www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
EKONOMİ DÜNYASI
____
Tahir Şilkan
Büyüme
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
1 Mayıs hiçbir bayrama benzemez
UFUK
____
Fatih Polat
‘Derin devlet’ bir anı mıdır?
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
İncirlik davası
TIRTIL
____
Erdal Şekeroğlu
Pis kokular
bilgi-işlem
____
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
Daha etkin bir e-posta yönetimi
İNSAN ve SPOR
____
Hakan Keysan
Susun! Kulüp başkanları konuşuyor
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Çin’e ambargo kaldırılacak mı?
EKONOMİ DÜNYASI
..........
Tahir Şilkan
Büyüme
Ekonomik verilerin, göstergelerin sermaye medyasında yapıldığı biçimiyle yüzeysel olarak değerlendirilmesi halinde ekonomide işlerin iyiye gittiği iddia edilmektedir. Dünya rekorları kıran bir büyüme, 3 yıl öncesine kadar yüzde 60’ları aşan enflasyondan tek haneli enflasyon rakamlarına ulaşılması iyiye gidişin en somut örnekleri olarak gösterilmektedir. Kişi başına düşen milli gelirin 4 bin 172 dolara çıkması bir diğer olumlu gösterge olarak karşımızdadır. 2005 yılının ilk üç ayındaki ihracat artışının yüzde 25 oranında arttığı görülmektedir.
Oysa aynı göstergelerin arkasında fazlaca tartışılmayan gerçekler, ekonomide işlerin, söylenildiği ve iddia edildiğinin tersine iyi gitmediği ve kriz göstergelerinin arttığını göstermektedir.
Ekonomideki rekor büyümenin ardındanki en önemli gerçek, bu büyümenin, ülkemizdeki mal ve hizmet üretiminin parasal değerlenrinin büyümesinden çok, ülkemize mal ve hizmet satan üreticilerin büyümesinden kaynaklandığını ortaya koymaktadır.
Ekonomik büyümenin üretimden çok, tüketim harcamalarının büyümesinden kaynaklandığı ve artan tüketim harcamalarının önemli bir bölümünün de ithalattan kaynaklandığı ortadadır. Açıklanan verilere göre büyümede en önemli katkı ithalat vergisinden gelmektedir. Ülkemiz büyüme rekorları kırmıştır ama, cari açık ve dış ticaret açığı da tehlikeli bir boyutta büyümüş durumdadır. Uygulanan düşük kur politikasıyla ülkemiz üretimi hızla çöküş sürecine girmiş durumdadır. Küçük ve orta ölçekli firmalar bir bir kapanmaya başlamıştır. Yerli üreticiler iflas sürecine girerken, ülkemiz ithalatçılar için sürekli büyüyen bir pazar haline dönüşmüştür.
İhracatımız ilk üç ayda yüzde 25 artmıştır ama ithalat daha fazla artış göstermiş dış ticaret açığı büyümüştür. SSK verileri ekonomik büyümenin istihdam artışına yol açmadığını ortaya koymuştur. Ancak bu veriye hükümet ve uygulanan politikalara destek verenlerin yanıtı kayıt dışı istihdamın artış gösterdiği biçimindedir. Kayıt dışı istihdamın neden kayıt altına alınmadığı ayrı bir tartışmanın konusudur ancak yüzde 10 oranındaki büyümeye karşın istihdamdaki artış sıfıra yakındırı.
Ekonominin yüzde 10 oranında rekor büyüdüğü gerçekse, neden;
iç talep yetersizliğinden şikâyet edilmektedir
alacakların tahsil edilmesinde sorunlar yaşanmaktadır
işsizlere niçin istihdam yaratılmamaktadır.
Bu soruların yanıtı bu büyümenin gerçek bir büyümeden çok, düşük kur, rekorlar kıran dış ticaret açığı ve cari açık, rekor ithalat artışından kaynaklanan bir büyüme olmasındandır.
Baskılanmış bir dolar kuruyla 4 bin 172 dolara çıkan kişi başına gelirin reel olarak artmadığı açıktır.
Bütün bu büyüme ve kişi başına gelir artış hikâyelerine, emekçilerin payına düşen payın niçin artmadığı ve gelir dağılımının neden düzelmeyip tersine daha da bozulduğu sorusuyla karşılık verilmelidir.
