www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Cennet ve cehennem

UFUK ____Fatih Polat
Bahattin Karakütük

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
Tekel vekilleri

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
Turnalar

YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ____Gülsüm Cengiz
Güneşin Çocukları

bilgi işlem ____Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
Bayramlaşma

EKONOMİ DÜNYASI ____Tahir Şilkan
Vergi indirimi (iadesi) üzerine

İNSAN ve SPOR ____Hakan Keysan
Sporda şiddet sorunu

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Cennet ve cehennem

Sorumuz en başta Zekeriya Beyaz hocayadır.
Ki, kaynana meselelerinden futbola, tribün teröründen hakemlerin cinsel kimliğine kadar fikir beyan eden Zekeriya hoca mutlaka bu konuda da kamuoyunu aydınlatıcı bir açıklama yapacaktır.
“Hocam; Fettullah Gülen’in cennete giriş işlemlerinde bir yetkisi, yetkisi yoksa da tavsiye niteliğinde jüri vasfı var mıdır?”
Çünkü kendisi bu yetkiyi almış görünüyor.
Amerika’da oturduğu yerden bazı kullara cennette yer gösteriyor!
Ne diyor:
“Evren cennete gidebilir.”
Elbette Amerika’dan bakınca öyle görünebilir.
Hatta Doğan’ın “solcu” gazetesi Milliyet için röportajı yapan kişinin gazetecilik damarı tutsa da sorsa; “Bush” da cennete gidebilir mi?
Kimsenin kuşkusu olmasın ki, Irak’ın ABD tarafından işgaline onay ve binlerce Iraklının katliamına fetva vermiş Fettullah Gülen ekmek yediği yere nankörlük etmeyecek, elinde nurlu lambasıyla patrona bir yer gösterecektir!
Ama yine de Fettullah Gülen burada biraz haksızlık yapmış!
Evren’e cennette bir köşe ayırmış da, cuntanın diğer elamanlarını dışarıda bırakmış!
Oysa sonuçta 12 Eylül bir ekip çalışmasıydı.
Evren’e cennete giriş onayı verilip cuntanın diğer üyelerine bu yapılmamalıydı.
Hiç değilse karar vermeden önce Fettullah Gülen, diğerlerinin dosyalarına da bir baksaydı, ondan sonra toplu bir karara varsaydı!
Birine cenneti gösterirken diğerlerini dışarıda bırakıp, bölücülük yapmasaydı!
***
Cennetlik Evren!
Kaç bin kişi işkencelerden geçirildi 12 Eylül’de?
Kaç kişi çarmıha gerildi işkencehanelerin karanlık derinliklerinde?
İnsanları çarmıha germek, çıplak bedenlere elektrik vermek caiz midir Zekeriya hoca?
Cennetlik olabilmek için işkence yapılması gereken insan sayısının alt sınırı nedir?
Bin...on bin...yüz bin...beş yüz bin...
12 Eylül’de kaç yüz bin kişi hapishanelere dolduruldu?
Kaç insan ecelsiz ölümlerde vuruldu?
17 yaşındaki gençleri asmak mesela....
Mesela Erdal Eren....
Yani 17 yaşındaki bir genci asınca Evren cennetlik mi oldu?
Demek ki, cennete gitmenin yolu bu kadar basittir.
Öyleyse E tiplerini, F tipleri yapanlar, dört bir tarafı beton duvarlarla kaplı, kapıları demir kasalarla kapalı hapishanelerde tutukluları yakanlar, cezaevlerine buldozerlerle dalıp kol bacak kopartanlar da cennetliktir?
Anlaşıldığı kadarıyla Fettulah Gülen’in cenneti enteresan bir yerdir!
Fettulah Gülen kapıya oturacak. Gelene soracak:
“Dünyada ne iş yapardın?”
“Darbeler yapar, insanları boğazlardım.”
“Geç.”
Hazır kimlerin cennetlik olduğunu açıklamaya başlamışken şu konuya da bir açıklık getirseydi. Fettulah Gülen, millet sevap mı işliyor günaha mı giriyor bilseydi de ona göre izleseydi.
Ya Fettullah; şu kaynananın durumu nedir?
Sence, Semra hanım da cennetlik midir?

