www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Birliği daha ileriden kurmak

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
Somon balıkları

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
AB ve ABD’nin İran pazarlığı

EKONOMİ DÜNYASI ____Tahir Şilkan
Teşvik Yasa Tasarısı üzerine

UFUK ____Fatih Polat
Dağcı

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Bir savunmanın anatomisi

İNSAN ve SPOR ____Hakan Keysan
Kıyım kampanyası

bilgi-işlem ____Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
Kapatarak memleket yönetmek

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Birliği daha ileriden kurmak

SEKA ve TEKEL işçileri arasında gelişen mücadele birliği, SEKA’ya yapılan saldırının TEKEL işçilerine yapılmış olarak görülerek TEKEL işçilerinin direnişe geçmesi, işçi hareketi bakımından son derece önemli bir gelişmedir. Bu gelişmenin Telekom, şeker fabrikaları, TÜPRAŞ, PETKİM, liman işçileri gibi işçi kesimlerini etkisine aldığı; bu işçi kesimleri ve bu işletmelerde yetkili sendikaların açıklamaları ve öteki tepkilerinden belli olmaktadır. Ancak, Türkiye’de emek güçlerinin mücadelesinin alanı, her vesileyle emek mücadelesinin zaaflarını abartıp onu, önemsiz hatta yok saymaya kadar götüren pek çokların sandığından çok daha geniştir. Bu yüzden de SEKA-TEKEL üstünden ortaya çıkan mücadele birliği, özelleştirmeye karşı mücadelenin ön cephesi olması bakımından çok önemlidir ama bir ilk adım olduğu da bilinmek durumundadır.
Pergelin ucunu SEKA-TEKEL direnişine koyup, diğer ucunu açıp kendi etrafında döndürürsek, pergelin serbest ucunun taradığı geniş bir alandaki mücadelelerin aslında SEKA-TEKEL direnişiyle birleştirilebilecek, aynı mevziye mevzilenmesi gereken özellikler taşıdığını görürüz.
Bugün açısından bile bakıldığında; yukarıda özelleştirmenin sıcak hedefi olan işyerlerinin yanı sıra şu alanların da aynı merkezli mücadeleler olduğunu görürüz.
1-) BES üyesi kamu emekçileri, uzunca bir zamanda beri, işyerleri düzeyinde sürdürdükleri eylemlerini dünden itibaren genelleştirmişlerdir. Dün İstanbul’dan başlatılan “Ankara’ya yürüyüş”, 4 Mart günü işkolu düzeyinde bir işbırakmayla tamamlanacaktır. Kuşkusuz ki; bu eylemin nedeni olan “reform” tümüyle özelleştirmenin de nedeni olan politikalara bağlanmakta olup, BES merkezli eylem; TEKEL-SEKA mücadelesiyle aynı amaçlıdır ve aynı mevzide hareket edilmesi gereken bir eylemdir.
2-) Kamu Yönetimi Temel Kanunu felsefesi kaynaklı uygulamalar şimdiden belediye işçilerini ve kamu emekçilerini, dün elde edilmiş her hak için yeniden savaşmak zorunda bırakmıştır. Bu yüzden belediyelerde sayısı yüzbinlere varan işçi ve memurlar, bir hak mücadelesinde birleşmek, belediyelerde hizmetlerin özelleştirilmesi ve taşeronlaştırılmasına karşı bir birlik sağlamak durumundadırlar. Dün, belediye yönetimine, hükümete yankın olan sendikalar bazı avantajlar sağlıyordu, ama bugün artık bu türden suni ayırımlar da işe yaramaz hale gelmiştir. Şimdi işçi memur, şu sendikalı bu sendikalı ya da sendikasız demeden tüm işçi ve memurlar; belediyelerdeki “kadrolu” her elemanın tasfiyesi ve hizmetlerin taşeronlaştırılmasına karşı mücadeleye katılmak zorundadır.
3-) SSK hastanelerindeki kargaşa ve kargaşa üstünden ortaya çıkan ve çıkacak olan tepkiler, doğrudan özelleştirmeye karşı mücadelenin de bir ayağını oluşturmaktadır. Dahası TÜSİAD ve IMF’nin istekleri doğrultusunda düzenlenen ve önümüzdeki günlerde Meclis’e gelecek “SSK reformu”na karşı mücadele, mevcut somut koşullar gözönüne alındığında sağlık emekçilerini ve hekimleri de kapsayacak, hatta onların başı çekeceği bir mücaedele olarak biçimlenecektir.Egitim Sen’in kapatılması için yapılan baskılar Ankara 2’nci İş Mahkemesi’nin kararıyla belki bir adım geriye atılmıştır, ama tehdit ortadan kalkmış değildir. Bu sendika düşmanı, anti demokratik saldırının geri püskürtülmesi, Eğitim Sen üyelerinin olduğu kadar tüm emek güçlerinin, en başta da bugün mücadele içindeki emek güçleriyle aynı safta buluşulmasıyla mümkündür.
Evet somut durum; sendika merkezlerini hızlı davranıp; mücadele eden sınıf güçleri arasındaki birliği ve dayanışmayı geliştirmek zorundadırlar. Ama sendika merkezleri bunu yapmıyorsa; şubeler, onlar da yapmıyorsa doğrudan işyerlerindeki temsilciler, ileri işçi çevreleri, mücadele eden işletmeler arasındaki ilişkiyi geliştirmek, onlar arasında bir diyalog kurmak; mücadeleyi fiiliyatta ortaklaştırarak ilerlemesini sağlamak yükümlülüğü ile karşı karşıyadır.
İstanbul’da, bir deklerasyon etrafında birleştiği belirtilen sendika şubeleri de bu alanda adım attıkları ölçüde, üslerini düşeni yapmış olacaklardır.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

