www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



MERCEK ____A. Cihan Soylu
“Azamet”inde yıkımını üreten sistem

SADEDE GELELİM ____Cem Somel
Özelleştirme sınıfsal politikadır

GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Kararlılık, cesaret ve inisiyatif

NOT ____Vedat İlbeyoğlu
Stresli de olsa, uşaklık bakidir!

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Acı ve hicranlar içinde

KİRVEME MEKTUPLAR ____Mıgırdiç Margosyan
“Mutsuz azınlık” meselesi

SÖZ OLA, TORBA DOLA ____Üstün Yıldırım
Her tür teşvik alınır

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

“Azamet”inde yıkımını üreten sistem

Eğer bir sistem, savunucu ve koruyucularının iddialarının aksine olguları sürekli üretiyorsa, o sistemin çöküşünü kaçınılmazdır. Bunun zaman boyutu değişik etkenlerin bir araya gelmesine bağlıdır ve farklı bir tartışma konusudur. Ama, kapitalist emperyalizmin, kendi sonunu getirecek olguları biriktirmeye devam ettiğini; tüm “azameti”ne ve bu yöndeki güç girişimine karşın, içinde bulunduğumuz dönemde bu olguların daha yoğun bir biçimde birbirleriyle ilişkili biçimde yığıldığını söyleyebiliriz.
Bush çetesi başta olmak üzere başlıca emperyalist ülkelerin şefleri gün yoktur ki, “özgürlük ve barış” üzerine sözler etmesinler; “daha güvenli ve yaşanılır bir dünya için çalıştıkları” üzerine yalanlarını tekrarlamasınlar. Bugünlerde Avrupa kentlerinde ikiyüzlüce sürdürülen bu yönlü söylevler, sermayenin propaganda araçlarıyla yüz milyonlarca emekçinin evine kadar giriyor. Tekel beslemeleri, halklardan “sabırlı olmaları” ve “kendilerine inanmaları”nı istiyorlar. Ama bakın Almanya’nın Frankfurt, Mainz gibi kentlerinde, korktukları başlarına gelmesin diye, “olağanüstü hal” uygulamalarına: Bush gibi, Irak, Afganistan, Filistin ve Kolombiya başta olmak üzere, dünya halklarının kanının dökülmesinde baş rol oynayan katillerin “başına bir şey gelmesin” diye, “burjuva demokratik” haklar nasıl da “tereddütsüz” ayak altına alınıyor.
Amerikan işgal çetesi, Irak ve Afganistan’da olduğu türden halklara yönelik saldırıları sürdürüyor. İlerideki kapışmaları “düşünerek” Çin’i ve Rusya’yı kuşatma çabalarını yoğunlaştırdı. AB’nin “iki büyüğü”yle, “bilek yarışı” anlamına gelecek atraksiyonlarda karşılıklı “iyi niyet gösterileri”ne karşın, gerçekte bir azalma değil artış var. İran’a yönelik saldırı tehdidi, Siyonist Şaron çetesinin Arap halklarına karşı kucaklanması, “güvenli bir dünya”ya doğru gidildiğinin göstergeleri olamaz.
Diğer yandan, kapitalizm, evet, işsizliği ve yoksulluğu üretmeye, sıcak çatışmaların dünyayı sardığı yıllardakiyle kıyaslanacak yoğunlukta olmasa da, artan bir hız ve yoğunlukta devam ediyor. 200 milyon işsize rağmen, yeni işsiz milyonların ortaya çıkması demek olan özelleştirme saldırısının uluslararası bir olgu olarak gündemleşmesi ise, uçurumun büyüdüğünün kanıtıdır. Kapitalizmin hizmetindeki yazar ve ideologların mutluluk ve refah üzerine söylevleri devam ediyor, ama 250 milyon çocuk yaşları ve sağlıklarına aykırı koşullarda ve hiçbir sosyal güvenceleri olmaksızın çalıştırılıyorlar. Genç kuşak içindeki yoğun işsizlik sadece Türkiye’de değil, çok sayıdaki dünya ülkesinde somut bir olgudur. Eğer dünyada 1.3 milyar insan günde sadece bir dolar harcama yapabilecek bir yaşama mahkum edilmişse, kapitalistlerin rahatı yerinde olamaz! Eğer 2.5 milyar işçi, -küçük bir aristokrat tabaka sayılmazsa- bugününden rahatsız ve geleceğinden kaygılı ise; tekelci burjuvazinin hegemonyası; burjuvazinin sınıf hakimiyeti güvende değil demektir.
Çürüme tüm toplumu ve denebilir ki dünyanın her tarafını sarmış durumda. Hırsızlık, kapkaç, fuhuş, intihar vb. başka bir şeyin göstergesi olamaz. Çürüyen ve kendisiyle birlikte-ki bu kaçınılmazdır- insanları da “insanal olmak”tan çıkaran bu sistem, insanları bireyci ve çıkarcı davranmaya, bugün “vahşi kapitalizm dönemi”ni akla getirir biçimde itmektedir. Sokaklar eğer dilenciden ve kapkaççıdan geçilmiyorsa, bunalım ve çöküş olguları artmış demektir.
Düzen bekçileri ve emperyalist sermayenin emrindeki burjuva propaganda, insanı insan olmaktan çıkaran bu sistemi ne kadar güvenli ve yıkılmaz gösterirse göstersin, yıkım ve yeniden inşanın; insanın insan gibi yaşayacağı bir dünyanın kurulmasının güçleri birikmeye devam ediyor. Yalnız birikmiyorlar; kendi durumlarının bilincine varmalarının yanı sıra, kurtuluşlarının yolunu da buldukları oranda birleşiyor, burjuvaziye karşı örgütleniyor ve mücadeleye atılıyorlar. Artık her “lokal” emekçi eylemi bile, eğer işçi sınıfı ve emekçiler, onu, sermayeye karşı talep ve çıkarlarının dayanağı olarak alıp büyütme ve yayma gücü gösterebilirlerse, bir ülkenin tümüne yayılmakla kalmayabiliyor, daha geniş alanda uluslararası etkide bulunabiliyor.
Şimdi SEKA ve TEKEL işçilerinin, birbirlerini de desteklemek üzere başlattıkları hak mücadelesi, sermaye ve hükümetini geri püskürtmekte çıkarı olanlar için böyle bir yol açmış bulunuyor. Kazanım, derecesi ne olursa olsun kapitalizme ve tekelci burjuvaziye karşı tüm işçi ve emekçilerin uluslararası bir kazanımı olacaktır. Böyle olmasını isteyenlerin, nerede bulunuyor olurlarsa olsunlar yapabilecekleri var. Yeter ki sorumluluğu bilsinler ve kendilerine düşeni ikirciksiz yerine getirsinler.
Evet, olgular birbiri üzerine gelerek, kapitalist gericiliğin, insanı uçuruma daha fazla sürdükçe, yıkımını daha da yakınlaştırdığına işaret ediyor. Kapitalist emperyalizm, tüm güçlü görünümüne karşın, tüm “azameti”yle yıkımını da üretmeye devam ediyor.


