www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Hekim olmamı SEKA’ya borçluyum!

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Mesajı aldılar!

EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
TEKEL-SEKA mevzisi ve hesaplaşma

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Betiksiz, bilgisayarsız...

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Zaaf sistemin kendisi

EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
SEKA işçisi ne yaptı?

KONUM ____Çetin Diyar
Zimanê me hebûna me ye!*

EVRENSEL’DEN ____
Bıçak kemiğe dayandı

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

Hekim olmamı SEKA’ya borçluyum!

Geçen hafta Emek Platformu’nun uyarı eylemleri yapıldı. Evden, koltuğumdan izlemek zorunda kaldım olan biteni. Tam da o günden bir gün önce bacağımı alçıya aldırmam gerekmişti. Kitleye yayın yaptığı söylenen basın yayın organlarında pek bir şey bulamadım. Bizim gazetemizde onbin gibi rakamlardan söz ediliyordu ertesi gün. Koskoca Emek Platformu aldığı kararla tüm emekçilerin uyarı eylemi yapacağını söylüyor. Üye olamayan emekçileri saymıyorum. Yaklaşık 400 bin sendika üyesinden Türkiye genelinde onda biri ya katılıyor, ya katılmıyor bu uyarı eylemine. Kamu İktisadi Teşekkülleri birer birer kapatılıp özelleştirilirken, emekçilerin yıllar yılı alınterleri ile taş taş üstüne koyup sahip oldukları hastaneler bir çırpıda Sağlık Bakanlığı’na devredilirken, sağlıkta dönüşüm adı altında sağlığımız el altından pazara sürülürken düşünmemek elde değil. Demokratik kitle örgütleri, sendikalar neden üyelerini bir harekete dahil edemiyorlar?
Biliyorum, bu sorunun yanıtı konusunda onca çalışmış, düşünmüş, emek vermiş değerli insanlarımız varken benim söz söylemem yakışık almaz. Ancak bu kez kırık bacakla dışarıdan bakma şansım oldu. İpuçları işe yarayabilir diye düşündüm. O 40-50 hekim, 500-1000 sağlık emekçisi arasında olduğumda gördüklerim, gördüklerimiz değişiyor. Sorunların yakıcılığını hissettiğimiz için orada oluyoruz. Birlikte çoğaltıp, önemsiyoruz. Birbirimize ulaşmanın yollarını buluyoruz. O gün ise, cep telefonuma mesaj geldi. Ben dışarıdaydım. Dışarıdaki bir üyeye yapılması gereken yapıldı. Okuyup sildim. Sonra da aklımdan çıktı. İnsandan yayılan sıcaklık, yerini radyasyon yayan makinelere bıraktığından beri, insan temasını ne kadar ihmal ettiğimizi fark ettim.
Birkaç gündür SEKA İzmit’de olanları gözümün önüne getirdim. Kendilerini mekanik atölyeye kapatmışlar. Polis ablukasında direniyorlar. Aileleri saldırıya uğramış. Gene biber gazı, gene yerlerde sürüklenmeler. Sonra polis geri çekilmiş. Eksiksiz direnmekteler çünkü. Aileler geri çekilmemiş. Yalnız kendi emeklerini, haklarını değil, üretimden gelen o eşsiz gücü, bu toprakların kâğıt üretimini, eğitimi savunmaktalar. Emeğin ürettiğine yabancılaşması başarılamamış. Neyi, neden ürettiklerini çok iyi biliyorlar. Ürettiklerinden onur duyuyorlar. TEKEL emekçileri de kendilerini fabrikalarına kapattılar bu baskının ardından. Dalga dalga yayılan bir umut, bir direnç serildi gözlerimizin önüne. Emeği onurla koruyabilmenin sevincini bizlere de taşıdılar.
İnsan sıcağını çok yakından hissettim son birkaç gündür. Sonra düşündüm. Ürettiklerimize ne denli yabancılaştığımızı. Artık farkına bile varmadığımızı. Farkına varmadığımız bu süreçte, yan yana durmamız gereken meslektaşlarımızdan da her gün biraz daha uzaklaştığımızı. Aramıza giren bu uzaklıkların bir platformda durmamızı nasıl da zorlaştırdığını.
Sanırım yeniden ürettiklerimizle barışmak, emeğimizden onur duymak gerekiyor. Yan yana gelip, ürettiklerimizin yalnız kâğıt, kalem olmadığını, insanların geleceğini zenginleştiren bir sürecin parçası olduğunu birlikte hissetmenin yollarını bulmamız gerekiyor.
Platformun alanı ne kadar geniş de olsa, aramızdaki mesafeler uzadıkça, üzerine sığmak güçleşiyor.
SEKA’da direnen tüm emekçilere içimi umutla doldurdukları için, bu köşeden teşekkürlerimi yolluyorum. Hekim olmamı olanaklı kılan emeğinize sahip çıkan direnciniz hiç solmasın.

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Mesajı aldılar!