Somon balıkları

Okyanusların yeşil derinliklerinden kıyılara uzanan balıkların yol aldığı birçok patikalar vardır. Dışardan görülmeyen, bizim farkına varmadığımız bu yolların bağlantılarını dağlardan aşağı akan dereler, nehirler oluşturur. Bin yıllar boyunca alabalıkların akrabası somon balıkları bu yolları kullanarak yaşamlarını sürdürürler. Bu balıkların yavrularının gelişebilmesi için soğuk tatlı sulara gereksinimleri olduğundan sonbaharda denizlerden yukarı akarsuların kaynaklarına doğru zorunlu bir yolculuk başlar. Dişi, erkek hep birlikte hızlı akan suların ters yönünde üreme bölgelerine doğru yüzgeç çekmeye başlarlar. Önlerine çıkan şelaleri ya hızla yüzerek aşar, ya da suyun derinliklerine dalıp hızla yukarı sıçrayarak öteye geçerler. Ancak bunu yapabilmeleri için alttaki suyun derinliğinin şelalenin en az üç katı olması gereklidir. Aksi takdirde yeterli gücü alamayacaklarından üreme bölgelerine varamadan yaşama veda ederler. Bu göç sezonunda ayı diyip geçtiğimiz akıllı yaratıklar şelalenin dibinde oturup, öteye geçmek için havaya sıçryan balıkları bir tokat darbesi ile kıyıya fırlatıp afiyetle mideye indirirler. Balıklar sığ, serin sulara ulaştıklarında yumurtalarını dipte ışıldayan çakılların arasına bırakırlar. Tüm erkekler için bu son yolculuktur; görevleri bitmiş olduğundan ölümü karşılarlar. Dişilerin ise yüzde beşi kadar az bir miktarı okyanusların derinliklerine geri dönerler. Yumurtadan çıkan yavruların çakıllar arasında ürkekçe gizlenmeleri çok kısa sürer. Kendilerine güveni gelir gelmez böceklerin peşinde koşturup ebeveynlerinin geldiği denizlere göçmek için beslenmeye başlarlar. Bu zorlu yaşam kavgası binlerce yıl eksiksiz sürüp gider, yeter ki insanoğlu onların derelerini kirletmesin.
Geçen hafta gecenin karanlık saatlerinde Ceyhan Nehri’nin kıyısında oturmuş, balıkçı Atom ile sohbet ediyoruz. Altı yaşında yanlış bir tedavi sonucu iki ayağı da sakat kalmış, ama o hiç yılmamış. Tıpkı somon balıkları gibi çocuklarını büyütmek için nehirden Akdeniz’e denizden Ceyhan’a kürek çekmiş durmuş, çekiyor da. Kollarındaki güç nedeni ile Atom lakabını yakıştırmışlar ona. O anlatıyor ben dinliyorum. Eskiden balığın bolluğundan, suların bereketinden söz ediyor. Şimdi ne oldu diye soruyorum. Yabancı tekelleri zengin etme uğruna doğayı yok edeceklerini anlayamayan, anlamak istemeyenlere ders bir yanıt alıyorum.
Eskiden sular temizdi, şehirler büyüdü, evsel atıklar, sanayi pislikleri arıtılmadan nehire boşaltılıyor, tarımsal zehirler de cabası diyor.
Binlerce Bergamalılara, Atomlara karşın utanmadan nükleer, termik santraller, siyanürlü altın peşindeler. Ama somon balıkları tüm engellere rağmen, akarsularadan yukarı yüzgeç çekmeye devam edecekler.
Bu yazı 6 Temmuz 2000 tarihli Yeni Evrensel Gazetesinden alınmıştır.


