www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



KÜRTLER, SÜRYANİLER, TÜRKLER    Bir de festivalde yüzleştiler....
İsa’nın dilini konuşan topluluk olarak da anılan Süryaniler, geçtiğimiz hafta Mardin Midyat ilçesinde “1 Nisan Süryani Festivali”nde bir araya geldi.

Endişeli bekleyiş!
Isparta’da kimi kitapçılar Orhan Pamuk kitapları satmıyor. Yazarlar endişeli. Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner yazar örgütlerini göreve çağırırken; örgütler İçişleri Bakanlığı’ndan endişelerinin giderilmesini istiyor

Thaelmann ve Müminova
“Ernst Thaelmann” denildiğinde Azize Ş. Müminova geliyor aklıma ve herhangi bir “Azize” adı geçince de Ernst Thaelmann.


KÜRTLER, SÜRYANİLER, TÜRKLER
   Bir de festivalde yüzleştiler....
Ali Rıza Kılınç
İsa’nın dilini konuşan topluluk olarak da anılan Süryaniler, geçtiğimiz hafta Mardin Midyat ilçesinde “1 Nisan Süryani Festivali”nde bir araya geldi. Dünyadaki Süryanileri buluşturan festivale, İran, Irak, Suriye, İsveç, Fransa, Almanya, Hindistan ve Amerika gibi ülkelerden çok sayıda Süryani katıldı. Bunların arasında Avrupa Süryani Birliği Süryani Başkanı Fikri Aho’nun yanı sıra, Midyat Süryani Vakfı Başkanı Yusuf Türker, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi temsilcilerinden Peder Dositos Anağnostopulos katıldı.
Festivale, ayrıca Violet, Addo gibi Süryaniler arasında tutulan çok sayıda müzisyen ve sanatçı katıldı. Bunun yanında Mardin Valisi ve katılımıyla dikkat çeken MGK Sekreteryası’ndan temsilciler de festivali izleyenler arasında yer aldı.
Camiler kiliseler iç içe
Uzun dönemler boyunca kendi toprakları üzerinde birçok yönde baskı altında tutulan Süryaniler, başta Kürtler olmak üzere bölgede yaşayan diğer halklar ve etnik topluluklar gibi ne kimliklerini, ne inanışlarını ne dillerini ne de kültürlerini sürdürebildiler. Tarihleri boyunca Türkiye’de ilk kez böylesi bir festivalde bir araya gelen Süryaniler, bu buluşmalarıyla aynı zamanda bugüne kadar inkâr edilmenin, baskı altında tutulmanın, ‘öteki’ olmanın, diasporalarda yaşadıkları dejenarasyonun bir toplamı olarak işlenen toplumsal ‘suç’un tanıkları olarak yerini alıyorlardı.
Yanıbaşlarında aynı kaderi paylaşan kapı komşusu Kürtler de vardı. Aynı mekânda kol kola aynı halayı oynuyorlardı. Bu festivalde kardeşçe yaşama adına yansıyan en güzel görüntüydü bu. Ama eski kuşaktan gelen yaşlılar, hâlâ “komşuyuz/kardeşiz” demelerine rağmen, Süryanilerin hazırladıkları yemekleri yemeye bir mesafede koyabiliyorlar. Bu elbette dünden bugüne kadar sürdürülen içiyle dışıyla bölmenin/bölünmenin ezelden ebede hükmetmeyi ilke edinen ‘milli’ siyasette artta kalan izin bir yanıydı.
Bunun nedenini Fatma Yağşi isimli Kürt teyze “Valla çocuklar yiyiyorlar. Ama biz yemek istemiyoruz. Öyle olmuş bir kere... Ne diyeyim. Yiyene de hani bir şey demiyoruz. Onlar bizim komşumuz” diye anlatıyor.
Camilerin ve kiliselerin iç içe geçtiği Midyat’ta, Süryaniler, Kürtlere Müslüman, Kürtler de Hiristiyan tabirini kullanıyor Süryaniler için. Başka bir deyişle Midyat’ta toplumsal sınıflar ve etnik kimlikten çok dini inanışlar üzerinde değerler anlam kazanıyor. Bunun bedeli de hep büyük olmuştur.
Solaz endişeli
