www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Kapitalizm nereye kadar?
20. Yüzyılın son çeyreğinden başlayarak kapitalizm dünya çapında bir yenilenme sürecine girdi. Sömürü alanlarını artırma ve ‘mutlak egemenlik’ amaçlayan bu süreçte ekonomik ve siyasal sistemler emperyalist-kapitalist devlet ve şirketlerin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmeye çalışıldı.

Renkli bir yaşam...
Yazar Üstün Akmen, renkli ve geniş bir yelpazede süren yaşamını “Provasız Hayat” adıyla kitaplaştırdı. Anılarında; Yılmaz Güney’den Zeki Müren’e, Ajda Pekkan’dan, Sinan Cemgil’e uzanan pek çok isme de yer veriyor Üstün Akmen.

Yüksekten uçan bir kartal gibi
Atın en büyük zenginlik olduğu zamanlardı. Büyük şefler ve yönetilmesi gereken kabileler vardı. Kartallar ve kurtlar kutsaldı...


Kapitalizm nereye kadar?
Nurettin Öztatar
20. Yüzyılın son çeyreğinden başlayarak kapitalizm dünya çapında bir yenilenme sürecine girdi. Sömürü alanlarını artırma ve ‘mutlak egemenlik’ amaçlayan bu süreçte ekonomik ve siyasal sistemler emperyalist-kapitalist devlet ve şirketlerin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmeye çalışıldı. İngiltere’de Thatcher ve ABD’de Reagan dönemlerini kapsayan bu sürecin ilk dönemlerinde hızlı bir şekilde özelleştirmeler gerçekleştirildi. Bu dönemin ihtiyaçlarına uygun olarak, özellikle emperyalizmin siyasi ve ekonomik etkisi altındaki ülkelerde emperyalizmin amaçlarını gerçekleştirebilecek askeri darbeler gerçekleştirildi. Türkiye’nin de dahil olduğu bu ülkelerde uygulanması istenen ekonomik programlara karşı gelişen halk hareketleri ve çeşitli biçimler altında süregiden mücadeleler, sürecin öngörülen biçimde sonuçlanmasını engelledi. Askeri darbeler bu dönemde gündeme geldi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından itibaren ise yeni bir dönem başladı. Sovyetler’in dağılmasını tek başına kendi marifeti sayan kapitalist emperyalizm, bütün alanlarda saldırılarını yoğunlaştırmaya başladı. Liberal söylemlerin en yoğun biçimde gündemi meşgul ettiği bu dönemde, F. Fukuyama gibi ideologlar kapitalizmin ebedi zaferini ilan etmekten çekinmediler. Liberalizmin insanlığın yarattığı ve yaratacağı en ileri ve son sistem olduğu ve insan ihtiyaçlarının bu sistemde bütünüyle giderilebileceği propogandası eşliğinde, insanlığın onbinlerce yıllık birikimine saldırıldı. Ancak, yıllar süren bu saldırılar ve uygulanan politikalar sonucunda, küresel düzeyde işsizlik ve yoksulluk arttı.
Küreselleşme süreci olarak da adlandırılan bu dönemde, emperyalist devletler ve tekellerin hakimiyet alanları genişledi. Hammadde, ucuz işgücü ve pazar ihtiyacını bu dönemde daha sorunsuz bir biçimde karşılayan tekeller, kapitalist ekonominin doğal sonucu olarak kendi kârlarını artırırken, emekçi kitlelerin daha fazla yoksullaşmasına yol açtılar.
Bu dönem, kapitalistlerin politikası olarak küreselleşmenin hangi gerçek ihtiyaçları karşıladığını da çıplak bir şekilde ortaya çıkardı. Varlığını devam ettirebilmek için büyümek zorunda olan tekellerin temel ‘içgüdüsü’ olan kâr için yapamayacakları hiçbir şey olmadığı ortaya çıktı.
Tek sorun sosyal politika eksikliği mi?