 
Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

AB ve ABD’nin İran pazarlığı

Birkaç gündür Avrupa’da temaslarda bulunan ABD Başkanı George W. Bush’un kim olduğunu, yaptıklarını bilmeyenler dünyanın gidişatı, transatlantik ilişkiler, özgürlük, demokrasi, refah, insan hakları, terörizm ve açlıkla mücadele gibi konularda söylediklerine bakıp “ağzından bal damladığını” sanabilir.
ABD-Avrupa ilişkilerinin düzelmesi için elinden gelen her şeyi yapan bir lider profili çizen Bush’un, Brüksel’de “Hiçbir güç bizi ayıramaz” demesi, bütün bu “dostluk mesajlarının” doruk noktası oldu.
Sanki Irak işgalinden önce Avrupa’ya rest çeken, bildiğini okuyan, işgal ettiği ülkelerde onbinlerce çocuğun, kadının, gencin, yaşlının kanına giren katil W. Bush gitmiş, yerine diyalog ve çok taraflı ilişkilerde ısrar eden başka bir Bush gelmiş...
Açıktır ki; Bush’un Avrupa’yla ilişkileri normalleştirmek için verdiği mesajların hiçbirisi gerçeği ifade etmiyor; bunlar, tersine ülkesinin konumunu korumaya dair ikiyüzlü taktik manevralar.
Kısa süre önce Avrupa’ya gelen Dışişleri Bakanı Rice ve Savunma Bakanı Rumsfeld de, Avrupalılara aynı mesajları vermişlerdi. Demek ki; “ikinci Bush dönemi”nin temel stratejilerinden birisini; Avrupa ile ilişkileri normalleştirerek, önce olanı kabul ettirme, sonra dünya üzerinde kurulan egemenliği geliştirme oluşturuyor.
“Ortak değerlere”, “özgürlüğe”, “medeniyete”, “demokrasi”ye yapılan vurguların altında daha fazla yayılma var. AB ile ABD arasında bugün Mainz’de devam edecek görüşmelerin ana gündemini İran, Irak ve Suriye politikaları oluşturuyor. Ayrıca, NATO’nun yeniden yapılandırılması yönünde Almanya’nın yaptığı öneriler ele alınacak.
Bush’un ilk gün Brüksel’de verdiği mesajların toplamından; İran ve Suriye’ye tehditlerin dozajını artırma ve gerekçeleri çeşitlendirme, Irak’ta ise istikrarın sağlanması için yardım talebi öne çıkıyordu. AB, Suriye konusunda tutumunu tam netleştirmezken, bütün çelişkiler gelip İran’da düğümleniyor.
Bu bakımdan, İran’ın nükleer politikası bugün asıl olarak AB-ABD arasındaki bir soruna dönüşmüş bulunuyor.
AB, belki de ilk kez, bir konuda tek ağızdan konuşmaya başlamış gibi görünüyor. İngiltere-Almanya-Fransa’nın İran ile nükleer enerjinin sivil amaçlar için kullanılması konusunda ağır aksak sürdürdüğü görüşmeler, İran’ın zaman kazanmak için yaptığı atraksiyonlar vs. hesaba katıldığında, konunun bir süre daha güncelliğini koruyacağı görülüyor.
AB üst düzey temsilcilerinin açıklamalarına bakılırsa, Bush ile yapılan görüşmelerin sonucundan “Irak’a karşı İran” pazarlığı çıkıyor.
AB’ye göre, Bush’un transatlantik ilişkileri düzeltmede samimi olup olmadığının kriteri, asıl olarak İran konusunda vereceği uzlaşma mesajı olacak.
AB’nin İran politikasını Bush’a aktarmakla görevlendirilen Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Irak’ta ABD’ye yardımcı olmak istediklerini her fırsatta dile getiriyor. Alman basınında yer alan haberlere bakılırsa önümüzdeki haftalarda Almanya, Irak İçişleri Bakanlığı’nı yapılandırmak üzere somut adımlar atacak. Bush’un Brüksel’de bulunduğu saatlerde, AB dışişleri bakanlarının, Irak’ta 700 hakim, savcı, polis ve cezaevi personelinin yetiştirilmesi yönünde karar alması tesadüf olmasa gerek. AB, bu yolla hem Irak içerisinde kendi dayanaklarını güçlendirme, hem de İran konusunda ABD’nin desteğini almayı hesaplıyor.
Bütün bu gelişmeler, adı konulmasa da, ABD ile Avrupa arasında, “Irak ve İran pazarlığı” yapıldığını gösteriyor. Bush, Brüksel’de her ne kadar yarım ağızla İran’ın nükleer silah sorununun diplomatik yolla çözülmesi gerektiğini söylediyse de, bu ülkenin Hizbullah’a verdiği destekle İsrail-Filistin barışını engellediğini eklemeyi ihmal etmedi. Yani, nükleer silah sorunu çözülse bile “terörle mücadele”nin bitmeyeceğini ima etti.
Şurası açık ki, ABD emperyalizminin başı Bush, İran’ı ebedi olarak AB’ye teslim etmeyi aklının ucundan bile geçirmek istemiyor. Çünkü; İran’ın AB’ye teslim edilmesi aynı zamanda, Kafkasya’daki enerji kaynaklarına ulaşma planlarının yeniden gözden geçirilmesi demek.
Dolayısıyla, İran konusunda izlenecek politika gelip, “Emperyalist yayılmaya devam mı, tamam mı”ya kadar dayanıyor. Yeryüzü ve gökyüzüne hakim olmayı “Tanrı’nın emri” addeden Bush’un, daha doğrusu ABD emperyalizminin “tamam” demesi mümkün olmadığına göre, AB ile İran konusundaki çatışma giderek derinlik kazanacaktır. Benzer bir durum AB için de geçerli. Bugüne kadar, daha çok ABD’nin politikalarına eklemlenmiş AB, şimdi İran’da ABD’ye “Dur!” notası çekiyor. Eğer AB-Rusya ittifakı ABD’yi İran’da durdurabilirse, bu ABD imparatorluğunun gerileme sürecine girdiği anlamına gelecektir.
Avrupa kendi çıkarları gereğince, ABD’yi İran’da durdurmaya kararlı görünüyor.
Ama en önemlisi, dünya halkları ABD’nin İran, Suriye ve diğer ülkeleri işgal etmesine sesini yükseltiyor. Dün Brüksel’de, bugün Mainz’de gerçekleştirilen ABD karşıtı gösteriler, Avrupa halkları arasında yeni işgallere karşı daha güçlü bir mücadele verileceğini gösteriyor.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  EKONOMİ DÜNYASI..........Tahir Şilkan

