www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
SADEDE GELELİM
____
Cem Somel
SEKA ve VENEPAL: İki meşale
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
CHP’nin ”akibeti”!
NOT
____
Vedat İlbeyoğlu
‘Kırmızı hat’tın yüzü kara!
ÖZGÜRLÜK
____
Yücel Sayman
Ankara memnun, halk ne düşünüyor?
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Zenginler ve yoksullar
KİRVEME MEKTUPLAR
____
Mıgırdiç Margosyan
“Din elden gidooor!” meselesi
SADEDE GELELİM
..........
Cem Somel
SEKA ve VENEPAL: İki meşale
SEKA işçilerinin direnişi sendikalardan destek gördü; mücadele burjuva basınına yansıdı; yargı özelleştirme kararını geçici olarak durdurdu. Sevindirici bir gelişmedir. Fakat geçicidir. Yargıda kararlar bir ölçüye kadar yargıçların kanun yorumlarına bağlıdır. Ama yargı son kertede kanunlara bağlıdır ve kanunlar da siyasî mücadele içinde oluşur. SEKA’da ve diğer KİT’lerde çalışanların asıl hedefi, 1980’den beri sermaye iktidarlarının kamu varlıklarını özel sektöre peşkeş çekme iradesini kırmak olmalıdır. Geçmiş nesillerin kamu tesislerinde birikmiş alın terine sermayedarların tecavüzünü defetmek olmalıdır. İzmit SEKA, sermayeye karşı Çin’den Brezilya’ya, İngiltere’den Güney Afrika’ya kadar yayılmış bir mücadelenin Türkiye’de şu anda odaklaştığı bir mevkidir.
Altı buçuk milyarlık dünya nüfusunun büyük çoğunluğu sermayedarların sömürüsü ve tasallutu altında ezilmektedir. Bütün sistem dünyanın küçücük bir azınlık sermayedar kesimine çalışmaktadır. Bu milyarlarca emekçi, örgütlenmede geri olduğu, dayanışması zayıf olduğu, birbirlerinin mücadelesinden habersiz olduğu için ezilmektedir. SEKA fabrikasını özelleştirmek, SSK hastahanelerini oraya buraya temlik edip tasfiye etmek gibi saldırılar, sermayedarların sıkı örgütlenmişliğine dayanmaktadır. Sermaye cephesinde Dünya Bankası’ndan Türkiye işveren örgütlerine, Avrupa Birliği’nden AKP’ye (ve önceki koalisyon partilerine) kadar birçok kurum ve örgüt emekçilere karşı kenetlenmiştir.
Sermayenin örgütlenmişliğine bakarak yeise kapılmamak gerekir. Küba’da işçi sınıfı önderliğinde halkın iktidarı, ABD’nin ve Latin Amerika’daki işbirlikçi rejimlerin ambargosuna rağmen dimdik ayakta durmaktadır. Birçok ülkede emekçiler siyasete ağırlığını koymakta ve üretim araçları üzerinde kontrol mücadelesinde mevziler kazanmaktadır.
İşçilerin sermayeye karşı mücadelede adım adım ilerlediği bir ülke Venezuela’dır ve son kazandıkları mevzi de (SEKA gibi) bir kâğıt fabrikasıdır. 19 Ocak 2005’te Venezuela’da özel mülk olan VENEPAL kâğıt fabrikası, işçilerin mücadelesi sonucunda Cumhurbaşkanı Chavez tarafından kamulaştırıldı.
Venezuela 25 milyon nüfuslu yoksul bir ülke. Fert başına geliri Türkiye’den çok farklı değil; yoksulluğu Türkiye ayarında. İşsizlik oranı yüzde 18. Başkanlık sistemi var ve cumhurbaşkanını doğrudan seçmenler seçiyor.
1999’da cumhurbaşkanlığına seçilen Chavez, ülkenin petrol gelirini yoksul halka kamu hizmetlerini iyileştirmekte kullandığı için yoksul emekçilerin desteğini, sermayedar sınıfın husumetini kazandı. Sermayedar sınıf 2002’de askerî darbe yaptırdı, başarıya ulaşamadı. Ocak 2003’te lokavt yaparak genel grev düzenledi, Chavez’i deviremedi. Chavez’in cumhurbaşkanlığına son vermek için anayasanın verdiği bir imkânı kullanarak halk oylaması yaptırdı, Chavez %58 oy alarak görevde kaldı.