İ. Özer Ertuna’nın “Kapitalizmin Son Direnişi” adlı kitabı bütün bu sürecin neyi amaçladığını ve sonuçlarını ortaya koymaya çalışıyor. Çeşitli dönemlerde Dünya Bankası ve IMF gibi finans kurumlarında çalışan ‘bürokratların’ görevlerini bıraktıktan sonra sosyal politikaların eksikliğine dair değerlendirmelerde bulunması ve bu kurumları eleştirmeleri bir ‘gelenek’ haline geldi. Ancak yine gelenek olduğu üzre, yaşanan tüm sorunların kaynağının ‘kötü kapitalizm’ olduğu da bu tarz yazı ve değerlendirmelerin ortak noktası olmaya devam ediyor. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nde öğretim üyesi olan Ertuna da aynı yolu izliyor. Piyasa mekanizmasının işleyişine ilişkin eleştiriler yönelttiği bir bölümde Ertuna, “İtiraf etmek gerekir ki piyasa mekanizması insanların hür iradelerine değer verdiği için övgüye de lâyıktır... Ancak piyasa mekanizmasının da çok önemli eksiklikleri vardır” (s: 138) diyor.
Tahakkümün, baskının, her türlü zorbalığın olağan karşılandığı bir ortamda Ertuna’nın hangi hür iradeden bahsettiğini anlamak oldukça güç. Anlaşılan yazar, 80’li yıllarda Turgut Özal’ın dilinden eksik etmediği ‘hür teşebbüs’ü biraz(!) abartarak bütün alanlara uyarlamış. Öte yandan kitabın bütününe bakıldığında Ertuna’nın ufkunun ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’yle sınırlı olduğu anlaşılıyor.
Bütün bilim dallarının tezlerini kimi varsayımlara dayandırması, bilimsel araştırmaların zorunluluklarından biridir. Klasik kapitalist iktisat teorisi de kendi toplumlarında tam rekâbet piyasalarının egemen olduğu varsayımına dayanır. Ertuna’da hiçbir dönemde gerçekleşmemiş, hatta gerçekleştiği iddia edilmemiş bu varsayımın ‘faziletlerine’ değiniyor. Kapitalizmin geleceği konusunda iyimserliğini kaybetmeyen yazar, “Tarihte çok uzun dönemler güçlü ve kuvvetli olan paylaşımda aslan payını alabilmiştir... Her ne kadar bu durum günümüzde de geçerliyse de, gelişen telekominikasyon teknolojisi altında, güçlü ve kuvvetli olmak, aslan payını almak için yeterli olmamaktadır. Paylaşımda aslan payını almak için haklılık görüntüsünü vermek de gereklidir. Bu da kapitalizmin iyi görüntü veren yanlarından hareketle yeni bir dünya düzeni kurmayı gerektirmektedir” (s:216) diyerek kendince dayanak noktasını da gösteriyor.
Aynı yazar kitabın başında ise “Dünyanın önünde fazla seçenek yok. Ya dünya, ya da kapitalizm bir sona doğru gidecek. Kapitalizm dünyayı yiyip bitiriyor... Kapitalizmin ömrünün kısa olma ihtimali çok daha yüksek, çünkü kapitalizm insanlığın binlerce yıldır beslediği özlemlerine ters düşen bir sistem” (s: 3) belirlemesini yapıyor.
Çözüm ‘kutsal’ metinlerde değil
Ertuna kitabı yazma amaçını şu sözlerle ifade ediyor: “Kitabın temel amacı, ekonomiyi yalnızca hâkim görüş yanlısı ekonomistlerin eline bırakmamaktadır. 21. yüzyılda hem sorunlarımız, hem sorunlarımızı çözümleme imkânlarımız, hem de özlemlerimiz artmıştır... Bugün dünya iyi bir yönde ilerlememektedir. Dünyayı yeni bir rotaya oturtmak hepimizin sorumluluğudur.” (s:8) Bir taraftan, kapitalizmin bir inanç sistemi haline gelmesini eleştiren Ertuna, öte yandan bölüm başlarında ve okuma parçalarında Hinduizm, İslam, Yahudilik gibi inanç sistemlerine ait ‘kutsal’ metinleri, kendi gelecek tasarımının dayanak noktaları olarak gösteriyor. Tek başına bu bile kitabın bilimselliğini tartışmalı hale getirmeye yetiyor. Ancak, kitabı başka bir açıdan daha değerlendirmek gerekir. Artıdeğer sömürüsüne dayalı kapitalist sistemin yol açtığı yıkım bütün yönleriyle ortaya çıktı. Kısa bir süre öncesine kadar hiçbir biçimde tartışılmayan sistem, başta akademisyenler olmak üzere toplumların farklı kesimleri tarafından eleştirilmeye başlandı. Bu sürecin ikinci adımı olarak, kapitalizmin bütün yönleriyle tasfiye edilmesinin kimlere dayanarak ve hangi yollarla yapılacağı da daha yoğun bir biçimde tartışılmaya başlanacak.
