www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



MERCEK ____A. Cihan Soylu
“Siyah çelenk“çi bürokrasi

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Kimlerin eline kaldık

ÖZGÜRLÜK ____Yücel Sayman
Pollock orada, siz neredesiniz?

EKONOMİ VE POLİTİKA ____İzzettin Önder
Krizin iki aşaması

NOT ____Vedat İlbeyoğlu
Bir infazın aynasından...

KİRVEME MEKTUPLAR ____Mıgırdiç Margosyan
Kar meselesi

SÖZ OLA, TORBA DOLA ____Üstün Yıldırım
Bu ne sevgi oof!.. of!...

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

“Siyah çelenk“çi bürokrasi

SEKA işçilerinin iki ayı bulan eylemlerinin ve TEKEL işçilerinin direnişinin, mücadelenin birleştirilmesi ve genelleştirilmesinden yana olan bir tutumun güçlenmesi için gerekli zemini oluşturduğuna daha önceki makalelerde dikkat çekmiş, ve sendika üst bürokrasisinin gerçek kimliğinin, bu eylemler karşısındaki tutumlarıyla bir kez daha açıklık kazandığını belirtmiştik. 16 Şubat “genel eylemi“ üzerine çeşitli büyük kent merkezlerinde yapılan ön toplantılarda üst bürokrasiyi temsilen ve onların izlediği çizgide yürüyenlerin tutumu, burjuvazinin işçi hareketi içindeki bu kolu için söylenenleri yeniden doğruladı. Burjuva sendikacılık, sermaye ve hükümetiyle uzlaşmacı çizgisini, “işçilerin mücadeleye hazır olmadıkları“ ya da “durumun genel bir eylem ve ileri mücadele için uygun olmadığı“ gerekçeleriyle doğrulanmak isteniyordu. Adana, İzmir ve İstanbul’da, 16 Şubat’ta yapılması daha önce kararlaştırılan “genel eylem“ üzerine hazırlık toplantılarına katılan sendika genel merkezlerinin temsilcilerinin esasını oluşturanlar, konuşmalarını yapıp kaçmakla kalmadılar; yaptıkları konuşmalarda bilinen “kaçış“ gerekçelerini yinelediler ve “AKP önüne siyah çelenk bırakma“ kararında olduklarını deklare ettiler. Ardından 16 Şubat günü, “Emek Platformu bileşenleri“ olarak adlandırılanlardan büyük çoğunluğunun “genel eylem“den “siyah çelenk taşıyıcılığına“ rücu ettikleri görüldü.
Bir kez daha görüldü ki, onların işçi ve emekçi hareketinin sermayeye karşı geliştirilmesi, hükümet ve tekellerin saldırılarının püskürtülmesi, işçilerin ve işsizlerin daha geniş kesimlerinin sendikal örgütlenmesinin gerçekleştirilmesi gibi bir tutumları yoktur. Yapılacak şey, sermaye adına işçiler içinde faaliyet yürüten bu bürokrasinin “sermayeye karşı eylem yapması“nı beklemek değil; onu işçi örgütlerinin tepesinden söküp atacak bir perspektifle ve kararlılıkla hareket etmektir. Yani, bilinçli ve ileri işçiyle işçilerin yaşamı ve mücadelesinin unsuru olan sendikacılar ve temsilciler, hem sermaye partilerinin karşısına, sömürülen ve ezilen sınıfın partisi olarak örgütlenerek çıkacak ve hem de tüm iş kollarında ve işçi kitlelerinin bulunduğu alanlarda sendikalarını bugünkünü aşacak güç ve kitlesellikte kurup-inşa edecekler. Başka türlüsü, on yıllardır süren “sendika ağalığı“ çizgisi ve hakimiyetinin devam etmesinden başka bir sonuç vermeyecek.