Gözlerinde büyüyen endişeyle konuşan Süryani Şemon Solaz, küçük de olsa kendi hikâyesiyle bu yarasını yeniden açıyor: “Geçmişte çok acı çektik. Biz Silopi’deydik. Çalışıyorduk ocakta. Kovulduk. Canımız yandı. Çocuklarım Fransa’ya göç ettiler. Ben de gittim. Ama ancak üç ay dayanabildim oraya. Nefesim kesildi. Bu defa Midyat’a yerleştim. Sıkıntılarım oldu oğlum. Ama şimdi bunun sırası değil artık. Her şey bugün gibi olsun istiyorum” diyor.
Soloz, bunları Kürtçe söylüyor. Bir diğer dili de Arapça. Nasıl duygular içinde olduğunu kestirmek güçtü. Ama yine de buruk bir heyecan bakışlarından usul usul yayılıyordu. Bu sadece Soloz da değil. Giderek yüzündeki çizgiler arasında kaybolan kısık gözleriyle bakan Süryani Aziz Kaplan için de öyle idi. O da bir çiftçi. Bağı var. Çocukları kendisine yurtdışından para gönderiyor. Ama yine de eziyet de olsa şarap yapmaktan vazgeçmeyecek. Çünkü “ata geleneği” diyor. Bize de ikram etmesini istedik. Hoşuna gidiyor bu teklifimiz... Biraz durduktan sonra elini omuzlarımıza atıyor, kulağımıza eğiliyor, şunları söylüyor: “İnsanları sevmek lazım. Müslümanmış, Yahudiymiş ayrım yapmamak lazım. Bizim derdimiz insan olmak. Bir arada yaşamak. Biz müslümanlarla aynı kahveye gidiyoruz. Komşuyuz yani. Devlet de bunu görmeli...”
Devlet görmüyor değildi. Görüyordu! “Milli Siyaset Belgesi”nin sınırlarına toz kondurmayan en yetkili yerlerden izleyenler bile bunu görüyorlardı. Ama oraya gelen insanların temennisi sanırız bugüne kadar gördüklerinden farklı bir ‘görme’ isteğiydi. Çünkü daha önceki görmelerde, Midyat’ta dilleri farklı olan ne Süryaniler, ne Araplar ne de Kürtler kendi dilini konuşubildiler, yazabildiler. Okula gittiklerinde defterlerinde karaladıkları tek dil vardı. Ama analarının konuştuğu dil ancak ‘korsan’ tebliğ mahiyetinde ifade buluyordu.
Ama bugün festival
Buna ne denebilir ki? Aykırılık mı? Abeslik mi? Yoksa dil kıyımı mıydı? Türkiye’nin bir ucunda küçük bir kasabada bile bu kadar şiddetli kendisini gösterebiliyorduysa, olsa olsa bu sonununcusu olur. Ama Süryanilerden sevgilimiz bile olamıyor diyen Kürt delikanlıları bunun bir kader olmadığını ve bilincinde olduğunu ifade ediyorlardı.
Arkadaşları adına konuşan liseli Kürt Hüso, “Bizim Süryanilerle derdimiz yok. Bizler hiçbirimiz de kendi ana dilimizi konuşamıyoruz. Ama aynı sınıftayız. Aramız da çok iyi. Ama sevsek de bir araya gelemiyoruz. Bu bitmesi lazım. Biz böyle olmasını istemiyoruz” diyor.
Bunu güzellik olsun diye söylemediğini biliyoruz Hüso’nun. Uzun uzun konuşmak isteyişlerinden, hukukçu, gazeteci olmak isteyişlerinden bunu dile getirdiler. Ama aynı zamanda bugün bir festivaldi... Melodileriyle kilise korosu sahnedeydi... Onların da izlenmesi gerekti. Süryanilerin toprağı işledikleri tarım aletlerinin sergilerini gezmek lazımdı...
Barış mesajları...
Protokol adına konuşanlar; barış mesajları dile getiriyorlardı. Özgür Nizam’ın bundan beş yıl önce sergilediği “Süryani” konulu sergi bu defa onların içindeydi. Bulutuyla, rüzgarıyla, güneşiyle, çiçekleriyle her yan bahardı. Böyle kutlandı festivalleri... Şaraplar da içildi sonrasında...
Ve sonrasında yüzlerce insan sadece birkaç gün kalacaklardı bu topraklarda...


