www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Orantısız güç

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Bum

TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Rakı sistemi de çarptı!

JİN Û JÎN ____Berna Aktaş
8 Mart’ın ardından

SPORUN RENKLERİ ____Deniz Kaya
Derbi Aslanı

KARŞI KIYIYA YAZILAR ____Tijen Zeybek
Dalgakıran

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Orantısız güç

Bir süreden beri terminolojiye yeni bir tanım girmiş bulunuyor.
Daha doğrusu buna “tanım sokuşturmak” demek daha yerinde olacak:
Beyazıt’ta dayak yiyen, gözlerine biber gazı sıkılan kadın görüntülerinin yayınlanmasından sonra iktidar mevkiinde bulunanların savunması da bu sözlerle oldu:
“Orantısız güç kullanımı.”
Nitekim bakan beylerden birisi “Kadınlara karşı biraz daha dikkatli davranılmasını” söyledi.
Kadınlara dayak atılır mı, kadınlar yerlerde sürüklenir mi falan demedi.
Sadece biraz daha dikkat ve hassasiyet istedi!
Yani, gayet “orantılı” bir açıklamada bulundu!
Hani, erkek ve kadınlara atılan dayağın orantısında bir ayarlama yapılmalı...
Dayak cennetten çıkmadır da, orantılı olsun der gibi!
İşte bu “orantı” sözü siyasal iktidarın hem genel olarak demokrasi meselesine, gösteri özgürlüğüne, hem de özel olarak kadına bakışının anahtarıdır.
Dayağın demokrasiye oranı!
Demokrasinin dayağa oranı!
Copun biber gazına oranı!
Kadınlar günü dolayısıyla düzenlenen gösteride kadınlar yerlerde sürükleniyor, üzerlerine biber gazı püskürtülüyor, öbür tarafta da beyefendi kadınlar gününü kutluyor!
Neden zahmet ediyor ki?
Kadınlar günü kutlanmamış mıydı?
Tamam, birazcık orantısı kaçmış olsa da, o dayağı kutlamadan saymayacak mıyız?
Orantısız da olsa, kadınları yerlerde sürükleyen bu iktidarı kutlamayacak mıyız?
***
Anlaşılacağı üzere, şiddete, dayak atıp yerlerde sürüklemeye, gözlere nişan alınmış biber gazı kullanımına bir itiraz söz konusu değildir.
Mesele dayağın, şiddetin, saldırının dozunun orantılı olup olmamasındadır!
Öyleyse bundan böyle meydanlarda atılan dayağa hemencecik karşı çıkmayacağız!
İtiraz etmeden önce, kırılan kollara, yarılan kafalara, şişen gözlere değil, bunların orantılı olup olmamasına bakacağız.
Peki orantı neye göre belirlenecek?
Mesela dayaklardan sonra terziler ellerinde mezuralarla alanlara girecek, alanın büyüklüğünü göstericilerin toplam hacmine oranlayacak, sonra yerde yatanların boylarının ölçüsünü alacak ve hesabı yapacak:
“Bu kumaştan daha çok dayak çıkar. Orantıya uygundur.”
Ya da okullara dayak mühendisliği birimleri kurulacak.
Bu arkadaşlar gösteri düzenlenen mekânlarda görev yapacak.
Göstericilerin sayısını, atılan sloganları bir tarafa koyacak, bir tarafa da cop sayısını, kişi başına düşen biber gazı miktarını yazacak, sonra kırılan kolları bacakları, patlayan kafaları sayacak, bunları çarpıp bölecek, dayağın şiddetinin orantılara uygun olup olmadığını hesaplayacak!
Orantı dayağın aleyhineyse, dayak atanlar “orantılı davranmaları” için uyarılacak!
Yok orantıya göre göstericiler az dayak yemişse, bir dahaki gösteride durum telafi edilecek!
Burada tek sorun, “orantı” meselesi günlük yaşamda mahkemelere nasıl yansıyacak?
Kadını döven bir erkek mahkemede , “Hakim bey dövdüm ama, orantılı güç kullandım” derse o zaman ne olacak?