Hükümet, patronlar ve Çalışma Bakanlığı bürokratlarıyla “naylon üye“ uzlaşması yaparak ve işçilerden aldıkları aidatlar üzerinden “profesyonel sendikacı maaşları“nı sürekli artırıp işçi ücretinin onlarca katını cebe atarak saltanat sürmek bir yaşam çizgisi ve “devletle ilişki biçimi“dir! Bu ne yenidir, ne de kendiliğinden değişebilirdir. Eğer eski yıllarda yapılanlar unutulduysa, son bir yılın gelişmeleri karşısında sendika üst bürokrasisinin; konfederasyonların yönetimlerinin izlediği çizgi de yeterince öğreticidir. Sendika ağalarının, 2004’te de, işten atmaların, özelleştirmelerin durdurulması, ücretlerin artırılması, ödenmeyen ücret ve maaşların ödenmesi, toplusözleşme hükümlerinin uygulanması, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na bağlanmasının-bu özelleştirilmelerinin yolunun açılması demekti- durdurulması, Köy Hizmetleri’nin kapatılmaması, vb. taleplerle ortaya çıkan emekçi eylemleri karşısında, oyalama ve süreç içinde etkisizleştirme tutumunda oldukları görüldü. Ekim-Kasım ve Aralık 2004’te sağlık emekçilerinin protesto eylemleri, imza kampanyaları; Yol-İş üyesi işçilerin, Köy Hizmetleri’nin kapatılmasına karşı protestoları; TEKEL işletmeleri işçilerinin, işletmelerin özelleştirilmesine karşı eylemleri; belediye emekçilerinin işten atılma ve toplusözleşme hükümlerine uyulmamasını protesto eylemleri, başlıca mücadele örnekleri olarak ortaya çıktı. Bu dönemde, KESK, Ankara’da kitlesel eylem düzenledi, bu eylem öncesinde İstanbul ve Diyarbakır’da hazırlık amaçlı yürüyüşler gerçekleştirdi. Daha güçlü direniş ve eylemlerin örgütlenmesinin olanakları vardı. Ama, böyle bir amaç ve hedefleri olmayan “ağa“lar, “koltukları“ndan kalkmadılar bile. Tekstil işkolunda, Akdeniz Gübre’de(Mersin),Plastaş Fabrikası’nda, Metal işletmelerinde, Gateks’te (Urfa), Teklesas Kauçuk’ta, ve daha onlarca küçük ve orta boy işletmede patron ve hükümet uygulamalarını protesto amacıyla yapılan eylemler karşısında da tutumları aynıydı.
İşçi-emekçi hareketinin -lokal düzeyde çok sayıda eyleme karşın- istikrarsız oluşu ve kitlesel-güçlü eylemleri ortaya çıkarmamasını, sendika üst bürokrasisi ve uzlaşmacı-işbirlikçi sendikacılık, çizgisini haklı göstermenin gerekçesi olarak kullanıyor. Ama sorun da burada, bu tutumda: ortaya çıkan “küçük“ ve yerel eylemlerin birleştirilmesi, birleşik ve genel bir hareket olarak şekillenmesi için yapılması gerekenlerin yapılıp-yapılmamasında. 16 Şubat “genel eylem kararı“nın uygulanma biçimi, tutumu ve “çabası“(!), bu bakımdan yeni bir gösterge oldu. Sonuç bir kez daha netti: işçi ve emekçiler taleplerine ve örgütlerine kendileri sahip çıkacak, mücadelelerini bilinçli ileri kesimlerinin yönetiminde örgütleyecek, kendi sınıf partilerinin çizgisinde birleºerek mücadeleyi yükseltecekler, başka yol yok!