 
Başa dön

  SADEDE GELELİM..........Cem Somel

Özelleştirme sınıfsal politikadır

Bülent ve Rahşan Ecevit SEKA fabrikasını ziyaret etti. Bazı televizyon kanalları haberi “Başbakan iken SEKA’nın özelleştirmesine imza atan Ecevit SEKA’da direnen işçileri ziyaret etti...” şeklinde verdi. Bu televizyonlar ziyaretten kısa görüntülerde bir grup SEKA işçisini “Halkçı Ecevit!” diye slogan atarken gösterdi. Ecevit’e tezahürat yapan SEKA işçileri, bu televizyonların yorumunun ve verdikleri görüntünün seyirciler üzerindeki etkisini biraz düşünmelidir. Burjuva medyası, mücadele eden işçilerin en ufak zaafını ya da tutarsızlığını istismar etmeğe hazırdır.
SEKA özelleştirmesinin failinin kim olduğunu anlamak önemlidir. KİT özelleştirmelerinin aslî faili AKP iktidarı değildir. Özelleştirmenin sorumlusu, ekonomiye, siyasete, medyaya egemen olan (ama nüfusun küçücük bir azınlığını teşkil eden) burjuva sınıftır. Burjuva sınıf, 1980’lerde Sovyetlerin gerilemesiyle ve emekçilerin sosyalist devrim yapma tehdidinin zayıflamasıyla ülkemizde ulusal kalkınma davasına ve sosyal devlet siyasetine sırtını çevirmiş, bunlara karşı cephe almıştır. KİT’ler, sanayileşmeye katkı yaptığı için kalkınma aracı, istihdam yarattığı ve ücret seviyesini yükselttiği ölçüde de bir sosyal devlet kurumu idi. Burjuva sınıfın gözünde ülke kalkınması hedef olmaktan çıkıp, sosyal devlet de gereksiz bir kavram ve tasfiye edilecek kurumlar hâline geldiğinden, bu sınıf açısından KİT’ler artık yağmalanacak kamu varlıklarından başka bir şey değildir.
1980’den bu yana nöbetleşe iktidara gelen DYP, SHP, CHP, SP, DSP ve MHP’den hiç biri ANAP’ın 1980’lerde başlattığı KİT’leri özelleştirme siyasetine bırakın karşı durmayı, sözde bile karşı çıkmamıştır. Çünkü bu partilerin hepsi (AKP ile) aynı egemen sınıfın temsilcisidir. Önceki gün SEKA’yı ziyaret edip işçilere direnmelerini tavsiye eden Ecevit’in başbakan iken aldığı bütün kararlar (ekonominin yönetimini Dünya Bankası memuruna vermesi, IMF’den borçlanması, özelleştirme programını sürdürmesi vs.), aynen Özal’ın, Demirel’in, Çiller’in, Erdoğan’ın kararları gibi, burjuva sınıfın çıkarları doğrultusunda idi. Baykal ya da başka birinin önderliğinde yeni bir CHP iktidarının da aynı doğrultuda hareket edeceği, gün gibi açıktır.
Özelleştirme İdaresi Başkanlığının internetteki resmi belgesinde “özelleştirmenin felsefesi” şu cümle ile anlatılmaktadır: “Özelleştirmenin ana felsefesi, devletin, asli görevleri olan adalet ve güvenliğin sağlanması yolundaki harcamalar ile özel sektör tarafından yüklenilemeyecek altyapı yatırımlarına yönelmesi, ekonominin ise pazar mekanizmaları tarafından yönlendirilmesidir.” Özelleştirmenin felsefesi diye sunulan cümle özelleştirmenin ötesinde, burjuva sınıfın devlet felsefesini anlatmaktadır. Burjuvaların devletin işlevi üzerine düşüncesi ancak bu kadar açık ve samimî anlatılabilir. Bunların özlediği devlet, bir polis, mahkeme ve hapishane devleti olacaktır (‘asli görevleri olan adalet ve güvenliğin sağlanması’ndan kasıt, budur). Devlet ekonomiye sadece alt yapı yatırımlarıyla (yol, köprü, boru hattı, kanalizasyon, baraj vs. inşa ederek) karışacaktır. İşbirlikçi burjuva sınıfın projesinde Türkiye Cumhuriyet devletinin ne kalkınmacı, ne de bir sosyal işlevi vardır.
İşçilerin örgütlü birleşik mücadelesi, KİT’lerin özelleştirilmesi gibi işsizlik ve yoksulluk üreten bütün politikaları engelleyebilir. Ondan sonraki adım ise, emekçilerin ortak emel ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar uygulayacak, halkın bağımsız demokratik iktidarını oluşturmaktır. Bunları başarmak siyasetin sınıfsal yönünü kavramaktan, kendi sınıfına güvenmekten ve tüm emekçi sınıfların siyasî mücadelesini birleştirmekten geçer.

