www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Rice dikte etti, onlar ‘mest oldular’!
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Şike nasıl yakalanır?
JİN Û JÎN
____
Yıldız İmrek Koluaçık
8 Mart’a yaklaşırken
sorular sorunlar
____
Av. Devrim Avcı
Sigortalılığınızın tespitini isteyebilirsiniz
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Kapitalizm = Özelleştirme = Yolsuzluk
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Af ve deve
KARŞI KIYIYA YAZILAR
____
Tijen Zeybek
Heyecansız seçim
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Rice dikte etti, onlar ‘mest oldular’!
Amerikan savaş ve işgal kabinesinin iki saldırgan “şahsiyeti”; Douglas Feith ve Condoleezza Rice, neredeyse araya gün koymadan, birbirini izleyen günlerde Türkiye’ye geldiler. Feith’in devlet ve hükümet yetkilileriyle görüşmelerinde dile getirdiği Amerikan istekleri daha önce basına yansımıştı. Condoleezza Rice, aslında, kendisinden önce Feith tarafından dikte ettirilen Amerikan isteklerinin “Türk yetkililer” tarafından “anlaşılması”na nezaret etti; Amerikan diktesini bakanlık düzeyinde, bir kez daha ve “önemle” teyit ettirdi. Buna göre, “Türkiye, Irak’ın içişlerine karışmamalı; Kerkük’ün statüsünün Iraklıların işi olduğunu anlamalı, İran ve Suriye ile ilişkileri ABD’nin politikalarını gözeterek yeniden düzenlemeli, İncirlik’in askeri operasyonlar için daha aktif olarak kullanılmasına itiraz etmemeli”ydi. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Rice’nin bir kez daha gündeme getirdiği bu istekleri, “ABD’nin Irak’ta demokrasi ve istikrar çabası”yla ilişkilendirerek, ABD politikasını desteklediklerini ilan etti. Gül, ABD’nin kurduracağı “Yeni Irak hükümeti”nin desteklenmesi için “komşu ülkelerle” toplantı yapacaklarını açıkladı. “İncirlik halen çok yararlı olmaktadır. Amerika’nın yeni taleplerini inceliyoruz. İyi niyetliyiz” diyen de oydu.
Amerikan misyonerler ise, “yarasa Condi”yi, “tuttuğunu koparan, sıcak ve şeffaf biri” olarak selamladılar. Onu, Abdullah Gül ile “el ele” fotoğraflayarak, “stratejik ortaklık”ın sürdüğüne dair “somut ve görsel” belirlemeler yapmaktan da geri durmadılar. Onlara göre, “Rice ziyareti ile” Türk-Amerikan ilişkilerini “yeniden ısıtmıştı” ve “bu oldukça sevindirici”ydi! Rice’nin yinelediği Amerikan isteklerini “daha rasyonel ve uyumlu politika”nın işareti sayıyorlardı ve Rice’nin “uslübu ve sıcaklığı”nı buna kanıt gösteriyorlardı. Bu “sıcaklık ve şeffaflık”tan, Abdullah Gül ve Taha Akyol özellikle mest olmuşlardı!