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Kimlerin eline kaldık

İzmit’te, memleketin göbeğinde bir fabrika kuşatma altına alındı.
İçerde işçiler, kapıları kilitlediler, taştan duvarların ardına mevzilendiler.
Dışarıda ise görevliler, fabrikayı çevirdiler.
Kuşatanlar fabrikayı susturmak istiyor.
İşçiler fabrikayı savunuyor.
Bir ülke yönetimi ülkenin fabrikalarını kapatmak için kuşatır mı? Kuşatıyor.
Fabrikalar vurulur mu? Vuruluyor.
Sanki SEKA düşman topraklarıdır.
Sanki o fabrika 1936’lı yıllarda kurulduğunda memleketin gururu değildir.
Bakın ne günlere geldik!
Bakın kimlerin eline düştük!
Diyelim kuşatmacılar fabrikaya girdiler.
Diyelim işçileri kelepçeleyip yerlerde sürüklediler.
Diyelim makineleri haraç mezat sattılar, fabrikayı dozerlerle yıktılar.
Diyelim “zaferi” kazandılar!
Bir ülke yönetiminin memleketin fabrikalarını kapatıp, yıkması, makineleri susturması zafer mi oluyor?
Fabrikalar kapatılınca, işletmeler haraç mezat satılınca, memleket ithal mallara boğulunca, temelsiz bırakılınca kim kazanıyor? Bu kimin zaferi oluyor?
Fabrikalar kuşatma altına alındı.
Makineler sustu.
İşçiler sokağa kondu.
Acaba yönetim zafere doydu mu?
***
Hayır doymadı. Daha kazanılacak çok “zaferleri” var!
Haraç mezat satılacak güzelim fabrikalar, kapısına kilit vurulacak en temel işletmeler sırada bekliyor.
SEKA muhasara altına alındı.
Malatya TEKEL işçileri, fabrikaya kapandı.
Adana’da TEKEL işçileri başefendinin arabasının önüne yattı.
Patronları uçağına alıp iş arayan beyefendi, yola yatan işçilere küçümseyerek ve tiksinerek baktı.
Ne de olsa işçiler “parazitti”.
Simit satmaktan, “halkçı adam” pozlarından işçilere, halka parazit sıfatını yakıştıran ince çizgi!
Görün bakın adam nerelere geldi!
Amerika, İsrail ile el ele vermek, her gün patlayan yolsuzlukların üstünde yüzü kızarmadan oturmak, işletmeleri kapatmak, kendi memleketinin fabrikalarını IMF istiyor diye kapatmak vatanseverlik...!
Ülkeyi, fabrikaları savunmak, parazitlik öyle mi?
Memleketin göbeğinde koca bir fabrika muhasara altına alındı.
TEKEL, TÜPRAŞ, Petkim, Telekom, Şeker fabrikaları, madenlerimiz, limanlarımız, ormanlarımız kuşatıldı.
Bazıları haraç mezat satılacak, bazılarının kapılarına kilit vurulacak, bazılarında yabancı tütünden yabancı sigara yapılacak, bazılarında yabancı mallar depolanacak ve hükümet zafer kazanacak!
Çünkü IMF... Çünkü, TÜSİAD patronları, üç beş şiş göbekli öyle istiyor.
Beyefendiler buna ekonomik zafer diyor!
Oysa 1920’li yıllarda limanlarımızı, madenlerimizi, ormanlarımızı kurtardığında atalarımız zafer marşları söylüyordu.
1930’lu yıllarda SEKA, Sümerbanklar kurulduğunda bayram yapılıyordu.
Şimdi ise Sümerbanklar kapatıldı!
SEKA kuşatma altında!
Görün bakın ne günlere geldik!
Görün bakın kimlerin eline kaldık!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜK..........Yücel Sayman

Pollock orada, siz neredesiniz?

