduğu görülmektedir... Ekipmanın toplam değerinin 500 milyon doları aştığını tahmin ediyoruz... Bu sözleşmeden doğan herhangi bir ödeme yükümlülüğümüz yoktur...”
Rafidan grubu, “hurda” olarak sınıflandırılacak olan bu silah sistemlerinin Ürdün, Kuveyt, İsrail, İran ve Ukrayna’ya satılacağını öne sürerek, ellerinde bu konuda da belgeler olduğunu öne sürüyor.
Bildiri No.9: Bu bildiriyle, 20 Haziran 2004 tarihli biraz eski bir belge dikkate sunuluyor. Belge; İyad Allavi, Dale Stoffel, Ahmet Çelebi ve Ahmet Ersevci arasındaki anlaşmadır. Burada, Iraklı temsilciler, Stoffel’i “askeri ekipman organizasyonu bakımından Irak Savunma Bakanlığı’nın tek temsilcisi” ilan etmektedirler.
Ardından, “ganimet paylaşımı”na geçilir. Bu utanç belgesinden öğrendiğimize göre Ersevci, Stoffel aracılığıyla “Newco” adlı bir şirket kuracak ve ilgili her işlemden yüzde 10 pay alacaktır. Bu şirkete ayrıca, idari masraf olarak “kârın yüzde 50’si” verilecektir. Kârın yüzde 30’u Stoffel’in cebine gidecektir; geri kalan yüzde 20 ise İyad Allavi ve Ahmet Çelebi arasında paylaştırılacaktır.
Bağdat hükümetinin nasıl işlediğini gözler önüne seren bu ifşaatlar, “şimdilik” sona eriyor. Rafidan’ın yeni bildiriler yayınlayıp yayınlamayacağını zaman gösterecek. Ancak eldeki belgeler; koca bir ülkenin insanları ve kaynaklarının rüşvet, yolsuzluk ve yağma çarkları arasında nasıl yok edildiğini görmek için yeterli. Bush’un Ortadoğu için öngördüğü “demokrasi”, işte bu gizli belgelerde saklı.