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Bahattin Karakütük

"FLAŞ!!!!!!FLAŞ!!!!!Kürt medyası değerli çalışanı Bahattin Karakütük'ü yitirdi."
Her haber herkese aynı şeyi anlatmaz. İnsanlar bir haberle kendi yaşamlarına değdiği kadar ilgilenirler.
Bahattin'in intiharını duyuran bu haber, muhtemelen okuyan herkesin içini burkmuş, onu yazılarından, Roj Tv'deki programlarından tanıyanların da boğazına bir şeylerin düğümlenmesine neden olmuştur.
Biz Bahattin Karakütük ile aynı mecralarda gazetecilik yaptığımız halde yüz yüze gelememiştik. Ankara'dan İstanbul'a geldiğimizde o Ankara'da gazetecilik yapıyordu ve ardından da Avrupa'da devam etmek durumunda kalmıştı.
Birçok başka arkadaşımız gibi.
Ama bizler açısından gözden ırak olmak, gönülden de ırak olmak anlamına gelmez. Benzer tercihleri yapmış, aynı değerlerle yola çıkmış olan bizler, yaşamın türlü koşuşturmaları arasında "yerinde duruyor mu?" diye göz ucuyla komşu gazetedeki kuşaktaşlarımıza da bakarız. Muhtemelen onlar açısından da böyledir.
İşini yapma biçimindeki titizliğine ve dünyayı algılama, yorumlama konusundaki tutumuna değer verdiğin komşu gazetedeki kuşaktaşlarının orada duruyor olduğunu görmek seni de doğrulayan bir şeydir sonuçta.
Bahattin Karakütük de böyle bir yerde duruyordu bizim açımızdan. Onun da yazılarına yansıttığı gibi, yoluna sapmadan devam etmesini bilenler önemlidir.
9 Şubat 2004 günü Özgür Politika'da "Aynı Sapandan Atılan Taşlar" başlığı ile yayımlanan yazısında dile getirdikleri aynı duyguyu yansıtıyordu aslında:
"Geçen hafta kendisiyle tesadüfen havaalanında karşılaştığım ve 7 yıldan sonra ilk kez gördüğüm arkadaşım, 'hatalarımı tamire gidiyorum' diyordu. Hatalarıyla kavgalıymış... şimdi ise bir valize doldurduğu yaşam enkazını sırtlamış tamire(!) götürüyordu....
Benim de bir şeyler söylemem gerekiyordu ama cümleleri bulmadaki zorluktan çok, söyleyeceklerimin ne kadarına katlanabilecekti, onu kestiremiyordum. Israrlı beklentisine bir yanıt olsun diye, 'geldiğimde gazeteciydim, sanırım döndüğüm zamana kadar da öyle kalırım' dedim. Ardından da kendi 'hesaplaşmamı' hatırladım.
...
Bana da kötülük yapanların sayısı çoğaldı! İlkini yapanlar, tıpkı havaalanında karşılaştığım arkadaşım gibi onlarcamızı bir sapanın taşlığına koyarak ülke ülke attılar; ardında da bizden arta kalan ne varsa ona saldırdılar....
Eğer ben de bir gün, tıpkı havaalanında gördüğüm arkadaşım gibi "hataları tamire ve hesaplaşmaya" gidecek olursam, öncelikle sapanın lastiğini çekenlere değil; Kumrular sokaktan aynı yöne birlikte yürüdüğüm halde bugün ...
Bar'da oturanlara 'ben geldim' diyeceğim..."
TED Kolejinden mezun olmuş, ODTÜ Fizik Bölümü'nü kazanmış, gerek yazdıklarıyla gerekse de Roj Tv'de yaptığı programlarıyla hem düşünsel, hem de duygusal derinliği olan bir entelektüel olarak tanıdığımız Bahattin'in bu satırları onun hesaplaşmasını çok iyi anlatır.