ABD yönetimi, 4 Temmuz 2003’teki “başa çuval geçirme” olayından sonra, Türkiye’ye yönelik en büyük “psikolojik harekat”ına başlamış gibi. Harekatın “görünürdeki” tetikleyicisi, 32 yaşındaki Wall Street Journal yazarı Richard Pollock’un “Avrupa’nın Hasta Adamı-Yeniden” başlıklı makalesi oldu (17 Şubat 2005). Makale Evrensel dahil birçok gazetede yayınlandığı için ayrıntıya girmeyeceğiz. Pollock’un Türkiye’yi aydınlardan halka, medyadan hükümete kadar baştan aşağı “yerin dibine sokup çıkardığını” söylemek yeterli olur. Öyle ki, aşağılamalardan Türkiye’deki Amerikancılar da nasiplerini alıyor, bu kişilerin “kamuoyu önünde seslerini çıkarmaktan çekindiği, ama özel konuşmalarında ABD’nin ‘farklı yapabileceği’ ufak tefek meseleler hakkında zırıldanıp durdukları” belirtiliyordu.
Pollock, “Amerika’nın Sesi” radyosuna verdiği demeçte, yazdıklarının “münferit” olmadığını ifade ediyor. Muhabirin “Yazınız büyük tartışmalara yol açtı. Bunu bekliyor muydunuz?” sorusuna yanıtı şöyle: “Böyle olmasını umuyordum. Bu yazıdan sonra, Türk-Amerikan ilişkilerine değer veren Türklerin seslerini yükseltme gereğini duyacağını umuyordum... Bu makalenin onların elini kuvvetlendireceğini umuyordum.” (19 Şubat 2005)
Bir başka soru, “Yazdıklarınız üst düzey Amerikalı yetkililerin görüşlerini yansıtıyor mu?” şeklinde. Yanıt: “Evet. Bu makale Washington’un Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği açısından kaygılarını yansıtıyor... Amerikan hükümetinin görüşlerini yansıtıyor.” Pollock, tehditlerine burada da devam ediyor ve “50 yıldır Türkiye hakkında iyi düşünen insanlar artık o kadar iyi düşünmemeye başladı... Bu Türkiye için çok tehlikeli” diyor. Ne demek istediğini, malum yazının sonunda da ifade etmiş: “Türkiye, kolayca, yeni bir ikinci sınıf ülke olabilir: Darkafalı, paranoyak, marjinal, Amerika’da dostsuz, Avrupa’da ise istenmeyen.” Türkiye’yi böyle aşağılamak, onun “İran ve Suriye gibileriyle aynı klasmana düşeceği” anlamına gelir ki, askeri saldırı sopası sallamak böyle olmazsa nasıl olur, bilemiyoruz...
Pollock’un yazısında, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Douglas Feith’e de atıfta bulunuluyor ve “Onun Türk liderlerine, en tehlikeli [Amerikan karşıtı] retoriğe karşı çıkmaları gerektiği konusunda baskı yaptığını biliyorum. Tatmin edici bir yanıt aldıklarına dair kanıt yok” deniliyor. Ne tesadüfse, Douglas Feith 19 Şubat tarihinde, “İlişkilerimize verilen değerin hükümetten halka uzanması çok önemli. Aksi takdirde bu ilişki sürdürülemez” sözleriyle, AKP Hükümeti’ni halk nezdinde “Amerikancı propaganda yapmaya” çağırdı. Bu demeç, Pollock’un makalesinin arkasındaki ismin bizzat Feith olduğunu düşündürmekte.
Peki Türkiye’nin en yetkili isimleri, bu aşağılamaya, bu rezilliğe ne yanıt veriyor? Başbakan Erdoğan, “ABD ile ilişkiler stratejik ortaklık noktasında olumlu bir şekilde devam ediyor” demiş. Tabii böyle diyecek; o ancak TEKEL ve SEKA işçilerine, kamu emekçilerine, köylülere, karikatür sanatçılarına efelenebilir!
Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu ise, Wall Street Journal gazetesine mektup yazıp, “bazı benzetmelerde aşırıya kaçıldığından” yakınmış! Anadolu Ajansı haberine göre Loğoğlu, mektubunda, “Başbakan Erdoğan, Türk-Amerikan ilişkilerinin kamuoyunda doğru yansıtılması için bizzat çalışmaktadır” diyerek, mesajı aldığını teyit ediyor...
Diğer yandan, holding gazetelerinin köşe yazarları, “Adam aşırıya kaçmış ama aslında haklı, basın olarak sorumlu davranmamız gerek” gibisinden “özeleştiriler” döşeniyor!
Peki ya Türk Silahlı Kuvvetleri? Bu hakaretler onları ilgilendirmiyor olacak ki, ses seda yok!
***
Bağımsızlık, egemenlik, ulusal onur gibi bir derdi olan herkes için mide bulandırıcı gelişmeler. Ama sürecin çok ilginç bir yönü daha var. Yazımızın başında, Pollock’un makalesine ‘harekatın görünürdeki tetikleyicisi’ demiştik. Asıl tetikleyiciye dair ipucu, makalenin içinde saklı. Pollock şöyle yazmış: “Tanıdığım, bir avuç ABD yanlısı Türk, ‘ABD bize Öcalan’ı verdi. Bundan daha önemli ne olabilir?’ diyor.”
Bu lafı nereden hatırladığımızı düşünürken, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün “Tek Kişi Kalsam da Yazacağım” başlıklı makalesi geliyor aklımıza. Özkök, Pollock’tan 6 gün önce şöyle demiş: “Bazılarının hafızası kısa olabilir. Ama ben Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak, tarihimizin en kanlı teröristi Abdullah Öcalan’ı, şimdi kendimizi övünerek düşman ilan ettiğimiz bu ülkenin yardımı ile yakaladığımızı unutmadım!” (11 Şubat 2005)
Pollock bu ‘kadirşinaslığa’ değinmiş ama, Özkök’e sert bir mesaj yollamaktan da geri kalmıyor. Medyadan şikâyet ettiği bölümde, “Laik basının durumu da iyi değil. Hürriyet gazetesi, Musul’da Türk güvenlik personelini öldürenlerin İsrail timleri olduğunu, insani yardım kisvesi altında ABD’nin Endonezya’yı işgale giriştiğini yazdı” diyor.
İnanılmaz ama Özkök, adeta panik içinde, Pollock’a köşesinden yanıt veriyor: “Musul’da Türk güvenlik görevlilerini İsraillilerin öldürdüğü yolundaki iddianın bana göre iler tutar hiçbir yanı yok. Yalçın Bayer’in bunu ciddiye alıp köşesine koymaması gerekirdi.” (19 Şubat 2005). Belli ki, artık ‘daha dikkatli’ davranacaklarına ilişkin işareti veriyor!
Bakalım Ertuğrul Özkök-Richard Pollock muhabbeti daha nerelere uzanacak?

