www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Batımerkezci gericiliğe karşı
   Asyamerkezci gericilik mi?

Batının Doğu’yu sömürgeleştirme süreçlerinde “Batımerkezci”, “Avrupamerkezci” ya da, Edward Said’in detaylandırdığı “oryantalizm”, “şarkiyatçılık” yönteminin ne kadar etkili olduğu biliniyor.

Abidin Dino’nun ölüme direnişi
İnsan, ölümün bilincinde olan tek canlıdır. Ölümü bilmesi yaşamın tadını çıkarmasını engellemez.

Hegemonyanın av sahası: ORTADOĞU
İşçi hareketleri, toplumsal mücadeleler tarihi, siyasal felsefesi üzerine çalışmalar yapan; Uluslararası İşçi Hareketleri, 11 Eylül Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz, Sokakta Politika, Siyasal İslam ve AKP, Reddin Gücü, Gücün Reddi adlı kitapları bulunan Volkan Yaraşır’la “İmparatorluğun Yeni Av Sahaları” adlı son çalışması üzerine konuştuk.


Batımerkezci gericiliğe karşı
   Asyamerkezci gericilik mi?
Fatih Polat
İranlı düşünür Dâryûş Şâyegân’ın, “Batı Karşısında Asya” adlı, iki kitaplık çalışması batının işgalci gücü ABD’nin İran’a yönelik tacizlerinin dozunun giderek arttığı bir dönemde Türkçeye çevrildi. Daha önce de, “Yaralı Bilinç”, “Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni” adlı kitapları Türkçeye çevrilmiş olan yazar, İslam felsefesi yanında Hint ve Uzakdoğu felsefesi uzmanı olarak biliniyor.
Batı’nın doğu toplumları üzerindeki tahakkümünün, tarihsel ve kültürel kaynaklarını ele alan yazar, batının Asya uygarlıkları karşısındaki etkisinin kapsamlı bir yabancılaştırma süreci olduğunun altını çiziyor. Asya uygarlıklarının hem kendi “tarihsel emanetlerine”, “ulusal hatıralarına” yabancılaşmasında “batılılaşma”nın belirleyici olduğunu dile getiren yazar, bunun Asya uygarlıklarının birbirlerine yabancılaşmasına da yol açtığına vurgu yapıyor. Kitabın bütünü, bu ana temanın kanıtlanması ve deşifre edilmesine yönelik tespitlerden oluşuyor.
Şâyegân’ın, diğer kitaplarında da tanık olduğumuz bakış açısını özetlemek bakımından “Batı Karşısında Asya”daki şu saptamasına atıf yapılabilir: “Batılaşma, pek çok kez söylediğimiz gibi, Batı uygarlığının gerçek niteliğinden habersiz olmaktır. Bu bilgisizlik, durumun dış yüzünü özüyle karıştırmamıza, Batı uygarlığının görünümlerini onun teknolojik ürünlerinin şaşırtıcı kullanışlılığıyla sınırlamamıza ve bu ilerlemenin ardında cerayan eden düşünceden gafil olmamıza neden olmaktadır.” (sayfa 62)
Mistik ve geleneksel
Yazar, bu gafil olma durumunun Asya toplumları için giderek zihinsel bir felce yol açtığını savunuyor. Şâyegân’ın yaklaşımında Gandi’nin pratiğine yansıyan, batının teknolojisinin bile “kültürel bir kirlenmeye”, yabancılaştırmaya yol açacak etkiler taşıdığı kuşkusuyla bakma tutumunun izlerini görüyoruz. Yazar her ne kadar bu konuda ince bir uslup kullansa da, Batı uygarlığını irdeleme tarzındaki, mistik ve geleneksel tutumu onu böyle bir noktaya düşürüyor.
Batının Doğu’yu sömürgeleştirme süreçlerinde “Batımerkezci”, “Avrupamerkezci” ya da, Edward Said’in detaylandırdığı “oryantalizm”, “şarkiyatçılık” yönteminin ne kadar etkili olduğu biliniyor. Bu konuda bugüne kadar çok sayıda kitap yazıldı ve çok kapsamlı tartışmalar yapıldı, halen de yapılıyor. Ancak bu tartışmanın en can alıcı ayrım noktası, Batı’nın Şark’a tahakküm kurmak için, mitlerden edebiyata kadar uzanan geniş bir alandan yararlanarak geliştirdiği ve Şark’a da hakim kıldığı söylemi deşifre etmeyi, Avrupamerkezciliğe karşı bir Doğumerkezciliğine vardırıp vardırmamak?
