Bence, genelde Türkiye’nin sanat ve kültür yaşamıyla, özelde de yayıncılık dünyasıyla yakından ilgilenen kurumların başında İçişleri Bakanlığı gelir. Bakanından en küçük personeline, polisine kadar neredeyse tümü, özellikle kitaplara büyük ilgi gösterirler. Kültür Bakanlığı ya da başka bakanlıklar ve kamu kuruluşları kitaplarla böylesine ilgilenmez. Bırakın resmi kuruluşları, özel kişi ve kuruluşlar da kitabıyla, dergisiyle, gazetesiyle, kısacası her şeyiyle “Matbuat”a olmazlar, olamazlar. Ama İçişleri Bakanlığı?.. Sakın bunun temelinin “Kültür aşkı” olduğunu sanmayın. O bakanlıktaki zevatın tek bir düşüncesi vardır, o da, “Ülkeyi zararlı yayınlardan korumak”tır. Türkiye’ye her türlü zararı dokunan IMF’yi, ABD’yi, Dünya Bankasını, Avrupa Birliğini ya da özelleştirmeleri, peşkeşleri, satışları, hortumları ve benzerlerini göremeyenlerin gördükleri tek bir şey vardır, kitaplar. Tabii sosyalizmi öğreten kitaplar…
Türkiye, dünyanın en çok kitap, dergi ve gazete yasaklanan ülkesidir. Bunun sayısını, değil Türkiye’de, dünyada hesaplayacak güç yoktur. Tek bir örnek vereceğim, gerisini siz düşünün: “SSCB’de basılmış ve basılacak tüm kitap, dergi ve gazetenin Türkiye’ye girmesi yasaktır.” Bugün SSCB yok, ama bu yasak kararı var.
İşte bu “kitapsever”(!) bakanlığın başındakilerden biriyle, Faruk Sükan’la birkaç kez karşılaştım. Ve geçtiğimiz günlerde öldüğünü öğrenince, zaman makineme binip, o günlere gittim…
İlk karşılaşma
Ankara, Kızılay’da bir Sosyal Pasajı vardı. Şimdi hâlâ var mı, bilmiyorum… Yayıncılığa yeni başladığım sıralarda, bir gün o pasajın önünden geçerken, İçişleri Bakanı Faruk Sükan’la karşılaştım. O pasaja giriyordu, ben de yoldan geçiyordum. Bilmiyorum neden, belki de bilinçaltı bir tatmin olma isteğiyle, var gücümle omuz attım ona. Kısa boyluydu, ama iriyarıydı. Şöyle bir sarsıldı. Sonra dönüp, baktı bana. Ben de ona baktım, aynı gözlerle.
Onun polisleri benim kitaplarımı topluyordu, gelişigüzel. Hiç olmazsa ben de ona bir “Omuz”la yanıt veriyordum.
Belki çok küçük, yalın bir şeydi ama, o sıralarda rahatlamıştım…
Yıllar sonra, Ankara Numune Hastanesi’nde karşılaştım. Hastanenin Başhekimi, daha sonra Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Başdanışmanı olan Münif İslamoğlu’ydu. Babamın eski arkadaşı olduğu için ziyaretine gitmişti. Ben de vardım, yanında. Başhekimin odasına girmedim, sevmediğim bir kişi, Faruk Sükan olduğu için. O sırada Sükan, Demirel’le düşman kardeşler durumuna gelmişti…
Odanın önündeki salonda otururken, birden Faruk Sükan’ın çıktığını, hızlı adımlarla gittiğini gördüm. Sonra öğrendim, Süleyman Demirel geliyormuş, onunla yüz yüze gelmemek için uzaklaşmış. Gerçekten biraz sonra Süleyman Demirel geldi.
Bekleme odasında benimle birlikte birkaç kişi vardı. “Bir oy, bir oydur” düşüncesiyle olacak, Süleyman Bey herkesin elini sıktı. Sıra bana gelince, elimdeki Yeni Ortam gazetesini gösterdim, o da elini geri çekti. Bu küçük olay beni mutlu etmişti. Biz solcular hep böyle küçük şeylerle mutlu olup, tatmin oluyorduk galiba…
Ve Hacıbaba Lokantası:
Babam, Faruk Sükan’ın çocukluk arkadaşıydı. Bir gün Sükan yemek verdi ona. Opera Meydanı’nda (eski adıyla Hergele Meydanı), Hacıbaba Lokantası’nda.
Lokantanın ya da kebapçının kapısında Faruk Sükan bekliyordu. Babam tanıttı beni, “Oğlum” diyerek. Selimiye Zindanı’ndan yeni çıktığım için saçlarım kesikti, yani üç numara. “1960’ta bizlerin saçları kesilmişti. Şimdi sıra sizdeymiş” dedi. “Tekerlek dönüyor” diye yanıtladım, “Gelecek darbede sıra yeniden size gelebilir”. Yanılmışım. 12 Eylül’de onlara yine bir şey olmadı.
Yemeği yerken, Faruk Sükan, “Sana da işkence yaptılar mı?” diye sordu. “Yazar ve yayıncı olduğum için işkence görmedim. Ama arkadaşlarım, gençler gördü.” Babama baktı, doğru söyleyip, söylemediğimi soran gözlerle. Sağcıydı-mağcıydı ama, demokrattı, “Oğlum yalan söylemez” dedi.
Masada 15-16 kişi vardı. Hem onlar buz gibi oldu, hem de çevre masalardan kulak kabartanlar. Elime fırsat geçmişti, ortam uygundu ve sesime güvenerek, “Faruk Bey” dedim, “Siz, bizlerin, yani solcuların, sosyalistlerin soluk alışlarını bile duyduğunuzu iddia etmiyor muydunuz? O işaret parmağı büyüklüğündeki ses alma cihazlarıyla konuşmalarımızın tespit edildiği sizin döneminizde olmadı mı? Ya işkence aletleri?..” Sükan sözümü kesti: “Yemin ederim ki ben tek bir işkence aleti getirmedim. Hepsini Hamdi Ömeroğlu getirdi (dönemin İçişleri Bakanıydı). Onun üzerine gitsenize…”
Sözü kitap toplatılmasına getirdi F.Sükan. “Fransa’da işportada satılan kitaplar, Türkiye’de neden satılmasın ki!..” diyerek kitap toplatılmalarına karşı çıktığını söyledi. Ama birkaç gün sonra Meclis’te bir konuşma yaptı, sol kitap yayınlayanların neredeyse idam edilmelerini bile istedi. Ertesi gün babama sormuş, benim konuşmasını nasıl bulduğumu.
“Faruk kusura bakma ama oğlum senin palavracının teki olduğunu söyledi” demiş o da.
Hayırlı işler
Faruk Sükan İçişleri Bakanıyken, babamla karşılaştığında sorarmış, benim yayıncılığımın nasıl gittiğini. O da, “Vallaha o komünist kitapları basıyor, siz de topluyorsunuz” dermiş. Sükan da bana “Hayırlı işler” dilermiş.
Hem “Hayırlı işler” dileniyor İçişleri Bakanı tarafından, hem de kitaplarım toplanıyor. Onlar yılmıyordu kitapları toplatmaktan, ben de ciddiye almıyordum, onların “vatanı, milleti kitap toplamayla” kurtarma düşüncesini.