Başa dön


Endişeli bekleyiş!
Isparta’nın Sütçüler ilçesi kaymakamının Orhan Pamuk’un kitaplarının ‘toplatılması ve imha edilmesi’ni istemesiyle başlayan tartışmalar devam ediyor. Ispartalı kimi kitapevleri satılmıyor gerekçesiyle Pamuk’un kitaplarını raflardan indirirken Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner, yazar örgütlerine çağrı yaparak bu hareketin kınanmasını istediler. Yazar örgütleri ise, kitapevlerinin ‘Orhan Pamuk kitabı satmama’ kararını eleştirerek, endişelerini dile getirdiler.
Özür dilenmeli
Sezer ve Özyalçıner; Türkiye Yazarlar Sendikası, Türkiye Yayıncılar Birliği, PEN Yazarlar Derneği, Edebiyatçılar Derneği ve BESAM yönetim kurullarına yaptıkları çağrıda: “Sütçüler ilçesinde başlayıp tüm Isparta ilini kapsayan, özelde Orhan Pamuk’a, genelde düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı olan yasaklama ve boykot hareketini kamuoyu önünde kınamanızı bekliyoruz” denildi. Çağrıda, yazarlardan özür dilenene kadar tüm yazarların bu ilden yapılacak çağrıları geri çevirmeleri, kitaplarının bu ilde satılmasına izin vermemeleri ve örgütlerin gerekli girişimlerde bulunmaları istendi.
Kaymakama inceleme
Öte yandan İçişleri Bakanlığı, Yazar Orhan Pamuk’un kitaplarının toplatılmasını isteyen Isparta Sütçüler Kaymakamı Mustafa Altınpınar’la ilgili incelemeyi yürütmek üzere mülkiye müfettişi görevlendirdi. Mülkiye müfettişinin Sütçüler’de dün incelemeye başladığı belirtildi.

PAMUK’UN KİTAPLARI RAFTAN İNDİRİLDİ
Sütçüler Kaymakamı’nın Pamuk’un kitaplarının imha edilmesi talimatından sonra ilçedeki kitapçılar, yazarın eserlerinin rağbet görmediği gerekçesiyle kitapları satmama kararı aldı. Isparta’nın Sütçüler İlçesi Kaymakamı Mustafa Altınpınar’ın Orhan Pamuk’un kitaplarının imha edilmesini içeren yazısıyla başlayan kriz, il merkezindeki kitapçılara da yayıldı. Bazı kitapçılar Pamuk’un kitabını satmama kararı aldı. Bilim Kitabevi, yazarın raflardaki tüm kitaplarını kaldırdı. Kitabevinin sahibi Fevzi Çakmak, Pamuk’a ait kitapları satmama kararını işyerinin raflarına astığı, “Burada Orhan Pamuk eserleri satılmamaktadır” yazısıyla duyurdu. Çakmak, “Pamuk’un Ermeni soykırımıyla ilgili Türkiye aleyhinde açıklama yapmasını içime sindiremedim. Pamuk tavrından vazgeçmediği sürece eserlerini satmamaya karar verdim” dedi.
Pamuk’a ait eserlerin Isparta’da rağbet görmediğini belirten Babil Kitabevi çalışanı Selçuk Toptaş, “Yazarın kitapları zaten ilimizde satılmıyor. Sürekli reklamı yapıldığından gündemde” iddiasında bulundu. Beyazıt Kitapçısı işletmecisi Aydın Yitik, Pamuk’un yeni kitaplarının ilgi görmediğini belirterek, “Elimizde stok olduğu için getirtmiyoruz. Bana göre gündemde olan bir yazar değil” diye konuştu.

TYS Başkanı Cengiz Bektaş
DÜŞÜNCEYE YASAK
Zaten yaşanan bu olay imam cemaat meselesi. Bir kaymakam tarafından bir karar alınmış. Sonucun bu olacağı belliydi. Her şeye rağmen yerinde duran bu kaymakamın yarın nasıl bir davranışta bulunacağı belli olmaz. Kaymakamın bu davranışının ardından hemen görevinden alınması lazım. Başka kaymakamlar böyle bir davranış yaptıkları zaman ne ile karşılaşacaklarını bilirler en azından. Kitabı raflarından kaldıran bu kitabevi de bu ayıba düşmüş oluyor. Bu davranış ne olursa olsun düşünceye yasak getirmektir, Ortaçağ kafasıdır. Ben bireysel olarak Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer’in bu tepkisine katılırım. Ancak nasıl bir karar alacağımızı yönetim kurulu toplantımızda kararlaştıracağız.

PEN Başkanı Üstün Akmen
CİDDİ ANLAMDA KORKUYORUZ
Orhan Pamuk’un kitaplarına karşı işlenen sansür suçu, ırkçılığın yeni bir boyutunu gözler önüne sermesi açısından son derece ürkütücüdür. Bu arada, alınan duyumlarda kimi kitapçıların Orhan Pamuk’un kitapları satmıyor gerekçesiyle iadeye yeltenmelerini ise komik ötesi olarak yorumluyorum. Orhan Pamuk, kuruluşumuzun üyesidir. Bir mülki amirin, hiçbir hukuki ve yasal dayanağı olmadan Orhan Pamuk kitaplarını toplatarak sansür uygulamaya cüret etmesini, son günlerde belli bir merkezden şırınga edildiğine inandığımız ırkçılığın iğrenç ötesi eylemlerinin yeni bir halkası olarak yorumluyoruz. Çağ dışılığın süregelmesinden ise ciddi anlamda korkuyoruz.