Teşvik Yasa Tasarısı üzerine

IMF ile yapılacak yeni anlaşmanın sorunlu birkaç konu nedeniyle tıkandığı anlaşılıyor. 2005-2007 yıllarını kapsayacak yeni stand-by anlaşmasının önündeki engeller olarak, Gelir İdaresinin Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Yasa Tasarısı ile Teşvik Yasa Tasırısı gösteriliyor.
IMF, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için, Gelir İdaresi’nin Yeniden Yapılandırılması Yasa Tasarısı’nın yasalaşmasını şart koşmuş durumda. Bir kez daha tekrarlamak gerekirse IMF, ülkemize vermiş olduğu borçların zamanında ve faizleriyle birlikte eksiksiz geri ödenmesinin sağlanmasını istiyor. Bu kapsamda ülkemizin vergi gelirlerinin toplanmasında etkili ve belirleyici olmak ve verdiği borçların salimen geri alınmasını garantilemeyi amaçlıyor.
Ancak yasa tasarısı, çeşitli denetim gruplarının, sahip oldukları pozisyonları korumak ve geliştirmek, daha etkili olmak için verdikleri “kavga” nedeniyle gecikmiş bulunuyor.
Yasa tasarısının yasalaşması, onbinlerce maliye emekçisinin çalışma koşullarını tamamen değiştirecektir. Belli bir süreç sonucunda, tümü sözleşmeli personel haline getirilecek emekçilerin önemli bir kısmı da, verimlilik, kalite yönetimi, norm kadro ve benzeri kavramlar kullanılarak kurum dışına çıkarılacaktır.
IMF anlaşmasının önündeki bir diğer engel olarak güncelleşen Teşvik Yasası’nın kapsamının genişletilmesine ilişkin tartışmalar ise artarak sürüyor.
Organize sanayi bölgelerindeki kamu arazilerinin ücretsiz tahsisi, indirimli elektrik ve SSK primi ile stopaj gelir vergisini içeren ve halen 36 ilde uygulanan Teşvik Yasası’nın 49 ile çıkarılması öngörülüyor.
Hükümet tarafından “ek finansman doğurmuyor” biçiminde değerlendirilen Teşvik Yasası’nın IMF ve uluslararası yatırım bankaları tarafından “ek mali önlemler getirir” şeklinde değerlendirilmesi dikkat çekicidir.
Gerçekte, geçen yıl yürürlüğe giren Teşvik Yasası’nın 1 katrilyona yakın bir maliyeti olduğu dikkate alınırsa Teşvik Yasası’nın kapsamının genişlemesinin ek finansman doğuracağı açıktır. Daha az SSK primi ve daha az ücret stopaj gelir vergisi toplanacak, daha az elektrik geliri elde edilecektir.
IMF ve uluslararası tekel olan bankalar ülkemizin bütün ekonomik faaliyetlerinde neredeyse tek belirleyici olmuş (!) durumdalar. İstemedikleri yasa tasarısının yasalaşmasını engelledikleri gibi 15 günde 15 yasa çıkartıyorlar, istemedikleri, beğenmedikleri bakan ya da üst kurul üyesini istifa ettirip kendi “adamlarını” atayabiliyorlar.
Ülke için üzüntü verici olan bu olmasına karşın, sermaye politikalarının destekçileri; bu durumu olağan, olması gereken bir tutum olarak değerlendirip destekliyorlar ve herkesin de böyle davranmasını istiyorlar.
Ancak, emekçilerin her gün biraz daha fazla gerçekleri görmeye başladığını ve sermaye politikalarına karşı durduğunu görüyoruz. Bu tutumu geliştirmek ve güçlendirmek gerekiyor.