e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

TEKEL-SEKA mevzisi ve hesaplaşma

Geçtiğimiz cuma günü işçi sınıfı mücadelesi bakımından son derece önemli bir gelişmeye sahne oldu.
Önce Başbakan Erdoğan’ın Adana’da TEKEL işçileri tarafından protestosunu polis müdahalesi, gaz ve copla işçilerin dağıtılmak istenmesi ve çok sayıda işçi ve sendikacının gözaltına alınması, birkaç saat sonra da İzmit SEKA tesislerinde direnişte bulunan SEKA işçilerinin direnişine son vermek üzere polisin müdahalesi ve işletmelerin ablukaya alınması bu “tarihi gelişme”nin vesilesi oldu. Malatya, Bitlis ve Adana TEKEL işçileri de; “madem siz SEKA direnişine saldırıyorsunuz, öyleyse biz de birer SEKA’yız” dercesine kendilerini “fabrikaya kapattılar” ve SEKA’dan abluka kalkmadığı sürece fabrikalarını terketmeyeceklerini ilan ettiler. Ek olarak burada şunu da belirtelim ki; SEKA’nın kuşatılmasının duyulması üzerine İzmit’in emekçi semtlerinden binlerce kişi de (işçi aileleri, komşuları, emekten yana kişiler) SEKA’ya, direniş yerine gelerek, adeta polis ablukasını dışarıdan “ablukaya” aldı. Böyle olaylarda pek duyarlı davranmamakla ünlenmiş sendikal çevreler bile “SEKA’ya nasıl destek veririz” kaygısıyla hareketlendi.
Cumartesi günü ise, Malatya TEKEL işçileri bir adım daha atarak, Eğitim Sen’in kapatılmasını protesto eden eğitimcilerin eylemine katılarak destek verdi. Eğitim Sen’li eğitimciler de TEKEL’le dayanışma içinde olacaklarını açıklayarak herkesi TEKEL’le dayanışmaya çağırdı.
Bu durum elbette ki; kendi başına alındığında, “Ne var bunda; basit bir işçi refleksi” denilebilir. Ama; olup bitenlere yakından bakıldığında, bunun bir refleksi çok aşan bir gelişme olduğu görülür. Çünkü, önce Bitlis’li TEKEL işçileriyle SEKA işçileri arasında Evrensel üstünden yapılan bir “mektuplaşma” ile başlayan çeşitli direniş odakları arasındaki temas, Malatya mitingi ile bir adım daha atılmış; sloganlarla, taşınan pankartlarla TEKEL işçilerinin, SEKA işçilerine destek ve dayanışma bildirmeleri, “mektuplar” üstünden kurulan ilişkiyi de bir adım ilerletmiştir. Bu gelişme sonunda, geçtiğimiz cuma günü; “Hepimiz birer SEKA’yız” dercesine, SEKA işçisiyle aynı yöntemle kendilerini fabrikaya kapatmaları güncel mücadele içinde son derece önemli bir aşamayı temsil etmektedir.
Türkiye’nin siyasal koşulları ve emek hareketinin bugünkü seyrine birlikte bakıldığında şu görülmektedir ki; bugün az çok hareket halindeki iki mücadele merkezi arasında bir “kenetlenme” doğmuş, birine saldırıldığında öteki bu saldırıyı kendine yapılmış kabul ederek davranma aşamasına gelmiştir. Dolayısıyla sendika merkezlerinin aylardır, ısrarla aynı mücadele içindeki işçileri birleştirmemek için gösterdiği çabalar işçiler tarafından aşılmış, TEKEL ve SEKA merkezli iki direniş odağı arasında son derece önem verilmesi gereken bir bağ kurulmuştur.
Bu durum diğer özelleştirme mücadelesi içindeki işyerlerinin de birleşmesi için yeni bir imkân olarak ortaya çıkmıştır. Telekom, TÜPRAŞ, PETKİM; THY, Şeker fabrikaları gibi işyerlerindeki işçiler de şimdi SEKA ve TEKEL’deki mücadeleyle birleşmek üzere harekete geçme yükümlülüğü altındadırlar. Bunun için SEKA’ya ya da TEKEL’e saldırılmasının beklenmesi gerekmez; beklenmemelidir de. Tersine herkes kendince taleplerden olsa bile, SEKA ve TEKEL’le tüm özelleştirmeye karşı mücadele birleşmek durumundadır. Ve elbette sadece özelleştirme değil; bugün işçi sınıfı ve kamu emekçilerinin, kalkış noktaları, ilk öne çıkan talepler farklı da olsa sonuçta hükümetin emeğe yönelik saldırısının püskürtülmesinin mevzisine dönüşen SEKA ve TEKEL mücadelesi etrafında tüm emek güçlerinin birleştirilmesi bugün için son derece önemlidir.
Bugün artık işçilerin, kamu emekçilerinin ileri kesimleri, sorumlu ve emekten yana sendikacılar, TEKEL-SEKA merkezli bir mevzi etrafında tüm emek güçlerini birleştirmeyi önlerine koymak, bunun için somut adımlar atmak, bu doğrultuda çabalarını yoğunlaştırmak durumundadırlar.
Elbetteki; en başta Kocaeli, Adana, Malatya, Bitlis gibi illerdeki emek güçleri mevcut direnişleri desteklemek, onların başarısı için tüm imkânlarını seferber etmek durumundadırlar. Bütün diğer illerdeki mücadeleler de bu birleşme merkezleri gözetilerek, kendi pozisyonlarını yenilemek, yukarıda belirtildiği gibi, tüm mücadele alanları kendi mevzilerini yenileme ihtiyacındadırlar.
Çünkü TEKEL ve SEKA üstünden biçimlenen mücadele; hem IMF ve hükümetle, hem Türkiye’nin egemenlerinin sistemlerini yenileme, emeğe yönelik, halka yönelik saldırıyla hesaplaşma olarak cereyan edebilecek bir mücadeledir.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Betiksiz, bilgisayarsız...