e-posta:
csomel@yahoo.com

  Başa dön

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Kararlılık, cesaret ve inisiyatif

İstanbul’da Türk-İş’e üye sendikalara bağlı 17 şube, bir deklerasyon yayımladı.
Deklerasyonun son bölümünde, 17 şubenin birleştiği ilkeler şöyle ifade ediliyor:
“- İşyerine dayanan bir örgütlenmeyi güçlendirmek,
- Hiçbir gerekçenin ortak taleplerimiz için birleşme ve mücadele etme anlayışının önüne geçmesine izin vermemek,
- Söylediğini yapan bir sendikacılık anlayışıyla hareket etmek,
- Etkili, güçlü, kitlesel eylemler örgütlemek için birlikte hareket etmek.”
Aslına bakılırsa; bir sendika merkezi ya de emek mücadelesi merkezi, bu maddelerden birisini bile layıkıyla gerçekleştirmek üzere birleşse ve bu birleşme ilkesinin kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirse, sendikal hareketin başlıca bütün sorunlarını çözmenin yoluna girmiş olur. Bu nedenle elbette ki Evrensel, onun yazarları ve muhabirleri 17 şubenin bu çıkışından sevinç duyarlar.
Ancak burada esas olan, ilkelerin ilan edilmesiyle yetinmemek, bunların gereğini yapmaktır. Bir bakıma bu “deklerasyonun ruhu” da buradadır. Çünkü, deklerasyonu yayınlayan şube yöneticileri; dönüp dolaşıp sendika merkezlerinin, Türk-İş ve Emek Platformu’nun aldığı eylem kararlarını uygulamamakla, alanlarda, kürsülerde “Gök kubbeyi başlarına yıkarız”, “Cesedimizi çiğnemeden geçemezler” diyenlerin, iş bu eylemlerin hayata geçirilmesine gelince, yan çizmeleri ya da hiç ortada görünmemeleri eleştirilmektedir. 17 şubenin yöneticileri; bu tutumla sendikacıların ve sendikaların işçilerin gözünde büyük bir itibar yitimine uğradığı, işçinin sendikacısına, sendikasına güveninin kalmadığı bir dönem yaşandığına vurgu yapmaktadırlar.
Başka bir söyleyişle sendika şube yöneticileri; bugün sendikal mücadelenin ayağa kalkmasının önşartı olarak; alınan kararların arkasında durulmasının, cesaretle mücadeleye önderlik edilmesinin, yeri geldiğinde inisiyatifin kullanılmasının, sınıflar mücadelesinde hayati önemine dikkat çekiyorlar. Dolayısıyla kendilerinin bir araya gelme nedeninin bir yanını da bu kriterlere uygun davranmak, böyle bir sendikal mücadele tutumunu benimsemek olduğunu söylüyorlar.
Aslına bakılırsa son bir ay içinde, gerek özelleştirmeye karşı gerek başka alanlardaki mücadelelerde olsun, işçilere, kamu emekçilerine, hatta diğer sosyal sınıflar içindeki kıpırdanışlara, SEKA’daki eylemin bir güç ve moral dayanağı olmasının arkasında da aynı “değerler” vardır.
Mücadeleye atılan nihayet 700 dolayındaki SEKA işçisidir ama; SEKA işçilerinin “sayılarının azlığına düşmanın çokluğuna” bakmadan bir karar alıp mücadeye cesaret etmesi; tüm baskılar karşısında da kararlılığını korumaya devam etmesi; SEKA mücadelesinin diğer kesimleri etkisi altına almasının başlıca nedenidir. Çünkü, SEKA işçisinin bu tutumu; gerek ileri işçi kesimleri içinde gerekse hâlâ mücadeleden yana duygular taşıyan sendikacılar arasında bir heyecan uyandırmıştır. Çünkü bu çevreler; özledikleri, sendikal hareketin yeniden kazanması gereken bu değerlerini bu eylemde bulmuşlardır.
Bu bile kendi başına göstermektedir ki; günümüz sendikacıları eğer sözlerinin arkasında durmaz; meydanlarda atıp tuttuktan sonra iş mücadeleye geldiğinde ortada görünmezse, ettikleri sözlerin altında kalırlar. Bugün pek çok sendika merkezi ve EP’nin durumu; dost ve düşman karşısında bir itibar erozyonuna uğramış olmalarının nedeni, kendilerinden beklenen, güvenilirlik, kararlılık, inisiyatifli olma gibi özellikleri kaybetmiş olmalarıdır.
Bu 17 şube de; deklerasyonlarında belirtilen ilkeleri kâğıt üstünde bırakmazlarsa; işçi sınıfı ve emek güçlerinin mücadelesinde tarihsel bir rol oynamayı hak etmiş olacaklardır.
Evrensel, onların başarması için üstüne düşen her şeyi yapacaktır.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  NOT..........Vedat İlbeyoğlu