Adı Robert L. Pollock.
Kimilerinin ‘Türkiye dostu’ olarak andığı “The Wall Street Journal” gazetesinin başyazı ekibinin önde gelen elemalarındanmış, önemli ve etkin biriymiş, yazdıklarının ciddiye alınması gerekirmiş.
Yazdığı yazı Radikal Gazetesinde Türkçeye çevrilerek yayınlandı. Okudum ve yazdıklarının ciddiye alınması gerektiği konusunda uyarıldığım için olmalı, ürperdim. Aynı gazetenin bir köşe yazarı da bu yazıya gönderme yaptıktan sonra Amerika’ya hangi nedenle ve nasıl bir tepki gösterip kızarsak haklı olabileceğimizi öğretiyor. Ona göre Türkiye’deki anti-Amerikancılık bir paronaya dayanıyormuş, Pollock da bunu saptamış ve haklıymış ; anti-Amerikancılık giderek izolasyonist, yabancı korkusuna dayanan ve ‘Kızıl Elmacı’ bir antiemperyalist söyleme dönüşmekteymiş. Köşe yazarı Pollock’u ciddiye almış, haklılığına işaret ediyor ve bizleri uyarıyor.
Pollock yazısında geçmişten günümüze Türk solunu ve solun kimi sanatçılarını aşağılıyor, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalini eleştirenleri sol-sağ demeden gülünçleştirmeye çabalıyor, hükûmete gözdağı vermeyi de ihmal etmiyor. Ciddiye almamız önerilen Amerikalı yazar sonumuzu hazırlayan nedenleri bizleri aşağılayarak, şöylesine bir sıraladıktan sonra ne olacağımızı gösteriyor : “Fakat işler birkaç yıl daha böyle giderse ne olacağını kim bilebilir? (...)Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin safında yerini alabilir : dar kafalı, paranoyak, marjinal (tam da bu yüzden) Amerika’yla dostluğu bitmiş, Avrupa’da ise sevilmeyen bir ülke.” Radikal’in köşe yazarı bu öngörü-tehditi gerçekçi buluyor olmalı,”Yakında deniz kenarlarına bunkerler inşa edilmesi gerektiğini söyleyenleri duymaya başlarsak şaşırmayacağım” diyerek kendince paronayak saydığı Türkiye anti-Amerikan dalgasını alaya alıyor.
Bu yazıyı Pollock’a öfkelendiğimden değil, geleceğimize her olasılığı tartışarak özgürce ve bağımsız sahip çıkma istemini “paranoyak anti-Amerikancılık” görüntüsü çizip eleştiren kimilerine duygularımı iletmek amacıyla yazıyorum.
Pollock’un başkalarınca da bilinçli ya da bilinçsiz çokça yinelenen değerlendirmesini yanıtlamakla başlıyayım. Nazizm insanı insan yapan özü kararlı ve bilinçli yoketmeyi amaçlayan, dünya çapındaki uygulamalarıyla bu amaca yönelmiş bir rejimdi : Nazizmin kabul ettiği ve onayladığı “canlı varlık türü olarak insan kalması gerekenler” dışındaki ‘insan toplulukları’ insan olma özünden kopartılarak sanayinin etten ve kemikten, canlı aletlerine dönüştürüleceklerdi. Bu anlayışı nazizmden bilim adına fayda uman bilim adamları kendilerince inandırıcı bilimsel açıklamalar getirerek, nazizmden çıkar sağlayan yazarlar rejim karşıtlarını aşağılayan, kendilerince inandırıcı yazılar döktürerek egemen kılmaya çalıştılar. Bu nedenle, “ümitsiz ve anlamsız bir yaşamın dayanılmazlığından kurtarılmak amacıyla, insanlığın merhametine sığınılarak” yüzbinlerce özürlü ve engelli çocuk öldürüldü ; nazizmin resmi “canlı varlık türü olarak insan” tanımına girmeyen, insan türünü bozduğu ileri sürülen milyonlarca yoksul, muhalif, eşcinsel, “çingene”, “yahudi” vb. kimi açıkta, kimi önce belli merkezlerde sonra toplama kamplarında üzerlerinde deney yapılan kobaylara dönüştürüldüler, öldürüldüler.Bu amaca ulaşabilmek için savaşlar çıkartıldı, ülkeler işgal edildi, insanlık büyük bir felâket yaşadı. Yahudi Soykırımı nazizmin özü değildir, nazizmin uyguladığı “insan türüne egemen olma tasarımının” Yahudilere de vahşice yönelmiş sonuçlarından dehşet verici olanıdır.
Nazizm rejim olarak çöktü. Ne yazık ki “insan türüne egemen olma” tasarımı yokedilemedi. “İnsan türü üzerinde mutlak söz sahibi olma” tasarımının geçekleştirilebilineceğine inanılıyor. İletişim, bilişim, haberleşme, enerji, çevre, genetik, biyoloji, tıp alanlarındaki teknojiye egemen olarak tekeline alan bir “süper güç” aynı zamanda sağlık, eğitim, banka, sigorta, ulaşım, silahlanma, uluslararası ticaret, sanayi ve finansman, doğal kaynaklar gibi alanlarda da egemenlik kurmayı başarabilirse “insan türü üzerinde mutlak belirleyici” olacaktır.
Nazizm “insan türü üzerinde mutlak belirleyici” olmayı başaramadı. Ancak günümüzde bunu gerçekleştirmeye yönelik bir uluslararası (küresel) toplumsal örgütlenmeye soyunmuş insan toplulukları var. Bu anlayışın başını özellikle dünya çapındaki uygulamalarıyla Bush yönetimi çekiyor. Pollock’lar da bu anlayışın kalemşörleri, sorun bu !
“İnsan türü üzerinde egemen olmayı” olanaksız kılmak amacıyla hazırlanmış uluslararası antlaşmaların tümünü ihlal eden ülkelerin başında ABD geliyor. ABD ‘insanı tehdit ediyor’.
Pollock orada, siz neredesiniz ?