Bu köşede üniversite yerleşkeleri üzerine dört- beş kez yazdım. Geçen yıl bir üniversitemizin gerçekleştirdiği çalıştayda da anlattım bu konuda düşündüklerimi. Üniversitenin yalnızca bilgi aktarma yeri olamıyacağını, ezberciliğin kapısından içeri girememesi gerektiğini... Gelecek toplumun ya da toplumun geleceğinin bir modeli olması zorunluluğunu... Bunun için de toplumun ortasında yer almasının çağdaşlıkla, bağımsızlıkla ilgili bir olgu olduğunu... Üniversitenin, toplumun, kentin dışına atılmasının yabancılaşmaya neden olduğunu, dilim döndüğünce çok kez anlatmağa çalıştım.
Az daha ayrıntıya inerek, üniversitenin içtasarımında da değişik dallardan (disiplinlerden, mesleklerden) kişilerin birbirlerinden koparılmamalarının öneminin, yararının altını çizmeye çalıştım. Örneğin fizik, matematik, kimya, biyoloji dallarının kafa kafaya olmalarının, öğretenlerin, öğrencilerin en azından bir çay arasında bir araya gelmelerinin hepsine neler kazandıracağını sergilemeye çalıştım.
Kentlerde, değişik sürezlerde değişik silüetler oluşmuştur. Ortaçağ kentinin silüetinin tepe noktaları din yapılarıdır. İşleyim (endüstri) çağında fabrika bacaları, yüksek fırınlar vb... Çağımızda bu silüeti üniversite yapıları, kültür yapıları oluşturur uygar kentlerde...
Bu yıl bir başka üniversiteden de çağrı geldi, bu konuda bildiri sunmam için. Bu kez de üniversitelerin toplumun yanlızca fiziksel ortamında değil düşünsel ortamında da özek oluşturabilmesinin gerekliğini anlatmaya çalıştım.
Düşünsel ortamın simgesi de betiklikler (kitaplıklar), bilgi işlem özekleridir. Bu nedenle bir üniversitenin silüetinde tepeyi betikliklerin oluşturması, birkaç çeyrek yüzyıldır, doğal görülür tasarımcılarca...
Bugün bilgisayardan, ağ bağlantılarından yararlanamayan, betikliğinde öğrencinin dilediği betiği bulamadığı bir üniversite düşünülebilir mi?
1974’te, ABD’de Princeton Üniversitesi’nin betikliğinde yayınlanmış tüm yapıtlarımı bulduğumda şaşırmıştım açıkçası...
Neden mi?
Türkiye’deki betiklikleri düşündüğümüzde böyle bir şeyin bir ozan için düş olduğunu, yaşamaktan biliyordum da ondan.
Şimdi, 2005’te, Diyarbakır’daki üniversitemizde, örneğin hukuk bölümünde 110 öğrenciye ancak bir bilgisayar sunulabildiğini, betiklikteki yapıtların 1950-55 basımları olduğunu, tek tük 80-90-95 basımları bulunabildiğini öğrenirseniz, benim ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.
Düşünceyi dile getirme özgürlüğü olmayan, öğrencileri gözetlenen, betikliksiz, bilgisayarsız üniversitelerle nereye varabileceğiz? Toplumumuzun geleceği nasıl biçimlenecek?