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Bum

Henüz naylon icat edilmemişti. Edilmişse bile günlük yaşamımıza bu kadar girmemişti.
“Naylon” ismini ilk kez “Naylon kızlar çıkacak” türküsünde duymuş, ne anlama geldiğini bir türlü anlayamamıştık.
Popolar bezle bağlanıyor, bezler çamaşır suyuna yatırılıyordu. Metal üstüne nikelajla süslenmiş yayvan arabaları hayranlıkla izliyor, inşaatlardan yürüttüğümüz telleri eğerek, bükerek yaptığımız yerli arabalarımızla onlara rakip oluyorduk. İşi ilerletmiş olanlar, bilye tekerlekli tahta arabalarıyla, üç uykusuna yatmış olanlara dünyayı zehir ediyorlardı.
Naylonun bakkala, manava, pazara henüz girmemiş olması bizim için sıcak para demekti. Evde ne kadar eski gazete varsa işe yarıyordu. Baki Abi’den öğrendiğimiz yöntemle kese kağıdı imal ediyorduk. Bu iş için genellikle annemizin evde olmadığı saatleri tercih ediyorduk. Kese kağıdı yapmamıza bir şey diyen yoktu ama, iş tutkal üretmek için evdeki unları talan etmeye gelince sıkı bir dirençle karşılaşıyorduk. Direnç, kullanılan un miktarından çok, mutfağın içine etmemizden kaynaklanıyordu.
Kese kağıtlarının müşterisi çoktu. İkisi de aynı hesaba gelmesine rağmen pazarcılar kilo ile alıyorlardı. Bedri bakkal tane hesabını tercih ediyordu. Herkes kazançlı çıkıyordu bu ticaretten.
İşler çok iyi gittiyse bazı kese kağıtlarını kendimize ayırırdık. Hedefimiz, hayale dalmış, şaşkın şaşkın dolaşanlar olduğu gibi, suçlu bakışlı satıcılar da olurdu. Ciğerlerimizi ne kadar doldurursak dolduralım tek nefeste şişiremezdik koca kağıtları. Ağzını büzüp elimizi belimize koymamız, saldırının ilk işareti olurdu. Avımıza sessizce arkadan yaklaşır, şişmiş kağıdı olanca gücümüzle sol avucumuzun içine indirirdik. Bummmm.
Bum’la birlikte etraf hareketlenir, pazarcılar öfkelenir, Bum’lanana su yetiştirme telaşına girilirdi.
Bum’dan daha kötü olan “Bum” korkusuyla yaşamaktı. Bum’lanmış olanlar tedirgin yürür, sık sık arkalarına bakarlardı. Bazıları daha “Bum” olmadan, “Bum” olmuş gibi yerlerinde zıplar, elleriyle siper alırlardı.
“Bum” korkusu, Bum’dan beterdi.

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Rakı sistemi de çarptı!