Kuskuşuz, yeni Dışişleri Bakanı sıfatıyla çıktığı ilk bölge gezisinin “ilk adımı”nda Rice, Amerikan talimatlarını tüm ilgili bölge yönetimlerine tebliğ etmekten başka bir şey yapmamıştı. Bu tebliğde yer alan her madde ise, bölge halklarının başı üzerinden ABD hegemonyasının sağlamlaştırılmasını içeriyordu. ABD, silah zoruyla elde ettiği mevzilerini, aralarında diplomasi oyunları da olan çok yönlü politik ataklarla takviye etmek istiyordu. Bu politikanın, ileri sürüldüğü gibi., halklara barış, demokrasi ve özgürlük sağlayıcı en küçük bir özelliği ve amacı yoktu. Irak ve Filistin halkının kurtuluş mücadelesi; işbirlikçi ve uzlaşmacı grühün-Mahmut Abbas şimdi bunlardan biri olarak öne çıkıyordu- katkılarıyla bastırılmak, ve sözüm ona Amerikan barışı kanıtlanmak isteniyordu. Böylece, bu savaş ve işgal gücünün hegemonya politikalarıyla halkların hakları ve çıkarları arasındaki kesin uzlaşmazlık da örtülmüş ve emperyalist-Siyonist haydutluk aklanmış olacaktı(!) Mısır’da, yanına Ürdün Kıralı ve Mısır Devlet Başkanı’nı da alarak İsrail politikalarına ABD desteğini yineleyen Rice,bu “rasyonel ve uyumlu politika”nın ne menem bir politika olduğunu, aslında göstermiş oluyordu. Bölgeye “yerleşmiş” bu büyük emperyalist güç, savaş ve işgalle edindiği mevzileri “sağlama almak” üzere, bir tür “nefes molası”na ihtiyaç duymaktaydı ve ilişkilerini buna uygun biçimde yeniden düzenlemek istiyordu. Ama bu, ne onun saldırgan ve işgalci politikalarının, ne de rakipleriyle yürüttüğü ve konusu halkların boyunduruk altına alınması ve pazarlarla etki alanları üzerine hegemonya mücadelesinde üstün gelme olan hedeflerinin sona erdiğinin göstergesiydi. Aksine, bölge ve dünya için tehdit giderek büyümekteydi. Bunun en önemli bir diğer göstergesi Münih’teki 41. NATO Güvenlik Konferansı’nda Almanya ve Fransa’nın başını çektiği AB ile ABD arasında “NATO’nun geleceği” üzerine süren sert tartışmalardı. Alman temsilci, Savunma Bakanı Struck, NATO’nun “Atlantik ötesi müttefiklerin stratejilerini koordine ettikleri öncelikli yer değildir” derken, Batı’nın büyük emperyalist ülkeleri arasında giderek keskinleşen rekabeti bir kez daha açığa vuruyordu. ABD, politikalarını artık “eskisi gibi” ve rahatlıkla yürütemeyecekti.
Bu “kapışma”nın “kapsama alanı”nda Türkiye’nin de durduğunu; durmakla kalmayıp, en önemli “basamak” olduğunu ise, ilgili herkes biliyor.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Şike nasıl yakalanır?
Fenerbahçe, İstanbulspor maçı öncesinde futbolcular beklenirken sahaya laci takımelbiseli, sert ve araştırmacı bakışlı birtakım adamlar çıktı.
Görünüşleri daha ziyade Amerikan casusluk filmlerinin değişmez kahramanları CIA ajanlarına benziyordu.
Sahanın kenarında yürüdüler.
Adımlarını ağır ağır atıyor, çevrelerine araştırmacı bakışlar fırlatıyor, şüpheli gözlerle etrafı tarıyorlardı.
Yüzlerinde asıklık derecesine varan bir ciddiyet, hatta ciddiyetten de öte darbeci general ifadesi vardı.
Sanki, maça, sahaya, futbola elkoymaya gelmişlerdi; az sonra stadyumun ses düzeninden askeri marşlar çalacak, öndeki uzun boylu adam santra yuvarlağına bayrağı dikecek, harç bitti yapı paydos deyip birkaç kişiyi sahanın ortasında ibreti alem olsun diye sallandıracaktı!
TV başındakiler dahil herkesler şaşırmıştı.
Neler oluyordu?
Kimdi bu adamlar?
Az sonra neler olacaktı?
Çok geçmeden mesele anlaşıldı.
Laci takımlı, darbeci tipli, derin bakışlı bu adamlar, futbolda şike ve şiddeti araştırma komisyonu üyesiydiler.
Tamam, vaziyet anlaşılmıştı.
Hayır anlaşılmamıştı.
Kafalar yoruldu, mantıklar kurcalandı, adamların hareket ve görünümleri yorumlandı, görevleri ile bulundukları mekân arasında bağlantılar kuruldu:
Şike komisyonu üyeleri, şikeyi arıyorlardı!
***
Öndeki uzun boylu beyefendi çevreyi kuşkulu gözlerle süzdü.
Yanındakilerden birisi yedek oyuncuların oturduğu kulübeleri inceledi.
Bir diğeri eğilip koltukların altına baktı.