Batı’nın Doğu’yu yönetmek için onu aşağılama ve kendisine tabi kılmak üzerine kurulu “çağdaşlaşma” düşüncesine karşı çıkmak adına işi kültürel bir kamplaşma noktasına vardırmak sıkça tanık olunan bir tutum. Said’in “özenle kaçındığını” ifade ettiği bu noktaya Şâyegân, gönüllü olarak düşüyor.
Nihilizm sepeti
Batı’nın tarihini “nihilizm” kavramı ile birlikte tartışan Şâyegân, maneviyattan uzaklaşma olarak gördüğü ne varsa hepsini “nihilizm” sepetinin içine dolduruyor. Ve bu sepette öyle büyük bir sepet ki, Marks’tan Rus Bolşevizmine kadar, batıyı geleneksel değil, sınıfsal bir noktadan sorgulayan ve hesaplaşan herkes, her hareket bu sepete dolduruluyor.
“Rus bolşevizminin, Rus nihilizminden ve anarşizminden doğmuş olması da raslantı değildir. Nitekim lll. Reich de Batı nihilizminin, özellikle de Alman ulusunun Faustçu düşüncesinin bir ürünüdür. Stalingrad Savaşı, bir bakıma iki Avrupa nihilizminin, Alman ve Rus nihilizminin meydan savaşıdır.” (sayfa 23)
Marks’ı da “Batı nihilizmi”nin bir ürünü olarak adlandıran ve okura uzak durmayı öğütleyen yazar, “Büyük Çin Uygarlığı”ndaki kendine yabancılaşmanın kaynağında da Batı nihilizminin Mao ile “sızması”nı görüyor.
Böyle olunca da, emek ve sermaye arasındaki temel ayrımın insanlık tarihi içindeki belirleyici yeri; insanlık tarihinin Batı’dan Doğu’ya kadar uzanan olumlu örneklerinin, kaynaklarının yeni bir uygarlığın harcı olup olamayacağının sorgulanması gibi arayışlar Şâyegân’ın meselesi olmuyor.
Savunma biçimi
Bir süre Tahran Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Felsefe ve Hindoloji dallarında öğretim üyesi olan ve halen İran, Fransa ve ABD üçgeninde yaşayan Dâryûş Şâyegân’ın, İran’ı savunma biçimi örneğin Said’in Filistin’i savunma tarzından köklü farklılıklar arzediyor.
Batı’nın yayılmacı, ekonomik, kültürel ve asgari sömürgeciliğine karşı Şâyegân’ın üslubu Asya’nın “mağrur” bir biçimde kendi içine kapanmasından başka bir yere kapı açmıyor. Böyle bir bakış açısı, Asya’nın ve Batı’nın ezilenlerin birliğini sağlamanın önüne engeller koyan tehlikeli başka bir gericiliğe yol açıyor.
Batı’nın yabancılaştırıcı tahakkümü, Asya’nın ya da genel olarak Doğu toplumlarının aydınlanma süreçlerine karşı kuşkucu yaklaşmalarını belki anlaşılır kılabilir ama, haklı gösteremez. Ve, insanın dünyayı mistik öğretilerin etkisinden sıyrılarak kendi aklı ile sorgulaması, Asya ile Batı arasındaki ilişkinin sömürgeci karekterinin görülebilmesinin ve bu gidişatın tersine çevrilmesinin de önkoşuludur.
Kutsal öğretiler etrafında dünyayı yorumlamaya ve açıklamaya çalışan Şâyegân’ı okurken okur haklı olarak soracaktır: “Avrupamerkezci gericiliğe karşı Asyamerkezci gericilik mi?”
“Batı Karşısında Asya”, Dâryûş Şâyegân, 295 sayfa, İnceleme, Anka Yayınları


Başa dön


Abidin Dino’nun ölüme direnişi
Sennur Sezer / sezer@evrensel.net
İnsan, ölümün bilincinde olan tek canlıdır. Ölümü bilmesi yaşamın tadını çıkarmasını engellemez. Ölümü kendine yakıştırmaz belki. Ama kanser tanısıyla hastaneye yatırılması, bir tutuklunun ölüme mahkûm edildiğinin bildirilmesi kadar kesinleştirir ölüm düşüncesini.