VENEPAL kâğıt ve mukavva fabrikası, Moron kentinde, 1600 işçinin çalıştığı ve ülke kâgıt ihtiyacının yüzde 40’ını karşılayan muazzam bir tesis. İşçiler sendikada örgütlü. VENEPAL’ın sahipleri diğer patronlarla beraber 2003’te Chavez’i devirmek için üretimi durdurmaya karar verdiğinde, işçiler karara direndi ve üretime devam etti. Fabrika sahipleri 2003 Temmuz’unda fabrikanın iflas ettiğini ilân ederek fabrikayı kapattı. İşçiler fabrikayı işgal ederek kendi yönetimlerini kurarak üretime devam etti. İşçi yönetiminde fabrika üretim rekorları kırdı, atık madde çıktısını görülmemiş bir düzeye düşürdü. İşçiler devletten fabrikanın işçi kooperatifine devrini talep etti. 77 gün işgalden ve üç ay müzakereden sonra patronlar işçilere ücret alacaklarını ödemeyi, devlet de patronlara ucuz kredi vermeyi kabul etti, uzlaşma sağlandı. Ancak işçiler üretim üzerinde kontrolu bırakmadı.
2004 Eylül’ünde patronlar tekrar fabrikayı kapatmaya girişti ve işçiler tekrar mücadeleye başladı. İşçiler Moron kentinde halkın desteğini örgütledi; diğer sendikalar VENEPAL işçilerine güçlü destek verdi; sendikalar fabrikalarda VENEPAL işçilerine parasal yardım kampanyaları örgütledi. Düzenledikleri mitinglerde işçiler VENEPAL’ın kamulaştırılmasını ve işçilerin yönetimine devredilmesini, devletin artık işçi haklarını hiçe sayan darbeci VENEPAL patronlarıyla müzakereyi kesmesini talep etti. Mücadele sonunda 13 Ocak’ta Venezuela Meclisi VENEPAL tesislerinde “kamu menfaati olduğuna” karar verdi. Ardından Cumhurbaşkanı Chavez VENEPAL’ı kararname ile kamulaştırdı. Kararnameye göre tesis artık devlet ile VENEPAL işçilerinin ortak yönetiminde işletilecek.
Haberlere göre cumhurbaşkanlığı köşkünde kamulaştırma kararnamesini imzalama töreninde işçi temsilcileri mücadelelerini ve çektikleri meşakkatleri anlatmış. Sendika genel sekreteri, işçilerin fabrikayı kârlı hâle getirecek bir plân hazırlayışlarını, tesisi patronların sabotajına karşı korumak için nasıl asker istediklerini anlatmış, ve şimdi üretime tekrar başladıklarında ilk ürünlerini devletin işçi sınıfına yönelik eğitim alanındaki sosyal programlarına göndereceklerini bildirmiş.
Chavez de törende “Burada yeni bir model kuruyoruz. Bu sebeple Vaşington’dakiler kızıyor. Kalkınma modelimiz üretim mekanizmasını değiştirmektedir. İşçi sınıfı birleşmeli, tecrübeden dersler çıkarmalı ve katılmalıdır” demiş. Chavez kapitalizmin köleliğe dayanan bir model olduğunu, kapitalizmden kurtulmak istediklerini, Venezuela’da olup bitenlerden bazılarının rahatsız olabileceğini, devrimci süreçte rahatsızlıklarının süreceğini, ama kimsenin kendilerini yollarından çeviremeyeceğini söylemiş. Kapitalizmin işçileri mahvetmek istediğini, kendilerinin işçilerin kurtuluş sürecinde olduklarını, Vaşington’un buna öfkelendiğini söylemiş ve “Venezuela’da savaş içindeyiz; ama başka ülkeleri istilâ edip başka ülkelerin egemenliğini ihlâl etmiyoruz... biz fakrü zarurete karşı savaşıyoruz” demiş. VENEPAL’de uygulanacak yönetim modelinin devlet kapitalizmi olmayacağını, ortaklaşa bir yönetim olacağını belirtmiş. Chavez bundan sonra da, kapatılan ya da terk edilen fabrikalara el koyacaklarını beyan etmiş ve bütün işçi önderlerini VENEPAL’ın yolunu izlemeğe davet etmiş.
Bunlardan Venezuela’nın işçi sınıfının egemenliğinde, emekçi cenneti bir ülke olduğu sonucu çıkarılmamaldır. Venezuela’da hâlen bankacılıkta, telekomünikasyonda, gıda sanayiinde ve başka sektörlerde çok uluslu şirketler ve işbirlikçi yerli sermayedarlar hâkimdir. Yani ekonomi hâlâ tekelci grupların kontrolundadır. Sermayenin medyası Chavez’e her gün ateş püskürmektedir. Venezuela ekonomisinin işçi sınıfının denetimine geçmesi, ekonominin demokratik ve plânlı bir yönetime kavuşması için sınıfın önünde uzun ve zorlu bir mücadele var. Ancak emekçilerin bağımsızlık, demokratikleşme ve kalkınma hedefine giden başka bir yol yoktur.
VENEPAL işçileri, patronların kapatmağa çalıştığı fabrikanın kamulaştırılmasını ve devletle beraber ortaklaşa yönetme hakkını elde etmek için mücadele etti. SEKA işçileri zaten kamunun olan bir fabrikanın özelleştirilmesini önlemeye ve mevcut KİT sistemi içinde kalması için mücadele etmektedir. İki mücadelenin ilk hedefi farklı olmasına rağmen, temel amaçları aynıdır: Üretim araçlarından koparılmaya karşı direnmek, toplumsal üretim araçları üzerinde işçi sınıfının kontrolunu sağlamak.