Zaten yazar da “Günümüzde yaygın bir coğrafyada, çeşitli ortam ve kanallarda alternatif arayışlar, hızlanan bir ivmeyle devam etmektedir. Aşırı bir güvenle konumunu perçinleme çabasındaki kapitalizm, kısa bir sürede kendini korumaya yönelmiştir... Kapitalizm büyük bir hırsla son kaleleri fethetmeye çalışmaktadır... Bu durum kapitalizmin son direnişidir” (s:269) diyor. Bu noktadan bir adım daha atarsak, önümüzdeki dönemin ‘Komünist Manifesto’ gibi kitapların daha çok okunacağını, işçi sınıfı üzerine daha fazla araştırmaların yapılacağını öngörebiliriz.


Başa dön


Renkli bir yaşam...
Mustafa Kara
Yazar Üstün Akmen, renkli ve geniş bir yelpazede süren yaşamını “Provasız Hayat” adıyla kitaplaştırdı. Anılarında; Yılmaz Güney’den Zeki Müren’e, Ajda Pekkan’dan, Sinan Cemgil’e uzanan pek çok isme de yer veriyor Üstün Akmen. Bu onun renkli yaşamının bir başka kanıtı olsa gerek. Üstün Akmen, tiyatro eleştirileri yazmayı sürdürüyor; şiir, öykü ve gezi yazısı çalışmalarının yanı sıra halen PEN Yazarlar Derneği Başkanı.
40 yılı bulan sanat yaşamında, edebiyat ve sahne sanatları onun temel çalışma alanı olmuş. “Provasız Hayat”ta, gözaltılar, işkenceler de var; büyük holdinglerde üst düzey yöneticilikler de; Cumhuriyet’te Genel Müdürlük de var; Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticiliği de... Yılmaz Güney ve Sinan Cemgil gibi isimler de geçiyor; Ajda Pekkan ve Vehbi Koç da... Kitabın sonunda yer alan ad dizini ve sayfa numaraları da meraklısına okuma kolaylığı sağlıyor. Toplamda 500’e yakın ismin bir araya geldiği ya da içinden kısa süreli olsa geçip gittiği bir hayat Üstün Akmen’inki. “Provasız Hayat”ta dikkate değer kılan bu çeşitlilik ve geniş yelpaze olsa gerek...
‘Çırılçıplak soyunmak’
Üstün Akmen, bir röportajında “Anı yazmak bence çırılçıplak soyunmak anlamına geliyor. Onu saklayayım bunu sakınayım denilmemesi gerekiyor” diyor. Bu yaklaşıma uygun hareket etmiş, kitabı boyunca. Gerçek isimleri kullanması bu yaklaşımın bir boyutu. Elbette, aşklar ve ilişkiler de “bu çırılçıplak soyunma”nın önemli bir boyutunu oluşturuyor. İlk gençliğinden bugüne yaşadığı aşkları, geçirdiği evrim içinde anlatıyor. “Ben Marksistim; malın, metanın kendine ait olmasını savunmuyoruz tabi, ama kadın söz konusu olunca sahipleniyoruz. Kadını mal gibi görme bu” diyen Akmen, özellikle “kıskançlık” ve “sahiplenme” olgularına eleştirel bir bakış ile yaklaşıyor.