 
Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Dağcı

Herkesin yürüdüğü yollarda yürümeyenlerin evrenidir dağlar.
Kendi yolunu kendi yapan kişidir dağcı.
Yalnızlığı sevmeyen dağa çıkmasın.
Yüce dağlar, dik dağlar, korkunç dağlar, kutsal dağlar, tek dağlar, dizi dağlar, yakın dağlar, uzak dağlar...
Çalım için dağa çıkmak, -çalım için yazıp çizmek. Çıkılmasa da, yazılmasa da olur.
İnsan yaşamının boyutlarını zenginleştiren bir serüvendir dağcılık. Bu olanağa sırt çeviren dağcının süsten başka bir şey değildir sırt çantası.
İnsan bir yana, dağda en önemli öğe ne taştır, ne toprak, ne kar, ne buz, - havadır, hava.
Dağ Türküsü
Türkü söylemenin belki de en güzel, en doğal dürtüsü, önüne geçilmez bir istekle, nasıl olduğunu pek anlamadan, birden bir türkü tutturmak, tadını çıkara çıkara söyleyip gitmektir, - amaç türkünün sürmesidir, türküyü sona erdirmek değil.
Dağa tırmanmak da türkü söylemek. Doruğu ele geçirmek için dağa çıkanlar dağdan bir şey anlamazlar. Gerçek dağcı, dağı sözüm ona bitirmekten çok dağda geçen zamanı seven kişidir. Dağcı olanca varlığıyla dağda yaşadığı zamanı üstün tuttuğu içindir ki dağa tırmanır. Doruk ancak dağda yaşanan zamanın bir parçası olarak önemlidir. Dağ, doruk değildir.
Dağcı, doruk için değil kendisi için, dağdaki-kendisi için dağa çıkar. Doruk bir bakıma, dağ yaşamının aracıdır. Dağa, doruğun aracı gözüyle bakamaz dağcı. Dağcının amacı: kendini bulmak, kendini bilmektir. Belli bir şey için değil, yeniden doğmak için çıkılır dağa.
Sevgi, dostluk, şiir, yetişim, felsefe, din, bilgelik de öyle - ille de bir şeyin aracı diye yorumlanınca özden zehirlenirler.
Yorulup dinlenmek, görüp tanımak, bulup güçlenmek isteyen dağcılara kuştan hafiftir sırta yüklenen çanta.
Dağ uzaktan yükseltir: ötelerden bakarken başını kaldırman gerek.
Dağ yakından alçaltır: tırmanırken, bakmasan bile gözlerini ayakuçlarından ayırmamak zorundasın.
Dağa çıkmak, doğa yüzeyinde dolaşmaktan çok doğanın içine inmektir. Dağın hakkını ne denli verirsen o denli doğanın derinliklerine inmiş olursun.
Dağları anlamak için tepelerle yetinmeyip mağaralara inmek gerek. Dağ ne denli yüksekse mağara o denli derindir.
<> Deyince
Dağ deyince taş-toprak yığınlarının yığın yığın üstüste yığılmasını anlamamak gerek. Dağ, toprağın salt toprak olmayı silkip atmak için gösterdiği çaba diye yorumlanabilir. Ne var ki dağın topraktan başka bir dili olmadığından, amacını gerçekleştirmek için topraktan başka bir yardımcısı da yoktur. Ozanları andırır bu bakımdan dağlar, sözcüklerin ötesine geçmek için sözcükleri sözcüklerle anıtlaştırmaktan başka seçeneği olmayan ozanları.
Ozanlarda söz nasıl türküleşirse, dağlarla toprak türküye dönüşür.
Dağ da insan: Onun da bizim gibi başı, ağzı, sırtı, boynu, alnı var.
Belki
Belki dağlar özlemle Tanrıya yaklaşmak isteyen taşın toprağın göklere uzamışıdır. Ama çok geçmeden yerle göğün birleşemeyeceğini gören dağlar dizi dizi diz çöküp yalvarmaya başlarlar.
Dikduruş
Dağ ile dikduruş arasında gizli bir anlam alış-verişi sezmemek elde değil: İnsan-olmada dikduruştan önemli pek az şey var. Ellerimizi sürünüp emekleme aracı olmaktan kurtardığımız an beynimizi yerde sürünmekten kurtarıp uygarlık aşamasına girdik.
Bir bakıma, cansız denen doğa da dağlarla dikduruşa erişti: Dağ diye bir şey olmasaydı “yüksek”, “yukarı”, “üstün” sözcüklerinin ya da akrabalarının dile getirmeye çalıştığı o eşsiz kavram-bölgesinin insan için somut bir anlamı olmayacaktı. Yaşamanın saygınlık gören bazı kesitleri özünü yitirecek, içi boş birer kalıp durumuna düşecekti.
Güzel görünümlerin gerçekten tadına varmak için, nice nice bayırlar tırmanıp yükseklere çıkmak gerek
Uzaktan bakınca iri sorunlar gibidir dağlar, çoğu yüreksiz kılarlar insanı. Oysa zaman yitirmeden davranmak gerekir: - Kalk yürü!
(Nermi Uygur Yaşama Felsefesi Çağdaş Yayınları 1984)
Önceki gün aramızdan ayrılan Nermi Uygur, hem derinlikli bir felsefeci hem de büyük bir deneme ustasıydı. Nurullah Ataç nasıl dilin özleşmesine yaptığı katkıyla anılırsa, denemeye diyalektik yöntemi taşıyan Uygur da kendi kattıkları açısından öyledir. Şiir tadındaki denemeleri, bütünlüklü bakma, ayrıntıları okuyabilme alışkanlığını kamçılar. Arayış içindeki bir üniversiteli gençte, J. London’ın Martin Eden’inin ya da Çernişevsky’nin “Nasıl Yapmalı”sının yaptığı etkiyi, Nermi Uygur da “Yaşama Felsefesi”nde başka bir açıdan, kendi üslubunca yapar. Bugünkü yazımızı onun “Dağcı” isimli denemesine ayırdık.
Uygur “Dağcı” metaforu ile insani değerleri elden bırakmadan yaşamla baş edebilmeyi öğütler. Bireyciliği aşan bireyler olabilmenin önemine vurgu yapar. Bizi iyimser bir biçimde yaşama katılmaya, ona müdahale etmeye ve “kalkıp yürümeye” çağırır.