Hatta koltuklardan birisinin üstünde duran çantanın fermuarını çekti, içindekileri yere döktü; bu doktorun sağlık çantasıydı.
Çantadan yere saçılan şişelerin kapaklarını tek tek açtı, içlerine baktı, adale ısıtıcısı pomat tüpünü sıkıp merhemi parmağıyla karıştırdı, burnuna götürüp uzun uzun kokladı!
Diğer bir üye, sahanın zeminini kaplayan çimlerin üstüne nişan alır vaziyette yattı, sağ elini gözünün üstüne siperlik gibi yapıştırıp yeşil sahayı bir boydan bir boya taradı.
Bir başkası elindeki değnekle kale direklerini tıkladı; içinde zula olup olmadığını araştırdı.
En arkadaki üye ise, top toplayıcı çocukların üstünü dedektörle taradı.
Fakat onca çaba sonuca ulaşamadı.
Futbol sahalarını saran şike bulunamamıştı!
Ama ne olmuştu da şike yakalanamamıştı?
Yoksa içerden bir sızıntı olmuş da şike başka yere mi kaçmıştı?
Akla gelmeyen gizli deliklere mi saklanmıştı?
Acaba Şike Tahkik Komisyonu üyeleri tebdili kıyafete mi bürünmeliydi?
Mesela hakem forması giyseler?
Ya da patlamış mısır arabalarıyla sahaya dalsalar?
Veya boyunlarına rüşvete karşı vatansever işadamı etiketi assalar?
Fenerbahçe İstanbulspor maçı öncesinde Şike Tahkikat Komisyonu üyeleri stadı bastı.
Az kalsın şikeyi yakalayacaklardı.
Ama hain şike ellerinden son anda kaçtı!
Ancak kimse umudunu yitirmesin, bu komisyon şikeyi bir gün mutlaka kıskıvrak yakalayacaktır!
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
JİN Û JÎN
..........
Yıldız İmrek Koluaçık
8 Mart’a yaklaşırken
13 Şubat Pazar günü Malatya’da yapılan “TEKEL’e ve tütüne sahip çık” mitingi ardından gazetemizde çok şey yazıldı.
Ancak bu miting ve sonrası, üzerinde daha çok şey söylenmesini de hak edecek kadar önemli. Bu miting, işçi ve köylünün, yani asıl üretici sınıfların birlikte sömürüye ve soyguna karşı durma kararlılığı ile ülkenin tüm emekçilerine yol göstermesi açısından önemli; Kürt ve Türk işçisi ile köylüsünü buluşturması açısından da önemliydi. Güneydoğu’nun puşisi SEKA işçisinin başına sarılıyor ve sermayeye karşı halkların sınıf kardeşliği bayraklaştırılıyordu.
Benim amacım mitingdeki kadınları anlatmak. Ve bundan sonra ne yapılması gerektiğini tartışmak.
Malatya’nın Emeksiz Caddesi adeta işçi ve köylü akınına uğramıştı. Diyarbakır, Batman, Adıyaman, Elazığ ve Adana’dan gelen önlüklü TEKEL işçilerinin coşkusu ve sayısı göz dolduruyordu. Onlar arasında kadın işçilerin ve özellikle Adana TEKEL’den gelen kadın işçilerin canlılıkları dikkat çekiyordu.
Fabrikada tütün saran kadınlar, mitingin aktif ve kitlesel katılımcıları durumundaydı. Birlikte halay çekiyor, slogan atıyor, mücadele türküleri söylüyor ve hatta, miting sonuna doğru Tayyip Erdoğan’a o manidar (!) selamı, erkek işçilerle birlikte gönderiyorlardı.
Kadın işçiler, özelleştirmenin ve fabrika kapatmaların faturasını daha büyük bedelle ödüyor. Ordan oraya sürülen kadın işçilerin aile yaşamı dağılıyor, çocukların bakımı ve eğitimi aksıyor, çocuklar bocalıyor. İşsiz kalan kadının başka yerde iş bulma şansı yok ve ev işlerinin ağır yükünü sırtına sararak, ailenin geçim yükünü hafifletmek için kısılacakların hesabıyla ruhen ve bedenen tükeniyor. O yüzden kadın işçiler ve işçi eşleri, ekmeğine dört elle sarılıyor. Bu yüzden AKP’nin bakanları, SEKA’lı kadın işçiler ve işçi eşlerinin öfkesinden yakasını kurtaramıyor.