Bir insanın özellikle sanatçının bu duruma nasıl dayandığı hep şaşırtır beni. Dünyadaki her olaya duyarlı olan bu insanoğulları (ve elbet Havva kızları) kendileriyle ilgili olanlara duyarsız mıdırlar? Hiç sanmıyorum. Abidin Dino’nun Ferit Edgü tarafından düzenlenmiş hastane notlarını (Ölüm mü ?Ne Buluş, Sel Yayınları) okurken yeniden düşündüm bunları. Dino, hastalığı, acı çekmeyi yaşamın bir parçası olarak anlatıyor daha doğrusu belgeliyor. Ağır bir ameliyattan sonraki uyanışı Dino’dan öğrenebilirsiniz:
“Ameliyat sonrası uykudan çıkmak için baş döndürücü bir dağ yamacını tırmanmak lâzım. Çok büyük dikkat isteyen bir iş.
Günleri beklemek. Saatleri, dakikaları, saniyeleri beklemek.”
Acı çekmeye yazarak, düşünerek direndiğini anlamak için şu satırları okumak yeterli :
“Pencereden bakınca şaşıyorum. İnanılır gibi değil, dışarıda sokaklarda, evlerde milyonlarca insan var. Acele ile bir yerlerden bir yere koşuyorlar. Pervasız, merdivenlerden inip çıkıyorlar koşarak. Deli mi bunlar?
Her şeyi bırakıp, dua eder gibi oldukları yerde oturup, yarasız beresiz, sancısız olmanın mutluluğunu düşünseler günde beş dakika! Evet, oldukları yerde kaldırımlarda oturup düşünseler biraz.”
Ağrı duymamanın mutluluk olduğunu anlamak için nasıl bir acı çekmek gerektiği düşlenemez elbet. Dino bile ancak yüzyıllardır acı örneği olarak resmedilmiş, heykelleştirilmiş İsa’dan yola çıkarak tanımlayabilir bunu:
“Sancı, sancı, sancı. Çarmıha gerilsem daha fazla mı sancı duyarım? Sancının son sınırlarına ulaşmak.”
Dino acı çekerken elbet aynı yolu kendinden önce yürüyenleri anımsayacaktır, arkadaşlarını:
“Prévert’le telefonda konuşmuştum (ölümünden bir-iki ay önce):
-Burada, dünyanın ucundayım.
Ucunda olmak dünyanın, yokluk uçurumuna yuvarlanmadan önce.
Tristan Tzara’ya rastlamıştım Saint Sulpice çeşmesi önünde. (Ölümünden bir iki ay önce):
-Ne dersin, içimizdeki yıldızlara kozmonotlar uçacaklar mı bir gün?
Kanserden öldüler ikisi de, ikisi de cigara dumanından.
Nâzım kanserden ölmedi, fakat son aylarda tekrar cigara içiyordu.”
Dino, hastaneyi, düşlerini, acılarını, sevgili eşinin şehre inişiyle kendisinin de şehre inmiş gibi oluşunu anlatıyor bize. Anlatıyor bize. Sızlanmıyor. Hatta kimi zaman acıyla gülümsüyor:
“Radyografi odası sanki uzay yolcularına göre donatılmış. Sırtüstü yatmış olarak beni yıldızlara mı fırlatacaklar?”
Sonra direncin formülünü veriyor:
“Acılara, korkulara, albastılara gülmek gerek.”
Ferit Edgü, kitabı sunarken “belki biz, yalnız ölümden değil, yaşamdan da korkan, böylece yaşarken ölenlere bir ders olur düşüncesiyle yayımlamakta karar kıldım” diyor. Ben Abidin Dino’nun ölümünün bir gün öncesine kadar sürdürdüğü notlardan oluşan bu kitabın bir direnç şiiri gibi okunabileceğine inanıyorum.
“Ölüm mü?; Ne buluş!“; Abidin Dino; 68 sayfa, Anı; Sel Yayıncılık


Başa dön


Hegemonyanın av sahası: ORTADOĞU
İşçi hareketleri, toplumsal mücadeleler tarihi, siyasal felsefesi üzerine çalışmalar yapan; Uluslararası İşçi Hareketleri, 11 Eylül Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz, Sokakta Politika, Siyasal İslam ve AKP, Reddin Gücü, Gücün Reddi adlı kitapları bulunan Volkan Yaraşır’la “İmparatorluğun Yeni Av Sahaları” adlı son çalışması üzerine konuştuk.
Son çalışmanızın genel çerçevesini anlatır mısınız?