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Bir savunmanın anatomisi

Tam tamına on üç kurşunla dolu, kalbura dönmüş bedeni bu dünyadan göç ettiğinde on iki yaşındaydı Uğur Kaymaz.
12 yaşında bir çocuğun çelimsiz bedeninde on üç mermi!
Ve yanında babası.
Kurşunlar birkaç adımdan, otomatik silahlardan çıkmıştı.
İnfazcılar bir tek mermiyi boşa harcamamış, namlulardan fırlayan bütün mermiler babayla oğlunun bedenlerini kalbura çevirmişti.
Sonra vali, bunun teröristlerle güvenlik güçleri arasındaki bir çatışma olduğunu açıklamıştı.
“Terörist babayla oğlu öldürülmüş, başarılı operasyonda devlet güçleri zaiyat vermemişti!”
“Hem on iki yaşındaki terörist çocukla babası ölü, hem devlette zaiyat yok!
Ama bu kez açık düşülmüştü.
Açıklamaların, söylenenlerin en küçük bir inandırıcılığı yoktu.
Kızıltepe kana boyanmıştı.
Gürültüler koptu.
Başefendi hicranlı açıklama yaptı.
On iki yaşında bir çoçuktan terörist mi olurdu? Durum araştırılmalı, suçlular açığa çıkartılıp yargının önüne çıkartılmalıydı.
Aradan bunca zaman geçti.
Vali hâlâ görev başında duruyor!
Ve mahkeme günü gelip çatıyor!
Savunmacılar konuşuyor: “On iki yaşında kalburu çevrilen Uğur Kaymaz teröristtir!”
Çünkü, “Çocuğun koltukaltı kılı uzamış, bıyıkları terlemiştir”
***
Her şey bu kadar ucuz, sefilcedir.
Bir insanın on iki yaşında kalbura çevrilen bir çocuğu suçlayabilmesi için, başka bir türden ruh haline sahip olması gerekmektedir.
Üstelik, savunmanın dayanakları da zor, güçlü ve derindir:
BM raporlarına göre, “Dünyada 300 bin çocuk teröristtir!”
Bu bile çarpıtmanın kendisidir; Bir kere o araştırma, çocukların savaşlarda kulanılmasıyla ilintilidir.
Ama daha da vahimi, dünyada çocukların kötü durumunu göstermek için hazırlanan tablonun, çocukların potansiyel katil ve terörist olarak kanıtlanması amacıyla kullanılacak kadar gözlerin kararmasıdır!
Öyleyse bu mantıkla, bir çocuğun hırsız olduğunu kanıtlanması için, çocukların hırsızlık olaylarına karıştığını gösteren istatistik sonuçlar yeterli mi olacaktır?
Ama bu kadarla da yetinilmiyor, bir adım daha ileri gidiliyor.
On iki yaşında on üç kurşunla katledilen Uğur Kaymaz’ın “Kotukaltı kılları ve terleyen bıyıkları” teröristliğinin kanıtı olarak sunuluyor!
Demek ki, bundan böyle, bir insanın “terörist olup olmadığını anlamanın yolu gayet kolaylaşmıştır.
Koltukaltına bakılacaktır.
Kıl varsa teröristtir.
Hele bir de bıyığı terlemişse, çifte kavrulmuş teröristtir!
Savunma, tırnak uzunluğunu, manikür pedikür, saç jölesi gibi şeyleri şimdilik terörist testine katmamıştır.
Ama yarın öbür gün ihtiyaç duyduğunda pekâlâ katılabilir!
Yeter ki, teröristlere karşı mücadelede gereksinim duyulsun.
Yeter ki, on iki yaşında çocuklar babasıyla yan yana kurşun yağmuruna tutulup evlerinin kapısı önünde vurulsun!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  İNSAN ve SPOR..........Hakan Keysan