Kürsüden SEKA işçisinin de dikkat çektiği gibi, kadın işçilerin ve özellikle işçi eşlerinin katılımı ve davaya sahip çıkması ile mücadelenin kazanılması mümkün olabiliyor. Malatya mitingi, doğrudan işçi ve köylünün katıldığı en güçlü ve coşkulu, dinamizmi yüksek bir bölgesel miting olarak herkese moral ve güven verdi kuşkusuz. İstendiğinde başarılabileceğini, işçilerin ve köylülerin aydınlatılmak ve örgütlenmek şartıyla mücadeleye hazır olduğunu kanıtlamak bakımından, emekçilerin genel greve hazır olmadığına ilişkin bahaneleri dayanaksız kılmıştır bu miting.
Ancak özelleştirme, işyerlerini kapatma, köylüyü sefalete sürükleme politikalarını yenmek için sürekli ve kararlı bir mücadeleye ihtiyaç olduğu açıktır. Kadın işçilerin ve işçi eşlerinin bu bilinçle 8 Mart’ı, TEKEL’i ve bütün işletmeleri savunarak, yeni bir kadın hareketi olarak ilerletmesi gerekir. İşyeri komitelerinin, sendikaların ve kadın örgütlerinin dikkati burada olmalıdır.
Daha önce Tüm Köy-Sen tarafından düzenlenen tarım kurultayını değerlendirirken, bu köşeden, “Köylü kadın yok mu” diye sormuştum. Tüm Köy-Sen, miting öncesinde güven veren üretici kurultayından sonra, büyük bir özveriyle sürdürdüğü miting çalışmasında 100’e yakın köyden binin üzerinde köylüyü, muhtarları ve çoğu kez belde ve ilçe belediye başkanlarının da katılımını sağlayarak, mitingin ve emekçi hareketinin çok önemli bir dayanağı olduğunu kanıtladı. Ören, Güzelyurt, Kurucaova, Polat, Fetiye beldeleri; Doğanşehir, Akçadağ, Kürecik, Hekimhan, Yazıhan, Battalgazi ilçeleri ve 50’yi aşkın köyden belediye başkan ve muhtarları miting alanındaydı.
Mitingin diğer önemli katılımcıları, AKP Hükümeti’nin yeniden diriltmeye çalıştığı ağalık sistemi ile toprakları ellerinden alınan Bismil Sinanlı köylüleri ve Kahramanmaraş Narlı köylüleri idi. Bu konunun hukuki boyutu üzerine daha sonra yazmak istiyorum.
Şimdi, 8 Mart arifesinde, köylü kadınların da tütünü, pancarı, kayısıyı, topraklarını savunmak için örgütlenmesi ve köylü kadınla işçi kadının dayanışmasının araçları üzerine kafa yormak gerekiyor.
e-posta:
yimrek@mynet.com
Başa dön
sorular sorunlar
..........
Av. Devrim Avcı
Sigortalılığınızın tespitini isteyebilirsiniz
SORU: Ben üç yıl 1987-1990 yılları arasında fırıncılık işinde çalıştım. Dolayısıyla, o zaman, zorunlu Bağ-Kur sigortalısı idim. 1998 yılından itibaren ise, isteğe bağlı sigortalı olarak prim ödedim. Bu arada bir ayakkabı fabrikasında çalıştım. Burada SSK’ya tabi olarak çalıştım. Ancak, işverenim, benim burada sigortalı olamayacağımı, çünkü Bağ-Kur sigortalısı olduğumu belirtiyor. Bu durumda, ne yapabilirim? Teşekkür ederim, başarılar dilerim.
CEVAP: Öncelikle belirtmem gerekir ki, sorunuzdan tam olarak neyi sormak istediğiniz anlaşılamamaktadır. İşverenininz sizi sigortalı yaptı mı, yapmadı mı muğlak kalmaktadır. Eğer, sorunuzu daha ayrıntılı olarak ve açıkça olayları anlatır bir şekilde gönderirseniz, size tam bir yanıt verebiliriz.