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Zaaf sistemin kendisi

Enerji konusu, ülkenin geleceğini ilgilendiren öneme sahiptir. Çünkü enerji politikaları direkt ekonomik durumu ilgilendirmektedir. Çünkü ekonominin motoru enerjidir. Ekonomi ise ülkelerin geleceğini belirler. “Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin, ne siyasi bağımsızlığı, ne askeri, ne de kültürel bağımsızlığından söz edilemez.” Bu söylemin doğruluğu tartışılamaz gerçekliğe sahiptir.
Son günlerde enerji bakanlığı gene kaynamaya başladı. Aslında ben bunu uzun süredir beklemekteydim. Çünkü enerji sektörü böreklerin en ballısıdır. Adeta bal küpü gibi bir şey. Küpü ele geçiren, parmağını ağzından çıkartmıyor. Hatta apazlıyor. İşte bu ballı börek, önceki hükümetlerde olduğu gibi şimdiki hükümette de usulsüzlüğün kaynağı oldu. Enerji Bakan’ı “ Demek ki, en namuslu kişilerde bile bu tür zaaflar olabiliyormuş” diyerek, işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Oysa bütün bunlar kişisel zaaflardan değil, sistemden kaynaklanmaktadır. Burada bir zaaftan söz edilecekse, o zaaf ancak, bu yolsuzluğu yüzüne gözüne bulaştırma zaafıdır. Yoksa sistemin gereği ve emperyalizmin ülkemize biçtiği role bakınca, bütün bu olanlara şaşmamak gerekir.
Bu yolsuzluklarda direkt olarak, kamunun zararını elbette önemsemek ve hesabını sormak gerekir. Ama bir de dolaylı zararı var ki, bu zarar daha kalıcı ve etkilidir. Yani olaya sadece anlık zarar açısından bakmak eksiklik olur. Enerji politikalarının geleceğe yönelik etkilerine de bakmak gerekmektedir.
Bugün ekonomik çıkmaza giren küresel emperyalist sermaye grupları, sınırlı olan dünya kaynaklarından kendi paylarını artırmak istemektedir. Bu aynı zamanda anamalcı sistemin gereğidir. Fakat yer kürenin kaynakları da sınırlıdır. Emperyalist sermaye gruplarının, sınırlı olan bu kaynaklardan kendi payına düşeni artırması için, başkalarının paylarını azaltması gerekmektedir. O nedenledir ki; emperyalist sermaye grupları kendi aralarında rekabet etmektedirler. Fakat bu rekabet, diğer ülkelerin sömürülmesi üzerine kurulu bir rekabettir. Yani bir bakıma avcıların avlaktaki rekabeti. Av ise, emperyalizmin ağına düşmüş ülkelerdir. Buna emperyalist ülkelerin kendi emekçilerinin elindeki hakların gaspını da eklemek gerekir.
Ülkeler ekonomik alandaki bağımlılığıyla av durumuna düşürülmektedir. Bunun nasıl olduğunu İzzettin Önder’in yazılarını izleyenlerle, gazetemizin okurları gayet iyi bilirler. Sonuçta, ekonomik alandaki bağımlılık, her alandaki bağımlılığı dayatmaktadır. Bağılılaştırılan ülkelerin; ne devleti ulusal olur, ne ordusu ulusal olur, ne de kültürü. Eninde sonunda, emperyalizmin kölesi ve maşası olmaya mahkûm olurlar. Çünkü ülke yönetimini elinde bulunduran işbirlikçi anamalcıların ekonomik varlıklarını sürdürebilmeleri ancak, göbekten bağımlı oldukları emperyalizme kayıtsız koşulsuz teslim olmalarına bağlıdır.
Üretim teknolojileri geliştikçe, endüstriyel ürünlerin toplam maliyeti içerisinde, enerjinin payı her geçen gün artmaktadır. Çünkü, insanların kas gücünün yerini akıllı üretim sistemleri almaktadır. Bu makineler, doğal olarak enerji tüketmektedirler. Giderek, o işi yapan işçilerin maaşlarının yerini, makinelerin harcadığı elektrik enerjisi giderleri almaktadır. Bu durumda, gerek elektrik enerjisinin, gerekse elektrik enerjisinin elde edildiği kaynakların maliyeti, üretilen ürünlerin maliyetini belirlemektedir. Ürünlerin maliyeti ise, iç ve dış pazardaki rekabeti belirlemektedir. Enerji maliyetlerini, kullanılan birincil enerji kaynaklarının seçimi ve özelleştirmeler belirlemektedir. Yolsuzluklar, tam da bu noktada başlamaktadır. İşte “beyaz enerji” operasyonu ve şimdiki “ak enerji” operasyonu kaynağını bu uygulamalardan almaktadır. Yolsuzluklara ne isim verirseniz verin, altyapısında mutlaka dış alımlar veya özelleştirme uygulamaları bulunmaktadır.
Yolsuzlukların ortadan kaldırılması bir sistem sorunudur. Temeli sömürüye dayanan ve emperyalizme bağımlılığı uygulamalarının merkezine koyan bir sistemde, kamu yararını savunanların muslukların başına getirilmesi mümkün değildir. Ancak tam bağımsız ve demokratik bir ülkede, sömürünün ve soygunların olmadığı bir sistemde, bütün bu olumsuzluklar ortadan kaldırılır. Zaaf yolsuzluk yapan kişilerde değildir. Anamalcı sistemin kendisi bir zaaftır. Yolsuzluklara karşı mücadele ederken, bu gerçeği unutmamak gerekir.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