BESAM Başkanı Alpay Kabacalı
ÜÇ BEŞ KORKAK KİTAPÇI
Kaymakama haddini bildirmek gerektiği açık. Isparta Valiliği ve İçişleri Bakanlığı bu konuda ne gibi işlemler yapacak bekliyoruz. Basından aydınlardan epey tepki geldi. Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner arkadaşlarımız beklenen tepkiyi göstermişlerdir. Yadırgatıcı, şaşırtıcı olan kitapçıların tutumu. Eğer haber doğru ise kitapçılar hem bindikleri dalı kesiyorlar hem de faşizmin aleti oluyorlar. Bütün kitapçıların aynı tutumda olacaklarını sanmıyorum. Habere konu olan bence üç beş korkak kitapçının sözleridir.


Başa dön


Thaelmann ve Müminova
Bülent Habora
“Ernst Thaelmann” denildiğinde Azize Ş. Müminova geliyor aklıma ve herhangi bir “Azize” adı geçince de Ernst Thaelmann.
Geçen gün, Günter Hortzschansky’yle Walter Wimmer’in “Alman Proletaryası’nın Önderi Ernst Thaelmann” başlıklı kitabını (Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 1994) okudum. Kitap yayınlandıktan ll yıl sonra okuduğum için de biraz kızdım kendime. Ama sonra yine de haklı çıkarttım, “Ben”i. Politika sahnemizin komedyenlerinin ürettiklerine güç bela yetişebiliyordum.
Kitabı okurken, sık sık Sofya Birincisi Azize geldi gözlerimin önüne. Kendisiyle konuştuğumda 24 yaşında hanım hanımcık bir kadındı. Bu yıl, 21 Şubat’ta ellisine bastı. Torun torba sahibidir artık... O günlerde gencecik, pırıl pırıl emekçiydi, Ernst Thealmann fabrikası’nda. Thaelmann ve Azize’yi yazmayı düşündüm.
Thaelmann
Bir emekçi, uluslararası proletaryanın önderi E. Thealmann, 27 Temmuz 1932’de, Nazilerin teşvik edilme ortamında Essen ve Dormund’da halkın önüne çıktı. Şöyle diyordu onlara: “Biz işçiler de, ister Hıristiyan, ister sosyal demokrat, partisiz ya da komünist olalım, faşizme karşı mücadelede etle tırnak gibi birbirimize kenetlenmeliyiz.” Haklıydı, her zaman da haklı oldu. Bugün için de öyle değil mi?
Faşistler, 27 Şubat 1933 akşamı gerçekleştirdikleri Reichstag yangını provokasyonuyla komünistleri ve hatta tatlısu demokratlarını halletmek için ilk sinyali verdiler. Ve 4 gün sonraThaelmann tutuklandı.
Tüm dünya ayağa kalktı. İnsanlar her yerde, “Thaelmann’a özgürlük,” diye haykırıyordu. Yakın dostu Georgi Dimitrov da şöyle sesleniyordu Alman ulusuna: “Her Alman, Hitler’in yanında mı, yoksa Thaelmann’ın yanında mı olmak istediğini belirlemek zorundadır. Kim ki tarafsız kalmak istiyorsa o, bu tavrıyla istese de, istemese de Hitler’e hizmet edecektir. Kim ki Thaelmann’ın kurtarılması için parmağını bile kıpırtatmıyorsa, o istesede, istemese de Alman egemenlerinin vahşetlerine ortak olmuş olacaktır.” Haklıydı Georgi Dimitrov, her zaman da haklı oldu. Bugün için de öyle değil mi? Örnğein Amerikan vahşetinin karşısında, tavşan kakası gibi ne kokan, ne bulaşan tarafsızlar, o vahşetin “has destekleyicisi” olmuyorlar mı?
Çelik gibi yüreğiyle her şeye dayandı E. Thaelmann. Görevini son güne dek eksiksiz yaptı. Ama Alman egemenleri ona dayanamadı: “Hitler’in bizzat verdiği emirle, 18 Ağustos 1944’te Buchenwald Toplama Kampı’nın krematoryumuna götürülerek, orada alçakça kurşunlandı.”
Ve aradan 35 yıl geçti...
Azize Müminova
Yıl 1979. Sofya’da tanıştım Azize Şabanova Müminova’yla. Uzun uzun konuştuk. Önce Sofya’ya gelişini anlattı. Kırcali’nin Mişevo köyünde doğmuş. İlkokulu köyünde okumuş. Sonra Kırcali’de öğrenimini sürdürmüş.
“Sofya’ya gelmeyi hiç düşünmüyordum. Ama 1974’te ağabeyim, Rabotniçesko Delo gazetesini getirdi. Bir ilan vardı: “Sofya için işçi aranıyor.” Altı aylık kurs varmış. Hemen geldim Sofya’ya ve kursa katıldım. Bitirdikten sonra Kırcali’ye dönebilirdim, ama burada kaldım.”
19. yaşına bastığı gün Ernst Thaelmann Fabrikası’nda kursa başlamış. Resmen işçi olduktan sonra da bir yandan fabrikada çalışıyormuş, öte yandan da tekstil okuluna gidiyormuş.
Sağlık bedava, eğitim bedava ve... İşe girişinin dördüncü yılında ayda 250 leva almaya başlamış. Ev kirası, su ve elektrik parası olarak ayda 4 leva ödüyor yani aylığının 60’ta l’inden az. Günümüz Bulgarları, sanırım Bulgaristan Halk Cumhuriyeti düzeninden çok daha mutludurlar (!)... Hayırlı olsun kendilerine, ne diyeyim...
“Birçok kez başarı ödülü aldım” diyor, Thealmann’ın Azize’si. “Başarılı olanlara ödül olarak kitap verilir bizde. Benim 15 tane ödül/kitabım var. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra ‘Hamleci’ ünvanını aldım. İlk madalyamı da Altıncı Beş Yıllık Plan Birincisi olarak kazandım. Daha sonra da Sofya Birincisi oldum. Altın bir madalya verdiler. Bu birincilik dolayısiyle devlet tarafından Sovyetler Birliği’nde 12 günlük bir geziye gönderildim.”
Azize 1979’da bunları söyledi bana ve ben de bir kitapçıkta yayınladım: “Güzel İşçiler” (Habora Yayınları, 184. Kitap, İstanbul, 1979)
Yeni evlenmişti Azize. Eşi Naim Halilov İbrahimov tarım okulunu bitirmiş ama devlet demiryollarında çalışıyormuş... İşinin dışında ya arkadaşlarıyla geziyor, eğleniyor Azize ya da atletizmle uğraşıyormuş. Zavotlar arası 100 ve 500 metrelerde birincilikleri, ikincilikleri var. Ve sık sık da kitap okurmuş...
Ernst Thaelmann’la ilgili kitabı okuyunca bunlar geldi aklıma. Ernst Thaelmann 61 yıl önce öldürülmüş, faşistlerce... Ernst Thaelmann Fabrikası’nın emekçisi Azize Müminova’yla 26 yıl önce konuşmuşum. Ve bugün dünya, Bulgaristan ve Türkiye ne durumda?