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

YEK Kanunu

Kısa bir süre önce YEK (Yenilenebilir Enerji Kaynakları) Kanunu TBMM’de kabul edildi. Konuyla ilgili olarak değişik kesimlerden değişik tepkiler geldi. Gene herkes kendi penceresinden bakarak olayı değerlendirdi.
Bu kanunun bazı olumlu ve olumsuz yönlerine dikkat çekmek istiyorum.
Olumlu tarafı, ülkemizde YEK teknolojilerinin geliştirilmesine ve bilgilenme sürecine katkısıdır. Avrupa’ya göre YEK zengini bir ülkeyiz. Ama bugüne kadar hep fosil yakıtlara ağırlık verildi. Son zamanlarda ise doğalgaz tuzağına düştük. Bu açıdan bakınca önümüzdeki günlerde en azından YEK teknolojilerinin geliştirilmesinin; eksik de olsa koşulları oluşmaya başladı diyebiliriz.
Olumsuzluklar ve yetersizliklerse diz boyu.
Aslında bu olumsuzlukların temel nedeni enerji politikalarından kaynaklanmaktadır.
Bizdeki enerji politikaları, iki temel yanlışın üzerine kuruludur. Bunlardan birincisi yabancı kaynakların kullanımı, ikincisi ise özelleştirmelerdir. Bu iki temel yanlış, enerji maliyetlerini yukarı çekmektedir. Oysa enerji maliyetlerinin yüksek olması, sadece tek tek bireylerin bütçesini ilgilendirmiyor. Enerji, makro düzeyde ülkenin ekonomisini ilgilendiren en temel girdilerden birisidir. Enerjinin pahalı olması, ekmeğin, tuzun pahalı satılması gibi değildir. Enerjinin pahalı satılması, ülke ekonomisinin çökmesi demektir. Çünkü bu durumda iç ve dış pazarda rekabet gücünüz kalmayacaktır.
YEK Kanunu’nda da özelleştirmeci tutum devam etmekte. Aslında bir süredir devam eden bu politika, yeni çıkartılan YEK kanunuyla da devam ettirilmektedir. Devlet enerjide meydanı tamamıyla yerli ve yabancı sermayeye bırakmış durumda. Yani enerji artık kamusal bir hizmet olarak görülmemekte, örneğin deterjan üretimi kadar sıradan bir ekonomik faaliyet olarak nitelendirilmektedir.
Oysa enerji konusu oldukça stratejik bir konudur. Enerji konusu bu kadar stratejik olmasa, ABD’nin Irak’ta, Afganistan’da ne işi var?
Enerji günümüzde üçüncü dünya savaşını çıkartacak düzeyde önemlidir. Çünkü enerji ekonomiyle eş anlama gelmektedir.
Bu boyutuyla bakarsanız, MGK’nın birinci derecede alanına girmesi gerekir. Oysa MGK’da belki işin yolsuzluk boyutu, ya da döşenen petrol ve doğalgaz geçiş hatlarının güvenliğinin konuşulduğu anlaşılıyor.
Bazı alanlar vardır ki bu alanlarda kârlılık değil, toplumsal yarar göz önüne alınmak zorunludur. Örneğin yurt savunması böyle bir şeydir.
Bu alanlardan birisi de enerjidir. Enerji katma değeri üst düzeyde öneme sahip bir alandır. Ne kadar ucuza elde edilip, ne kadar ucuza arz edilirse, hem teknolojik yenilenmeye, hem de iç ve dış pazardaki rekabete o kadar yararı bulunmaktadır. Enerjinin bir deterjan üretimi gibi değerlendirilmesi ise, bindiğin dalı kesmekten farksızdır. Bu gerçek, anamalcı sistem içinde geçerlidir. Bu köşede, 18.10.2004 tarihli “Enerji Isıtılıyor” başlıklı yazıda da belirtildiği gibi, enerji politikaları anamalcı ekonominin de işleyişine darbe vurmaktadır.
Peki devletin görevi ne olmalıdır, ne yapılmalıdır?
Toplumcu ekonomi politikaların bütün ekonomiye egemen olması bizim doğal isteğimizdir. Yani anamalcı sistemdeki gibi üretimin kâr için değil, toplumun maddi ve kültürel gereksinimini karşılamaya yönelik olması elbetteki en idealidir. Ama anamalcı sistem açısından bile ülke ekonomisinin geleceği, enerjinin ucuz ve güvenilir kaynaklardan elde edilmesine bağlıdır. Bu durumda yapılması gerekenleri kısaca özetlersek:
  • Öncelikle enerji üretiminde yerli kaynaklardan su potansiyelimiz sonuna kadar değerlendirilmelidir.
  • Rüzgar potansiyelimiz, toplam elektrik üretiminde ekonomik sınırların elverdiği noktaya kadar değerlendirilmelidir.
  • Temiz yakma teknikleriyle kömürümüz çevresel etkileri göz önüne alınarak değerlendirilmelidir.
  • Güneş enerjisinden elektrik üretimine yönelik olarak, bilgilenme ve teknoloji geliştirmeye yönelik olarak küçük birkaç mega watlık pilot uygulamaların yapılması yararlı olacaktır.
  • Her şeyden önce enerjinin etkin kullanımına yönelik olarak; üretim, iletim ve son kullanım aşamalarında gerekli iyileştirmeler ve yaptırımlar mutlaka hayata geçirilmelidir.
    Bu işleri ancak devlet yapabilir ve sosyal devletin görevi zaten budur.

    e-posta:
    enversat@mynet.com

      Başa dön

      KONUM ..........Çetin Diyar

    Dava neyin fırsatı?