Stresli de olsa, uşaklık bakidir!

Amerikan merkezli lobinin başlattığı “Türkiye’deki ABD karşıtlığı” tartışması sürüyor. Yüzde 82’lik Amerikan aleyhtarı eğilim kaygı verici bulunuyormuş. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Feith’in sözleriyle, bu durumun önüne geçilmezse, “iki ülke arasındaki ilişkiler sürdürülemez”miş! Sanki, “iki ülke arasındaki ilişkiler”, (ki zaman zaman askeri darbelerle taçlanmış stratejik uşaklık ilişkisi demek daha doğru), bizler ABD’yi çok sevdiğimiz için başlamış da, şimdi bu kadir kıymet bilmezliğimizden dolayı riske giriyormuş. Çok safız ya, inandık gitti! Ayrıca, Amerikancıların şu yüzde 82’nin karşısındaki yüzde 18’lik çeğreyi öpüp başlarına koymalarını salık veririz. Bu koşullarda nasıl oluyor da Amerikan politikalarına ilişkin bu oranda bir hayırhah tutum çıkabiliyor, doğrusu, şaşırtıcı olan budur ve aslında karşıtlık oranı çok daha yüksek olsa gerektir!
Bir küçük hatırlatma: ABD karşıtlığının, bu düzeyiyle, “stratejik ilişkiler”de telafisi zor yaralar açabileceğini söyleyenler, diğer taraftan, ‘sıcak savaş’ düzeyinde bir Amerikan karşıtlığının yaşandığı işgal altındaki Irak’ta bile, “istikrarın yakın zamanda sağlanacağı” üzerine gelecek hesapları yapabiliyorlar. Peki sormak gerekiyor; Türkiyedeki ABD karşıtlığı ile Irak’taki kıyaslanabilir mi? İlkinde, deyim yerindeyse, halen duygusal ve düşünsel plandayken, diğerinde silahlı direniş düzeyinde, fiili bir Amerikan karşıtlığı var. Bu haldeyken Türkiye’deki ‘karşıtlık düzeyi’nden telaşlananlar, en başta Irak’ta kendilerince öngördükleri ‘istikrar’ın hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğini kabul etmiş olmuyorlar mı?
Başa dönelim; bilindiği gibi, dünya ölçeğinde yükselen bu ‘karşıt dalga’ içerisinde, söz konusu tartışmanın özellikle Türkiye’de tedavüle sokulmasının anlaşılır nedenleri var elbette.
Türkiye’yi yönetenlere dönük fırçalar eşliğinde yönlendirilen tartışmanın esas olarak geleceğe yönelik mesajlar içerdiği açıktır. En başta, zaman zaman Bölge’ye ‘Model’ olarak önerilen bir ülkedeki Amerikan profilidir sözkonusu olan. Ve hiç de iç açıcı değildir. İkincisi ve asıl önemlisi ise bundan sonraki harekat planında kullanılacak Türkiye’yi belli bir raya sokmak, disipline etmek amacıdır. Amerikan işgal sisteminin eklentisi rolü biçilen stratejik bir halkada çıkabilecek olası pürüzlerle karşılaşılmak istenmemektedir. Çıkarılan gürültü, yakın gelecekte Türkiye’nin kullanılacağının sinyalleridir. Kullanılacak sopanın üzerindeki ele batacak olası dikenlere işaret edilmektedir. ABD aleyhtarlığının düzlenmesi, giderilmesi istenirken, bunun kolay kolay gerçekleşebilir bir şey olmayacağı açıktır. Asıl karın ağrısı başkadır ve mesaj yöneticileredir; Amerikan karşıtlığını gidermeye çalışın ve asıl önemlisi, ABD’nin talepleri karşısında, ABD aleyhtarı kamuoyundan, sakın ola ki, etkilenmeyin! Örneğin, başlamış bulunan ve yakın zamanda daha da derinleştirilecek Suriye’yi presleme operasyonunda ya da başka bir vesileyle ihtiyaç duyulduğunda, yeni bir “tezkere kazası”nın tekerrür etmemesi, vb. gibi...
Öyle bir “hassas ve de kritik” durum imal ediliyor ki; sivil-asker her türden Amerikancı da dahil, bütün bir siyasal iktidarın, biçilecek görevler, istenilecek roller karşısında en küçük bir “naz etme” olasılığının bile sıfırlanması, şimdiden garantiye bağlansın, isteniyor. Zira, ‘naz’, hele itiraz, işbirlikçilerin durumdan tereddütsüz vazife çıkarmalarını zorunlu kılan bu koşullarda, tahammül ötesidir artık!
Ancak bir babanın velayetindeki çocuğuna kullanabileceği bir üslupla deklare edilen bu ‘konsept’, sermaye iktidarını, bire bir belirlenmiş, çırıl çıplak bir uşaklığın kıyısına getirip bırakmıştır. Artık, göz boyayacak hiç bir manevra alanı kalmamıştır. Sözgelimi, hem ABD’nin gönlünü yapmak, hem de başkalarıyla iyi geçinmek daha zor olacaktır. Hele Ortadoğu’da bu hiç mümkün olmayacaktır. Zira Amerikan koordinatları bunu dayatıyor. Peki, ABD’yle ikiyüzden fazla gizli-açık anlaşması olan, IMF’ye havale ekonomisiyle, NATO’cu ordusuyla, Türkiye’nin sermaye sınıfı ve onun iktidarının, bu dayatmalara karşı çıkması mümkün olabilir mi? Askeryenin suskunluğuyla birlikte Başbakan’ın şu sözleri yeterince açıklayıcıdır: “Amerika’yla ilişkilerimiz stratejik ve daha derinliklidir. Tartışmalar derindeki ilişkileri zedelemez.”!
(Özellikle milliyetçi-islamcı gericilerden hareketle, “Amerikan karşıtı” dalgayı bir “kaygı” vesilesi yapan ‘sol’dan örneklerin sergilediği “ilginçlik”, ayrıca değerlendirilmelidir.)