Başa dön
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
1 Mayıs hiçbir bayrama benzemez
1 Mayıs’a henüz üç haftadan fazla zaman var ama; kutlama tartışmaları başladı bile.
Ama bu tartışmaların öne çıkan boyutu, 1 Mayıs’ın nerede, hangi alanda kutlanacağıdır. Emniyet ve öteki yetkililer de, “solculuk”la malul çevrelerin bu zaafını bildiğinden, “nerede kutlanacak” sorusunu, son ana kadar askıda bırakmayı adeta gelenek edindiler.
Ancak, söz konusu olan 1 Mayıs olunca; 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağı değil nasıl ve hangi taleplerin öne çıkarılarak kutlanacağı önemlidir. 1 Mayıs’ın tarihi boyunca da işçiler, sendikalar ve gerçek sınıf partileri için bu hep önemli olmuştur.
Kutlamalar ise bazen büyük gösterilerin öne çıktığı meydanlarda gerçekleşirken, bazen de işyerlerinde, fabrikalarda, emekçi semtlerinde öne çıkmıştır. Ama 1 Mayıs kutlamaları, her zaman, bütün kentin, bütün işletmelerin 1 Mayıs alanı olması amacını taşımıştır. Ve mümkün olan her yer ve zamanda esas kutlama biçimi; işyerlerinde yapılan kutlamaların arkasından alanlara doğru “yürüyüş”e geçmek olmuştur.
Çünkü 1 Mayıs, bütün diğer bayram ve kutlamalardan farklı olarak, işçi sınıfının uluslararası bayramıdır. Dolayısıyla bu bayramın öne çıkan talepleri de; hem işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin amaçları, hem de acil talepleri olmak durumundadır.
1 Mayıs, işçi sınıfı enternasyonalizminin sembolüdür: Hiçbir din, mezhep, milliyet, dil, felsefi inanç, siyasi farklılık, hemşerilik, akrabalık gözetmeksizin tüm dünya işçilerinin sınıf kardeşliğini simgeler. Demek ki; 1 Mayıs işyerlerinde Türk, Kürt, Arap, şu ilden bu bölgeden, akraba, köylü, düz işçi , kalifiye işçi, kadrolu, taşeron işçisi... diyerek işçileri bölme fikrini ve tutumunu reddeder. Bu yüzden 1 Mayıs; her ülke, her din, her dil, her milliyet ve meslekten tüm işçilerin bayramıdır. “Bayrak provokasyonu”, Kürt-Türk bölünmesi üstünden oynanan oyunlar düşünüldüğünde 1 Mayıs’ın enternasyonal karakterinin anlam ve içeriğinin işçiler arasında yayılmasının öneminin ne kadar hayati olduğu daha iyi anlaşılır.
1 Mayıs işçi sınıfının birlik günüdür: Bunun anlamı işçilerin kapitalizm karşısında, kapitalist sömürüye karşı birleşmesini simgeleyen bir gündür. Burada “birlik”; aynı işyerindeki işçilerin patrona, aynı ülkedeki tüm işçilerin kapitalist sınıfa ve hükümetlerine ve bütün dünyanın işçilerinin de uluslararası sermaye güçlerine karşı birliğini ifade eder.
1 Mayıs işçilerin dayanışma günüdür: 1 Mayıs’ın “dayanışma” ilkesi; sermayenin saldırılarına, işçileri bölme ve birbirine karşı rekabete sokma girişimlerine karşı, işçilerin kendi aralarındaki dayanışmasını, talepleri için ayağa kalkan bir işçi kesimine, sınıfın tüm diğer bölümlerine de (yerine göre bir işyerinde, yerine göre ülkede, yerine göre de dünya çapında) destek vermesini ifade eder.
1 Mayıs işçi sınıfının mücadele günüdür: Elbette ki 1 Mayıs, sınıfın mücadelesine, bu mücadelenin önemine dikkat çekerek, “birlik”, ve “dayanışma” gibi değerlere anlam ve gerçeklik kazandırır.
Kısacası 1 Mayıs; sınıfın nihai amacıyla en güncel taleplerini birleştiren özelliği ile geleneksel bayramlarda görülen mistisizm batağına düşmeden her adımda kendisini yenileyen bir içeriğe sahip olmasıyla belirlenir.
Bu özellikleri ve içeriği ile bakıldığında, sanki 1 Mayıs; Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin sorunlarını, çözümünü ve bugün itildiği köşeden nasıl çıkması gerektiğine yol göstermek için icat edilmiş gibidir.
Demek ki 1 Mayıs; işçi sınıfı enternasyonalizmi, birliği, dayanışması ve nihayet mücadelesi demektir. Bu fikri, bu ruhu her işyerine, tüm Türkiye sathına yaymak için her imkan, her araç kullanılmalıdır. Nerede kutlanacağı ise ayrıntıdır.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
‘Derin devlet’ bir anı mıdır?