Başa dön


Tiyatro festivali kapalı gişe
Adana’da, 27 Mart’ta başlayan ve biletleri günler öncesinden tükenen Sabancı Uluslararası Tiyatro Festivali’nde yerli ve yabancı tiyatrocuların oyunları, yoğun ilgi nedeniyle koltukların yanlarına konulan taburelerde izleniyor. Adana Devlet Tiyatrosu Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni İskender Altın, Hacı Ömer Sabancı Vakfı ve Devlet Tiyatroları’nın birlikte düzenlediği 7. Uluslararası Sabancı Tiyatro Festivali’nin, her yıl daha fazla tiyatroseveri sahnelerine taşıdığını söyledi. Altın, 368 kişi kapasiteli Devlet Tiyatrosu Salonu’nda tüm oyunların kapalı gişe oynadığını, gelen yoğun talepler nedeniyle her oyunda koltukların yanına en az 30 adet tabure yerleştirmek zorunda kaldıklarını belirtti. Altın, festivalin başladığı 27 Mart’tan bugüne kadar sahnelenen 8 oyunun 3 bini aşkın tiyatrosever tarafından izlendiğini belirterek, şunları söyledi: “Oyunlarımızı 2 bin 944 kişi koltukta oturarak izledi. Günde en az 30 ilave olduğunu düşünürsek en az 240 kişi de oyunlarımızı taburede oturarak izledi. Şu ana kadar 3 bini aşkın tiyatrosevere ulaşmış olduk. Bundan sonra sahnelenecek oyunlarımızın biletinin tamamı da satılmış durumda.”

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net