Günlerdir sahte rakıdan ölenlerin ölüm haberleri verilmekte ve her gün ölenlerin sayısı artarak devam etmektedir. Son bilgilere göre 20 kişinin öldüğü, 27 kişinin çeşitli hastanelerde gözetim altında tutulduğu ve bunların 5’inin durumunun ciddiyetini koruduğu yönündedir. Ayrıca, 7’si İstanbul’da, 1’i Bursa’da olmak üzere ölen 8 kişinin ölüm nedenine de sahte rakı şüphesi ile bakılmaktadır. Kesin yargı için ise otopsi sonuçları beklenmektedir. Bu kişilerin ölüm nedeni de sahte rakı olarak belirlenirse, bu nedenle ölenlerin sayısı 30’a yaklaşmış olacaktır. Umarım yeni ölümler olmaz! Ancak görünen odur ki, yeni ölümler bununla sınırlı olmayacaktır. Ayrıca bunlar kayıtlara intikal eden sayılar. Özelleştirmeye zemin hazırlamak için SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri ile sağlıkta sahte birleştirme yapılarak rezil hale getirilen sağlık sistemi nedeni ile kayıtlara geçmeyen birçok vakanın da olduğunu düşünürsek, sahte rakıdan ölenlerin sayısı daha fazla olacaktır!
Olsun ölenlerin ne “kıymeti” var! “Serbest piyasa” kuralları içinde rakı üretimi serbest bırakıldı ya… TEKEL içki bölümü de özelleştirildi! Denetim hak getire… Devlet görevini yaparak bütün koşulları, gözleri kâr hırsı ile bürünmüş kapitalistlerin lehine de çevirmişti! Gerisi hikâye!
Bu sözleri ben söylemiyorum. Mealen zihniyeti eski, görevi yeni Turizm Bakanı Atilla Koç söylüyordu. “Çiçeği burnunda” bakan; “Halk sahte rakı konusunda duyarsız. Devlet üzerine düşeni yaptı. Ancak vatandaş, ‘bana bir şey olmaz’ zihniyeti ile hareket etmektedir.” sözleri ile faturayı ölenlere keserek kenara çekildi. Zaten başka bir yaklaşım da beklenmezdi!
Bu anlayışla ittifak halinde olan holding medyası, burada görev yapan CIA’nın kiralık ve “serbest piyasa” aşkı ile yanıp tutuşan birçok kalemi de konuyu bu mealde ele aldı.
Her olayda olduğu gibi serbest piyasacı/kapitalist güruhu, koro halinde neden oldukları olayların gerçek nedenleri yerine, sonuçları üzerinde ahkam kesmektedirler. Nedenlerini irdelemek işlerine gelmez. Çünkü beslendikleri sistemin yarattığı sonuçlar olduğunu kendileri de pekâlâ iyi bilmektedirler.