SEKA işçisi ne yaptı?

SEKA işçilerinin direnişi, sermaye cephesinde ve özelinde AKP Hükümeti’nde yarattığı rahatsızlık kendini göstermeye başladı. Önceleri SEKA işçilerini birkaç parazit olarak tarif eden Başbakan ve ekibi, direnişi polis zoru ile kırma girişiminde bulundu. Günlerdir işleri ve ekmekleri için, kapatmaya karşı direnen SEKA fabrikasının işçileri, mevzilerini terk etmeyerek direnişi bitirme çabasını boşa çıkardı.
SEKA işçileri ne yaptı da, böyle bir saldırıyla karşı karşıya kaldı? Fabrikalarının kapatılmasın karşı çıktılar. Sadece fabrikanın kapatılmasını değil, ülkedeki özelleştirmenin durması için, fabrikalarının yeniden üretim yapması için birlik oldular. Bu birlik ülkenin dört bir yanında yankı buldu, başta TEKEL olmak üzere diğer sınıf kardeşlerini harekete geçirdi. TEKEL işçilerinin harekete geçmesinin dinamosu oldu. Emek Platformu’nun 81 ilde yapmış olduğu eylemlerde binlerce kişi SEKA ile dayanışma ve mücadele sloganları attı. Telekom işçileri özelleştirmeye karşı İstanbul’da SEKA işçilerinin mücadelesini büyütmek için hazırlık yapmaya girişti. Ülkenin namuslu dürüst aydınları yüzlerini SEKA işçilerine döndü.
IMF’ye, sermayeye ve hükümete kafa tutan ve sınıf kardeşlerine “kötü örnek” olan SEKA işçileri AKP Hükümeti’nin korkulu rüyası olmuştur. Bunun için “Babalar gibi satacağız” diyenler direnişi bitirmek için polis gücünü devreye soktular. Polis aynı gün Adana’da Başbakan’ın yolunu kesen TEKEL işçilerine saldırdı. Artık hükümetin üzerindeki simli pullar dökülüyor, gerçek yüzü daha net görülür hale geliyor.
Ama saldırıar işçiyi yıldırmıyor. Malatya’da binlerce işçi ve üretici köylü alana çıktı, 16 Şubat eyleminde onbinlerce işçi ve emekçi taleplerini haykırdı, İzmit SEKA işçileri, Adana TEKEL işçileri ölümü göze alarak fabrikalarını terk etmedi, İstanbul’da Cevizli TEKEL işçileri polis barikatlarını aşarak Kartal Meydanı’na yürüdü... Bu mücadele sonunda da hükümet bazı özelleştirme ihalelerini ertelemek zorunda kaldı.
Bugün işçilerin mücadelesi güç kazanıyor ve büyüyorsa, bunun nedeni SEKA işçilerinin mücadelesinin yarattığı etkidir.
SEKA’ya giderek işçilerin mücadelesini desteklemek, onların yanında olmak elbetteki moral ve güç kazandıracaktır. Fakat asıl yapılması gereken yerelden güç ve destek sunmaktır. Eğer SEKA işçileri kazansın istiyor ve fabrikanın kapatılmasını engellemek istiyorsak, her işyerinin SEKA olması için çalışmak lazım. Bunun için işyerindeki talepler ile SEKA işçilerinin taleplerini birleştirmek gerekir. Direnişin yaygınlaşması, güç ve moral kazanması, İstanbul, İzmir, Adana, Ankara vb, yerlerdeki mücadelenin seyrine bağlıdır. Her işçi ve mücadeleci sendikacı bunu böyle bilmeli ve buna uygun davranmalıdır.