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Öcalan’nın adil yargılanmadığı” yönündeki kararının ardından egemenler cephesinde iki farklı tutum gelişti. Başını Genelkurmay-Kuvvet Komutanları, Baykal ve Bahçeli’nin çektiği ırkçı-şoven söylem ve tutum, Öcalan’ın yeniden yargılanmasının engellenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu cephenin sözcüsü gibi davranan Baykal, Türkiye’nin iktidarı, muhalefeti ve tüm kurumlarıyla yeniden yargılamayla ilgili olarak nihai kararı verecek olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nezdinde girişimlerde bulunarak yeniden yargılama kararına engel olabileceğini söylemektedir. Baykal, AKP Hükümetini de “Yeniden yargılamaya hazır olduğunu düşündürecek açıklamalar yapması” dolayısıyla eleştirmektedir.
    Daha bir ay önce 90. yılında Ermeni soykırımı meselesi ile ilgili olarak yürütülen tartışmaları hatırlayalım. Her iki meselede kullanılan söylem aynı. Baykal, Ermeni soykırımını kınayan, Türkiye’nin soruna karşı tutumunu değiştirmesi gerektiğini söyleyenler karşısında yeni bir ‘Enver Paşa’ kesilmiş, Genelkurmay da arşivlerini açarak asıl soykırım ve katliamı Ermeniler’in yaptığını dünya aleme göstermiştir!
    Başını TÜSİAD gibi büyük sermaye çevreleri ve AKP Hükümeti’nin çektiği kesimler, AB sürecinin aksamaması için Öcalan davasında yeniden yargılamaya gidilebileceği görüşünü savunmaktadır. Bunlar, “Öcalan yeniden yargılansa da aynı cezayı alacak” diyerek aslında Kürt sorunu karşısındaki mevcut tutumun süreceğini ama AB sürecine dair çıkabilecek bir ‘arıza’nın giderilmiş olacağını söylemektedir. AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan gücünü halktan değil emperyalist tekellerden ve onların ülkedeki temsilcilerinden almakta ve ortaya koydukları hedeflerden ‘sapma’nın, açılan kredilerin tüketilmesi anlamına geldiğinin farkındadır. Dolayısıyla AKP Hükümeti davaya AB ve uluslararası sermaye ile ilişkiler penceresinden yaklaşmaktadır. Bunlar için de ortada dava ile bağlantısı kurulabilecek bir Kürt sorunu, demokrasi sorunu bulunmamaktadır.
    AİHM’in Öcalan davası ile ilgili kararının ardından ortaya çıkan farklı tutumlar, egemenler cephesindeki farklı çıkar ilişkileri ve çatışmaların ürünü olarak şekillenmektedir. Eğer davanın yeniden görülmesi söz konusu olursa, dava sürecinde bu farklı tumumların tek bir tutum ve anlayış halinde birleşeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Kürtleri sözde vatandaş olarak niteleyenlerin tutumu ile Kürtlerin adını, Kürt sorununu ağzına almayanların tutumu bir ve aynı gerici anlayışın farklı nüanslardaki ifadesinden başka bir şey değildir.
    99’daki İmralı yargılaması bir ‘zafer’ havasında ve Öcalan’ın söyledikleri geçiştirilerek yapıldı. Bugün şartlar artık birçok bakımdan değişmiştir. Öcalan davasının yeniden gündeme getirilmesi, egemenlerin Kürt sorunu konusundaki gerici politikalarının teşhiri ve halklar arasında barış ve kardeşlik duygularının geliştirilmesi için bir fırsat olabilir. Irkçı-şoven propagandalara karşı halkların demokratik birliğini öne çıkarmak, dava vesilesiyle genel bir siyasi af talebi üzerinden mücadele yürütmek bugün öncelik kazanmıştır. Günün görevi, egemenler cephesinde farklı çıkar ilişkileri ve çatışmalar üzerinden geliştirilen tutumlar karşısında halkların ve emekçilerin çıkarlarını esas alan bir tutum geliştirmek ve bu tutumu halkların ve emekçilerin mücadele cephesi olarak örgütlemektir.