Türkiye’de yıllarca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel’in gazeteci Yavuz Donat’a verdiği “derin devlet” ile ilgili mülakat ve ardından 12 Eylül cuntasının başı Kenan Evren’in yine Donat’a yaptığı benzer içerikli açıklamalar demokratik bir ülkede yargı organlarını harekete geçirmesi gereken nitelikte.
Demirel, “derin devlet”in varlığını doğruluyor ve devlette boşluk doğduğunda, zaaf oluştuğunda “derin devletin” devreye girdiğini söylüyor. 1979’da idareyi devraldıklarında tam bir devlet boşluğu olduğunu belirten Demirel’e Donat, “Devlet boşluğu olunca da devreye derin devlet giriyor... Öyle mi?” diye soruyor. Aldığı yanıt aynen şöyle:
“-Derin devletin içinde kimler var?.. Olaya şöyle bakacaksınız... Derin devletin içindekiler yani normal zamanlarda belli yetkileri kullanma durumunda olanlar, bir de bakarsınız, kurtarıcı hale gelmek isterler... Öyle hissederler kendilerini... Oysa kimse onlara görev vermemiştir.”
Demirel, 28 Şubat’ta bazı gazetecilerin “kara listeye” alınıp kovulmasını da “Derin devletin yan icraatı” olarak tanımlıyor.
Demirel, 28 Şubat’a giden günlerde, Genelkurmay’dan önüne konulan 55 somut olayı da yine bu röportaj bağlamında anlatıyor ve kendisine sunulan birifingi “yazılı” istediğini, bundan pek hoşlanmadıklarını, ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Karadayı’nın bu konuda kendisine “fevkalade yardımcı olduğunu” aktarıyor.
Demirel’den sonra Donat, teybi Kenan Evren’e uzatıyor o da Demirel’in anlattıklarını doğruluyor ve “12 Eylül derin devletin işidir” diyor. Ancak tüm bunlar, bayrak provokasyonunun arkasında meşruiyeti olan anlatımlar olarak gündeme giriyor ve “etkili haberler” olarak Sabah gazetesine tiraj kazandırdıktan sonra arşivdeki yerlerini alıyorlar. Yavuz Donat, bu uzun röportajları yarın belirli ekler yaparak kitap da yapabilir ve o kitap da hatırı sayılır bir satış yapar muhtemelen.
Ama, tüm bunlar kanıksandığı varsayılan bir olaya dair “anı olsun” diye anlatılıp geçilmiş şeyler olarak görülebilir mi?
Demirel’in “derin devletin” icraatlarına örnek olarak gösterdiği 12 Eylül’ün mağduruydu ancak 28 Şubat’ın da cumhurbaşkanıydı. Demirel’in “milli gerekçelerle” meşru göstermeye çalıştığı “derin devlet” gerçeği Kenan Evren tarafından meşruiyet tartışmasına bile açılmadan kabul ediliyor.
Mehmet Ağar’ın devlet politikası olarak “bin operasyon yaptık” dediği dönemde yine o koltuklar da oturan Demirel, o operasyonlar sonucunda katledilen onlarca aydın ve gazetecinin üstüne bir bardak soğuk su içmemizi mi istiyor? Aynı şekilde Kenan Evren’in, idamını onayladığı 17 yaşındaki Erdal Eren’in ve onlarla benzer sonu paylaşanların yaşamlarının “derin bir meşruiyet” içinde kabul edilmesini mi istiyor?
Her ikisinin anlattıkları da açık birer suç itirafıdır ve bunun için yargılanmaları, hesap vermeleri gerekir. Bu türden anlatımları normal karşılamak “derin devleti” de normal bir olgu olarak kabul etmeyi gerektirir ki, bu da onların iddia ettiği gibi “devletin zaafa girdiği” noktada, asker-sivil devletin bazı organlarının kendilerine “derin yetkiler” vehmetmesi de doğallaşır.
Eğer bir karşılaştırma yapılacaksa, bizce Süleyman Demirel’in suçları bu bakımdan yeğeni Murat Demirel’inkinden daha vahimdir. Derin devletin icraatları, aslında Demirel’in anlatımlarından da açık seçik anlaşıldığı gibi devletin derin icraatları yüzlerce cana malolmuştur ve yargılama dışı tutulmuştur? Eğer sokağa dökülmek gerekiyorsa, Demirel ve Evren’in açıklamalarına karşı sokağa dökülünmelidir. Çünkü bu açıklamalar, Susurluk gerçeği ile askeri darbeler arasında salınıp duran bir devlet anlayışının her an kapımızı çalabileceğini ortaya koyuyor ve bunun da doğal kabul edilmesi gerektiğini telkin ediyor.