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

  KONUM..........Çetin Diyar

Zimanê me hebûna me ye!*

Bugün dünyada konuşulan 6 bin dilin yarısı yok olma tehdidiyle karşı karışya bulunuyor. Birleşmiş Milletler, “Çok dilliliğin korunması” amacıyla 21 Şubat’ı “Anadil Günü” olarak kutluyor. Emperyalist güçlerin güdümündeki BM’nin çok dilliliği savunması ve Anadil Günü’nü kutlama kararı, politik hesaplardan ayrı tutulmamalıdır. Emperyalistler, halklara sınıfsal çelişkiler üzerine şekillenmiş, bilinebilir ve dolayısıyla değiştirilebilir modern dünya tasarımı yerine; etnik, dinsel, cinsel çok parçalı, bölünmüş, bilinemez postmodern dünya tasarımını dayatmaktadır. Dolayısıyla BM’nin kararı, ezilen halklardan yana bir tutumun ifadesi değildir. Aksine bu gerici politikaların bir yansımasıdır. Yerli halkların kıyımı üzerine kurulmuş ABD emperyalizmi, başta Ortadoğu olmak üzere egemenliğini kurmak için ‘yeniden yapılanma’ planlarını uygulamaya koyduğu bölgelerde BM kılıfı altında kendini ezilen halklar için bir ‘kurtarıcı’, ‘özgürleştirici’ olarak sunmaktadır. Oysa aynı ABD, dünyanın birçok bölgesinde ezilen halkları kıyımdan geçiren gerici rejimlerin baş destekçisidir. ABD ve BM dillerin, halkların, kültürlerin korunmasını sadece kendi çıkarları söz konusu olduğunda hatırlamaktadır!
Bütün gerici amaçlara rağmen Anadil Günü, emperyalizm işbirlikçisi gerici yönetimler tarafından yok sayılan asimilasyona tabi tutulan, dili, kültürü, kimliği baskı altında tutulan halklar için ‘varlık’larını duyurma günü olarak anlam kazanmaktadır. Ezilen haklar bugün BM’den süslü laflar, boş vaatler değil kendi dillerini, kültürlerini özgürce geliştirebilecekleri barışçıl, demokratik politikaların geliştirilmesini talep etmektedir. Öyleyse Anadil Günü, ezilen halklar için emperyalist güçler ve taşeronları BM’den ‘lütuf’ bekleme değil; dilleri, kültüleri, varlıkları için mücadele günü olarak değerlendirmelidir. Bu mücadele içinde gerek dört ülkeye bölünmüş onmilyonlarla ifade edilen nüfusu ve gerekse politik düzeyi bakımından Kürt halkının önemli bir yeri bulunmaktadır.
Bugün en fazla Kürdün yaşadığı Türkiye, aynı zamanda Kürtler üzerinde baskı ve asimilasyon politikalarının en yoğun uygulandığı ülke durumundadır. Kürt gençleri sokak ortasında kurşunlanmakta, kitle örgütü parti yöneticileri, aydınlar hapsedilmekte, Kürt dili ve kültürünün geliştirilmesi yasalarla engellenmektedir. Anadilde eğitimin çocukların kişilik gelişimi ve başarısı için belirleyici bir öneme sahip olmasına rağmen, bırakın anadilde eğitimi Kürt çocuklarına, gençlerine anadilini öğrenme hakkı bile çok görülmektedir. Üniversitelerde Kürt dili ile ilgili bölümler açılması, araştırma yapılması için dilekçe veren binlerce genç cezalandırıldı, okullardan uzaklaştırıldı...
Anadil Günü olan bugün aynı zamanda tüzüğünde “anadilde öğrenim hakkı”na yer verdiği için hakkında kapatma davası açılan Eğitim Sen’in duruşması görülecek. Genelkurmay’ın direktifiyle açılan dava, Türkiye’de hem Kürt dili ve kültürünün hem de demokrasinin ‘var olma’ sınırını göstermektedir. Eğitim Sen’e açılan dava hukuki değli, siyasi bir davadır. Dava kardeşliğe açılmıştır. Bu dava ile yapılabilinirse Kürt sorunu üzerinden emekçileri karşı karşıya getirme, Kürt hareketini yalnızlaştırarak tecrit etme amaçlanmaktadır. Bu yalnızlaştırma politikalarına karşı emek ve demokrasi güçlerine düşen görev; yurdun dört bir yanında halkların eşitlik ve kardeşliğini esas alan bir mücadeleyi geliştirmek, Kürt sorununun demokratik çözümünü daha fazla sahiplenmektir. Dolayısıyla emek ve demokrasi güçleri tarafından sahiplenilerek bu davanın püskürtülmesi, Kürt dili ve kültürü önündeki engellerin kaldırılması ve halkların demokratik bir temelde kardeşçe yaşaması mücadelesi bakımından büyük önem taşımaktadır.
Bugün aynı zamanda Kızıltepe’de, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babasını öldüren polisler mahkeme önüne çıkarılacak. İlkokul 5. sınıf öğrencisi Uğur, kendi dilinde eğitim göremeden; dili, kültürü, kimliği için mücadele eden Kürt halkına, gençlerine gözdağı olsun diye sokak ortasında öldürüldü. Bugün İstanbul’dan Diyarbakır’dan, Dersim’den ülkenin dört bir yanından emek ve demokrasi güçlerinin temsilcileri davayı izlemek için Kızıltepe’de olacak. Oysa Uğur’un katilleri mahkeme sonucu beklenmeden yeniden görevlerine başlatıldı. Kürtçe öğrenimi savunan Eğitim Sen’e dava açan zihniyet; Kürt çocuklarını, gençlerini katledenleri koruyor.
Bugün, Dünya Anadil Günü. Bugün, dili yasaklı bir halkın, Kürt halkının var olma mücadelesi mahkeme önüne çıkarılacak.
(*) Dilimiz, varlığımızdır