Peki suçlu olanlar sadece sahte rakıyı üreten ve bu sistemin ürettiği fırsatçı ve acımasız “insanlar” mı? Bu sektörün doğmasına neden olan politikalar nelerdir? Neden bu noktaya gelindi? Bu soruların yanıtı verildiğinde gerçekleri görmek mümkün olabilir. Doğrusu Turizm Bakanı kısmen itirafta bulunmuş: Bakan,”Devlet görevini yaptı derken” özelleştirmeyi tamamlayarak meydanı sermayeye bıraktığını, sorumluluğun vatandaşta olduğunu bu nedenle “serbest piyasa” koşullarında arz edenlerle, talep edenler “kuralları” belirlesinler demek istemektedir! Bu anlayışın sahip olduğu ideolojik tercihler doğrultusunda uygulanan politikalar sorunları bu noktaya getirmiş bulunmaktadır. Yanlızca sahte rakı konusunda mı? Sağlık, eğitim, vergi idaresi, Telekom, enerji başta olmak üzere adeta her alanda tam bir keşmekeş ve rezalet söz konusudur.
Uygulanan vergi politikaları başta olmak üzere, özelleştirme, ideolojik yaklaşım nedeni ile içkideki fiyatların sürekli artış göstermesi sonucu tüketicileri arayışa, fırsatçıları da sektörden pay alma “uyanıklığına” ve acımasızlığına itmiş bulunmaktadır. “Serbest piyasa” ideolojisi nedeni ile “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” anlayışı ile hareket edildiği için denetimin de adı yok. İsteyen istediği gibi at oynatmaktadır. Ölen de, suçlu da vatandaş olmaktadır! Vergi boyutu ile verileri dün arkadaşım Tahir Şilkan ortaya koymuştu. Bu konuya fazla girmeyeceğim. Ancak tüketim üzerindeki politikalar tam bir fırsatçılık ve zalimlik örneği. Çok iyi bilmektedirler ki, bazı tüketim grupları var ki zam da yapılsa tüketilmeye devam edecektir. Bunların başında Türkiyeli yurttaşların ulusal içkisi rakı gelmektedir. AKP iktidarının da iki buçuk yıllık iktidarında, rakının fiyatını 7 milyondan 25 milyona çıkararak bu fırsatçılığı kullanmıştır. Vergi ve zam politikası ile toplam vergi içinde tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilerin (ÖTV,KDV, Özel İletişim ve Özel İşlem Vergisi vb.) yüzde 74’lere ulaşmasından “beyler” memnun. Anketler yaptırarak halkın hayatından memnun olduğunu, işsizliğin düştüğü yönünde istatistiki sonuçlar çıkarttırarak sürekli ürettikleri yalanlarına halkı da inandırmaya çalışmaktadırlar.
Oysa gerçeklerin böyle olmadığını kölesi oldukları kapitalist talancı sistem ve kendilerinin neden olduğu olaylar çok net ve acı bir biçimde öğreterek ortaya koymaktadır. Bir kısmının ucuz olduğu için bilerek içtiği sahte rakı sadece hayatını kaybedenleri acı bir biçimde çarpmakla kalmamıştır. Aynı zamanda “serbest piyasa” ideolojisi ve uygulanan özelleştirme politikaları ile birlikte hakim sistemi de çarpmıştır. Ölenler sahte rakıdan ölse de, bu sisteme kurban gitmişlerdir. Her alanı peşkeş çekme sarhoşluğu içinde olanlar anlarsa tabii.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  JİN Û JÎN..........Berna Aktaş