Kapitalizm, toplumsal üretim araçları üzerinde söz hakkı olmayan, üretim araçlarından koparılmış, emeğini satmak için köleliğe razı bir bir işçi sınıfı gerekser. Sermayedarlar özelleştirme ile hem kamuya ait varlıkları aralarında peşkeş çekmekte, hem de işsizliği beslemektedir. AKP, KİT’lerden kalanları özelleştirmeye niyetlidir ve de Türkiye’de işsizlik oranını önümüzdeki üç yıl yüzde 9-10 civarında tutmayı öngörmektedir. Evrensel’in yazdığı gibi, mücadele yeni başlamaktadır. SEKA’da, Türkiye’de, Venezuela’da, bütün dünyada.
e-posta:
csomel@yahoo.com
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
CHP’nin ”akibeti”!
Reformist ”kimliği” dahi tartışma götürür bir sistem partisinin akıbeti ya da bu parti içindeki hizip kapışmaları ve entrikalar, işçi ve emekçileri ne kadar ilgilendirir veya ilgilendirmeli mi?
Kuşkusuz işçi sınıfı, emekçiler ve ezilenler açısından, içinde yaşadıkları toplumsal koşullarda, ortaya çıkan ya da gelişen iktisadi, politik, sosyal ve kültürel her tür sorun, iç ve uluslararası bağlantılarını da kapsamak üzere, irdelenmesi, ilgi duyulması, üzerinde düşünülmesi ve gerekli olduğu ölçüde tutum alınmasını gerektirir. CHP’deki gelişmeler de bu geniş ve genel kapsam içinde Türkiye işçi ve emekçilerinin ”ilgi alanı” içindedir!
CHP, günümüze kadar, özellikle ilerici, sol liberal ve Kemalist aydınlar tarafından, Türkiye’nin uyanış içindeki emekçileri başta olmak üzere, halk kitlelerine, kapitalizmin sağ gerici, faşist ya da dinci muhafazakar partilerine karşı, ”bir alternatif” olarak gösterildi; Kemalist-ulusal kurtuluşçu ve laik ”geleneğin temsilcisi” olarak reklam edildi. Emperyalizmin baskısı altında ve yarı ortaçağ karanlığında tutulmak istenen; ama buna boyun eğmek istemeyerek, sömürü ve baskıya karşı; ve ekonomik-sosyal ve politik hakları için mücadele eden emekciler için, bu sahte ”alternatif”, göz boyayıcı kimi atraksiyonlarına karşın, hiçbir zaman hak ve özgürlüklerden yana gerçek bir mücadele ya da tutumun içinde olmadı. Türkiye burjuvazisinin diğer partileriyle ”programatik farklılıkları” olmakla birlikte, onlardan farklı bir politikayı, az çok tutarlı bir biçimde yürüttüğü söylenemez.
Son on yıllarda ise, uluslararası gericiliğin ve tekelci sermayenin işçi hareketine ve dünya ezilenlerine karşı geliştirdiği ekonomik-sosyal ve siyasal politikalar, dünyanın hemen her tarafında, kapitalist gericiliğin savunucusu tüm düzen partileri arasındaki benzemezlikleri/farklılıkları artan oranda belirsizleştirdi. Bu partiler, farklı programatik görüşleri, geleneksel referansları ne olursa olsun, sağ-gerici ve liberal bir çizgide benzeşmeye başladılar. Avrupa’da, tarihsel geçmişlerinde Marksist işçi hareketi üzerinden şekillenen, ancak süreç içinde kapitalist gericiliğin çıkarlarına bağlanan sosyal demokrat partiler, tekellerin politikalarının en kararlı savunucuları haline gelirlerken, Türkiye gibi, burjuva demokrasisi geleneğinin bulunmadığı ülkelerde; işçi ve emekçilerin sınıfsal talep ve çıkarlarıyla zaten bağı bulunmayan sosyal demokrat ya da demokratik sol etiketli partiler de, DYP-ANAP vb. ”merkez sağ” gerici partilerle farklılıklarını ”giderme”ye giriştiler. Gerekçe: ”değişim ve yenilenme” idi; düzenin hizmetindeki liberal sol ve reformist aydınlarla CHP yöneticileri için bu ”değişim ve yenilenme ihtiyacı”nı doğuran da ”küresel kapitalizmin gerekleri” idi. Bu ”gereklilikler”e uygun bir değişim içine girmeyen parti, güç ve akım ”tarihe karışacak”tı!