Bu durumda, yapmanız gereken iş, söz konusu ayakkabı fabrikasında Sosyal Sigortalar Kanunu’na tabi olarak hizmetinizin tespitine ilişkin İş Mahkemesi’nde tespit davası açabilirsiniz. Burada, bu fabrikada hangi dönemler arasında çalıştığınızı ve bu dönemler arasındaki sigortalılığınızın tespitini talep edebilirsiniz.
Bu durumda, sizin farklı dönemlerde, farklı sigortaya bağlı olmanız bu tespit davası açmanızı engellemez. Ancak, Yargıtay’ın içtihatları, zorunlu ve isteğe bağlı sigortalılığın çakışması halinde, zorunlu sigortalılığa geçerlilik tanınacağı yönündedir. Mahkeme, öncelikle hangi dönemlerde hangi sigorta kapsamında olduğunuzu araştıracaktır ve eğer çakışan tarihler varsa, bu yönde karar verecektir.
e-posta:
hukuk@evrensel.net
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Kapitalizm = Özelleştirme = Yolsuzluk
Olay ve gelişmelerin gerçek nedenlerini gizlemek için, nedenler yerine sonucu tartış(tır)mak egemen burjuvazinin temel taktiklerinden biridir. Bunun aynı zamanda uygulanan kapitalist sistemin ne denli tahribat yarattığını halktan gizlemek için ve sistemin kendisini sürdürmesi için başvurulan bir yöntem olduğunu da unutmamak gerekir. Bu nedenle benzer olayların sürekli tekrar etmesi de “kaçınılmaz” olmaktadır. Hiç gündemden düşmeyen ve son günlerde gündemdeki yeri biraz daha önce çıkan enerji ve SSK’daki ilaç yolsuzlukları; özelleştirme-yolsuzluk ve kapitalizmin birbiri ile ne derece ilintili olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır.
Özelleştirme-yolsuzluk ve kapitalizm ilişkisini irdeleyen birçok yazım Evrensel’de yer aldığına okurlar tanıktır.
Ancak holding medyasının ve onun CIA vb. kurumlardan para karşılığı yazı yazdıkları iddiaları ile ortaya çıkan “yazarlarının”, yolsuzluk ile ilgili olayları “ele alış” biçimleri, bu konunun doğru bir cepheden bakma ihtiyacından defalarca ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü bu beslenme takımı kapitalist sistemin ürettiği bu yolsuzluk bataklığından beslenmektedir.
***
Gündemdeki yerini kaybetmeyen yolsuzluğun bir nevi “yol” haline geldiği ülkemizde, uygulanan politikaların bu süreci daha da hızlandıracağı da açıktır. IMF-DB gibi kurumların baskısı ile Gelir İdaresinin Yeniden Yapılandırılması, Kamu Yönetimi Temelm Kanunu vb. yasaların çıkarılmasının altında yatan, kamuyu devre dışı bırakarak her alanı “serbest piyasanın” acımasız kollarına bırakmaktadır. Bu çerçevede yürütülen yapılanmada, “ne var-ne yok satarım” anlayışı ile hareket edenler yolsuzluğun temel sorumlularıdır. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın 81 ie defterdarını toplayarak verdiği talimatla, “Hazine’ye ait olan yerlere yüksek değer biçmeyin ki bir an önce satılsın” talimatı ile özelleştirmede “kararlı” olduğunu kanıtlamaya çalışmasının yanı sıra yolsuzluğa zemin hazırlamaya gayret ettiğini de ortaya koymuş olmaktadır. Özelleştirmenin olduğu ve kamu denetiminin olmadığı yerde yolsuzluk ve talan kaçınılmazdır! Bu nedenle suçun oluşmasına zemin hazırlayanların, suçluyu başka yerde aramaları inandırıcı değildir. Enerji Bakanlığı’ndaki soygunun “yolsuzluk soruşturması” gibi sunulması inandırıcı değildir. Bu sadece buz dağının görünen yüzüdür. Bu girişimler ise dikkatleri dağıtmak içindir. Yolsuzluğa neden olanların yolsuzlukla mücadele etmesi mümkün olabilir mi?