8 Mart’ın ardından

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, ülkemizin birçok yerinde kutlandı. Belediyelerin, sivil toplum kuruluşlarının, derneklerin, siyasi partilerin bugüne özgü programları vardı.
Bu programlarda kadının her alandaki sorunları tekrar vurgulanılmaya çalışıldı. Kadının sosyal ve siyasal anlamda sorunları konuşuldu. 8 Mart’ta görüldü ki, kadınların 150 yıl önce talep ettikleri ve bedelini canları ile ödedikleri hakları birer birer elinden alınmaya başlamış.
1857 yılında New Yorklu 40 bin dokuma işçisi, “Eşit işe eşit ücret” talebi ve sekiz saatli iş günü talebi ile grev yapmışlardır. Grev kanla bastırılmış ve 127 kadın işçi fabrikanın ateşe verilmesi sonucu hayatını kaybetmiştir. Günümüze baktığımızda, kadın işçiler dünyanın her yerinde eşit işi yapmalarına rağmen daha düşük ücretle çalışmaktadır. Ülkemizde, kamu kurumlarının özelleştirme adı altında talan edilmesi ile kamuda çalışan kadınlar işten ayrılmaya ve üretimden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Özel sektörde kadın işçiler çok düşük ücretlerle, ağır çalışma koşullarında çalıştırılmakta, evlendiği veya hamile kaldığı takdirde işine son verilmektedir. Dünyada ve ülkemizde yaşanan krizlerde ilk işten çıkarılanlar kadın işçiler olmaktadır. Ve ne yazık ki devlet görevlileri, yaşanan ekonomik kriz sonucu ortaya çıkan işsizliğin çözümü olarak “kadınların işten çıkıp evde oturdukları takdirde işsizlik sorununun da çözüleceğini…” öne sürmüşlerdir. Aynı zihniyetin devamı olarak geçtiğimiz günlerde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın da bu yönde ilginç bir açıklaması olmuştur; “Erkekler çalışır kadınlara bakarsa sorunlar çözülmüş olur.”
Türkiye’de kadınların büyük oranı, tarım sektöründe çalışmakta ve ev işçiliği yapmaktadır. Bu kadınların emeği yok sayılmakta, hiçbir ekonomik ve sosyal güvencesi bulunmamakta, devlet tarafından bu kadınların sorunları çözümsüz bırakılmaktadır.
Dünyada, uyuşturucu ve silah kaçakçılığından sonra insan ticareti bir çığ gibi büyümektedir. 90’lı yıllardan önce Asya ve Afrika ülkelerinden kadınlar kaçırılarak Avrupa ve Amerika kıtalarına seks ticareti için gönderiliyorlardı. Kadınlar, özellikle savaşın içerisinde ve yoksul olan, denetimin az olduğu ülkelerden kaçırıyorlardı. 90’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kadın ticareti daha da arttı. Bunun nedenleri arasında, Sovyetler Birliği’nde kapitalizme geçmeden önce çeşitli sosyal ve ekonomik hakları olan kadınların, sistemin kapitalizme dönüşmesi ile büyük bir yoksulluk içerisine itilmesidir.
Kadın tacirleri tarafından gazetelere sahte ilanlar verilerek dünyanın çeşitli ülkelerinde çocuk bakıcılığı, hizmetçilik vb iş teklifleri ile aldatılan kadınlara tecavüz edilmekte, pasaportlarına el konulmakta, direndiği takdirde öldürülmektedir.
Birleşmiş Milletler Raporu’na göre her yıl 4 milyon insanın ticareti yapılıyor ve yüz binlerce kadın seks ticareti için dolaşıma sokuluyor.
Türkiye, özellikle İstanbul, kadın ticaretinde transit ülke olarak kullanılmaktadır.
8 Mart’ta öne çıkan sorunlardan biri de kadına yönelik şiddetti. Dünyada ve ülkemizde, kadına yönelik fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet ciddi boyutlardadır. Resmi verilere göre Türkiye kadınının yüzde 57’si fiziksel şiddete maruz kalıyor. Bu şiddetin yüzde 97’si ise aile içerisinde uygulanıyor. Dünya genelinde kadına yönelik şiddeti önlemek için ciddi devlet politikalarının üretilmesi yoluna gidilmektedir. Türkiye’de, AB Uyum yasaları çerçevesinde her ne kadar çeşitli düzenlemeler yapılsa da, bu konunun devlet politikası haline gelmemesi ve altyapısının oluşturulmaması sonucu alınan tedbirler yetersiz kalmaktadır. Devlet, bir yandan şiddeti önlemeye çalışıyor gibi görünse de İstanbul, Malatya, Mersin’de gerçekleştirilen 8 Mart eylemlerinde kendisi şiddet uygulamaktadır.
8 Mart’ta uygulanan şiddettin ve dünya genelinde kadınların yaşadığı sorunların ortaya çıkardığı bir gerçek var ki, kadınlar, kendi sorunlarına kendileri örgütlenerek ve bilinçlenerek çözüm bulmak zorundadır.
Malatya Barosu Kadın Hakları Komisyonu Üyesi