Bir radyo konuşması
“Provasız Hayat”ta belge niteliğinde bazı tarihi bilgilere de ulaşmak mümkün. Örneğin, Yaşar Kemal’in 1963 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi adına yaptığı radyo konuşmasının tam metnini veriyor Üstün Akmen. Kendisi de kovulana kadar TİP saflarında mücadele eden Üstün Akmen, yıllarca sakladığı bu metnin onun yaşamında özel bir yeri olduğunu da ekliyor. Yaşar Kemal, “İşçiler, köylüler aydınlar! Ve bilcümle Tüm halkım sözüm sizedir!” diye başlayan konuşmasında, şöyle diyor: “Siz Bir düşünün, bir düşünün ki, otuz milyon emek hiç kimsenin değil, sömürücünün değil, yalnız Türkiye’nin kalkınmasının emrinde. Azıcık durup da bunu bir düşünün hele... Birkaç yılda Türkiye ne hale gelebilir... (...)Biz Türkiye İşçi Partisi, sömürülen yüzde 99’u, yüzde 1’in elinden kurtarıp Türkiye’yi yücelteceğiz. Yetmiş köyü olan ağaya ekebileceği kadar toprak bırakıp, gerisini bu memleketin gerçek sahipleri, köylülere vereceğiz”.
Bugüne dair ipuçları
“Provasız Hayat”ta başka ayrıntılar da var kuşkusuz. Gençlik yıllarında dönemin eğlence kültürüne, Fenerbahçe yöneticiliği dönemini anlattığı bölümde, tribün terörüne dair izlere; Cumhuriyet döneminde medya ve sermaye ilişkilerine; özel şirket yöneticiliği günlerinde rüşvet, hayali ihracat gibi dümenlere dair bilgi ve ipuçlarına ulaşmak mümkün.
Yine de, işkencehanelerden genelevlere kadar uzanan geniş bir yelpazede geçen “Provasız Hayat”, daldan dala atlayan bir anılar ya da belgeler toplamı değil. Üstün Akmen, anılarını yazarken “hasta bir adam” figürü kullanmış ve bir roman kurgusu yapmayı yeğlemiş. Hasta adamın geri dönüşlerle anlattığı yaşam öyküsü, edebi yönü de olan bir anı-romanı ortaya çıkarmış.


Başa dön


Yüksekten uçan bir kartal gibi
Mehmet Altun
Atın en büyük zenginlik olduğu zamanlardı. Büyük şefler ve yönetilmesi gereken kabileler vardı. Kartallar ve kurtlar kutsaldı sonra; sonra sonsuz topraklar ve binyıllara yazılmakta olan taştan ve onurdan harmanlanmış hikâyeler için kocaman gözleriyle bilgelik ve erdem saçan esmer adamların çocuklarıyla ve kadınlarıyla dolaştığı engin ovalar ve derin dağlar vardı. Yağmayla ve talanla buluşmak, beyazın kirlettiği bir coğrafyada olmak gelip çatmamışken henüz, yaşamak için aslan yürekli olmak vardı.
Derisinin rengi neyse işte, kurduğu binanın ve ektiği toprağın rengi oydu. Bir halkı yaratmak, bin halkı yok etmekten zordu. Bunu bin dümenle; bir taşı bir duvara koyar gibi beyaz adam tarihin sayfalarına koydu. Avrupa’dan koşar adım, Being’ten şaşar adım giderek ve gittiği yere zulmünü götürerek ve yıkarak ve yırtarak tarihin sayfalarını, başardı bunu beyaz adam. Geriye eskimeyen yüzleri ve çığlıklarıyla esmer adamlar ve kartal kanatlarıyla, boğa lakaplarıyla ve aslan yürekleriyle bilge şefler ve onların akıllara durgunluk veren dramları kaldı.
Şimdi nesli tükenmekte olan hayvanlar gibi adeta kafeslerde korunarak yaşatılmaya çalışılan bir halktan bahsediyoruz. Kızılderililerden.