    e-posta:
    cetindiyar@mynet.com

      Başa dön

      BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

    Kadın

    Bundan 3 yıl önce 12 yaşındayken tecavüze uğramış. Tecavüz yetmezmiş gibi, bu tecavüzün sonucunda hamile kalmış bir çocuk. Tecavüzcüsü kendisinden 15 yaş büyükmüş. İmam nikahıyla evlendirilmiş, onunla yaşamaya, her gün tecavüzünü yeniden yaşamaya mahkûm edilmiş. Tecavüzcü bu kez de başka bir tecavüzden hapse girmiş. Tecavüzcünün ailesi ile yaşamak zorunda kalan bu çocuk, sokağa çıktığı için, belki ailenin diğer bireyleri de ona tecavüzü kendilerinde hak gördükleri için burnunu kesmişler.
    Bir başka haberde, çocuk annesini bıçaklamış. Başka bir adamla birlikte olduğu için onu cezalandırmış, cezalandırmışlar. Çocuğun dedesi açıklama yapmış. Namuslarını korumakmış amaçları. İkinci cümle daha çarpıcı, gerçekleri daha çok ortaya koyuyor. Oğlunun malını başkasına bırakmazmış.
    Kadının değeri taş devrinden sonra anlaşılmış aslında. Nüfusun artmasında, kadın doğurganlığının önemini keşfetmişler. Nüfus artacak ki üretim artsın. Kabileler kadınları kaçırmaya başlamış. Kaçırdıkları kadınların doğurganlığını kabile içinde tutmaları gerekmiş. Kabile içinde kalsın ki, daha güçlü olabilsinler. Komşu kabileyi yenip, topraklarını, ürünlerini ele geçirebilsinler. Savaşlar değeri daha da artırmış. Yazıya geçince, yazma yetkisini de erkekler ele geçirmiş. Kayıt düşme yetkisini. Yasayı bu yetkiyle donatılmış olarak din adamları ile savaşçı erkekler yapmış. Kadına da değer biçmişler. Borca karşılık kadının rehin verilmesinden, ödemelerde kullanılmasına uzanan bir yelpazede kadına, değişim değeri biçmişler. Değişim değeri doğurganlığı denetim altında olduğu ölçüde yükselmiş. Doğurganlığın denetimi bekarete dönüşmüş. Kız çocuğunun bekareti bozulduğunda(!) malına zarar vermekten, değişim değeri düşen malın tazmin edilmesi gerekmiş.
    Bu kara ütopya; üzerinde yaşadığımız topraklarda 5000 yıldır yaşanmaktadır. Bugün, yani 5000 yıl sonra da, hâlâ en sert gerçekler olarak karşımıza çıkmaya devam etmektedir. Namus cinayeti adı altında, töre cinayeti diyerek gerekçelendirilmekte, kadının uğradığı şiddet, tahrik kisvesi altında cezasız kalmaktadır. Toplumun değerlerine saygı gösterilmesi gerektiğinden dem vurulmaktadır. Kadının tecavüzcüsü ile evlenmesi kurtuluşu olarak gösterilmektedir.
    Son yıllarda değişen değerlerimizden, paranın bir hamle yaparak öne geçmesinden söz edilmektedir. Para son zamanlarda mı hamle yapmıştır, değerler bütünümüz çöküş yaşamaktadır, kendimize sormamız gerekir. Kölelik, feodalizm ve kapitalizm. Her üçünde de üretim ilişkileri mülkiyete dayalıdır. Para her zaman bu üretim ilişkilerinde değer olmaya ve malı, malın sahiplerini tanımlamaya dönük bir araç olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir. Kadınlar tecavüze uğradığında, değişim değeri düşmüş mallar olarak görülecek, gereksiz bir boğaz daha beslememek adına öldürülüp bir köşeye atılacaklardır. Malı elinde bulunduranlar, ondan istedikleri gibi yararlanma hakkını kendilerinde görecekler, tecavüze uğrayan, her gün yeniden mal sahiplerince tecavüz edilip, kullanılacaktır.
    Bu şiddetin ve yoz mülkiyet ilişkilerinin toz dumanı içinde, en azından dürüstçe mülkiyet ilişkisini açığa vuran dedenin sözleri görmezden gelinmemelidir. Çıplak gerçeği, olduğu gibi ortaya dökmektedir. Eski gelininin öldürülmesi kararının ardında, oğlunun malını başkasına bırakmamak olduğunu olanca yalınlığıyla ifade etmektedir.
    Namus kavramı, mülkiyet ilişkilerinin üzerini örten ağır kadife perdelerdir. O perdeleri kaldırıp, güneşi içeri almak gerekmektedir.