 
Başa dön

  SPORUN RENKLERİ..........Deniz Kaya

Derbi Aslanı

Günümüz modern futbolunun gereklerini üst düzeyde sahaya yansıtabilen bir Galatasaray izledik geçtiğimiz haftaki Beşiktaş derbisinde. Sarı-kırmızılılar; takım halinde arzulu ve tempoluydular. Göze hoş gelen futbollarını 90 dakikaya yaymasını bildiler. Necati’nin oyundan atılmasıyla 10 kişi kaldıktan sonra bile oyundaki hakimiyetini rakibine kaptırmayan Galatasaray; maç boyunca Beşiktaş’a ciddi bir gol pozisyonu vermedi. Buna karşılık, sarı-kırmızılı ekip, yakaladığı pek çok gol fırsatını değerlendiremese de sahadan 1-0 galip ayrılarak 3 puanı kazanmayı ve zirve yarışındaki iddiasını sürdürmeyi başardı.
Karşılaşma beklenmeden çok daha gergin bir atmosferde geçti. Puan kaybına tahamülü olmayan Galatasaray, sert ve mücadeleci bir oyun ortaya koyarken, Beşiktaş istediklerini yapamadıkça agresifleşti. Bunlara Hakem Fırat Aydınus’un tecrübesizliği nedeniyle zaman zaman otoritesini yitirmesi ve seyircinin yoğun baskısı da eklenince gerginlik had safhaya ulaştı. İlk yarıda bir pozisyon sonrası Necati ve Çağdaş’ın yaklaşık iki dakika boyunca birbirlerine fiziksel temaslarda bulunup küfürleşmeleri ve Necati’nin gördüğü ilk sarı karttaki davranışları hakemin otorite eksikliğinin birer göstergesiydi. Ancak Aydınus; neticeye doğrudan etki eden bir hata yapmadığı için biraz zorlansa da maçın altından kalkmayı bildi. En ciddi hatası Necati’ye kırmızı kart göstermekte geç kalması ve Song ile Veysel’in birbirlerine yaptıkları ve oyundan ihraçlarını gerektiren hareketleri gözden kaçırmasıydı.
Galatasaray’da gerek Orhan Ak ve Cihan’ın kanatlardan yaptıkları etkili bindirmeler, gerek Hakan-Necati ikilisinin devamlı hareket halinde olması hücum alanında Ribery ve Ayhan’ın çok sayıda boş alan bulmasını sağladı. Bu iki futbolcu da bu alanları iyi değerlendirerek maça damgasını vuran isimler oldular. Ribery’nin geldiği günden beri Galatasaray’a getirdiği tempo ve canlılık zaten ortada. Bu maçta da kendisinden beklenen oyunu sergiledi, ancak asıl dikkat çekici olan Ayhan’ın performansıydı. Ön plana çıkardığı oyun zekası, teknik kapasitesi, liderlik vasıflarını ortaya koyması ve maç içi sürekliliğiyle Galatasaray’ı sahada yöneten isimdi Ayhan Akman ve oynadığı oyun taraflı tarafsız herkese parmak ısırttı.
Sarı-kırmızılılar neredeyse savunmada da hatasız oynayıp Beşiktaş ataklarını yönlendirmekle yükümlü Tümer ve Pancu’ya hiç top göstermedi. Rıza Çalımbay’ın hamleleri ve Galatasaray’ın 10 kişi kalması da maçın gidişatında bir değişiklik yaratmadı. Dolayısıyla 3 puan takımına çok güvenen Hagi’nin dahi tahmin edemeyeceği kadar kolay yazıldı Galatasaray’ın hanesine.
Bu skorun Galatasaray’a şampiyonluk yarışında özellikle moral açısından çok fayda sağlayacağı tartışılmaz. Uzun süredir iyi futbol oynamayan takımın Beşiktaş maçındaki bu performansı, Hagi’nin takımını derbilere çok iyi hazırladığını açıkça gözler önüne seriyor. Ve de en önemlisi Galatasaray’ın önünde oynayacağı iki derbi maçı daha var. Zirve çok kızışacak gibi gözüküyor...