Mezoamerika’nın gerçek sahipleri
“Kartallar Sonsuz Topraklarda Uçuyordu” kitabının bir solukta, bir belgesel gibi okunmasının esas nedeni de bu olmalı fikrimizce. Özgür Arcan yıllar süren kapsamlı ve incelikli bir araştırmayla ve Edward S. Curtis’in nefis fotoğraflarıyla belgelemiş Mezoamerika’nın gerçek sahiplerinin hikâyesini ve yaşamın bin renge dolanarak yeşerdiği bir topografyayı. Öyle yüksekten uçan bir kartal gibi. Tıpkı Black Eagle, tıpkı White Horse, tıpkı Sitting Bull gibi. Kendi toprağında neyse engebe, insanın ona benzermiş yüzündeki çatlaklar. Tıpkı efsane Şef Apache Geronimo’nun yüzü gibi. “Little Big Horn”un derinliklerine gömülmüş tamamı yüreğine güvenmiş dört bin kişilik bir savaşçı ordusundan arta kalan kocaman ve boş bir savaş alanının tarihe attığı kazığın Kızılderililer için anlamını artık ne Trail of Tears (Gözyaşı Yolu) ne de Monroe Doktirini (Amerika Amerikalılarındır) açıklayabilir. Çünkü Amerika mı Amerikalılarındır yoksa Dünya mı Amerikalıların olsun isteniyor; bu şu sıralar anlaşılmamış durumda. Ancak bir şey kesin; o da Amerika gerçek sahiplerinin; yani Kızılderililerin kesinlikle değil. Orası Beyaz Adam’ın kara ve karanlık özgürlüklerinin kol gezdiği kirli coğrafyası artık.
Kadınlığın övüncü: Mihri Sultan
Mihri Hatun, 15. ve 16. yüzyıl divan edebiyatının iki kadın şairinden biri olduğu kadar; kadın dünyasını duygularını, alışılmış kalıpları zorlayarak, açıkça ve kadınca söylemeyi başaran tek kadın divan şairi. Şair Sennur Sezer, bu kapsamlı incelemesinde, Osmanlı Sarayı’nı, dönemin edebiyat dünyasını ve şairlerinin yaşam koşullarını belgeleriyle ortaya koyuyor. O dönemde, sevgililerini adlarıyla anacak kadar da cesur bir şair Mihri Hatun. Divan edebiyatını inceleyen yabancı uzmanların “Safo” ile kıyasladığı Mihri Hatun, uzmanlara “O dönemde Doğulu bir kadının bu biçimde şiirler yazması şaşılacak bir durum” dedirtecek bir şair. Mihri Hatun’un çağdaşı olan şairler de, onu “güzel, zeki, esprili ve erkeğe denk” olarak tanımlıyorlar. Tutkulu yaşamında, bedensel aşktan kaçındığını da özellikle vurguluyorlar. Sennur Sezer, şiirleri, yaşamı, dönemindeki şairlerle çatışmaları ve kadının toplumdaki yeri için yazdıklarıyla bir öncü olan Mihrî Hatun’un hemen hiç bilinmemesinden yola çıkmış. Sezer’in Mihri Hatun’u, şiirlerinden yola çıkarak anlattığı kitap, Milliyet Yayınları’nca yapılan ilk baskısının üzerinden 8 yıl geçtikten sonra yeniden okurla buluştu. İlk kadın divan şairi olan Mihri Hatun, 1460 yılında Amasya’da doğdu. Asıl adı Mihrinnisa (kadınlığın güneşi) veya Fahrünnisa (kadınlığın övüncü) olarak bilinir. Kadı olan babası Yahyazade Mehmet ona “Mihri” mahlasını uygun bulmuştur. Sanatı, şiir ve düşünceleri ile dönemin zor koşullarında öne çıkmayı başaran Mihri Hatun’un yazdığı birçok şiiri zamanın ünlü şairlerinden Necati’ye naziredir. Bu şiirlerdeki amaç kendisinin şair Necati’ye yetiştiğini göstermekti. Hiç evlenmeyen Mihri Sultan, 1506 yılında vefat etti. Mihri Hatun’un bir yazma Divan’ı İstanbul Üniversitesi kütüphanesindedir. Bu divanın ayrıca Fatih Millet Kütüphanesi’nde ve Ayasofya Kütüphanesinde bir nüshası vardır.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net