Bu açıklamaları kabul etmek, önüne yasal bir gerekçe bile konulmadan sabaha karşı evinden alınıp götürülmeye itiraz etmemek, buna teslim olmak demektir.
Buna teslim olunamaz. Demirel ve Evren’in anlattıkları “kötü bir anı” olarak kabul edilemez. Her ikisi de yargılanmalıdır.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
İncirlik davası
Kaçınılmaz olandır; her yeni yayılma, her yeni istila, emperyalist hegemonya, yeni ihtiyaçları, yeni sıçrama tahtalarını, yeni savaşları mecbur kılacaktır.
Artık istilacı, isteklerinde daha katı, tavizsiz, daha cüretkâr olacak, “reca ederim” kelimesi tarihsel misyonunu tamamlayıp tozlu raflara kalkacak, yerini baskın ve vurgulu emir zamirlerinin sert ve kaba vuruşları alacaktır.
Tıpkı sert zemine çarpan postal yankılanması gibi.
Darbeci. Emirci.
Diplomasinin ince ayar kıvırtmaları, bir ileri bir geri gidip gelirmiş gibi yapan, ama aslında hep güçsüz ve bağımlı olanı omuz darbeleriyle geri püskürten oyunlar yavaş yavaş terk edilecektir.
Emredicinin küstah sesi devreye girecektir.
“Benimle misin değil misin?”
Arada başka seçenek yoktur.
O soru her seferinde, kafaya dayanmış tabanca namlusunun ürkütücü tıslaması gibi soluyacaktır.
Kıvırmak yok. Mırın kırın yok.
İnce silkinişler, isterik kişnemelerle idare etmek yok.
Kölece, sömürgece politikaların nispeten daha yuvarlak olan dönemlerde kıvırtmaya müsait ve idare edilebilir oynaklığın sınırına gelinmiştir.
Çünkü varılan noktada dünya köşelidir.
Bir tarafta Avrupa köşesi, bir tarafta Rusya köşesi, bir tarafta Çin köşesi, tepede Amerika ve bu tarafta da ampulün şişesi.
“Avrupa’ya göz kırparım, Rusya’ya el sallarım, Çin’le iş bağlarım.”
Hadi buyursunlar bağlasınlar.
***
Ampullü partinin başkan yardımcısı etekleri tutuşmuşçasına paldır küldür Amerikalara gidiyordu.
Tam o sırada, İsrail’e şarlayan “gaddar Davut’un” İsrail’e ziyarette bulunacağı açıklanıyordu.
Amerika birinci tezkereyi hatırlatıp, Irak’ta tökezlemelerinin suçunu Türkiye’ye atıyordu.
Beysbol sopalarının havada vınlayan sesleri duyuluyordu.
Ampullü başkan yardımcısı sanki kuyruğu sıkışmış gibi, “İncirlik talebine yanıtın en kısa zamanda verileceğini” söylüyordu, Amerikan topraklarında.
O sırada Amerika’nın işgalci politikasının hızır paşalarından, Bush’un sadrazamlarından Paul Wolfowitz Dünya Bankası’nın başına geliyordu.
Amerika dünyaya meydan okuyordu. Açık açık. Kısasa kısas!
Bu işin bir ucu da doğrudan Türkiye’ye dokunuyordu.
Şimdi dolaysız, aracısız bir kapanın içindedir bu ülke.
Bir tarafta Amerika, yan tarafta IMF, Dünya Bankası tek bir yumruk halinde karabasan gibi çöküyor. “İncirlik” diyor.
İncirlik, Amerikan istilacı gücünün dört bir yana sınırsızca açılan savaş kapısı olacak.
İncirlikten Ortadoğu’ya, Uzak Asya’ya , bombalar taşınacak. Kafkasya içlerine dalışlar yapılacak. Darbeler tezgâhlanacak.
Sıkışmışlık mı?
Çaresizlik mi?
Ama zaten Başefendi Büyük Ortadoğu Projesi’nin gönüllü unsuru olmak istemiyor muydu?
Kilit ülke olduk demiyor muydu?
İşte kapı, işte kilit.
Anahtarı başkasının elinde olduktan sonra!
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
TIRTIL
..........