Kıyım kampanyası

Ülke futbolunun bilinç konusunda çektiği seviyesizlik, saygısızlık ve kültürel yozluk şiddetini artırarak sürüyor. Ulusal takım sorumlusu Ersun Yanal’a karşı medyada başlayan kıyım kampanyası teşvik iddialarının ötesinde, kişiliğine yönelerek büyüyor. Galatasaraylı Hakan’dan sonra şimdi de teşvik primi gibi suçlamalara yanıt vermek zorunda kalan Yanal, iddiaları reddetti. Ülke futbolunun bu denli batağa saplandığı, şike ve teşvik primleriyle kirlendiği bir ligde nedense bu tarz iddialar daha öteye gidemiyor. Çamur at izi kalsın anlayışıyla koca bir lig spekülasyonlarla idare ediliyor.
Kendinize bu piyasanın içinde yer bulabilmeniz için bu çarkın içinden geçmeniz, kişiliğinizden, erdemlerinizden ve bilincinizden ödün vermeniz gerekiyor. Böylesine çirkin ilişkilerle, kayırma ve kollamalarla yapılandırılan futbol liginde bilimden, felsefeden, kültürden yararlanmak, adeta boşa zaman geçirme sayılıyor. Medya soytarılığı, yalakalığı ve adam yalayıcılığı yapmıyorsanız eğer, bu pisliği kendini aşmış futbol piyasasında bilimden, estetikten, tavırdan, ilkeden ve etikten söz etmenizin pek bir anlamı kalmıyor.
Bütün haber programlarında Ersun Yanal’ın yeterliliği, teşvik alıp almadığı tartışılıyor. Oysa bu ligde bir çark döngüsü var. Bu döngünün içinde teşvik primleri almayan, şikenin bir ucunda bulunmayanların yaşama şansı yok. Asıl sorun, bütün bunların kanıtlarıyla ortaya serilmemesi. Futbol mafyasının bu alandaki rantı elinde tutması için futbola konu olan herkes ve her şey susturuluyor. Bazen açığa çıkan ilişkiler de ört bas edilip dikkatlerden kaçırılıyor. Hiçbir spor kurumu ve hukuk sistemi, bu ilişkileri açığa çıkarmak, kirlilikleri ortaya sermek gibi bir çabanın içinde değil. Zamanında yapılmayan açıklamalar ve açılmayan soruşturmalar, yıllar sonra kanıtları ortadan kalktıktan sonra su yüzüne çıkarılıyor. Dedikodu ve suçlamalarla görev başındaki spor insanlarının konumuyla, yetkileriyle oynanıyor. Oysa gerçekler kanıtları ve taraflarıyla teşhir edilmeli.
Bu kadar medya malzemesi olup ayağa düşmüş bir ulusal takımdan başarı beklemek olanaksız. Yarın elemelere katılamayan ulusal takımın ardından ‘biz söylemiştik’ yaygarası içinde Ersun Yanal ve ekibi apar topar görevden alınırsa buna şaşırmamak gerekiyor. Olumsuz yönden bakıp bir felaket senaryosu kurgularsak bu koşullarda ulusal takım ilk ikiye giremez, Yanal görevden uzaklaştırılır, yerine Terim ve ekibi getirilir, Galatasaray da yüzüncü yıl hatırına ligde şampiyon olur. Listeyi daha uzatabiliriz. Örneğin küme düşecek üçüncü takım konusu. İktidarda olan anlayışın kulüpleri de bu futbol diliminde bir parçayı oluşturuyor. Lige yükselmiş takımda isim değiştirme manevraları yapan bu kadirşinas yöneticiler, alt lige düştüklerinde neler yapabilir göreceğiz. Ülke futbolunun yönetim sefaleti, ne yazık ki oyuna da sirayet etmiş durumda. Futbol kalitesinden, estetiğinden ve bilincinden yoksun bir oyuna daha ne kadar katlanabiliriz, bu sefaleti daha ne kadar seyredebiliriz bilemiyorum.