Enerji alanındaki özelleştirmeler ile Aktaş Elektrik, Uzan ve diğer enerji yolsuzlkları bunu kanıtlamıştır. Bugüne kadar Enerji Bakanlığı’nda yaşanan birçok yolsuzluk bugün aynı bakanlıkta ortaya çıkan veya çıkar çatışmaları nedeniyle ortaya çıkartılan yolsuluklar yerleşmiş köşe dönmeci anlayışın, “memurum işini bilir” ve uygulanan talan politkasının (özelleştirmenin) bir sonucudur. Dolayısıyla uygulanan kapitalist sistemi ve ona bağlı olarak uygulanan özelleştirme politikalarını tartışmadan ve sona erdirmeden, yolsuzluğun ve yoksulluğun tartışılması ve sona ermesi mümkün değildir. Nasıl ki bataklığı kurutmadan sivrisinekleri yok etmek mümkün değil ise kapitalist sistemi ortadan kaldırmadan yolsuzluk bataklığını kurutmak da olası değildir.
Unutmamak gerekir ki ABD’de Enron’un karıştığı dev enerji yolsuzluğunua hangi sitem neden olmuş ise, Türkiye’de de; milletvekili, bürokrat ve işadamlarına kadar sistemin aktörlerinin bulaştığı enerji yolsuzluğuna aynı sistem neden olmaktadır.
Özelleştirme politikaları ile hizmet alanının sermayenin insafı ve tercihine bırakılması ile halkın hizmetten yoksun bırakılması yetmezmiş gibi bu hizmetlerin karşılığı ve yolsuzluklardan oluşan açıklar defarlarca halktan “kamu harcamalarına katkı payı” gerekçesi ile toplanan vergilerle karşılanmaktadır. Adil olmayan ölçülerde halktan toplanan vergiler, eğitim, sağlık ve altyapı harcaması olarak geri dönmediği gibi çeşitli yöntemlerle soyguncu takımına peşkeş çekilmekte ve oluşan bu “açık” çeşitli vergilerle tekrar halkın sırtına yüklenmektedir.
Sonuç olarak, yolsuzluk ve yoksulluğu üreten kapitalizm son bulmadıkça bu kısır döngü sürekli devam edecektir. Önce birkaç bürokrat açığa alınacak, sonra üzeri örtülecek, “siyaset-mafya-işadamı-bürokrat” ittifağı ile hortumlama devam edecektir.
Çözüm: SEKA emekçilerinin gösterdiği kararlılık bütün Türkiye’ye yayılarak, özelleştirmeler durdurulmalı ve buna bağlı olarak yolsuzluk ve yoksulluk son bulmalıdır.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Af ve deve
Bilmem kaç bininci kez olduğunu bile bile gelin şu işi bir kez daha tekrarlayalım. Çocuğumuz “ınga”dan “babba”ya geçtiğinde notunu veririz; “Bizim çocuk süper zeka.” Eh, amca, teyze gibi taraflı çevre de bizi destekler yönde beyanata girişip, benzer dolduruşlarla arkadan iteleyince kesin karara varırız; “Büyüyünce kesin büyük adam olacak.”
“Büyük adam” tanımı ufkumuzla, cebimizle sınırlı, beklentiler muhtelif olur. Kesişmeyen dünyalarımızda çoğumuz kendi kendimize tekrarlarız.
-Bitirsin hayırlısıyla ilkokulu. Aslan gibi sanatını öğrenir, büyük bir usta olur.
-Ceketimi satar yine okuturum. Okuyacak bu kerata. Okuyup bizi de kurtaracak.
-Okumazsa gönderirim dürzüyü Amerika’ya, alır gelir diplomasını. Geçer işin başına.
-Oğlan zeki. İnadına okumazsa ya topçu olur, ya medyatik popçu. Kurtarır kendini. İçimizden bazıları daha planlıdır. Ana sınıfına hazırlanma sınıfından başlar işe. Her sınıfın bir hazırlık sınıfı olduğundan çocuklarımızın hayatı hiçbir şeye hazır olamadan hazırlık sınıflarında geçer gider. Hazırlanırken öğrenirler ki, “Senin bildiğinden çok arkadaşının bilmediği senin çıkarınadır. Bildiğini paylaşma.”