Erdal Şekeroğlu
Pis kokular
Doğada bir çok canlı değişik amaçlarla pis kokular yayarlar.
Taze dut yerken ağzınıza ekşimsi kötü bir aroma gelirse bilin ki bu piskokulu böceğin bırakmış olduğu savunma amaçlı salgıdan kaynaklanıyordur. Yeşil renkli bu böcek rahatsız edildiği veya düşmanın saldırısına uğradığında, vücudunun yanlarında bulunan salgı bezlerinden hemen pis kokular yayarak eski huzuruna kavuşmaya, ya da düşmandan kurtulmaya çabalar.
Bombardıman böceği daha değişik bir yöntem kullanır. Saldırıya uğradığında amuda kalkarcasına başı alta gelecek şekilde vücudunu dikleştirip, karın kısmını saldırgana yönelterek, vücudunun sonundaki bezlerden hedefe pis kokulu bir gaz bombardımanına başlar. Gaz maskesi yoksa en iyi çare bir an önce oradan uzaklaşmaktır, saldırgan için.
Askerliğin hasretine türkü olmuştur ibibik kuşu. Kiremit rengi boynu, siyahlı beyazlı kanatları, ince uzun gagası ve telek telek ibiği ile tanımıyan yoktur ibibik kuşunu. Ağaç kovuklarına yuva yapar. Yuvanın dayanılmaz pis kokusu en usta avcıları bile yuvadan uzak tutarak yavruların korunmasını sağlar.
Doğadaki düşmanlarına geçerli olsa da insanoğluna karşı ne kadar başarılı olduğu tartışmalıdır kokarcanın savunma sistemi. Üzeri beyaz desenlerle bezenmiş koyu parlak siyah kürkünün güzelliği özde, benim pis kokulu silahlarım var mesajından başka birşey değildir. Kuyruğunun dibindeki bezlerden saldırgana ıskalamadan bir sıvı fırlatır. Dayanılmaz pis kokusunun yanında bir de tahriş etme özelliği vardır bu sıvının. Bu kokudan nasibini alanlar bir başka zaman beyaz renklerle donanmış parlak siyah renkli kürke sahip bir yaratık gördüklerinde ona şöyle bir bakıp, uzağından dolanırlar. O kokuyu bir kere koklamak yetip artmıştır bile.
Görüldüğü gibi pis koku salgılamadan tek amaç, rahatsız edilmeden huzur içinde yaşamı sürdürebilmektir.
Ama bizimkilerin kokuları bir başka. Adalet Bakanı mürtecileri savunurken Başbakan bir yandan Gülen için göz yaşı döküp, diğer yandan Demirel’i halkın kurtarıcısı yapmaya soyunuyor. Sağlık Bakanı’nın ise üzerine yok pis koku salgılamada. Doğadaki canlılar yaşam kavgası, bizimkiler ise koltuk kavgası için gaz çıkarıp duruyorlar. Kilosu bilmem ne kadar olmuş kurufasulyeniz bol olsun.
Bu yazı 7 Eylül 2000 tarihli Yeni Evrensel Gazetesi’nden alınmıştır.
Başa dön
bilgi-işlem
..........
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
Daha etkin bir e-posta yönetimi
İnternete ihtayaç duyup ya da meraklanıp bir şekilde internete bağlananaların yaptıkları bazı temel faaliyetler vardır. Elbette bu faaliyetler sadece yeni kullanmaya başlayanları değil sürekli kullananları da kapsıyor.
Kesinlikle denilebilir ki internet üzerindeki temel hareket tarzı arama yapmaktır. İnternetin yeni yaygınlaştığı dönemlerde site sayısı fazla artış göstermediği için yeni eklenen sitelerin bilgisini süreli yayınlardan dahi takip edebilirdiniz. Ama şu anda internetin genişleme ve değişme hızı oldukça yüksek olduğu için yeni eklenen, içeriği değiştirilen veya güncellenen siteleri takip etmeniz daha zor.
İnternet üzerinde temel bir öneme sahip olan arama konusunda gittikçe büyüyen bir rekabet tüm hızıyla devam etmekte. Arama konusunda yetkin sitelerden birisi olan Yahoo (www.yahoo.com) nasıl internet üzerinde portal fikrini kullanımına ilişkin bir örnek oluşturmuşsa Google da (www.google.com) arama motoru konusunda basitlik ve etkinlik anlamında bir örnek haline gelmiştir.