CHP’de yaşananlar, sistemin bu reformist partisinin, Amerikancı ya da AB’ci düzen savunucusu kesimlerin, ona uygun gördükleri bu ”değişim”i, hizip kapışmaları ve entrikalar eşliğinde yaşadığını gösteriyor. Bu parti bünyesinde olup-gidenlerle Türkiye’nin bağımsızlığı; ve tüm milliyetlerden Türkiye halkının talep, çıkar ve amaçları arasında, gerçek anlamda herhangi bir ilişki bulunmuyor. Genel başkan adaylarının ülkenin bağımsızlığı ve emekçilerin hak ve özgürlükleri hakkında ne düşündüklerini gösterir bir programları olmaması bir yana; bu partinin, ülkenin bugün içinde bulunduğu durum ve bölgemizde giderek kızışan emperyalist it dalaşının oluşturduğu büyük tehdit karşısında, ciddi her hangi bir politikası da yoktur. ABD’den icazet alanı da, politik yaşamı hizipçilik ve entrikacılıkla geçen ve ülkenin en kritik dönemlerinde Demirel’in yedeğinde durmaktan kaçınmayan ”yağız oğlan”ı da; sözü edilmeye değmez ”üçüncü figür” de, halkın ve ülkenin çıkarları temelinde bir ”kavga içinde” değiller. Bu da, onları ”birbirlerine düşüren”in, parlamenter ve bürokratik koltuk kapma; bireysel ve kliksel çıkar vb. olduğunu gösterir.
Bu gerçek ama, CHP’nin ”akıbetini”, Türkiye işçi ve emekçilerinin, kendilerine, ”bu partinin kimin ya da hangi güçlerin çıkarlarını savunduğu?” sorusunu sormaksızın sorun edinmelerinin, kendi çıkarlarına olmadığını da ortaya koyar. Sorun, CHP’ne kimin genel başkan seçileceği değil; bu partinin, bugüne kadar, sistemin öteki partilerinin açık karşı devrimci ve halk düşmanı politikalarını gerekçe göstererek, ve halkın karşısına ”kötünün iyisi” olarak çıkarak, gördüğü aldatıcı işleve daha fazla olanak tanınıp tanınmayacağıdır. Sorun, gerçekte tüm milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçilerinin sermayeden bağımsız kendi partileriyle tüm düzen partilerinin karşısına çıkarak, hak ve özgürlükleri için mücadeleyi ilerletmeyi başarıp başaramayacaklarıdır.
Başa dön
NOT
..........
Vedat İlbeyoğlu
‘Kırmızı hat’tın yüzü kara!
Türkiye’nin iktidar yapılanmasına rengini veren ‘Güvenlik rejimi’nin geleneksel beslenme kanalları “kırmızı çizgiler” olarak tanımlanıyor. Bilindiği üzere, Kürt sorunu ve Kıbrıs, bu çizgilerle işaret ediliyor ve kıskançlıkla korunuyor. Evet, bu sorunlara ilişkin geleneksel yönelimden taviz vermezlik, gerçekte bu sorunların kıskançlıkla korunması oluyor. Zira bu sorunlardan beslenen, ihtiyaç duydukları “güvensizliği” buradan temellendirerek, ‘güvenlik rejimi’ne iktidar devşiren bir mekanizma işlemekte. Yani “kırmızı hat” denilen, bir tür iktidar hattı oluyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Kıbrıs’a dair açıklamaları, Genelkurmay 2. Başkanı’nın son brifinginde Kürt sorunu ekseninde öne çıkan belirlemeleri, işte bu iktidar hattındaki ısrarın bir kez daha yinelenmesidir. Ama ısrara konu olan Kıbrıs, egemen blok içerisinde, özellikle AB nedeniyle, kontrol altında tutulabilen bir gerilime yolaçabilirken, Kürt sorununda büyük ölçüde bir “irade ve eylem birliği” sözkonusudur. Fatih Polat’ın da yazdığı gibi, “Türkiye’nin Kıbrıs politikası liberal teslimiyetçi çizgi ile şoven ve yayılmacı bir hat arasında sıkıştırılmış durumda.” Bu iç sıkışmışlıktan türeyen ve zaman zaman dışa vuran gerilim, niteliğinden bağımsız olarak, olası bir değişim ya da esnemeyi gündeme getirebilir. Tabii ki kontrollü olarak. Burada AB’nin Kıbrıs konusundaki hassasiyeti ve baskısı belirleyici unsur olarak not edilmeli.
Kürt sorununda ise böylesi bir “iki tarz ı siyaset” arasında sıkışmışlıktan söz edemiyoruz. Öteden beri tekrarladığımız gibi, AB’nin tutumuna da paralel olarak, soruna ilişkin liberal itirazların giderek irtifa kaybederek ve statükoyla yani ‘güvenlik rejimi’yle buluştuğu bir konsept giderek daha da şekillenmekte. Bu konseptte örneğin, o döküntü “kart kurtlu Kürt” yok belki ama onun yerini en fazla, “Kürt kökenli Türk (Türkiye değil) vatandaşı” doldurmakta! Ve kimliğini isteyen, kendi siyasetini yapan Kürdün varlığının bir güvenlik ve asayiş sorunu olduğuna dair bir uzlaşma açıkça görülmekte...