e-posta:
vedatilbey@yahoo.com

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Acı ve hicranlar içinde

Dünyada bu kadar acı ve hicranlar içersinde kıvranan ve bu acı ve hicranların tedavisini tazminat davalarıyla yapan bir başka devlet büyüğü daha var mıdır bilemiyoruz.
Bakınız başefendinin bizim gazeteye açtığı kaçıncı acı ve hicran davası bu.
SEKA işçileri başefendiye yönelik gayet “içten ve samimi” sloganlar atıyor, bizim gazete bu “duygu yüklü ve nazik mesajları” yayınladığı için başefendinin narin yüreği inciniyor!
İncinince de, hukukçular devreye giriyor!
Normalde acı ve hicranlar içersinde kıvranan insan başını bir dostunun kucağına koyar, ya da parası bolsa çareyi psikologlarda arar!
Lakin maneviyatçı başefendi de durum başka türlü tezahür ediyor.
Demek beyefendinin maneviyatçılığı maddiyata tedavül edilmeyince ruhsal yaralar iyileşemiyor!
Kendini doktora göstereceğine, hukukçulara gösteriyor.
“Ruhum acılar, yüreğim hicran bağladı, işçilerin sloganlarını yazan bu gazete yüreğimi dağladı. Bak bakalım avukatım bu acı nasıl geçer, bu derin hicran kaç para eder?”
Hukukçu danışmanlar yaraya bakıyor, hicrana iki parmak atıyor:
“15 milyara ancak geçer!”
“Sanki bana yara daha derin, maddi bakımdan daha fazla gelir sağlar gibi geldi.”
“Üzülmeyin efendim. Sizde bu acılı yürek ve hicranlı duygular oldukça, daha çok tazminat kazanırsınız!”
Hatırlanacaktır, gazetemizin çizeri Sefer Selvi’ye de acılı ve hicranlı dava açılmış, beyefendi davayı kazanıp paraları alınca, acı ve hicranları iyileşir sanmıştık.
Yanılmışık!
***
Peki acılı hicranlı başefendi avukat yerine doktora neden gitmiyor acaba?
Sorunun yanıtı beyefendinin önceki gün söylediği şu cümlelerdedir:
“Hemşire iğneyi bir kere sokar, damarı bulur. Ama doktorlar icabında insanı felç eder.”
Beyefendinin doktor yerine neden avukata gittiği şimdi anlaşıldı.
Doktorlar icabında felç ediyor!
Hemşire damarı bir kerede buluyor.
Bu durumda beyefendi damardan iğne vurduracağı zaman hemşireye, başkasının damarından kan alacağı zaman da avukata gidiyor!
Çok zorda kalırsa, Amerika taraflarında kendini okutup üfletiyor!
Doktorların işleri ise mafiş!
Lakin beyefendide öyle bir acılı hicranlı yürek var ki mütemadiyen kanıyor.
Daha geçen gün çizer Musa Kart’a tazminat davası açtı.
Belki de tüccar siyasette böyle oluyor.
Karikatüristlerle, yazar çizerlerle en çok uğraşanların başında diktatörler gelir.
Ama onlar tazminatla falan uğraşmaz, emir verir, karikatüristin, yazarın, aydının defteri dürülür, ya da hapishanelerde zorunlu ikamete mahkûm edilir.
Tüccar siyasette ise adam düşünür, yazarı çizeri içeri mi atayım, yoksa tazminattan gelecek parayı bankaya mı yatırayım?
Adamda bir acılı yürek, öyle hicranlı bir yürek var ki, aklına para geldikçe kanıyor!
Ama şu soru kafa kurcalıyor:
Fabrikaları kapatılıp, ekmekleri ellerinden alınacak SEKA, TEKEL işçilerinin ve ailelerinin yürekleri acıması gerekirken neden işçilere “parazit” diyen başefendinin yüreği acı ve hicran kaynıyor?