Google arama motorunu diğerlerinden öne çıkaran özellikleri oldukça yüksek sayıda sayfayı indekslemesi, arama sonuçlarını çabuk görüntülemesi ve aradığınız koğuya ilişkin daha fazla bilgi içeren sayfaları daha üst sıralarda bulmanızı sağlamasıdır. Bu özellikleriyle uluslararası alandaki tüm benzerleriyle kolaylık rekabet edebilmekte. Yerli arama motorları karşısında ise yerelleştirme çalışmalarıyla (www.google.com.tr) birçok dile verdiği destek sayesinde avantajlı bir konum sağlamakta. İstediğiniz web sayfalarını bulabilmenin yanı sıra internet üzerindeki bir diğer temel etkinlik de e-posta konusudur. Gerek diğer internet kullanıcılarıyla iletişime geçmek, gerekse de internet üzerindeki faaliyetlerinizde (üyelik, alışververiş vb.) sizinle temasa geçilbilecek bir alanın varlığı artık üzerinizdeki kimlik kadar gerekli. Ayrıca ilgilendiğiniz konularla ilgli tartışma listelerine katılabilmek ya da e-posta adresinize bu konularla ilgili e-bülten, duyuru tarzında bilgi mesajlarını gelmesi interneti daha verimli kullanmanızı sağlayacaktır.
E-posta alanında Google bir yıl kadar önce 1 GB barındırma kapasitesiyle servis vererek etkili bir giriş yapmıştı. Halen deneme aşmasında olan Gmail (gmail.google.com) servisi birinci yılında kapasitesini artırarak 2 GB yaptığını açıkladı. Google firmasının e-posta alanına giriş yapmasıyla birlikte diğer büyük servisler kapasite artırımına gittiler. Fakat henüz hiçbiri Gmail’in verdiği kapasiteyi geçemedi.
Arama konusunda kendini kanıtlamış olan Google firmasının Gmail servisini denemek isterseniz ilk önce bir başka Gmail kullanıcısı tarfından davet edilmeniz (sizin varolan e-posta adresinze gönderdiği davetiye mesajı aracılığıyla) gerekiyor. Ya da internette biraz arama yaparsanız davetiyelerin dağıtıldığı bazı sitelere rastlayabilirsiniz.
Gmail hizmetinden yararlanıyorsanız biraz farklı bir yapısı olduğu için kullanımı biraz zor görünmüş olabilir. Deneme aşamasında olan Gmail henüz Türkçe desteğe sahip olamdığından bazı konular oldukça yabancı gelecektir. Ama buna rağmen alışacak olursanız daha esnek ve rahat bir kullanıma sahip olduğunu görüceksiniz. Ayrıca Gmail kendi hesabınızı e-posta istemci programlarıyla (Outlook Express gibi) kontrol edip bilgisayarınıza rahatlıkla dosyalarınızı indirmenize olanak sağlıyor ve bu servis ücretsiz.
Yabancılık çekeceğiniz en önemli konulardan birisi mesajların kategorilendirilmesinin dizinlerle değil etiketler (Labels) aracılığıyla gerçekleştirilmesi. Herhangi bir mesajınıza etiket eklemek için mesaj seçiliyken (yanındaki kutu işaretliyken) üst taraftaki seçme menüsünden (More Actions...) Apply Label seçenekleri altından daha önceden oluşturduğunuz bir etiket ismi seçiyorsunuz. Etiketlediğiniz mesajı Inbox’tan taşımak için mesaj seçiliyken en başta bulunan “Archive” butonuna basarak ilgili etiketin altına gönderebilirsiniz. Bu mesaja daha sonra ulaşmak için sol tarafta bulunan “Labels” menüsünden ilgili etikete tıklamanız yeterli. Aynı zamanda “Labels” menüsündeki “Edit labels” bağlantısı etiket eklemek veya düzenlemek için kullanılıyor.
Gmail sizin mesajlarınıza verilen yanıtlarla sizin bunlara verdiğiniz yanıtları aynı yapı içinde göstererek içinde bulunulan diyaloğu takip etmenizi kolaylaştırıyor. Ayrıca Google arama servisini Gmail içerisinde kullandırarak arşivinizde aradığınız bilgilere daha kolay ulaşmanızı sağlıyor.
Sağladığı daha başka kolaylıklarla birilkte Google firması yerelleştirme çalışmalarını Gmail servisinde de etkin bir şekilde kullanabilirse internette Google arama servisinin yakaladığı başarıyı yakalaması çok uzak değil.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
İNSAN ve SPOR
..........