e-posta:
yucelsayman@evrensel.net

  Başa dön

  EKONOMİ VE POLİTİKA..........İzzettin Önder

Krizin iki aşaması

Emekçiler ayakta, sosyal devlet politikaları ile sağlamış oldukları kazanımlarının erimesini durdurmak ve kaybettikleri haklarını geri almak istiyorlar. Emekçiler İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında bazı sosyal haklara kavuşmuşlardı. O dönemlerde sendikal haklar genişletilmiş, ücretler yükselmiş, hastalık ya da işsizlik gibi risklere karşı sigorta sistemi kurulmuş idi. Bugün Avrupa’da görmüş olduğumuz oldukça yaygın ve etkili sosyal güvenlik şemsiyesi o dönemlerin kalıntılarıdır.
Kapitalizm piyasa için üretim ve satış demektir. Bu nedenle piyasanın geniş olması kapitalizmin gelişmesi için vazgeçilemez bir koşuldur. Piyasanın genişliği ise, insan sayısına değil, bireylerin ortalama satın alma gücünün yüksekliğine bağlıdır. Bu nedenle, kapitalizmin gelişmesi açısından yararlı piyasa hacmi, bir ekonomide toplam gelirin yüksek olmasından çok, gelir dağılımının yaygın olmasına bağlıdır.
Kapitalist üretim tarzı toplam gelirin yükseltilmesine koşut olarak gelir dağılımını bozmaya yönelik işler. Gelir dağılımının bozulması, sermaye sınıfının birikimine katkıda bulunmakla beraber, piyasaları daraltarak satış hasılatını frenler. Bu durum, Marks’ın ortaya koyduğu kapitalizmin büyük çelişkisidir. Söz konusu çelişki kapitalistler tarafından iki şekilde aşılmaya çalışılmıştır. Birikim çelişkisinin aşılmasının bir yolu ticarî emperyalizmdir. Emeğin sömürülmesi bir toplumda gerçekleştirilip, ürün başka bir toplumda pazarlanarak birikim yollarının tıkanması önlenmeye çalışılmıştır. Piyasaları genişletmenin ikinci yöntemi ise, dış piyasalara açılımın sağlanamadığı durumlarda, sosyal politikalarla bireysel gelirlere katkı yapılmasıdır.
Yoğun emek kullanımı döneminde sermayenin diğer bir derdi de, kaliteli ve kesintisiz emek gücüne ulaşmak idi. Kesintisiz kaliteli emek gücü sağlanması, bir yandan eğitim hizmetlerinin kamu kesiminde sağlanmasını, diğer yandan da sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını gerekli kılmıştır. Kapitalist sistemlerde eğitim ve sağlık gibi sosyal devlet hizmetlerinin geliştirilmesi, insana saygı anlayışından çok, sermayeye hizmete yöneliktir.
Görülüyor ki, emekçiler tarafından sosyal politika olarak nitelenen ve bugün eritilen söz konusu hizmetler, aslında sermaye birikimini sağlamak için sermayenin çıkarları ve sermayenin direktifi doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Tabiatıyla, sosyal hakların genişletilmesinde emekçilerin mücadelesinin de çok büyük rolü olmuştur. Ama Sovyet Devrimi gerçekleştirilmemiş ve sermayenin piyasaları genişletme amacı olmasa idi, salt emekçi mücadelesi ile sosyal hakların genişletilmesi fazla olası olamayabilirdi!
Kapitalizmin bir krizi, böylece Keynes politikaları çerçevesinde sosyal devletin genişletilmesiyle aşılmıştı. Şurası unutulmamalıdır ki, sosyal devlet politikaları emekçileri sermaye mülkiyetine sokmamış, sadece onların satın alma güçlerini yükselterek, piyasaların genişletilmesini sağlamıştır. Bu da sermayeye yaramıştır.
Şimdi sermaye yine krizde. Bu krizin aşılma mekanizmaları emekçilere ve halklara sağlanan sosyal hakların kısılması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Zira, artık sermayenin aktarım yapma gücü olmadığı gibi, üretimin gerçekleştirilebilmesi için bu kadar emeğe de artık gerek yok, kaldı ki, komünizm korkusu da sermayedarları ürkütmüyor. Sermayenin hakim olduğu böyle bir dünyada sermaye niçin diğer kesimlere pay versin ki!
Emekçiler biraz yüksek ücrete ve kaynağını sermayenin sağladığı sağlık, eğitim gibi bazı haklara kavuşurken, tarihsel süreçte hakimiyetin kendisinden tamamıyla alındığının farkında olamamıştır. Ekonomide güç gelirden gelmez, sermaye üzerindeki mülkiyetten gelir. Emekçiler, sosyal devlet politikaları ile uyutularak, sermaye mülkiyetine sokulmadan, sermayeye piyasa oluşturma görevine koşuldular. Buna razı olan emekçiler, fark edemedikleri bu süreç içinde sermayeyi güçlendirdikçe, kendi tabanlarını zayıflatmış oldular. Bugünkü otomasyon ve esnek üretim süreçlerinde sermayenin emeğe dayanma gereği olmadığı için, artık pay vermek istemiyor. Üstelik, kapitalizmin bugünkü krizini aşma yolu da, maalesef, sosyal politikaların eritilmesi olarak görülüyor.
Tarihsel sürece baktığımızda şunları görüyoruz. Kapitalizmin bir kriz döneminde emekçilere bazı haklar verilmiş, ikinci kriz döneminde de bu haklar kısmen geri alınıyor. Verme durumunda olan, daima alma gücünü de elinde tutar! Şunu da üzülerek görüyoruz ki, kapitalizm emeğe bazı hakları verirken de, bunları alırken de fevkalâde bilinçli davranmıştır. Oysa emek, maalesef tam bir bilinç kayması içinde ilk aşamada sevinmiş, ikinci aşamada ise kederlidir. Umalım ki, emekçiler sevinçle kaybettikleri bilince, üzüntüyle kavuşsunlar ve hem kendilerine hem de insanlığa gerçek demokrasi ve özgürlük yolunu açsınlar!