Özgür Politika gazetesinin arşivine girip, son bir yılda her pazartesi günü köşesinde ne yazdığına bakanlar şunu fark edecektir. Hem ABD'nin Irak'a müdahalesi ve Ortadoğu politikası konusunda, hem AB'nin iç çatışmaları, geleceği ve Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği konusunda sağlam bir bakışa sahipti Karakütük. Ve en önemli özelliklerinden birisi de, yazılarını somut ilişkilerin 'temkinli tahliline' dayandırmasıydı. Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğini konu edinen son yazısındaki şu tespitlerinde olduğu gibi:
"Bu noktada Kürt sorununun da artık yepyeni bir mecraya girdiği yepyeni fırsatlara sahip olduğu belirtilmeli. Kopenhag siyasi kriterlerinin tam anlamıyla yaşama geçirilmesi sürecinde barışı öne çıkaran ve siyasi üslubunda çoğulculuğu gündeme alan bir tarzı yaşama geçirmek müzakere sürecinin olmazsa olmazı olarak öne çıkıyor....
Ama son kertede Türkiye'nin bulunduğu bölgedeki stratejik konumu, Avrupa Birliği'nin Ankara yönetimi ile ilişkisini belirlemektedir. Ortadoğu'nun yeniden şekillendiği bir dönemde Brüksel'in Türkiye ile ilişkileri tehlikeye atmayacağına kesin gözüyle bakmak gerekir. (20 Aralık 2004, Özgür Politika)
Kolay genellemeler yapmazdı. Tarihten, coğrafyadan kopuk genel geçer beylik cümleler ona göre değildi. Yıllarca diplomasi yazdığı halde, diplomatik alışkanlıkların aşındıramadığı, yalın, net ve açık bir üslubu vardı.
Sürgündeki yaşamı boyunca da dik durabilmeyi başarmış, devrimci bir gazeteci ve aydın olarak bunun yüklediği bütün çelişkileri de iliklerine kadar yaşamıştı.
Ve onun ölümü, yaşadığı sürgüne neden olanlar açısından bir taammüden cinayetten başka nedir?
Yazımızı mütevazi, çalışkan ve tutarlı yaşam çizgisiyle geriye çok önemli değerler bırakmış olan değerli meslektaşımızın "Gazetecinin İklimi" başlıklı yazısından aktarmalarla noktalayalım:
Yaz mevsimi, sıcak ve tatil çağrışımlıdır. Okul bahçelerinden çocuk sesleri çekilmiş, mahalleler daha az trafikli, tozlu, bıkkın bir yalnızlıkla kucaklaşmıştır. Herkes için ayrı anıları saklayan, ayrı özlemleri besleyen yaz ayları biz gazeteciler açısından da farklı anlamlar taşırlar elbet.
Haberler de tatile çıkarlar bir nebze. En azından tatile çıkan haber kaynağı oranında azalır iş yükü. Tabii bu gazete sayfalarını doldurmaktaki sıkıntıyı da büyütür veya televizyondaki akşam haberlerini çok da "şişirmeden" yani ele avuca gelir bir gündemle doldurup verebilmeyi de....
Peki, bu durum biz gazeteciler üzerinde ne gibi bir etki yaratır? Bir kere ne yapacağını bilmez durumdayızdır. Normal hayatlar yaşamasını, normal tatiller geçirmesini hiçbir zaman öğrenmemiş olduğumuzdan, o sahaya hiç girmeyiz. İstifimizi hiç bozmadan "her an her şey olabilir" bahanesiyle kendimizi en güvende hissettiğimiz mekân olan haber bürolarından asla uzaklaşmayız. Ama ara sıra büro etrafında yarım daire çizmek, bir su kenarında oturup kendi kendimizi dinlemek gibi lükslerimiz de yok değildir.