Hakan Keysan
Susun! Kulüp başkanları konuşuyor
Futbol yobazlığımız uç noktalarına tırmanıyor. Son haftalara yaklaştıkça, şampiyonluk yolundaki rekabet beraberinde şiddetle iyice içiçe geçmiş ve şiddetten medet uman bir mücadeleye dönüşüyor. Birbiri ardına açıklama yapan kulüp başkanları en çok da medyanın ekmeğine yağ sürüyor. Biri konuşup diğerleri de en kısa zamanda ona yanıt yetiştirmeye kalkışınca, ortalık fena halde karışıyor. Sonuçta futbol bir yana bırakılıyor, günlerce televizyon ve gazetelerden bay başkanların zırvalarını okuyup dinliyoruz...
Futbolun ortadan kalktığı, çenelerin yarıştığı acıklı bir lig ortamına sahibiz şimdi. Tam da postmodern kırılmalara karşılık gelen bir kayıkçı dövüşüne dönüşen futbolu, yemiş gibi yutarak izliyoruz. Birbirlerine acımasızca saldıran kulüp başkanları, adeta topluma saygı, sevgi, kardeşlik, fair play ve kültür örneği aşılıyor(!). Futbolumuz adına onur duyulacak bir süreçten geçiyoruz!..
Ülke futboluna çok önemli katkılar(!) yapan bu büyük para babalarını daha düzeyli olmaya davet edecek, spor ahlakına uygun davranmaya çağıracak herhangi bir spor kurumu da yok koca ülkede. Uluorta futbol konuşacak ve raytingleri bu denli yükseltecek açıklamaların seviyesine baktığımızda, Anadolu kültürünün bütün ezilmişliğini ve sağduyudan yoksunluğunu bir arada görebilirsiniz. Bizim futbolumuz adına söyleyebileceğimiz tek olgu, onun kültürel bir bataklık olduğudur. En iyi savunma hücumdur anlayışıyla futbolun stratejilerini çene yarışında kullanıyor başkanlar…
Trajik bir futbol kültürü bu. Günlerce Ersun Yanal’ın teşvik primi alması konuşuldu da teşviği verenler hiç irdelenmedi, merak edilmedi bu ülkede. Meclis araştırmalarına, Avrupalara suçlu kaçırılmasına, şike ve teşviklere konu olup da arpa boyu yol bile alamamak nasıl açıklanabilir? Suçluları açığa çıkarmak yeteneğinden yoksunluğumuzun trajedisi olsa gerek bu. Biz gariban izleyiciye düşen ise, dumura uğratılmış beyni ve düşünme yeteneğini kaybetmiş usuyla olup bitene aval aval bakmak!..
Tabii gol atılınca da avaz avaz bağırmak!...
Vay halimize. Susun! Kulüp başkanları konuşuyor. Yaşamda bize ise hep ‘bakmak’ düşüyor!..
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Çin’e ambargo kaldırılacak mı?
ABD Başkanı George W. Bush’un şubat ayı sonunda Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder ile yaptığı görüşmelerden sonra, Batı basınında, transatlantik ilişkilerin yumuşama dönemine girdiğinden söz edilmişti.
Bush’un ikinci dönem ilişkileri “yumuşatma taktiği” izleyeceği, ABD’nin ipleri daha fazla germe niyetinde olmadığı belirtiliyordu. Ne var ki; ABD’nin tek başına ilişkileri belirleme devri çoktan gelip geçmiştir. Mevcut durumu koruma doğrultusundaki çabası da artık bir işe yaramıyor. Çünkü, ABD’nin yerküre üzerindeki egemenliğinden rahatsız olan Almanya ve Fransa, durumu değiştirmek için eskiye oranla daha etkili, açık çıkışlarda bulunabiliyor.
Son günlerde başta Avrupa olmak üzere dünya basınında yer alan Çin’e silah ambargosunun kaldırılması tartışmaları bunu gösteriyor. AB-ABD ilişkilerinin yeni gerginlik noktasını Çin oluşturuyor. Bunun, önceki çelişkilerden çok daha derin ve ciddi olduğu ortada.
Almanya ve Fransa, 1989’dan bu yana Çin’e uygulanan silah ambargosunun artık kaldırılmasını isteyerek, konuyu AB’nin gündemine taşıdılar. Diğer AB ülkelerinin nasıl bir tavır sergileyeceği bilinmemekle birlikte, Schröder ve Chirac’ın son çıkışı, Rusya’dan sonra Çin ile stratejik ortaklık kurma yönünde ciddi bir mesaj.