e-posta:
izo40@hotmail.com

  Başa dön

  NOT..........Vedat İlbeyoğlu

Bir infazın aynasından...

Bir devlet politikası, en “şeffaf” kostümlerini giydi ve en cevval haliyle bir kez daha ortalıkta salındı. İcraatlar, hep o bilinen meşhur genetik bozukluğa işaret ediyordu; Kürt fobisi! Amerikan işgali altındaki Irak’a ve Irak sorununa, malul olduğu Kürt korkusunun girdabında, bir tür akıl yitimiyle yönelmeye çalışan “milli güvenlik” rejimimiz, geçtiğimiz hafta içinde “içerdeki” Kürtleri tepelemekle meşguldü. Abdullah Öcalan’ın bir CIA komplosuyla yakalanıp Türkiye’ye getirilişinin 6. yıldönümünde yapılan yaygın protesto gösterileri dizginsiz bir şiddetle karşılandı. Cop, dipçik ve gaz bombalarıyla yetinilmedi, Mersin’de henüz 19 yaşındaki bir Kürt genci, Ümit Gönültaş açık bir infazla yaşamdan koparıldı. Benzerleriyle birlikte, devletin Kürt politikasının en yalın ifadesi olan bu ‘açık infaz’, öncesiz ve sonrasız değil, hiç kuşkusuz. Kapsama alanına girdiği siyasal süreç içerisinde, öncesi ve sonrasıyla birlikte, bir politikanın getirip dayattığı bu cinayet, aynı zamanda dayanak ve sonuçlarıyla o politikaya tutulmuş bir ayna da oluyor.
O aynada hangi görüntüler yok ki!
- ‘90’lı yılların başında dizginlerinden boşalmış özel savaşın, yerlerinden yurtlarından koparıp savurduğu yoksul Kürtlerin, kimliklerinde direnme mücadelesi... 15 Şubat protestosunda payına infaz düşen Ümit de, bu sürecin bir halkasıydı işte...
- 15 Şubat gösterileri ve devletin infazlı yanıtı, karşılıklı irade beyanlarıdır. Biri; bütün sıkıntı ve sancılara karşın nedamet getirmeyen, susmayan, “savaşa geçit vermeyeceğiz” diyerek barış mücadelesinde ısrar eden Kürtlerin, diğeri; çözüm(süzlüğ)ü şiddette, kışkırtıcılıkta, tahrikte ve de emperyalizm işbirlikçiliğinde arayanların irade beyanları...
- Saldırganlık ve şiddet yeni değil elbette. Ama bu son dalganın, fiyasko üreten “Türkmen kartı” ve Kuzey Irak Kürtlerine ilişkin biriken gerilimin içe dönük olarak boşalmasıyla da ilgisi olsa gerektir. Biriken gerilim, yılların pratiğiyle artık içselleşmiş bir devlet refleksi halinde harekete geçiyor, adres ise elbetteki Kürtler oluyor. K. Irak’taki Kürtleri düşman belleyerek, Türkmenleri kışkırtarak, kontrgerilla diplomasisinden medet umarak, Amerika’ya yaltaklanarak korunmaya çalışılan Kürt mevzisi, içerideki bu geleneksel şiddet refleksiyle tamamlanıyor. Diyarbakır’da, Siirt’te, İstanbul’da, Van’da ve de Mersin’de canla başla girişilen meydan muharebeleri, biraz da Kerkük ve Kandil heveslerinin boşta kalmasının yarattığı sinir halini yansıtmıyor mu?
- Peki, baktığımız ‘ayna’da yansıyan Amerikan haydutluğunu görmemek mümkün mü? Bakmasını ve görmesini bilmeyenler ya da açık bir niyet ve bilinç çarpıklığı yaşayanların, “Mersin’deki bir gencin polisçe katledilmesiyle ABD’nin ne alakası var?” vb. sorularını duyar gibi olsak da, askeri-siyasi bürokrasisiyle, sermaye birikim mekanizmasıyla Türkiye’nin son 50-60 yıllık kapitalist sisteminin yapısal-yönetsel karakteristiği durumundaki Amerikan bağımlılığını görmemek ne mümkün! Kürt sorunu da bu bağımlılık içerisinde özellikle son 15 yılda özel bir yer tuttu. Sonuç vermeyeceği açık yöntemlerle çözümsüzlükte ısrar ederek adeta sorunun varlığında güç devşiren iktidar odakları, bu konumlarını önemli ölçüde Amerika’nın dolaylı-dolaysız desteğiyle idame ettirdiler. Yürütülen ‘düşük yoğunluklu savaş’ta, kullanılan askeri taktikler ve yüzmilyarlarca dolarlık silah alımlarının yanı sıra en kritik dönemeçlerde en stratejik “yardımlar” alındı. Çekiç Güç ve ‘36. Paralel’ yasağına dayanılarak Kuzey Irak’taki sınır ötesi harekatlar buna örnektir.
Ve bir diğer örnek vardır ki, bizzat Ümit Gönültaş’ın yazgısını da belirlemiştir. 15 Şubat 1999’da
Öcalan’ın bizzat Amerikan operasyonuyla Türkiye’ye teslim edilişinden bahsediyoruz. CIA’nın rolü biliniyordu ama geçtiğimiz hafta dönemin o çok “ulusalcılığıyla” meşhur başbakanı tarafından bizzat ikrar edildi. Onlarca tutsağın hayatına malolan “Hayata dönüş” zulmü (ki hayatın ona kestiği en ağır cezadır bu!) ve bir de “Rahşan’ın kocası” misyonuyla hafızalarımıza kazınmış bu başbakan eskisi açıkça söylüyordu: “CIA olmasa Öcalan’ı getiremezdik. ABD istemeseydi bu iş olmazdı...”!
Çok açık; o günlerde şovenist bir histeriyle kutlanan ve “Türk devletinin yenilmez gücü”ne kanıt olarak sunulan bu “milli zafer”, bir Amerikan kıyağından başka bir şey değilmiş meğer! Şimdi 6 yıl sonra, bu CIA komplosunun yıldönümünde infaz edildi, Ümit Gönültaş... Amerikan tezgahlarında çözüm arayanlar, CIA komplosunu “milli zafer” diye yutturmaya çalışanlar, zaferlerine bir yenisini daha eklemiş, Ümit’i vurmuşlardır.
Bitmez paranoyalarla sığınılmış “mermerden mevzi” böyle savunuluyor işte... Nereye kadar?!