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  KİRVEME MEKTUPLAR..........Mıgırdiç Margosyan

“Mutsuz azınlık” meselesi

Kirvem,
Sizlerden uzakta olduğum şu sıralarda hani memleketimden iyi bir haber, güzel bir havadis alıp böylece mutlu olurum umuduyla, bunun özlemiyle elimden geldiğince gâvur icadı teknolojinin olanaklarından mümkün olduğunca yararlanıp TV ekranlarında dolanıp, internet sayfalarında otlayıp dururken, geçenlerde Milano’dan bizim bu taraflara (S.Margaritha’ya) yolu düşen bir dostumun beraberinde getirdiği 17 Şubat 2OO5 tarihli Hürriyet gazetesini görünce tabii ki hem sevindim hem de mal bulmuş Mağribi gibi bir an önce gazetenin tüm sayfalarını hatmettim! Ne ki gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün kendi köşesinde “mutsuz azınlık” yazısına toslayınca doğrusu sevincim kursağımda kaldı!
Nedenine gelince… O halde önce Ertuğrul Özkök’e kulak verelim:
“…Devlet İstatistik Enstitüsü’nün yaptığı araştırmada ‘Türk halkının mutlu olduğu’ sonucu çıktı ya, işte bu haber sayamadığım kadar köşe yazarını mutsuz etti. Hepsi öfkeli. Hepsi çıldırmış vaziyette.”
Kirvem,
Doğrusunu söylemek gerekirse böylesine bir tespit karşısında başlangıçta ben özüm de şaşırırken daha sonra satır aralarında gezindikçe anlayabildiğim kadarıyla Sayın Özkök hem dertli hem de yerden göğe kadar haklı! Öyle ya! Devlet’in kurumlarından biri kendince ince dokuyarak, arayıp tarayarak elde ettiği istatistik bilgilere dayanıp kendi halkının “mutlu olduğu” konusunda fetva verip bunu da el âleme, dünya efkârına duyururken… O ülkenin vatandaşlarının hele hele eli birazcık kalem tutup azıcık mürekkep yalayanlarının en azından “vatandaş” kimliğiyle sevinçten havaya uçup takla atması çok daha fazlasıyla gerekirken, aksine feveran edip mutsuzluktan dem vuruyorlarsa; eh ol zaman Sayın Özkök’ün buyurduğu gibi gerçekten de bunların hepsi ya “çıldırmış” olmalı ya da doğrudan doğruya tımarhanelik!
Peki bütün bunları neden mi yapıyorlarmış?
Sayın Özkök’e göre: “Çünkü mantıkları öyle çalışıyor. Halk mutlu olduğunu söylüyorsa, bu, hükümetin başarısı olarak değerlendirilecektir. Bu hükümet başarılı olmadığına göre, halkın mutlu olması da mümkün değildir.”
Daha sonra da Sayın Özkök, özetle Paris’teki öğrencilik günlerinden orada işittiği bir Fransız deyişinden “bazılarının mutluluğu, başkalarının mutsuzluğudur” girizgâhının ardından kendi “solcu gençlik yıllarına” atıfta bulunup sonra da bir bakıma artık o kulvarlarda at koşturmadığını nasıl mı dile getiriyor?
“Ruhlarındaki solculuğu ve komplo teorilerini 60’lı yaşlarında bile atamayan bu arkadaşlarımızın bütün düşünce sistemleri işte bu mutlu-mutsuz dengesi üzerine kuruludur. Hitap ettikleri insanların hep mutsuz olması gerekir. Onun için de her gün köşelerinden insanları mutsuz etmek için ne lazımsa yaparlar. Hepsi de renk körüdür, tavuk karasından mustariptir.”