Dediğimiz gibi, son Genelkurmay açıklamasının Kürt sorunu açısından anlamı da bu devlet politikasının tekrarıdır. En başta, soruna ilişkin devlet politikasının üretim ve icra merkezinin değişmediği bir kez daha görülmüş oldu. Kürt sorunu, o çok sözü edilen AB sürecine karşın, silahlı kuvvetlerin başrolünde olduğu bir ‘güvenlik’ sorunudur. İkincisi, sorun, bir güvenlik sorunu olarak algılanmaya devam edildiği için, çözüm de gerektiğinde sınır ötesine ihraç edilen ama çözümsüzlüğü derinleştiren -ki istenilen de budur- nafile ısrarlarda aranabiliyor. İşte Irak seçimleri ve Kerkük tartışmaları da bu resmi algının rengini taşıyor. Bütün dikkat, Kürtlerin pozisyonuna yöneliktir. Ayrıntıları biliniyor. Amerikanın “olur”u olmadan adım atamayacağı bu politik saplantılar; çaresizlik ve ABD’ye daha çok bağlanma arasında salınıp duran bir acayiplik doğuruyor. Örneğin, Irak’ın toprak bütünlüğü konusundaki o gözyaşartıcı duyarlılık, sadece Kürtlerin statüsüyle ilişkilendiriliyor. Oysa o “bütünlüğü” çoktan yıkıp geçmiş Amerikan işgaline tek laf edilemiyor.
Yine, “Kerkük’ün eski statüsü korunmalıdır” deniliyor, ama söz gelimi, Kürtlerle Irak yönetimi arasındaki 11 Mart 1970 Özerklik Antlaşmasının 6. Maddesi hemen unutulabiliyor: “Irak Kürdistanı; Süleymaniye, Kerkük, Erbil illeriyle, bu illerin sınırları içerisinde bulunan ve yine nahiye ve köylerin bütününden; Musul ve Diyala illerinin ise Kürt halkının yine çoğunlukta bulunduğu kaza, nahiye ve köylerden meydana gelir. İlgili yerlerde yapılacak plebisit ile, buralardaki halkın nüfus çoğunluğunun arzusuna uygun tarafa bağlanır.”
Kürtlerin kendi topraklarına geri dönmesine kızılıyor ama Jitem marifetiyle Kerkük’e Türkmen seçmenler taşınabiliyor.
Bu çaresizlik ve gariplik örnekleri çoğaltılabilir. Çareyi bazen İran ve Suriye’yle, bazen de ABD ve kukla Irak yönetimiyle giriştiği kulislerde arayan bu sınır ötesi gayretkeşliğin ne ölçüde sonuç verdiği, vereceği ortadadır. Ama sonuç ne olursa olsun, bu, içerideki politikanın dışa vurumudur. İçerideki ‘Güvenlik’ politikasının doğal uzantısı işte böyle kapı kapı mızıldayıp durmak, sonuçta Amerikan vizesine mahküm olmaktır. Çözümü şiddet ve inkarda aramanın, eli kolu bağlanmışlığın ‘sınır ötesi’ hali böyle oluyor işte!
‘Sınır ötesi’ndeki bu çaresiz çırpınışların arka yüzünde ise kendi vatandaşına yönelik hiç esirgenmeyen bir aman vermezlik durumu bütün kaba sabalığıyla sırıtmakta: Kızıltepe’de yaşananlar... Şırnak’ta 5 gencin işkenceden geçirilerek infaz edilmesi... Ailelere yaşatılan cenaze zulmü... Siirt’te bir haftadır yaşatılan savaş hali uygulamaları, alçak uçuş yapan savaş uçaklarıyla verilen gözdağı, ablukaya alınan yaşam... Bolu Tugayı örneğinde olduğu gibi, bir dönemin icraatlarının, toplu mezarların vb. deşifre edilmesine verilen devlet tepkisi ve “ilgilileri” göreve çağırmalar... Zemperi soğuğunun kasıp kavurduğu depremzede Hakkarililere reva görülen cop, dipçik ve gaz bombaları...
İşte hükümetiyle, güvenlik birimleriyle üzerinde uzlaşılmış ‘bölge’ icraatları! Başbakan Erdoğan’ın seçim bölgesi Siirt’te yaşananlar, AKP’li belediyeyle zaptiye kuvvetlerinin hareket birliği, bu uzlaşmanın en somut örneği oluyor.
Peki “AB dinamiği”?
Bölge’de bunlar yaşanıyorken, AB, Kürt mebusu Remzi Kartal’ı “terörü teşvik ettiği” gerekçesiyle derdest etmekle meşguldu. Bu ise Türkiye’ye verilmiş “adli destek” şeklinde açıklanıyordu. Kuzey Irak’ta Kongra Gel’e karşı askeri operasyona yanaşmayan ABD’nin karşısında, AB’ye de bu yakışırdı işte!