e-posta:
vedatilbey@yahoo.com

  Başa dön

  KİRVEME MEKTUPLAR..........Mıgırdiç Margosyan

Kar meselesi

Kirvem,
Şu sıralar meteoroloji raporları “her yerde kar var” şarkısını tellendirip duruyor. Kar güzel şeydir be Kirvem!
Hani düşün lapa lapa yağan bir karın ardından doğan pırıl pırıl bir güneş altında mesela Uludağ’da, örneğin Kartepe’de, Kartalkaya, Ilgaz, Erciyes ya da ne bileyim işte farzedelim ki Palandöken’de ayaklarında Evropa malı en güzel kayakların, üstünde soğuk geçirmeyen en afili kıyafetlerin, gözünde Rayban mı, Safilo mu işte her ne karın ağrısı markaysa güneş gözlüğünle, elindeki eldivenin, başındaki ponponlu kukuletanla dalları karlarla kaplı çam ağaçlarının arasından tertemiz, mis gibi bol oksijenli havayı ciğerlerine doyasıya çekerek tele-skiyle salına salına tırmandığın tepelerden, bu kez de karlar üzerinde rengârenk kıyafetinle son sürat kayarak, slalomlar çizerek aşağılara doğru inerken, aynı zamanda az ötedeki lüks otellerin bacalarından tüten dumanlar sımsıcak bir şömine ateşinin her daim emrine amade olduğunu, keza mutfakta beyaz kolalı kıyafetleri içindeki Bolulu, Mengenli, Konyalı aşçıbaşılarıyla yamaklarının katar gibi uzayıp giden açık büfe masalarda yan yana dizmek için kırk türlü böreğinden çöreğine, zeytinyağlısından tut anasının nikâhına kadar etlisiyle, sütlüsüyle, tatlısı, meyvesi, dondurmasıyla ya da ahçıbaşının sabahın köründen itibaren büyük, kocaman bir kayık tabakta “günün menüsü” diyerek hazırlayıp süsleyip yemekten çok sanki ünlü bir ressamın tablosunu andıran, hani kıyısından köşesinden maazallah bir çatal, bir kaşık aldığınızda tablonun renk, şekil, estetik ahengini, sihrini bozup tüm görüntüsünü berbat edeceğinden, yemekten çok sanki sadece seyretmek için özenip bezenip yaptığı, hani şu “kıtıpiyos halk”ın cemi cümlesinin tabiriyle “yeme de yanında yat!” deyip karşısında yalanıp duracağı “ ekose etekli levrek” tabağını masanın tam ortasına yerleştirip tatlı gülüşüyle emrinize sunduğu böylesine bir mekânda; yaniyakim şöminede çatırdayan odunların reçine kokan rahyasıyla özellikle hanımların parfüm kokularının gizemli çekiciliğiyle aynı zamanda da altındaki mum aleviyle her an sıcak servise hazır pırıl pırıl çelik tencerelerdeki hafif yemek kokularının giderek birbirine karışıp iştahınızı gıdıklayan cümbüşü içinde orkestranın ruhunuzu okşayan, belki de kim bilir hangi tatlı anılarınızı anımsatan hafif müziği eşliğinde önce aperitif bir Scotch viski, belki bir Fransız konyağı, hafif tonikli, tıraş limonlu, bol buzlu bir Gordon cin belki de bir bardak beyaz İspanyol şarabıyla az sonraki yemek şöleni için iştahınızı törpüleyip akşam karanlığında direklerden sarkan ampuller altında dışarda hafiften hafife atıştıran kar taneciklerini pencereden seyrederken…Kar güzel şeydir be Kirvem!
Hani düşün günlerce lapa lapa yağan karın kalınlığı nerdeyse tek odalı düz damlı evini örtüp etrafta derebeyliğini sürdürdüğü bir kış kıyamette, “zozan” bir gecede mesela Posof’ta, örneğin Ağrı’da, Damal, Narman, Oltu, Tortum ya da ne bileyim işte farzedelim Hakkâri’de, Çukurca’da evinin altındaki “kom” da, ahırda kendi halinde ayakta uyuyan boz eşeğinle, onun yanı sıra üç beş ineğin de yerde yan yana yaslanıp baharla beraber yonca olmasa da yine de en azından kayalar arasında kendiliğinden yetişen üç beş taze çakır dikeninin rüyasına dalmışken, sen yukarda, tek gözlü evinde çoluk çocuk “külfet”inle yerdeki sofra bezinin çevresinde bağdaş kurup içine ekmek doğradığın bir tencere sıcak mercimek çorbasının yanı sıra bir de yumruklayıp kırdığın bir baş kuru soğanın “pivaz”ın cücüğünün keyfini sürüp, ardından da karnı burnunda hamile karınla çocukların yan yana boy hizasıyla uzanıp yorganlarını başlarına çekip ısınmaya çalışırken, gaz lambasının ölü ışığı altında sigara tabakasından sarıp tellendirdiğin sigaranın dumanlarını basık, alçak tavana doğru üflerken, dışarda vınlayıp giderek tipiye dönüşen havanın zaten günlerden beri kapalı olan yolların bu gidişle kolay kolay açılmayacağını, pencerenin çatlak camını ha babam sıvazlayan kar taneleriyle resmen yazıp gecenin ayazında ilan ederken, bugün-yarın doğurdu doğuracak karını battaniyelere, yorganlara sarıp köpeklerin ya da mezradaki tek tük komşuların bismillahla, el birliğiyle çekeceği kızakla cehennemin bucağındaki en yakın sağlık ocağına taşımak için sabahın köründe yola çıkıp akşam karanlığı bastırmadan kazasız belasız, kurda kuşa yem olmadan, dönüp ortalarda kalmadan ulaşıp ulaşamayacağının hesaplarına dalıp sabahı iple çekerken…yine de kar güzel şeydir be Kirvem!
Ha Uludağ’da, ha Çukurca’da!!!

e-posta:
mmargosyan@hotmail.com

  Başa dön

  SÖZ OLA, TORBA DOLA..........Üstün Yıldırım

Bu ne sevgi oof!.. of!...

