Süleyman Demirel’in 1970’lerin sonlarında, “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” demesinden beri; hiçbir resmi yetkili ve kurumun tutumu; Trabzon’da olup bitenler karşısındaki kadar aymazca olmadı. Sözde de olsa bu yetkililer ve kurumlar saldırganı da suçladı; onları gözaltına aldı, hiç değilse yargılıyor gibi yaptı.
Çünkü; Trabzon’da saldırgan, gerçekten provokasyon yapanlar apaçıkken; Trabzon’un Emniyet Müdürü, Valisi, Başbakan, konuyla ilgi konuşan yetkililer, sermaye medyasının manşetleri ve en ünlü “köşe”leri; saldırganı “masum”, saldırganlığı “vatandaşın bayrak millet sevigisinin tezahürü” olarak görüp; en basit hak olan, bildiri dağıtma hakkını kullananları “provokatör”, “toplumu galeyana sevk edenler” olarak suçlamaya devam etmektedirler. Böyle olduğu için de saldırganlar; Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde yemeklerin düzeltilmesini isteyen ve bunun için bildiri dağıtan öğrencilere saldırıp “bayraklı gösteri” yapmakta, Sakarya’da basın açıklaması yapmak isteyenlere MHP-Ülkü Ocağı yandaşı oldukları belirtilen kişiler saldırıp gösteri yapmaktadır. Çünkü, fark etmektedirler ki, asker ve sivil bürokrasiden, hükümetten, Meclis’ten.... açık ya da gizlice “aferin” almaktadırlar.
Basının “sureti haktan görünen kimi yazarları; “iki taraf da aynı” diye, bildiri dağıtan gençlerle saldırganları aynı kefeye koyarak; ırkçı şovenizme, provokasyonlara karşı her tür karşı çıkışı daha şimdiden “provokasyonun öteki ucu” ilan etmiş bulunmaktadırlar. Trabzon’a olayları araştırmak için giden milletvekilleri ise, benzer bir mantıkla; “İçerdeki çocuklar da bildiri dağıtmaktan pişman. Önemli bir şey yok” diyerek; “olup biteni unutalım” anlamına gelen bir tavır ortaya koymuşlardır.