Türkiye’nin ‘güvenlik rejimi’yle uzlaşmanın bin bir yolu vardı ve gün hesap kitap günüydü!
e-posta:
vedatilbey@yahoo.com
Başa dön
ÖZGÜRLÜK
..........
Yücel Sayman
Ankara memnun, halk ne düşünüyor?
ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı ilk yurtdışı turuna Türkiye’yi de eklemiş.
Bakan ülkemize gelecek ve “Bush yönetimi 2. döneminde Irak, Ortadoğu ve İran gibi sorunlarda beraber çalışmak istiyor” mesajı verecekmiş.
Ankara memnunmuş.
“Ankara” deyince neden, kimden sözediliyor bilemiyorum. Başkent’in adı söylenip Türkiye Cumhuriyeti mi kasdediliyor yoksa hükümetin memnuniyeti mi dile getiriliyor, bilemediniz bu gibi işlerden anlayan ve kaderimizle ilgili kararları veren çevrelerin “oh be!” diyerek rahat nefes almaları mı anlatılıyor ? Gazete haberinden neden, kimden sözedildiği anlaşılamıyor.
Anlaşılır olan “Ankara” dendiğinde halkın düşünce, eğilim ve duygularının dikkate alınmadığı : Memnun olan halk değil ; onun memnun olup olmaması da kimsenin umurunda değil.
Ortadoğu’da sorun İran mı, Irak mı, ABD’nin Irakl’ı işgali mi, igale karşı gittikçe şiddetlenen direniş mi, bunu halk nereden bilsin ki ? İran sorun mu ? İran sorunsa, bu sorun nasıl çözülür? İran sorunu ABD’nin bu ülkeyi de işgal etmesiyle çözülecekse, İncirlik Üssü’nün (Nato’dan soyutlanarak) ABD’ye tahsis edilmesi gerekir mi ? Savaşmak istemedikleri için kaçan Amerikan orusunun askerleri Türkiye’ye sığınırlarsa ne olacak ? Halk bu ciddi ve derin konulardan ne anlar ki ?
Irak işgalinin başında halka kulak verildi ; halk savaşa karşıydı, ABD’nin Irak’ı işgal etmesine karşıydı, Türkiye’nin bu işgalin yanında yer almasına karşıydı. Halk ciddiye alınır gibi oldu, neredeyse (ABD ile değil) Bush yönetimi ile aramız açılıyordu. Neyse ki “Ankara” sağduyulu davrandı, halkı işiyle gücüyle başbaşa bıraktı, çaktırmadan işgalin yanında yerini alıverdi. “Ankara” karar vermişti : “ekonomik”, “siyasi”, “jeopolitik” durumumuz ve çıkarlarımız böyle davranmamızı gerektiriyordu. İyi ki “Ankara” var. Condoleezza Rice Türkiye’ye geliyormuş, bu ziyaret Bush yönetiminin bazı “sorunlarda” beraber çalışmak istediğinin mesajıymış. “Oh be!” Rahatladık.
Kafamı “Ankara”ya taktım. Karşı taraf “Bush yönetimi” olduğuna göre bizim “Ankara” diye
ifade ettiğimiz de “T. Erdoğan yönetimi” olmasın ? O zaman memnun olan da “T. Erdoğan yönetimi” yani hükümet olmuyor mu ?
Sorunu böylesine yalınlaştırırsam, biliyorum, doğru-yanlış, yetkili-yetkisiz, meşru-meşru olmayan kararları alanı da somutlaştırmış olurum. O zaman giz kalkar, halk öne çıkar. Oysa alışmışız, giz perdesi “bilgeleri” kutsallaştırır, sorgu sual dışına çıkarır, halkı sessizleştirir. Bu açıdan “Ankara” çok iyi seçilmiş bir soyutlama !
Bush yönetimi temsil ettiği anlayışı harekete geçirdi, nazizmin başlayıp sonuçlandıramadığı tasarımı yürütüyor : İnsanı diğer canlı türlerinden ayırt eden öz üzerinde tek belirleyici olmak. “Bush yönetimi” denen hareket demokrasi ve özgürlük ihraç ederek gerçekleştireceğine inandığı bir toplumsal örgütlenme tasarımının peşinde değil. Onun gerçekleştirmeye çalıştığı ve küreselleşme adı altında uygulamaya sokmaya başladığı tasarım kendi denetim ve belirleyiciliğinde dünyayı değiştirecek “insan türü” tasarımıdır.
Tasarımcılarınca bu “insan türü” modelinin itaatkâr teknisyeni kabul edilmek kimilerini memnun edebilir. Kim memnunsa varlığını kutsallaştırma efektleri kullanmadan ortaya döksün, Başkentimiz “Ankara” giz perdesinin sembolü olarak kullanılmasın.
“Bush yönetimi” insan türü tasarımının en katı propaganda şeflerinden Condoleezza Rice’ı Türkiye’ye gönderiyor.
Bundan memnun olanlar var.
Halk memnun mu ? Halk hesap sorar.
e-posta:
yucelsayman@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Zenginler ve yoksullar
Her yıl Davos’ta toplanırlar.