e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön

  bilgi-işlem..........Sadık Çakıcı - Uğraş Işık

Kapatarak memleket yönetmek

Çağdaşlık veya yeniliklere açık olmak hemen herkes tarafından kabul gören bir davranış tarzıdır. Herkesin yenilikten anladığı farklı farklı şeyler olsa da, geleceği ve bazı temel kriterleri temsil etme anlamında buluşulan ortak bir payda vardır.
Düşünmeyi reddetmedikten sonra bütün insanların yenilikten yana olduğu bir ortamda kimin ilerlemeden yana kimin karşı olduğunu ancak uygulamada görebilliriz. Konu teknoloji olunca yapılan her şey ilerleme olarak değerlendirildiği için durumu ayırt etmek biraz daha zorlaşır.
Her teknolojik yenilik insanca bir yaşama hizmet ettiği ölçüde ilerlemenin aracıdır. Yani teknolojide asıl sorun televziyonun mu sizi, yoksa sizin mi televizyonu kumanda ettiğinizdir.
Ülkede yeni olmasına rağmen hızla yaygınlaşan bir teknoloji olan internet etrafında gelişen olaylar bizim ilerlemeden ne anladığımızın bir göstergesi. Bilgisayar fiyatlarının orta gelirliler için halen yüksek olduğu piyasa koşullarında interneti geniş kitlelerle buluşturan internet kafeler bu konuda önemli bir işleve sahip.
Fakat iş uygulamaya gelince çoğu kişi için internete tek ulaşma olanağı olan internet kafelerin açılmasından işletilmesine kadar bin bir zorluklar yaşanmakta. Hatta çoğu zaman kumar oynanan kahvelere bile yapılmayan işlemler internet kafelere uygulanmakta. Öyle ki internet kafe kapatma sıralamasında dünyada hatırı sayılır bir yere sahibiz.
Kapatmalarda en çok öne sürülen gerekçeler buralarda bahis oynanması ya da belli bir yaşın altında olanların gelip buralarda oyun oynaması. Hoş belli bir yaşın üstündekiler de oynasa bu durum kafelerin toplumdaki yeri açısından zararlı bir konuma düşmesine neden oluyor.
Ama yapısı itibariyle internet bu tür yasaklamalarla engellenemez. Sonuçta herkesin evindeki bilgisayarının başına bir polis dikilemeyeceği gibi, insanları zararlı şeylerden uzak tutmak adına ülkenin yurtdışı internet çıkışlarını filtrelemek de pek akıl kârı bir uygulama değil.
Asıl önemli sorun insanların teknoloji konusunda veya diğer alanlarda doğruyu yanlışı ayırt edebilmesidir. Eğer bunu ayırt edecek bir toplumsal eğitim ve yapı mevcut değilse teknoloji ya da başka bir alanda doğru yolda ilerlemek mümkün değildir.
Sonuçta insanı önemseyen bir toplumsal yapı olmadığı takdirde bekçilik yaparak ya da olmazsa kapatarak “yenilenme” sağlanır. Tıpkı SEKA’da çalışanların ve toplumun çıkarları düşünülmeden “yeniden” yapılanma adına gerçekleştirmek istenen kapatmada olduğu gibi.
Ancak SEKA çalışanları başlattıkları direnişte seslerin duyurabilmek için, kısıtlanmaya çalışılan internette “http://www.sekaizmit.com” ve “http://www.sekaizmit.cjb.net/” adreslerindeki sitelerden yaptıkları yayınlarla, kapanma riski altındaki kafelere gidenleri kendilerine destek vermesi için çağırıyorlar.

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net