    e-posta:
    sebnemkorur@ttnet.net.tr

      Başa dön

      YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

    İstanbul’un kurgusu

    Priene, Bergama, Bursa’dan söz ederek, Anadolu’da yaratılan kentlerimizin kurgusunu açıklamaya çalıştım geçen hafta yayımlanan yazımda… Bunun yaşama biçimimizden, kendi kendimizi yönetme yönteminden doğuşunu, büyüyüp küçülmeğe açık oluşlarını duyumsatmaya çalıştım… Kentlerimize batılı ölçütlere takılıp kalmadan, kimi önyargıları bir yana bırakıp baktığımızda, çoğunda buluruz bu kurguyu…
    Örneğin Bodrum’un kurgusu da böyledir; daha doğrusu böyleydi, daha 40- 50 yıl öncesine dek… Sonra her yanı, en küçük bir sosyal-kültürel donanım düşünmeden, konut doldurarak, yönetim birimiymiş, karar üretme düzeneğiymiş boş vererek biz bozduk bu ana kurguyu.
    Eski İstanbul’un (tarihsel yarımadanın) o herkesi hayran bırakan silueti de bu kurguyu gösteriyor bugün bile…
    İstanbul’un bu kurgusu neredeyse Roma’dan Bizans’a, Bizans’tan Osmanlı’ya böyle sürüp gelmiş… Önceki çağların agorası, forumu, Osmanlı’nın kubbeleriyle, minareleriyle üçüncü boyutta da belirgin olarak görünür olmuş. İsviçre kökenli, Fransız mimar Le Corbusier, bütün yeryüzü mimarlarına seslenerek, “Siluet nedir anlamak isteyenler İstanbul’u görmelidirler.” demiştir.
    Bütün bu anlattıklarım, bir anlamda, İstanbul’u okuyabilmek için de açıklama yerine geçer.
    Geçmişte, kim güçlüyse kentte, onun silueti oluşmuştur. Siluet onu, o dönemi anlatır. Örneğin bir çağlarda “kale” başattı siluette… Sonra kiliseler, camiler, saraylar derken fabrika bacaları, yüksek fırınlar…
    Şimdi eski İstanbul demeğe başladığımız tarihsel yarımadaya bakalım…
    Roma’ya özenip kimilerinin yedi tepeli dediği İstanbul’un tepeleri, gerçekte kamusal, sosyal-kültürel özeklerdir. Sultanahmet, Nur-u Osmaniye, Beyazıt, Şehzadebaşı, Süleymaniye, Fatih, Edirnekapı, Eyüp hep böyle özeklerdir. İnsanları toplayan cami çevresinde, önemleri ölçüsünce ortak kullanımlar vardır. Herkesin yalnızca camisiyle andığı Süleymaniye’de ilkokul, medreseler, bugünkü karşılığıyla “lisansüstü eğitim veren medreseler, tıp medresesi, hastane, halk mutfağı, tabhane (kentin konuk evi), hamam, Kuran okulu, kervansaray, dükkânlar vb. neler var neler… Gerçek bir sosyal-kültürel özek dedim ya… Bugün yapılsaydı daha da neler yapılacaktı neler…
    Sözünü ettiğim özeklerde, alttan yukarıya sayarsanız, el el üstündedir. Roma, Doğu Roma (Bizans) Osmanlı… Buralara dokunurken özellikle özenli olmak gerekir… Tıpkı çok değerli bir eski yapıtı onarır gibi… Buradaki işlemlerde,
  • İz silinmemelidir,
  • Yalan söylenmemelidir,
  • Buralar insansız bırakılmamalıdır.
    Buralarda, insan elinin ilk değişinden bu yana ne birikmişse hepsinin bizim kültürümüzde, hiçbir ayrım gözetmeksizin, yeri vardır. “Kültür birikimimiz” dediğimizde hepsini içerir bu sözümüz… Hem de yalnız bizim, bugün orada yaşayanların değil, bütün insanlığın birikimidir bu… Bu nedenle orada yaşayanların (bizim) bütün insanlığa karşı da koruma sorumluluğumuz vardır.
    Bu özeklerin çevresi de ağaçlıklı, küçücük de olsa bahçeli evlerden oluşur. Çok anlamlı siluet demekle doğru bir şey söylemiyor muyum? Düşünün toplumun tüm yaşama seçmelerini, yönetimi, eklemlenmeyi okumuyor musunuz bu siluetten?
    Bir de Galata’dan Karadeniz yönünde uzayıp giden siluete bakın: İş kuleleri… Bu siluet de yalan söylemiyor… Ama neyi dosdoğru söylüyor bir düşünün… En küçük sosyal-kültürel bir donanımın imi var mı bu siluette?
    Bununla “eskiden daha iyiydi” demiyorum elbette… Yalnızca onlar çağları koşutunda davranmışlardı, kendilerinden önceki kültürlerle bağları da kopuk değildi diyorum bir bakıma…
    Öyleyse bugün nasıl olmalı, bu tarihsel özekleri nasıl kullanmalıyız örneğin? Bu da gelecek yazımın konusu…