Dünya Ekonomik Forumu Yıllık Toplantısı yaparlar, dünyadaki ekonomik durumun yanısıra diğer şeyleri, örneğin, ABD’nin isteği üzerine “terör” ve “güvenlik” meselelerini konuşurlar:
Efendim, dünyadaki gelir dağılımı bozukluğuna ve artan yoksulluğa karşı zengin “G-8” ülkeleri bir miktar hayır babında yardım yapamazlar mıdır?
Ki, bakın burası çok mühimdir;
Dünyanın iliğini kemiğini sömürenlerin, başka ülkelerin kaynaklarını elinden alıp milyarlarca insanı yoksul, aç bırakanların, vermemek için direnmeye kalkanların kafalarına bombalar yağdırıp dünyayı kana boyayanların, yoksul halklara yardım çağrısı yapmaları çok insancıl bir durumdur!
Meselenin özeti şöyle oluyor.
Dünyaya hükümran olmuş zenginler, mesela Afrika’nın altınını, elmasını, pırlantasını, kauçuğunu, Asya’nın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, Latin Amerika’nın dağını taşını, arpasını buğdayını elinden alıyor, sonra bu insanlar da çok beceriksiz ve tembel, yoksul kaldılar deyip “Allah rızası için bunlara bir sadaka” diyor!
İşte zenginlerin yardımseverliği böyle!
Zenginler yardımsever olunca ne oluyor?
Örneğin silahlanmaya 400 milyar dolar harcayan ABD dünyanın 4 milyar yoksuluna 16 milyar dolar yardım ayırıyor!
Diğer zengin ülkeler de gelirlerinin binde 25’i kadar bir iyilikseverlik yapıyor!
Ama dünyanın vaziyeti öylesine çarpıcı ve korkunç ki, “yardımsever yağmacıların” palavraları gerçekleri örtemiyor.
***
BM raporlarına göre;
Bugün dünyada bir milyarı aşkın insan günde bir dolardan (1.34 YTL) az
bir parayla yaşamaya çalışıyor.
2.7 milyar insan ise günde 2 dolarla yaşam savaşı veriyor.
Her yıl çoğu beş yaşından küçük ve en az altı milyonu sıtma, ishal ya da
zatürree gibi önlenebilir hastalıklardan olmak üzere 11 milyon çocuk ölüyor.
840 milyon insan kronik açlık çekiyor.
İnsanlar açlık çeker, ekmeksizlikten ölürken Avrupa’da parfüm için harcanan para yılda 12 milyar dolar.
ABD’de ve Avrupa’da kedi köpek maması için yılda 17 milyar dolar harcanıyor.
Son 12 yılda ise, G-7 ülkelerinin aldığı pay % 78.2’den yüzde 87’e çıkarken 4 milyarlık insan grubunun aldığı pay yüzde 21.8’den yüzde 13’e düştü.
BM raporlarına göre dünyanın en zengin 225 kişisinin serveti 2.5 milyar yoksulun toplam gelirine eşit.
Vaziyet bu kadar korkunç, adaletsizlik bu derece vahimken Davos’un yamyamları vır vır konuşuyor konuşuyor, anlatıyor anlatıyor, sonunda dünyayı tehdit eden şeyin “terör” olduğu tespit edilip daha fazla silahlanmak gerektiğine karar veriliyor!
“Terörü önlemek”, gelişmek adına ülkelerin petrolüne, altınına, madenlerine, kauçuğuna, TEKEL’ine, Telekom’una, şeker fabrikalarına, SEKA’sına, TÜPRAŞ’ına, pancarına, tütününe, arpasına buğdayına el konuluyor, kapattırılıyor, sattırılıyor!
Sonra da Davos’ta oturup konuşuluyor:
Biz bu fakirleri ne yapsak?
Kimyasal silahlarla yok edip demi saklasak?
Bombalasak damı sustursak?
Yoksa “terörist” ilan edip tabutlara mı doldursak?
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
KİRVEME MEKTUPLAR
..........
Mıgırdiç Margosyan
“Din elden gidooor!” meselesi
Kirvem,
Geçen hafta “din, iman, uryan meselesi” diyerek söze başlayıp sonra da son zamanlarda gerek kimi misyonerlerin ellerindeki İncillerle gerekse hangi tarikatın hangi kulvarlarında koştukları çok da önemli olmayan kimi zıpırların da otel odalarında kendilerince sergiledikleri şampanyalı, göbek havalı, erotik “ayin”lerin medyaya yansımasının ardından özellikle Ecevit’in zevcesi Rahşan hatunun kendince durumdan vazife çıkarıp anında olaya “Din elden gidiyor!” sloganıyla balıklama dalmasıyla, senin de bildiğin gibi memleketin gündemine İslam’ı bu beladan kurtarma heyecanı lök gibi çöktü netekim!