Bitti mi?
Hayır inatla devam ediyor Sayın Özkök:
“O yüzden bir gün birisi çıkıp ‘Türk halkı mutlu’ dediği zaman bütün ezberleri bozulur. Bunlara her şeyi söyleyeceksin sadece ‘Türk halkı mutludur’ demeyeceksin”
Daha sonra da Sayın Özkök nihayet baklayı ağzından çıkarıyor:
“Bense bütün hayatım boyunca mutluydum. Para kazanmazken de kazanırken de mutluydum.”
Kirvem,
Bilirsin “dervişin aklı neyse zikri de odur!” derler ya sayın Özkök de sağ olsun ya Tanrı’nın himmetiyle ya da şeytanın tufasına gelip nedense durduk yere “mutluluk”un tarifini “para”ya endeksleyip kendi şuur altının dönemeçlerinde eski solculuk günlerine nazire yaparcasına “başkalarının mutsuzluğundan mutluluk duyanları” bu yaklaşımıyla sözde deşifre etmeye kalkışıp saldırgan üslubuyla alaya, makaraya, tiye alıp kendince ahkâm keserken, öte taraftan Türkiye’nin ayan beyan orta yerde sırıtan, hani saymaya kalksan saymakla bitmeyecek kadar sürüsüne bereket ve de gelmiş geçmiş tüm dönemlerden bugüne kadar kara tren misali uzayıp giden sorunlarından her nedense, ne hikmetse bir türlü kurtulamayıp bugün bu saat hâlâ uluslararası kulvarlarda gerek ekonomik gerekse evrensel değerler arenasında tökezleyip dururken, kendi vatandaşlarının yüzde altmışından fazlasına açlık, yoksulluk sınırları içinde “kıvranma”, mahkeme kapılarında “sürünme” özgürlüğünü bol bol dağıtırken, çarşıda, pazarda, hamam ya da külhanda her şey tabak gibi ortadayken acaba DİE’nin bilmem ne raporu ya da Sayın Özkök’ün fetvalarının esamesi okunur mu doğrusu onu bilemem!
Kirvem bu arada şunu da merak etmiyorum dersem yalan olur; Sayın Özkök daha sözün başında diyor ki: “Günlerdir şaşkınlıkla izliyorum. Meğer bu ülkede, halkın mutlu olması ihtimalinden rahatsız olan ne kadar çok insan, ne kadar çok gazete editörü ve köşe yazarı varmış.”
Eh doğrusu aslında Sayın Özkök yine yerden göğe kadar haklı! Neden? Çünkü şu anda bu ülkenin en en en “böyük” medya patronunun yanı başında “amiral gemisinin dümeninde başkalem kâtipliği” yaparken dolaylı ya da direkt TV’sinden bilmem nesine kadar canının istediği gibi kamuoyu oluşturup, canının istediği kulvarda at koşturma lüksüne sahipken; kime, nasıl, ne zaman bir “köşe” verip o köşenin koordinatlarını “belirlemeye”, işine gelmeyenleri “dehlemeye” bu anlamda bir bakıma şeyhülislam kesilip fetva vermeye yetkili olduğuna göre o zaman kimin haddine şu ya da bu şekilde mutluluktan ya da mutsuzluktan bahsetmek!
Öyleyse Sayın Özkök’ün mutluluğunun devamına yürekten eşlik edip, “ezberimizin bozulmaması” için Nasrettin Hoca misali göle maya çalıp “ya tutarsa” deyi yüksek sesle hep beraber tekrarlayalım:
“Türk halkı mutludur, Türk halkı mutludur, Türk halkı mutludur netekim!!!”