Kitabı üç bölümde kaleme aldım. Birinci bölümde Irak ve Ortadoğu’nun siyasal ve toplumsal tarihi; ikinci bölümde 11 Eylül ve sonrası gelişmeler, ABD ve diğer emperyal güçlerin önümüzdeki dönemde içine gireceği pozisyonlar ele alındı. Emperyal güçlerin yöneleceği coğrafyalar ve bu coğrafyalara yönelme nedenleri ve muhtemel sonuçlar incelendi. Üçüncü bölümde II. Bush döneminde ABD’nin içinde yaşanması olası gelişmeler ve AB-ABD ilişkileri ve yeni karşı devrim operasyonları değerlendirildi. Her bölüm hatta bölümler içinde her konu ayrı ayrı okunacak tarzda ele alındı.
21. yüzyılda hegemonya savaşlarının temel kaynakların bulunduğu coğrafyalarda geçeceğini söylüyorsunuz. Ve emperyalist güçler arası rekabetin artacağını ve gerilimin maksimuma ulaşacağı alanlar olarak Ortadoğu’nun yanında Asya Pasifik, Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar, Doğu Avrupa, Afrika kıtası, Latin Amerika olduğunu belirtiyorsunuz, neden?
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve ABD’nin nüfus ve ekonomik alanlarının kesiştiği noktalara göre belirlenen jeo-politik, bir kutbun yani Sovyetlerin çökmesiyle farklılaştı.
Yeni jeo-politik enerji kaynakları ve yollarının yanında, kıymetli madenlerin, besin ve su kaynaklarının bulunduğu coğrafyalara göre şekillendirmeye başladı. Yani jeo-politik anlamda pradigmatik bir değişim sürecinden geçiyoruz. Bu anlamıyla Afganistan ve Irak işgali basit bir emperyal müdahaleden öte yeryüzünün yeniden paylaşılması ya da neo-kolonyalizmin bir göstergesi olarak ele almak gerekir. Ortadoğu hegemonya savaşlarının ilk deney alanı olurken, önümüzdeki dönem Latin Amerika’dan Asya Pasifik’e, Afrika’dan Orta Asya ve Kafkaslara, Doğu Avrupa’dan Balkanlara kadar her coğrafya emperyal güçlerin çatışkı ve çelişkilerinin yaşadığı alanlar olarak öne çıkacaktır.
Çünkü temel kaynakların kontrolü bir anlamda dünyanın kontrolü ya da efendiliğin ilanı anlamına gelmektedir.
Bu coğrafyalarda önümüzdeki yıllarda neler yaşanabilir? Hangi emperyal güçler, nasıl roller yüklenebilir? Kısaca açar mısınız?
Sorunuzun çok kapsamlı bir içeriği var, genel bir çerçeve içinde açıklayayım. Örneğin Asya Pasifik bölgesinin dünya üretimindeki payı hızla yükselmektedir. 1950’lerde bu pay yüzde 4 iken, 1990’ların ortalarında yüzde 25’e yükseldi ve ABD’yle eşit konuma geldi. Aynı yıllarda bölgeye doğrudan yatırım ciddi yükseliş gösterdi.
Bölge tam anlamıyla bir ekonomik çekim merkezi olma özelliği taşıyor. Asya Pasifik bir yanıyla etnik, dini, milli farklılıkları yoğun olarak yaşıyor. Birçok ülke her boyutuyla tam mozaik özelliği gösteriyor. Bu durum mikro milliyetçilik ve dincilik eksenli emperyal müdahalelere/politikalara açık bir yöndür. Coğrafyanın iki hegemonik devleti var: Çin ve Japonya. Bu iki güç hem ekonomik hem de askeri olarak bölgede ciddi ataklar yapıyor. ABD’de bölgeye ilişkin agresif politikalar geliştiriliyor. Öte yandan Kafkasya ve Orta Asya yeni jeo-politiğin en önemli coğrafi bölgelerinden biri olarak gözükmektedir.