    e-posta:
    bektas_cengiz@hotmail.com

      Başa dön

      AYRINTI..........U.Ozan Darıcı

    Daum yeni anlaşıldı

    43. Türkiye Kupası’nı ezeli rakibi Fenerbahçe’yi 5-1 gibi farklı bir skorla mağlup eden Galatasaray kazandı. Bu skor sonrası daha 15 güne kadar “Teknik direktör Christoph Daum’la yolumuza devam edeceğiz” diyen Fenerbahçe yöneticileri, ağız değiştirerek, teknik direktörü tartışmaya başladılar.
    Christoph Daum Türkiye’ye geldiği günden bu yana, çok tartışıldı. Gerek karıştığı kokain skandalı gerekse de teknik direktörlüğü masaya yatırıldı. Geçtiğimiz yıl Fenerbahçe’nin şampiyonluğundan sonra rüzgârı tersten estirmeye başaran Daum, Türkiye Kupası’nda alınan 5-1’lik mağlubiyet sonrası yine bildik ve tanıdık eleştirilere maruz kaldı. Bugüne dek, “sihirbaz, dahi” diye adlandırılan Daum şimdi ‘çırak’ Hagi’den daha kötü teknik direktör olduğu yönündeki eleştirilerle karşı karşıya. Öncelikle şunu sorgulamak gerekir, Daum’a acaba gerçekten inandıklarından mı yoksa bazı endişeleri güttükleri için mi birtakım payeler verdiler. Alman teknik adamın Türkiye serüvenini takip edenler görmüştür ki, kendisinin belirli bir oyun planı yoktur.
    Özellikle takımı geride kaldığı zaman uzun boylu stoperleri cümbür cemaat ileri yollayan, sonrasında sahanın neredeyse tüm bölgelerinden top şişiren ve en nihayetinde yedek kulübesindeki tüm hücum nitelikli futbolcuları oyuna sokan Daum’un böylesi bir hüsranı yaşayacağı açıkça belliydi. Standardı belli takımlar karşısında günü kurtarmak mümkündür ancak dünya kulübü olma iddiasındaki bir takımla günü kurtarmak yeterli olmuyor.
    Fenerbahçe çarşamba akşamından sonra Daum’la devam etmeyeceğini, “Teknik direktörümüzün arkasındayız” sözleriyle belli etmiştir. Eski alışkanlıklarını bir kenara bıraktığını düşündüğümüz sarı-lacivertli kulüp, hali hazırda şampiyonluğun en büyük favorisiyken, alınan ilk farklı mağlubiyette teknik direktörünü tartışmaya başlıyorsa (Teknik direktörünün yeterli olup olmadığı bambaşka bir durum ancak yönetim daha iki hafta öncesine kadar “Ne olursa olsun yolumuza Daum’la devam edeceğiz” şeklinde bir açıklama yapmıştır) dünya kulübü olma iddiaları biraz havada kalıyor demektir.
    Daum, Fenerbahçe’de kurban edilen ilk teknik direktör değildir, görünen o ki, son da olmayacaktır. Sarı-lacivertli ekibin başına kim gelirse gelsin; kariyeri teknik direktörlüğü ne olursa olsun tartışılacaktır. Doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü fark etmiyor. Fenerbahçe teknik direktörü olması yeterlidir tartışılması için. Ne yazık ki, Fenerbahçe hâlâ günlük başarı ve başarısızlıklarla yönetilmektedir. Böyle yönetilen bir takımın şartlar ne olursa olsun başarılı olması beklenemez. Tabii, başarının karşılığı sadece Türkiye’de elde edilen şampiyonluksa bu durumda bir şey söylenemez.
    Fakat Daum’un her türlü çağdışı futbol anlayışına karşı kendisini “dahi, sihirbaz” ilan edenler de futbol bilgilerini iyiden iyiye tartmalı. Eğer dahi teknik direktörlük Daum’un yaptıklarıysa, dünyanın belli başlı teknik direktörleri bu payeye (!) asla ulaşamayacaktır.