İçlerinden biri, dokuz arkadaşının sırtına basa basa engelleri aşar ve bir üniversiteye kapağı atar. Bunlar, kim ne derse desin, yine de en zeki, ya da çalıştığını en çok anlamış olanlardır. Çoğunlukla “Başka bir şehirde bir üniversite olsun da neresi olursa olsun” mantıksızlığı ve çaresizliğiyle başlayan üniversite serüveni, daha ilk yılda ilk tokadını vurur. Bu üniversiteler hayallerindeki üniversitelere benzememektedir. Yine ders çalışmak vardır. Evlerinin sıcak ortamının yerini türlü sorunlar almıştır. Yemekler yemeğe benzemez. Babanın satacak ceketi de kalmamıştır. Çalışmakla, şiir okumak arasında gider gelir.
Şiir okusa dinleyen olmaz. Dinleyenler de anlamaz. Üstüne bir de “Nasıl olsa üniversiteye kapağı attık. Biraz dinlenelim artık” rehaveti de eklenince 2547 çalışır. Şiir okuduğu için hâlâ kapıya konmamışsa, başarısızlıktan, kovulur. Kimi hemen kovulur, kimi 7 yıl sonra. Dile kolay, 7 yılını üniversitede harcar. 50, 60 dersin çoğunu geçer. 6 dersten kalırsa gene kovulur.
Ailesiyle arası bozulur. Ceketini satan baba, bakışlarıyla ceketin hesabını sormaya başlamıştır. Küçük kardeş mezun olmuş, işe başlamıştır.
Beklemeye başlar. Seçim olacak, politikacı büyükleri kendisini affedecektir. Hani şu yolsuzluk operasyonlarında, yüce divanlarda adları geçen büyükleri. “Affedelim mi, etmeyelim mi?” diye tartışmaktadırlar. Tartışma derinleşir. “Önce kovulanları affetmeyelim”, “Disiplin cezası almışı hiç affetmeyelim” bağırışları “Affedelim, affedelim” haykırışlarına karışır gider. Hiçbirinin aklına “Atmayalım” gelmez. Akla gelse de dile gelmez. Atmamak, işe yaramaz, oy getirmez.
Şimdi soracaksınız, “Başlıktaki ‘Af’ kelimesini anladık da ‘deve’ bu işin neresinde diye?
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
KARŞI KIYIYA YAZILAR
..........
Tijen Zeybek
Heyecansız seçim
Seçimlere birkaç gün kaldı. Bütün bir süreç heyecansız ve alabildiğine sönük geçti. Seçime yönelik her program istisnasız aynı soru ya da cümleyle başlıyor hâlâ: “Halkın bu seçimlere ilgisi yok, ne diyeceksiniz?” Programcılar konuk ettikleri adaylara bu soruyu sorup duruyorlar. Medya “görevini yapmak” adına halkın gündeminde olmayan seçimi gündeme sokmak için özel çaba harcamak zorunda kaldı bu sefer. Daha bir önceki seçimler biter bitmez ortaya çıkan oran, zaten siyasilere seçimi tartıştırmaya başlamıştı. Ancak halk yeni bir seçime bir türlü sıcak bakmamıştı. Onca kavgadan sonra solda yakalanan şansın, parti rozetleri bir tarafa bırakılarak bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyordu insanlar. Sonraki günler bunun pek de mümkün olmadığını gösterdi. CTP-DP ortaklığından başka çare yoktu ve bu da pek sevinilesi değildi. Geçen bir yıllık süre Junior Denktaş’lı bir CTP hükümetine duyulan güvensizliğin, Kıbrıs sorununun çözümü konularına kadar yansıyan bir uzak duruşa, bir soğuk ilgiye dönüşmesine yol açtı.