Bu coğrafyada hızla toparlanan Rusya, ABD, Çin ve Japonya’nın atakları vardır. Ortadoğu’nun ABD tarafında açık işgali, özellikle Çin’i yeni enerji kaynakları bulmak için bu bölgeye yöneltmiştir. Ayrıca ABD Kafkasya ve bir dizi bölge ülkeleriyle girdiği ilişki Rusya’yı harekete geçirmiş kendi nufüs ve ekonomik alanlarını korumak yönünde politikalar geliştirmesine yol açmıştır. Kafkasya ve Orta Asya’da AB’nin atakları da gözardı edilmemelidir. Çünkü Kafkas ve Hazar petrolleri, doğalgazı ve kıymetli madenleri II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi günümüzde de artan oranda stratejik önem taşımaktadır. Karanlığın kalbi olarak anılan Afrika’da yeni dönemin önemli coğrafyalarından biri olacaktır. Özellikle Batı Afrika’daki petrol yatakları, kıtadaki kıymetli madenler ve domestik besinler emperyal güçlerin iştahını artırmaktadır. ABD’nin Ortadoğu’da sıkışması, AB’ye fırsat yaratmış Almanya, Fransa ve İngiltere eski sömürgelerine yönelmişlerdir. Diplomatik ilişkiler ekonomik ve askeri ilişkilerle derinleştirilmektedir. Ayrıca AB kıtayı askeri yapılanmasının deney alanı olarak görmektedir. Latin Amerika ise ABD’nin küresel tiranlığına karşı direnen, imparatorluk projesinin en zayıf halkasını oluşturan bir coğrafya öne çıkıyor. Brezilya’da Lula’nın iktidara gelişi ve Topraksız Köylüler Hareketi’nin muhteşem gelişimi Kolombiya’da yılların gerilla komutanı Marulando önderliğinde FARC ve ELN’nin askeri politik başarıları, neo-liberal saldırılara karşı direnişte başta Ekvator, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’de kurulan işsiz örgütlenmeleri ve halk meclisleri, kıtanın bütününü saran yığın hareketleri ve Venezüella’da yoksulların desteğini alan Chavez’in boyun eğmezliği, ABD’nin emperyal stratejilerini sarsmaktadır.
Çalışmanızda dikkat çeken bazı çözümlemeler, önemli çıkarsamalar var. Örneğin İsrail’de siyonist politikaların kilitlenme olasılığı bunlardan biri. Biraz açar mısınız?
“Global balkanlar” haline gelen Ortadoğu’da ABD’nin tetikçiliğini yapan İsrail’in Filistin sorununu soykırım katliam ve “dondurarak” aşmaya çalışması bir dizi iç sorunu da beraberinde getireceği kanısındayım.
Yoğun militarizasyon İsrail’in devlet/toplum/birey ilişkilerinde parçalanmalara yol açması muhtemeldir. Siyonist devletin kurulma aşamasında seküler siyonistlerle, köktendinci siyonistlerin konsesüsünde bugün bozulmalar yaşanıyor. İsrail toplumu hızlı bir polarizasyon içine giriyor. Önümüzdeki dönem “öteki” İsrail’in güçlenmesi, savaşa, işgale ve soykırıma karşı İsrail halkının yeni arayışlar içine gireceği potansiyelleri taşıyabilir. Bu noktada İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Arap asıllı İsrail vatandaşları önem taşıyabilir. Arap asıllı İsraillileri tehtid olarak algılayan Netanyahu’nun intihar bombacılarına değil, demogratik bombaya dikkat çekmesi gelecek açısından anlamlı ve düşündürücüdür. Ortadoğu yangınının ateş toplarının, İsrail’i sarması ve siyonist politikaları kilitlemesi olasıdır.
ABD için içerde post-modern faşist düzenlemelere giriştiğini dışarda emperyal agresyon politikaları izlediğini söylüyorsunuz? Bu tanımlamaya ya da kavrama neden gerek duydunuz?
Post-modern faşizm tanımlaması kavramlaştırma çabasıdır. ABD her devlette olduğu gibi kurucu efsanelere sahiptir. Başından beri emperyalist içerikte inşa edilen bu devlet, asli bir Amerikalıyla kendini özdeşleştirmektedir. O da WASP’tır. Yani Beyaz, Anglosakson, Protestan. Bunun yanında devletin “ilahi” bir nitelik taşıdığı varsayılmaktadır. Bu özellikler ırkçılığın uzun yıllar bir devlet politikası olması, Mc Carthycilik, II. Dünya Savaşı’nda Japon kökenli Amerikalıların toplama kamplarına kapatılması gibi faşist eğilimlerle karşılıklı kendini beslemiştir. Post-modern faşizm uygulamaları bir anlamıyla gündelik hayatın faşistleştirilmesi ve faşist uygulamaların içselleştirilmesidir.
Bir de Ukrayna, Sırbistan, Gürcistan için kullandığınız “demokrasi mühendisliği” tanımı var. Bu ülkelerdeki gelişmeleri yeni karşı devrim taktikleri olarak değerlendiriyorsunuz. Bu ülkelerde neler oluyor?