    e-posta:
    ozandar@hotmail.com

      Başa dön

      ARA SIRA..........Özer Yaman*

    KESK Kongresi ve bayrak

    İnsan hafızasının daha az olayla meşgul olmasından mıdır nedir, çocukluğumuzda yaşadıklarımız, gördüklerimiz daha net hatırlanır sonradan. Şimdi geriye doğru baktığımda ilkokul sıralarında yaptığımız şakalar, kurduğumuz hayaller, kurguladığımız dünya hâlâ duruyor hafızamda. O zamanlar Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ülke olduğunu, jeopolitik önemini öğrendik. Bayrağın ve istiklal marşının bağımsızlığın sembolü olduğunu, ülkemizi Atatürk’ün kırık dökük bir sandalla nasıl bağımsızlığa kavuşturduğunu öğrenmiştik.
    İlkokulda “köstebekler yumuşacık beynimizi mıncıklarken” elektrik olmayan köyümüzde gaz lambası ışığında yapardık ödevlerimizi. Köy kahvesinde lüks lambasının daha aydınlık olan ışığında seyredilirdi, aküyle çalışan televizyon cumartesi günleri haberlerden sonra yayınlanan Türk filmleri ve yaz aylarında 20.30’da, kışın ise 20.00’de yayınlanan resmi haber bültenleri kaçırılmazdı.
    Öğretmenimizin harita üzerinde yeniden gösterdiği ‘düşman’ Yunanistan’ın başkenti Atina’yı ‘özgür, güçlü’ ABD’nin başkenti Washington’u TRT’nin haberlerinde görürdüm kahvecinin oğlu olma avantajıyla... Gevrek sesiyle Reha Muhtar Atina’dan, tok sesiyle Ali Kırca Washington’dan bildirirdi. Biz de bilirdik sabah adımızdan sonra söylemek için günlük olayları. TRT’nin diksiyonu -sesi -düzgün dış muhabirleri özel televizyonların açılmasıyla birlikte birer birer yurda döndüler ve televizyorlara kapağı atıp etkili ve yetkili oldular. Reha Muhtar, çoğu insana anlamsız gelen canlı yayındaki sorularıyla güldürmeyi başardı- reytinglerde cabası. Ali Kırca ize düzeyli bir yayın çizgisi oturttu.
    Üniversite yıllarındayken bir arkadaşıma Ali Kırca’nın haberlerini izlemesi gerektiğini söylemiştim. O da onun diğerleri gibi sistemin sözcülüğünü yaptığını söylemişti. Kısmen doğruydu belki peki dünyadan nasıl haber alacaktık izlemezsek. Ben yine de Ali Kırca’nın haberlerini izledim.
    Gelelim bugüne, uzun zamandır AB’nin de etkisiyle bir barış ve huzur ortamı yaşanmaktaydı yurdumda son yaşananlar üzerine çok yazıldı, çizildi, bu konuda yorum yapacak değilim, ancak şöyle bir yakın geçmişi anımsayalım: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü önemli bir takvimdir bizim açımızdan.
    Bugün resmi tatil olmadığından yapılan etkinlikler öncesinde veya sonrasındaki hafta sonuna denk getirilebilir (Daha kitlesel ve coşkulu olması açısından). Bu seneki Dünya Emekçi Kadınlar Günü’de 6 Mart’ta kutlandı bu yüzden. Olay çıkmasaydı basında kendine yer bulamayacak bu kutlama, içeriğinden soyutlanarak televizyonlara taşındı. Sayın Başbakan’da neden iki gün önce kutlandığını sorguladı polislerin şiddet eylemini aklamak istercesine. Öğünce (yaltaklanınca) iyi, yerince kötü olan medya düşman ilan edildi bu olaydan sonra... Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden sonra Newroz birçok halk tarafından coşku ile kutlandı geleneklerine uygun olarak. Resmi kutlamalar sönük geçerken halkın kutlamaları coşku ile geçmiştir hep. 2.5 gün sonra bayrak yakma olayı hatırlanıncaya kadar - elbetteki, bayrak yakma doğru bir tavır değildir, kesinlikle de kınanması gereken bir tutumdur.
    Bu olayın bahanesi ile artık her türlü demokratik halk linç girişimi ile karşı karşıyaydı. Trabzon’daki gençler sürecin yeni kurbanıydı.
    Bütün bu provakasyonlar ve kışkırtmalar sürüp giderken, 1 Mayıs bütün yurtta coşku ile kutlandı. Her ilden emek sloganları büyük binaların duvarlarında yankılandı.
    Tam bu süreçte KESK’e bağlı sendikalar kongrelerini tamamladı ve 13,14,15 Mayıs’ta Konfederasyon Kongresi yapılıyor. Kongrenin ilk gününde KESK’in emek hareketindeki yeri ve öneminin yer bulmasını isterdik, ama malesef öyle olmadı. Üniversite yıllarındayken ilerici, demokrat bulduğum Ali Kırca’nın haber bülteninde, salona bayrak asılmaması kışkırtıcı bir şekilde haber oluyordu. Niçin bayrak asılmadığını sorgulayan ise Çalışma Bakanı Sayın Murat Başesgioğlu’ydu. Sayın Bakan elbette ki KESK’in mücadeleciliğinden dem vuracak değildi. Acı olan bu olayın devletin resmi kurumuymuş gibi Ali Kırca’nın haber bülteninde yansıtılmasıydı. Öyle ya KESK’in taleplerinin ne önemi vardı. Zaten Abdullah Öcalan yeniden yargılanacak canım sıkkın! Terör yeniden hortlamış!
    KESK 1 Mart’ta Ankara sokaklarında Irak savaşına karşı çıkarken bu beyler gelecek dolarların hesabını yapıyordu. Canım ne önemi vardı ki İncirlik’in, sınırların açılmasının, Felluce’de Tikrit’te insanların ölmesinin. Büyük efendimiz terörün kökünü kurutup ekonomimizi düzeltecek değil ya! Üstelik şanlı bayrağımız da dalganıyor semalarda!
    İnsan her zaman beklentilerine karşılık bulamıyor hayatta. Biz beklentilerimizi ve taleplerimizi gerçekleştirmek için, bir adım ileriye gidebilmek için KESK’e bağlı Eğitim Sen’de mücadele ederken, bir zamanlar ilerici bulduğumuz beğendiğimiz birileri de Atinalı’nın izinde Washington güdümlü haberler yaparak reyting (para) alıyor bu ülkede.
    KESK’İN, KESKİN SESİ BULACAKTIR KENDİNE BİR YER...
    *Eğitim Sen Erzurum Şube Hukuk Sekreteri