e-posta:
cetindiyar@mynet.com

  Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

Bıçak kemiğe dayandı

SEKA ve TEKEL işçilerinin fabrikalarının kapatılmasına, özelleştirmeye karşı gösterdikleri direniş, Türkiye’nin çeşitli illerinde kendini gösteren irili ufaklı eylemler, işçi ve emekçiler açısından bıçağın kemiğe dayandığını gösteriyor.
Emekçiler, canının yandığı noktadan hükümetle karşı karşıya geliyor ve Erdoğan ile bakanları gittikleri her yerde protestolarla karşılaşıyorlar. Konfederasyonların, işçilerden gelen baskı ve Türkiye’nin içinden geçtiği koşullara rağmen hareketi birleştirme yönünde tutum almak yerine hükümetin icraatlarını kolaylaştıran bir aymazlık içinde bulunmaları, onların misyonları düşünüldüğünde affedilebilir değildir.
AKP iktidarının, birçok yerde kendisine oy vermiş bulunan işçilerden gördüğü bu tepkinin sonuçlarının nereye varacağını hep birlikte göreceğiz. Ancak açık olan bir şey var ki, Türkiye’de IMF politikalarını işçilere, emekçilere, halka bu kadar fütursuzca dayatan iktidarlar işçilerin eylemleriyle alaşağı edilmiştir. İktidar olan hükümetler, seçimlerde akıllarından bile geçiremeyecekleri kadar büyük hezimetlerle barajın dibini boylamışlardır.
İşçi ve emekçilerin tepkilerinin kendisini daha birleşik bir biçimde göstermeye başladığı koşullar, AKP açısından da sonun başlangıcını yakınlaştıracaktır.
Sağlıktan, eğitime, sosyal güvenlikten iş ve ekmek sorununa kadar fütursuz bir tasfiye politikası izleyen AKP’nin, ülkenin en temel demokratikleşme sorunlarından Kürt sorunu karşısındaki tavrı da ortadadır. Bu açıdan da bir tasfiye tutumunda ısrar eden hükümet karşısında, Malatya’da geçtiğimiz günlerde bölge mitingi düzenleyen işçilerin ve üreticilerin şu uyarıları önemlidir: “Biz sizi iktidara nasıl getirdiysek, alaşağı etmesini de biliriz.”
Geçtiğimiz haftanın bir başka gelişmesi de karikatürist Musa Kart’a verilen 5 milyarlık para cezasının gerekçesinin açıklanmasıydı. Basın tarihimizde belki de ilk kez bir karikatür komik olduğu gerekçesiyle cezalandırıldı. Aslında Erdoğan’ın ve hükümetinin SEKA işçisine, TEKEL işçisine ve onların tepkisine tahammülsüzlüğüyle, Sefer Selvi, Musa Kart gibi çizerlere tahammülsüzlüğü, demokrasi anlayışlarını da ortaya koyuyor.
Erdoğan belki Cem Uzan, Mesut Yılmaz gibi rakiplerine yaşattıklarının “keyfini sürebilir” ama, nihayetinde kendisiyle aynı programı savunan rakiplerini devre dışı bırakmak da AKP’nin ömrünü uzatmaz. Bugün sermaye partilerinin uyguladıkları programların sonuçlarına tepki gösteren emekçiler yarın bu programlarla sermaye partileri arasındaki sıkı ve kopmaz ilişkiyi fark ettikçe kendi seçenekleriyle de birleşeceklerdir.
Bu birleşme sorunu ne kadar çabuk çözülürse, AKP’nin sonu da o kadar çabuk gelecektir.
İyi haftalar


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net