Göreve geldiği 1998’den bu yana her yıl Çin’e silah ve sanayi tekellerinin yöneticileriyle seferler düzenleyen, milyar dolarlık anlaşmalara imza atan Schröder’in, bu haftaki Die Zeit gazetesinde yaptığı açıklama, ambargonun kaldırılmasında ne kadar da kararlı olduğunu göstermesi bakımından önemli. Schröder, “Çin ile hukuk devleti diyalogu başlatmak doğruydu. Ve 1989’daki ambargo kararı, Çin’in saldırgan, militarist bir dış politikayı savunduğu için değil, Tiananmen Meydanı’ndaki olaylardan ötürü alındı. Bundan 16 yıl önceydi. Ben gelişmelerin liberalleşme yönünde olduğuna inanıyorum, ambargoya gerek kalmadığını düşünüyorum” diyor. ABD ve AB’nin bir bölümünün ambargonun kaldırılmasına karşı olduğunun hatırlatılması üzerine, konunun tartışılabileceğini söyleyen Schröder devamla, “Anayasaya göre dış politikaya hükümet karar verir. Parlamentonun ret kararı elbette ciddi bir durum olacak. Ancak, muhalefetin dış politikayı parti politikası haline getirerek kullanma, koalisyon partileri arasında kargaşa yaratmaya çalıştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu oyunlar görülüyor” diye konuşuyor (14/05).
Alman basınında manşetlere çıkarılan Schröder’in bu tutumun arkasında elbette Almanya/AB’nin bölge ve dünya üzerindeki emperyalist çıkarları bulunuyor.
Anamuhalefet partileri CDU/CSU ile koalisyon ortağı Yeşiller; Tayvan’ı tehdit, insan haklarını ihlal eden Çin’e silah satılmasına karşı çıkıyorlar. CDU/CSU, Çin yerine ABD ile ilişkilerin geliştirilmesini savunuyor. Hükümete gelmeden önce Almanya’nın yurtdışına silah satmasına karşı çıkan, insan haklarını görüntüde de olsa savunan Yeşiller’in durumu yine evlere şenlik...
Beş küsur yıllık SPD-Yeşiller Hükümeti döneminde Almanya’nın silah satışı sürekli arttı. Bu bakımdan Yeşiller’in Çin’e ambargonun kaldırılmasına karşı şu günlerde yaptığı ufak tefek çıkışların önemli olmadığını Schröder de biliyor. “Reel politika” yapmakla övünen, ilkelerin değil koltuğun ve tekellerin esiri haline gelen Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Schröder’in açıklaması hakkındaki derin sessizliğini sürdürüyor. Almanya’nın emperyal çıkarlarını “reel politika” adı altında savunan Fischer’in Çin konusunda Schröder’den farklı tavır alması mümkün görünmüyor.
Karar aynı zamanda hızla yükselen ve bölgenin önemli bir emperyal gücüne dönüşen Çin’e milyarlarca dolarlık gemi, airbus, tank ve diğer silahların satılması anlamına geliyor. Dolayısıyla ambargosunun kaldırılması en çok Avrupalı silah tekellerinin işine yarayacak.
Son birkaç yıl içinde Çin’e önemli sanayi yatırımları yapan Alman tekellerinin çıkarı da, AB ile Çin arasındaki ekonomi, siyasi ve askeri işbirliğin gelişmesinde. Hızla büyüyen yeni emperyal güç Çin’de etki alanını genişletebilmek, ABD’nin askeri ve ekonomik yaptırımlarına karşı çıkabilmek için AB ve Rusya’ya yanaşmayı bir zorunluluk olarak görüyor.
İşte ABD’yi bu stratejik işbirliği endişelendiriyor. ABD temsilcilerinin gösterdikleri tepkiye bakınca, emperyalist güçler arasındaki bloklaşmadaki belirginleşmenin giderek netleşmekte olduğu görülüyor.
Bir tarafta ABD, İngiltere ve Japonya; diğer tarafta Almanya, Fransa, Rusya ve Çin. Ve tabii; bu iki merkez etrafında toplanan irili ufaklı ülkeler...
Çin’in Tayvan’ı savaş ile tehdit etmesine rağmen AB’nin silah satışının önünü açması bölgeyi ateş çemberine çevirecektir. ABD’nin de buna seyirci kalmayacağı hesaba katıldığında, Doğu Asya’da savaş tamtamlarının çalmaya başladığı söylenebilir. Buna İran, Suriye üzerindeki ABD tehdidi eklendiğinde, Ortadoğu’dan Doğu Asya’ya uzanan hatta emperyalist paylaşım savaşlarının aslında çok da uzak olmadığı görülecektir.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net