e-posta:
dnzky04@yahoo.com

  Başa dön

  KARŞI KIYIYA YAZILAR..........Tijen Zeybek

Dalgakıran

Teknolojinin tanrılaştığı bir zamana doğru, hızla akıyor hayat. Ekranlar özelinde her şey ters çevriliyor ve “olmaz”lar oluyor. Binlerce yıl sonra yeniden masalların büyüsüne teslim ediliyor gelecek. O büyünün kaçınılmaz etkisinden yararlanılarak başka sulara doğru yol alıyor insanlık gemisi. Coğrafyaların uzak noktalarında, merkezden ayrı düşen ve unutuşa terk edilmek istenen yığınlar, üvey anneleri tarafından karanlık ormana bırakılan Hansel ile Gretel gibi her seferinde geri dönüyor. Toprakla, üretimle bağı koparılmış bir şekilde sefaletin ve açlığın insafına ama aslında bal gibi de varsılların refahına bir bedel olarak, tanrılara kurban edilmek üzere unutulmak istenen yığınlar, kendilerine ait olanı almak üzere şehre geliyorlar. Büyük şehirleri yokluktan bir örtü gibi çepeçevre saran bu karanlık kuşak, her dem şehre doğru uzayan zehirli bir sarmaşık gibi tehditkâr bulunuyor şehirli tarafından. Ve duvarlar gittikçe yükselirken, elektrikli teller, alarm sistemleri, güvenlik giriyor devreye.
Özel mülkiyetin kutsal kapıları sonuna kadar kapalıdır mülksüzlere. Buralardan içeri sızmanın iki yolu vardır modern zamanlarda. Birisi şiddet, diğeri ekranlar. Şanslı olanlar varoşların “güzelleridir”. Ve onları kapıdan içeri sokmamakta kararlı olan varsılların seyirlik malzeme olarak ekranlarında yer bulmaları olasılığı vardır. Her alanda yarıştırılarak, sahnelerde linç edilip, parçalanan “öteki” insanların ekranlar aracılığıyla “eğlencelik” olarak varsıl evlerine girmesinde bir sakınca yoktur. Bütün salonlar arena, yoksullar ise vahşi hayvanlarla ve birbirleriyle dövüşe zorlanan gladyatörlerdir artık.
Üç işlevi birden yerine getirerek, insana dair üç ayrı duruma işaret eder yarışmalar. Bir tarafta bu acımasızlığı umut olarak, kurtuluş olarak gören çaresiz yığınlar, diğer tarafta ise onları seyrederek kendi haline bir kere daha şükreden ve konumunu korumak için daha da bilenen, tuzu kuru toklar. Ama bu ikisi arasında yani yarışmacılarla seyirciler arasında katalizör görevi yaparak her şeyi “meşrulaştıran” bir başka grup var ki onlar “yüce jüri üyeleri”dir. Sevgili “sanatçılar”, “tanrılar”. Kendilerini iki büyük yığından ayrı bir yere koyarak, seyirciler tarafından önlerine atılan kurbanları yargılayıp, seyirciler adına, onların alkışları arasında mahkûm edenler. Sırasında “en iyisini bilen yüce Türk halkı”nın arkasına saklanıp, kıyamaya kıyamaya da olsa idam kararı verip, kalem kırarlar. Sırasında ise “Halk ne bilecek bu iş profesyonel işi” diyerek, kimbilir hangi çıkarın hesabını kitabını yaparak, seçtikleri kurbana kol kanat gererler. Ve alkışlar, alkışlar...
Yılın genç kızı, mankeni, kraliçesi derken iş tüm toplumun ortaklaştığı bir muhabbet tellallığına dönüştü. Elbette “yüce devletin” şartı olan nikâh söz konusu olduğu için, her şey bir yana, muhabbetin meşruluğu tartışma konusu bile olmaz, olamaz. Önemli olan karpuzların tezgâh üzerinde olabildiğince sergilenmesi. Çekirdeklerine kadar, zerreciklerine kadar. O derece çırılçıplak ve deşilerek. Sunucuların genç gelinleri yüreklendiren müstehcenliği de rahatsız etmez kimseleri. Ne de olsa onlar “kutsal evlilik” bağıyla bağlanacak kadın ve erkeklerin “yuvasını yapmaktadırlar.” Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler...
Bu arada çocuk katiller diye bir kavram usul usul yerleşiyor hayatımıza. Bu arada, amaca ulaşmak için her yolu mubah sayan kahramanların yer aldığı diziler ve gerçek hayat yer değiştiriyor, usulca. Bu arada, “Ülke seninle gurur duyuyor” diye arkasından bağırılan derin adamlar, amacına ulaşmak için kendisine yeraltı örgütü kuran derin ve kel adamlar birer birer aklanarak yeniden güç toplamaya çalışıyorlar. Sığ devlet hata yapabilir ve onun hatasını düzeltecek bir derin devlet her ülkeye ve özellikle bizimkine çok lazımdır, mesajı veriliyor, gizliden değil, açık açık.
Bir tsunami gerekli düzene ve onu yaratacak gücü yavaş yavaş toplama girişimlerinin diziler halindeki tezahürlerini izliyoruz. Örmeye çalıştığımız dalgakıran bari yeterince güçlü olsa.

e-posta:
tijenz2002@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net