Birkaç söz yerine , bir sözcük koymak istedim bu gün torbaya; ama şan salmış bir televizyon büyüğünün(!) bir sözü son anda yazının sonuna giriverdi konu gereği. Hiç kuşkum yok torbayı; hem de ağzına dek yine o tek sözcük dolduracak. Benim dilime dolanan, kimilerinin başına da iş açan o sözcük meslek sözcüğü. Bir süre önce yapılan federasyon başkanları seçimi öncesinde yapılan aday tanıtımında meslek sözcüğüne verilen yanıtlar bu sözcüğün kafama kazınmasına neden olmuştu. Adayların öz geçmiş, öz gelecek ve öz düşüncelerine ilişkin öz bilgiler verilmişti tanıtımda. Gördük ki adayların tümü de okumuş adamlardı. En kötüsü lise bitirmişti. Sular seller gibi olduğu bilinemese de, tümü en az bir yabancı dil biliyordu. İki, üç dil bilenleri bile vardı. Eğitsel, ekinsel, bilgisel ve de bilimsel birikimleri üst düzeyde görünüyordu. Ama nedense bunca özelliğe ve güzelliğe karşın pek çoğu, meslek sözcüğünü anlamamış, yanlış yanıtlamıştı. Meslekleri yerine, büyük bir rahatlıkla yaptığı işi söylemişlerdi. Bu da kimi zaman düşündürücü, kimi zaman güldürücü; ama her zaman üzücü gelmişti bana. Sözgelimi, eczacılık fakültesini bitirmiş eczacı, mühendislik öğrenimi görmüş mühendis vardı adaylar arasında. Bu doğaldı. Onun yerine, örneğin, Fazı Hüsnü Dağlarca’nın “Baltacı” şirindeki baltacının “Kömür kırarım, odun yararım. Baltacı!..” diye seslenmesi gibi, eczacının da, “İlaç yaparım, ilaç satarım. Eczacı...” demesi beklenemezdi kuşkusuz. Çünkü, ilaç yapıp, ilaç satmak onun işi idi, mesleği ise eczacı. Ancak fen ve İngilizce öğrenimi görüp de mesleği “serbest” olanlar vardı ki, ne yaptıkları belli değildi. Kaldırım mühendisliği gibi bir şey olmalıydı yaptıkları. Mesleği “serbest” olmasına karşın çok da “serbest” olamayanlar vardı bir de ve onların ne yaptıkları belliydi hiç değilse. Bunlardan biri “serbest ticaret” yapıyordu antropoloji öğrenimi gördükten sonra. Sosyoloji ve coğrafya öğrenimi görmüş başkaları ise “serbest” mesleğin “müteahhit” dalını seçmişlerdi. İlahiyat öğrenimi görmüş antrenör, spor akademisini bitirmiş muhabir, konservatuarın halk oyunları bölümü çıkışlı “iş adamı”, mühendislik öğrenimi yapmış turizmci vardı. İktisat ve ticaret okumuşlardan biri “yöneticilik”, diğeri ise “spor yöneticiliği” mesleğini seçmişlerdi. Lise çıkışlı “iş adamı” da vardı. “İş adamını” meslek edinmiş adamlar, iş adamı yetiştiriyor ya da üretiyor olmalıydılar. Yani adamı iş edinmişlerdi de, işin adamı mıydılar o belli değildi. Yüksek ve yüksek olmayan öğrenimden geçip “devlet memurluğunu” meslek seçenlerin yanında,“bürokrat” mesleğini yeğleyenler vardı bir de. Bir tane de teknoloji yüksek mühendisi. Hem de Ankara Üniversitesi’ni bitirmişti. Oysa, bu üniversiteden mühendis çıkması zordu. En azından adayın okullu olması gerektiği yıllarda. Çünkü, yoktu böyle bir bölüm. Çok sonraları açıldı da; o aday da çok sonra böyle bir öğrenim gördüyse bir şey söylenemez kuşkusuz. Ama, hiç değilse meslek sorusunu doğru yanıtlamıştı.
Verilen yanıtların çoğunun yanlış olması ve yaptıkları işi göstermesi şaşırtıcıydı kuşkusuz. Şaşırtıcı bir başka konu da yaklaşık kırk başkanlık için yüz yirminin üzerinde adayın baş vurmuş olmasıydı. Bu ilginin nedeni spor aşkı mıydı, yoksa özerkleştirilen federasyonlardaki parasal olanakların albenisi mi, düşünmek ve tartışmak gerek. Özellikle de ayaktopu federasyonundaki dayanılmaz ve de inanılmaz olanaklar insanları özendirmiş olabilir. Sözgelimi 39 milyar eski liralık aylığı yeni yönetimce uygun görülmeyen bir çalışanın büyük özveriyle kabullendiği 17 milyar TL. Ya da ulusal takımı çalıştıranlara yerli ve yabancı para üzerinden ödenen bir konut parası tutarındaki aylıklar, yolluklar ve şunlar ve bunlar. Ve de vaylar. Hem de vay vaylar... Vay bana vaylar bana, dert oldu bu aylıklar bana.
Bu ülkenin cumhurbaşkanı almıyordur onca parayı bir ayda. Başbakanın ise alamadığını, geçinemediği için de ticarete atıldığını yazılanlardan, çizilenlerden biliyoruz. Çocuklarını arkadaşının okuttuğunu da. Yetmiş milyonu yöneten adam, 25 kişiyi yöneten adamın aldığı parayı alamıyor; ama yine de AB için uğraşıp duruyor. Ya tonlarca para alanlar. Yani, varsılın parası yoksulun çenesini yormakla kalmıyor, kimilerinin de isteğini kabartıyordu anlaşılan. Bu da onca kişinin meslek (!) değiştirmesini, asıl mesleklerini bırakıp “federasyon başkanlığını” meslek edinmelerini zorunlu kılıyordu iş adamı(!) bile olsalar. Şansal Büyüka’ nın dediği gibi sporun güzelliği(!), görselliği bu olsa gerek. Gerçi Şansal Büyüka “Futbolun güzelliğiyse, görselliğiyse işte bu” diyerek dillendirmişti bunu ama; olsun. Ne de olsa kendileri söylemleriyle şan salmış biridir. En iyisi, yıllar öncesinde şan salmış bir şarkıyla, günümüzün anlı şanlı bir şarkısını harmanlayıp bitirmek yazıyı. Bu ne sevgi oof!!.of!... Bu ne ızdırap...Zavallı halk, her zaman harap.

e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net