Kirvem doğrusunu söylemek gerekirse ortalarda bu kadar hacı, hoca, imam, müftü, ilahiyat profesörleri varken; bu hengamede İslam’ı kurtarma operasyonlarına katılıp, bu çorbada tuzumun olmasını isterdim ama, esas temeli eninde sonunda nihayet “inanç”a dayalı bu dini meseleler konusunda “sözde” bile olsa iki kelime etmek zaten benim gibi bir gavurun harcı değilken, yine de şeytana uyup iki lakırdı edersem bunu da gariban yeğenine lütfen çok görme Kirvem...
Öyleyse öncelikle şunu belirtmeliyim ki; bu ülkede yaniyakim Posof’tan Bozburun’a, Samsun’dan Hatay’a kadar uzanan çizgide, kısacası Misak-ı Milli sınırları içinde her kafasına esenin “Eyvah! Eyvah! Din elden gidiyor!” yaygarasıyla ortalara dökülüp İslam’ı kurtarmak adına kendi kendine gelin güvey kesilmesi zaten mümkün değil, çünkü ezelden beri Cumhuriyet anayasalarında altı sabit kalemle çizilen “laik”lik ilkesiyle zapturapt altına alınan ve birçok bakanlıkları elhamdülillah sollayan bütçesiyle... bu işin tepesinde duran kapı gibi bir Diyanet kurumu varken hariçten gazel atmak kimin haddine!
Netekim... yıllar yılı millimi milli olması için çaba harcanan eğitim politikaları doğrultusunda açılan okulların sayısını çoktaan sollayıp, gecekondu muhitlerinden en ücra mezralara kadar yapılan camilerin yanı sıra şehirler arası yollardaki benzin istasyonlarında kafasına esenin kaçak maçak inşa ettiği bidon minareli mescitlerle bezenen bu coğrafyada günde beş vakit Allahu ekber! Allahu ekber! diyerek gavur icadı hoparlörlerden bilmem kaç desibelle yükselen bu ezanlar varoldukça İslam’ı kim kimden kurtarmaya kalkabilir ki!
Ha bu arada elindeki İncillerle ortada sürten “Müslüman avcıları” sefil misyonerlere gelince... onları bir kalemde geç Kirvem!
Neden mi?
Ehh el insaf Kirvem! Eskiden Anadolu’nun her köşesinde sayıları binleri aşan Ermeni, Süryanı, Keldani kiliselerinin piskoposları, rahipleri, papazlarıyla diyakozlarının yanı sıra havraların hahamları bile bunu becerememişse, aksine Müslümanlık çığ gibi büyüyüp gelişerek bu günlere ulaşmışsa, üstelik kilise çanlarına ot tıkayıp onları neredeyse külliyen susturmayı Allah’ın izniyle çok şükür başarabilmişse o halde İslam’ı kurtarmak çığlıkları Erbakan Hoca’nın deyişiyle sadece “fasa fiso!”
Peki o zaman bütün bu dalga dubaraların gerisinde yatan hinoğlu hinlik nedir diye sorgu sual edersen ona da vereceğim cevap şudur: “Alavere dalavere Kürt Memet nöbete!” uyanıklığıyla yönetip onu her defasında resmen ve hile ile ketenpereye getirip mandepsiye bastırma zihniyetiyle ucuz, içten pazarlıklı, samimiyetten yoksun, günü kurtarmaya yönelik politika yapmaya sanki yeminli sürüsüne bereket madrabazlar varoldukça; hani iktidardayken pijama biçip, muhalefette don satanlar... hani iktidardayken bayram haftası muhalefetteyken soba tahtası diyenler... hani “aynı gemideyiz” muhabbetiyle kaptanlığa soyunup geminin azıcık su aldığını görünce en önce gemiyi terkeden üçkağıtçılar... hani esen rüzgara göre yelken doldurup, politika arenasına mesela “sol” ayağıyla başlayıp gele gele en “sağ”da yalpalayıp dururken futühat tellalı kesilen yaman “vatansever”ler... hani ikide bir yüzde doksan dokuzu elhamdülillah Müslüman olduğu vurgulanan bir toplumda iki kıytırık misyonerin sağda solda üç-beş İncil dağıtarak İslam’ı esir alacağından dem vurup böylece bulanık sularda balık avlamak isteyen kerhen dindarlar... yani yaniyakim özetle kendine özgüveni olmayan, her şeyden işkillenip her buluttan nem kapan, her taşın altında bir bubi tuzağı, her öküzün altında buzağı arama paranoyasıyla, milletin aklını yıllar yılı korkuyla, endişeyle sulayıp gününe, zamanına göre hayali düşmanlar yaratıp bundan nemalananların ipliğini tümüyle pazara çıkarıp bütün bu “oldu bitti”lerin, geçmişin hesabını milletçe sormayıp ya da daha da doğrusu sormadıkça... ol zaman bu topraklar üzerinde kim kimin nesi kim neyin bekçisi belli mi olur Kirvem?
e-posta:
mmargosyan@hotmail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net