“Medeniyetler Çatışmasının” yumuşak teknikleri “sivil darbeler” ve “demokrasi mühendisliği” şeklinde gerçekleşiyor. İlk adım Belgrad’da Miloseviç’i iktidardan düşüren ayaklanmada atıldı. Ardından “Güller Devrimi” geldi. Son olarak Ukrayna’da “Turuncu Devrimi”nde benzer şeyler yaşandı. Bu sivil darbelerin örgütlenmesinden, kitlelerin mobilize edilmesine, gençliği örgütleyen neo-faşist örgütlenmelerden, ritüel ve eylem tarzlarına kadar bir dizi ortak noktaları var. Hatta iktidar karşıtı ve ezilenlerin eylem biçimlerinden biri olan sivil itaatsizlik taktikleri de sık kullanmaları dikkat çekiyor. Dezenformasyon, Manipülasyon ve misenformasyon birlikte kullanılarak, beyinlerin felç edilmesi amaçlanıyor. Bugün ağırlıkla olarak geçmişte “reel sosyalizmin” yaşandığı coğrafyalarda uygulanan rafine karşı devrim taktiklerinin, gelecekte yaygınlaşması olasıdır. Kıbrıs’taki referandum sürecini, Türkiye’deki AKP’nin iktidara taşınmasını benzer toplum mühendisliği uygulamaları olarak da görebiliriz. Artık emperyal müdahaleler açık işgal yanında, toplum mühendisliği taktikleriyle gerçekleşmektedir. Coğrafyaların fethi, beyinlerin fethiyle birlikte yürütülmektedir.
Yeni bir çalışmanız var mı?
Evet, işçi sınıfının değişen yapısını ve yakın dönemdeki uluslararası sendikal deneyimleri inceleyen bir çalışmayı yürütmekteyim. Eylül ya da ekim ayında yayımlamayı hedefliyorum.


Başa dön


Aydınların kamusal yönü
Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Edward Said’in, ölümünden önce yayınlanmaya hazır hale getirdiği son kitabı “Hümanizm ve Demokratik Eleştiri”, Agora Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Yalnız Amerika’nın değil, dünyanın önde gelen aydınları arasında yer alan Said’in hümanizm konusunda, çeşitli üniversitelerde verdiği konferanslardaki konuşmalarından oluşturduğu kitabın ilk bölümünde hümanizmin alanı tarif ediliyor. Said, hümanizmin tarihsel gelişimini, köklerini el aldığı bu bölümde hümanizmin bugünün dünyasındaki etkinliğini sorguluyor. Değişen dünya koşularında hümanizmin kendisini nasıl yapılandıracağının tartışıldığı ikinci bölümde ise “Hümanist Çalışma ve Pratiklerin Değişen Temelleri” ele alınıyor. Üçüncü bölümde ise filoloji ve hümanizm arasındaki bağlantıyı ele alan yazar, filoloji ve hümanizmin tarihsel serüvenine doğru bir yolculuğa çıkıyor. Dünya kültürünün önemli eserlerinden referanslar veren Said, filoloji ve hümanizmin temas noktalarını araştırıyor. Bu bölümle ilgili son başlık ise “Erich Auerbach’ın Mimesi’ine Sunuş.” Bu noktada okura bir hatırlatma yapmakta yarar var. Kitabın şimdiye kadar aktarılan bölümleri, daha çok Said’in üniversitelerde verdiği konferanslardan oluştuğu için, dinleyicilerin konuya ilgili oldukları varsayılmış gibi görülüyor. Hümanizm konusunda az çok bilgi sahibi olmayan okurlar bu bölümlerde sıkça başvurulan göndermeler ve atıflar konusunda sıkıntı duyabilirler. Kitabın son bölümünde ise “Yazarların ve Entelektüellerin Kamusal Yönü”nü ele alan bir makale bulunuyor. Yazısına 1981 yılında aydınların Reagan rejimine karşı yaptıkları bir toplantıyı anımsatarak başlayan Said, o günden bugüne aydınların benzer durumlar karşısında gösterdikleri tepkilerin izlerini sürüyor. Özellikle Irak savaşı öncesi ve sonrasında başta üniversite olmak üzere, medyada kendisine yer bulan aydınların ‘piyasa’ kurallarına göre hareket etme hallerini ve aydınların kamuya karşı sorumluluklarını tartışan Said’in bu makalesi yalnızca Amerika’nın dünyanın bütün aydınları için yapılabilecek bir tartışmayı da gündeme taşıyor.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net