     
    Başa dön

      EVRENSEL’DEN..........

    AKP’nin emperyalizm demagojisi

    Geride bıraktığımız haftada, hem hükümetin gerçek yüzünü bir kez daha gösteren, hem de Türkiye’nin içine sokulduğu süreci gösteren gündemler yaşandı.
    Türkiye’nin en çok üyeli kamu emekçisi konfederasyonunun genel kuruluna katılan Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu, “bayrak provokasyonu”nu genel kurula taşıdı. Bu bile Mersin’de yaşanan bayrak provokasyonundan itibaren kışkırtılan ortamın, aslında yukarıdan kotarılan bir kışkırtma olduğunu gösteriyor. Başesgioğlu, genel kurula hakim olan “emperyalizm” vurgusuna atıf yaparak, “Emperyalizme karşıyım derken, en büyük antiemperyalist savaşı veren Mustafa Kemal gibi ortak değeri de anacağız, bayrağımızı unutmayacağız” diye konuştu.
    Hükümetin emperyalizmle girdiği ilişki ve izlediği politikalara karşı gösterilen tepki karşısında verdiği refleks bu. Sıkıştıkça bayrak provokasyonuna sarılan bir iktidar ve sistem var karşımızda.
    Peki, Bakan Murat Başesgioğlu ve iktirardaki partisi AKP, Atatürk ve bayrakla ilgili söylediklerinde samimi mi gerçekten? Bunun böyle olmadığını gösteren yüzlerce örnek verilebilir. Ama biz yine geçtiğimiz haftanın gündemleri arasından bir örnek verelim. IMF’ye verilen yeni sözler. IMF İcra Direktörleri Niyet Mektubu’nu onayladı. İşsizliğin had safhaya geldiği Türkiye’de Niyet Mektubu ile hükümet, IMF’ye, kamu kuruluşlarına işten ayrılanların en fazla yüzde 10’u kadar yeni personel alınacağı sözü verdi.
    Ayrıca IMF’ye sunulan niyet mektubunda mevduat, repo ve döviz hesaplarındaki stopajı düşürme sözü veren hükümet, ortaya çıkacak açığı ücretli kesim ve esnafa uygulanacak yeni vergilerle kapatmaya çalışacak.
    Başesgioğlu’nun hükümeti için bayrak, IMF’ye verilen sözlerin üzerine örtülen bir örtüden başka nasıl bir anlama geliyor.
    Kamuda çalıştıracağı işçi sayısından, uygulayacağı vergi politikasına kadar her şeyi yabancı bir kurumun direktiflerine göre belirleyen bir hükümet, bağımsızlıktan, Mastfa Kemal Atatürk’ten söz edince tabiiki bu, açık bir demagoji oluyor.
    AKP, eğer bayrağı gerçekten savunuyorsa o zaman, IMF şeflerinin, Bush’un ve benzerlerinin karşısında savunsun. Onların karşısında bayrağı indirip, vatandaşa karşı kaldırıp sallayan bir hükümetin bağımsızlıkçılığına kim inanır?
    İyi haftalar.


     
    Başa dön


  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net