e-posta:
mmargosyan@hotmail.com

  Başa dön

  SÖZ OLA, TORBA DOLA..........Üstün Yıldırım

Her tür teşvik alınır

Basın bir noktaya parmak bastı mı, şimdilerde “futbol ateşi” yakmaktan başka bir işi olmayan Reha Bey’in sorduğu acıyı bulana dek kaşır durur. Hakan Şükür’ün ulusal takıma alınmaması olayında olduğu gibi. Biraz Ersun Hoca’nın direnmesi; daha çok da eşcinsellik olayının araya girmesiyle konu kapanmıştı. Ancak, ulusal takımın her yeni oluşumunda kaşınması kaçınılmazdı. Öyle de oldu, yaranın kabuğu sık sık kaldırıldı. Geçtiğimiz günlerde bir kez daha kaşındı bu yara. Tam aranan acı bulunacak ve de kan akıtılacakken “teşvik” olayı çıktı bu kez de. Hakan olayı yine güme gitti, onu ulusal takıma almayan hoca kondu topun ağzına. Ulusal takımın başında olması için, ülke koşullarında korkunç sayılacak bir aylıkla “teşvik” gören adam, “teşvik” alıp dağıtmakla suçlandı. Bunca “teşvik” gören adamın görevden alınması için de birileri “teşvik” ediliyor sanki. Yıllar, çok yıllar sonra, güle oynaya anlatılır bugün yenilen “teşvikler”. Bir zamanlar, bir takımın ekmeğini yerken başka bir takım için ter döküp “teşvikleri” götürenlerin günümüzde kuş dili bilmez iken “ben buradayım, her tür teşvike açığım” dercesine şakıyan bülbül olmaları gibi. Böyle olunca da ortalık tozdan dumandan görünmez oldu. Tam “şey etti Cafer bez getirin, cıvık şey etti tez getirin”denilecek duruma döndü. Ancak, bu sözde geçen adın, gerçek ya da tüzel kişilerle, ad benzerliği dışında herhangi bir ilişkisi ve ilintisi bulunmadığını, sözün özgün söylenişinde yer alan kişinin adının bu olduğunu, alınganlık gösterip zorla “teşvik” alma girişiminde bulunacaklar için belirtmem gerek. Hani olur ya!...”Alışmış kudurmuştan beterdir” derler de.
Kuşkusuz, “Bir işin yapılmasını istemiyorsan kurula gönder” diyen büyüğümüzün sözüne uyularak kurullarda incelenecektir bu olay. “Teşvik” görenlerin oyunculuk, varsa çalıştırıcılık ve benzeri konulardaki tüm yetki belgeleri geçersiz sayılacak, her türlü meslek etkinliklerinden yoksun bırakılacak; verenin de başı uçurulacak sanılmasın. Olay, doğal olarak kurulacak kurullarda ve yine doğal olarak uzun uzun; hem de gereksiz uzunlukta incelenecek; sonrasında da ya en doğal yolla unutturulacak ya da “Evet, teşvik alınmıştır. Ama alanlar da verenler de art niyetli değil” denilip geçiştirilecektir. Hani, oyunun, oyuncuların ve de takımların yazgısını değiştiren çok belirgin yanlışları yapan hakemleri için söylenir ya!.. “Art niyet yok”, “Hiçbir hakemin art niyetli olacağına inanmıyorum” denir ya!.. Hem de bu “teşvik” yağmurunda. İnsan ister istemez böyle konuşanların da “teşvik” edildiklerini, en azından “teşvikten” pay aldıklarını düşünmeden edemiyor. Sonuçta kuruldan olumlu bir sonuç çıkmayacaktır. İşte siyasal alanda”teşvik” alanlar için kurulan kurullar. İşte, kendi kendilerini “teşvik” etmek için adına “hortumculuk” da denilen “ototeşvik” dizgesi oluşturanlar için kurulan kurullar. Ve “umut yoksulun ekmeği, yoksulun varlığı da varsılın böreği” sözünü doğrulayan incelemeler, kararlar ve şunlar ve bunlar.
Sözü çokça dolandırmadan, konuyu da siyasallaştırmadan , gelelim yine, her tür basın yayın organlarından “teşvik” alan Hakan Şükür olayına. Aslında Hakan Şükür, “şükür Hakan var” diye düşünen basın için son derece verimli bir kaynak. Yaptığı, yapmadığı ve de yapamadığı her şey haber değerinde. Sözgelimi bir karşılaşmada üç gol atsa “üç gol birden attı” diyerek anlatılır ustalığına sayrılık derecesinde ustalık eklenerek. Hiç düşünülmez üç golün “üçünün de birden “ atılamayacağı. Hakan “teşvik” görecek ya!.. Atamadı mı da, “bittiği” duyurulur. Örneğin İtalya’ya Kral Hakan olarak gitmiş, Torinolu Şaban olarak dönmüştü. Hocası da yapamamıştı oralarda; ama gittiği gibi imparator olarak dönmüştü yine de. Oysa bu gün hoca açıkta, Hakan takımda. Tek sorunu ulusal takıma giremiyor olması. Olay da orada çıkıyor işte. Belki de, sanıldığı gibi durup dururken gelmemiştir bunlar Hakan’ın başına. Yani Hakan hiç de durup durmuyordur belki de. Belki de salt topla oynamıyordur. Eli, kolu, dili durup durmuyor, başka şeylerle oynuyordur. İşte bu Hakan, tüm özelliklerini ve güzelliklerini Profesyonel Futbolcular Derneği için kullanmalı ve dernek başkanı olmalıdır artık. Hakan hakikaten hak ediyor bunu. Dernek de onu. Belki, şu “teşvik” olayında, belki kendi sorununa benzer olaylarda Profesyonel Futbolcular Derneği’nin diyeceği bir şeyler olur o zaman. Ya da “teşvik” işinin alım ve dağıtımını üstlenir de bir etkinlik yapmış olur. Sonra da, evet sonra da ilk seçimlerde meclis ayaktopu takımına geçmelidir Hakan. O da yakışır kendisine.

e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net