Şimdi ne partilerin arka arkaya düzenlemeye başladıkları mitingler ne de milletvekili adaylarının radyolarda ya da ekranlarda tutuştukları hararetli tartışmalar sokakta heyecan yaratmaya yetmiyor. Herkes sus pus. Seçimlerin büyük bir heyecanla karşılanması da gerekmiyor. Tek başına seçimlerin insanların hayatında ya da ülkelerin geleceğinde büyük dönüşümlere yol açacağı beklentisi ancak, seçimleri “olay” haline getirebilir ki bu da çok gerçekçi bir beklenti sayılmaz. Ama bundan önceki seçim ve referandum Kıbrıslılar için böyle bir beklentiyi içeriyordu. Güney ve Kuzey olarak, her iki taraf için de. Geçmişte yaşananlar, kırk yıllık görüşme süreci, ayrı devletten yana bir Denktaş ve onun arkasında duran TC Devleti, hepsi değişimin önünde duran en önemli faktörün, kısaca fiili durumun sürmesinden yana çıkarı olan “statüko” olduğuna işaret ediyordu. İnsanlar sokaktaydı. Sol muhalefet birleşmiş, halkı da arkasına almış başka türlü bir Kıbrıs’ın mümkün olduğunu söylüyordu. Türkiye’deki seçimlerden sonra iktidara gelen AKP’nin de Kıbrıs’ta çözümden yana olduğu ve Kıbrıs’ta yapılması gereken tek şeyin de iktidara çözümden yana güçlerin gelmesini sağlamak olduğu düşüncesine vurgu yapılıyordu.
Bütün bunlara referandumdan çıkan sonuçtan sonra Avrupa’nın da bunu istediği eklenince (ki M.A. Talat sık sık ‘Avrupa önce kendi evinizi temizleyin’ diyor cümlesiyle dile getirdi) seçimlere olağanüstü bir önem atfedilmiş oldu. Yeni, çözümden yana iktidar, Türkiye hükümetinin de desteğiyle ülkeyi çözüme götürecek bir anlaşmaya imza atacak ve Birleşik Kıbrıs hedefine ulaşılacaktı.
Oysa geçen bir yıllık süre kazın ayağının hiç de öyle olmadığını gösterdi. Elbette geçmişte yaşanan sığ, kendi içine kapalı, günü birlik, kısır siyaset yerini daha derin, dünyaya açık, ileriye yönelik politikalara bırakmıştı ve bu da az şey değildi. Otuz yıllık iktidar partisinin başkanı, Başbakan Eroğlu, dünya Kıbrıs’ı görüşürken Omorfo’da muz bahçelerini ziyaret etmiş, dünyanın önde gelen gazeteleri Kıbrıs’la ilgili zirveye ön sayfalarında yer verirken kendi gazetesi ülkenin muz yiyen başbakanını ve muz üretiminin önemini haber yapmıştı. Dönemin dışişleri bakanı görüşme sürecini kendini odasına hapsederek geçirmiş ve adaya döndükten sonra da silahlı mücadeleden bahsetmeye başlamıştı.
Bütün bunlardan sonra gelen CTP dinamik, modern, dünyayla bağ kurmaktan çekinmeyen bir görüntü sergilemiş, ama günün sonunda, tek başına bunun da Kıbrıs meselesini çözebilecek yeterlilikte olmadığı ortaya çıkmıştır. Çünkü Denktaş’ın bütün görüşme süreçlerini baltalayarak bir şekilde masadan kaçan taraf olması bize diğer tarafı unutturmuştu. Şimdi Papadopulos gibi milliyetçi bir kişiliğin özelinde bunu hatırlıyoruz. Ayrıca bir şeyi daha hatırlıyor ya da öğreniyoruz. O da, büyük ve güçlü ülkelerin kendi çıkarları gerektirdikçe küçükleri hegemonyaları altına alabildikleri, satabildikleri ya da kiraya verebildikleri, olmazsa ellerinde rehin olarak tutabildikleri ve dünyanın diğer büyük ülkelerinin de bütün bunlara ancak kendi çıkarları söz konusu olduğunda itiraz ettikleri gerçeğidir.
Bütün bunları kafasını gözünü yararak öğrenen bir halkın seçimlerden ancak hak ettiği kadar heyecan duymasından daha doğal ne olabilir ki?
e-posta:
tijenz2002@yahoo.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net