Hatta ara sıra 'ailecilik' bile oynadığımız olur. Şimdi kimse bu lafı evirip çevirme zahmetine girmeden ben kendimce bir açıklama yapayım: Bizler de ailemizi oluşturan bireyleri kendisi seçmiş, onlarla derin bağlar oluşturmuş insanlarızdır aslında.
Bizler de çocuklarımızın söylediği sözleri birbirimize anlatıp gündem oluşturur hatta bunun romantiğini bile yaparız. Müzik dinleyip duygulanır, film izleyip ağlar, sökülmüş dçorabımızdan çıkan parmağımızı boşveremeyip için için utanç da duyarız...
Yaz mevsiminin bize sunduğu zamanı kullanıp kendimizi dinlerken bir yandan da yeni sezonlar planlar, yeni programlar, yeni yazılar düşünürüz. Yaptığımız işlerde yapılmış hataları, yanlış yönlendirmeleri düşünür, hayıflanır tüm bunlardan dersler çıkarırız. Yaz mevsimi, insanı sarıp kucaklayan sıcağıyla bize de sunar kendi kendimiz üzerine kafa yormak imkanını.
Sonra, dostlar buluşurlar yaz aylarında ve insanın telefonu sık sık bu buluşmaları müjdelemek üzere çalar. Çok sevgili dostlar en nihayet bir araya gelebilmiş ve tabii ki seni de hatırlamışlardır. Güzel yemekler yenmiş, uzun sohbetlere girişilmiştir.
Hele de bizim gibi onlarca ayrı ülkeye, ayrı coğrafyaya parçalanmış dostlar açısından çok önemlidir bu telefonlar.
Kimi zaman memleketinden edilmektedir ki, anı gözünde şıppadanak canlandırıverirsin. Yeri, zamanı, kişileri, her şeyi son bıraktığın haliyle, kokularıyla, sesleriyle sımsıcak kucaklarsın. Kimi zaman daha ayağını dahi basmadığın ve bu nedenle renk sıcaklığını dahi kestiremediğin bir ülkeden seni arayan insanların fotoğraflarını yakalamaya çalışırsın zihninde. Çok zorlanırsın! Kendini sadece ve sadece seni arayan sesin sıcaklığına teslim edersin.
Ve hemen gizli sığınağına, haber bürona koşar, kendini bilgisayarının soğuk gündemine teslim edersin böyle telefonlar geldiğinde ve kimbilir belki de bu yüzden kimselere 'özel' telefon etmezsin, telefon etmeyi sevmezsin, ahizenin bir ucunda kekeler kalır iki lafı bir araya getiremezsin.
Ben baştan söylemiştim böyle bir yazı olacağını bunun. Aslında bu, hiç yazılmaması gereken bir yazı oldu. Hiç söylenmeyecek şeyleri söylettirdi bana. Ama ne yapayım ki bu haftanın telefonları böyle telefonlardı ve bana binbir coğrafyaya bölünmüş insanlığımızı anlattılar bir kez daha. Telefonların ucundaki sesler babalarıyla yaşama hakları ellerinden alınmış çocukların mahzun buluşmasını anlattı bana. Yaşadığımız coğrafyanın bir safra gibi atmak için uğraştığı ama kendileri insan olan dostlarımızın nasıl sınırlar üzeri işkencelere tabi tutulduklarını anlattılar. Polis görünce boğazı düğümlenen minik bir kız çocuğunun oyun oynama yetisini nasıl yitirdiğini anlattılar, yok hayır ağladılar."
(02-Ağustos 2004 Pazartesi, Özgür Politika)

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

Tekel vekilleri

Genel olarak sermayenin emekçi halka karşı izlediği politikaları hayata geçiren politikacılara “sermaye sözcüsü” denilirken, ikisi arasındaki organik ilişkiden çok politik birliğe dikkat çekiliyor. Tekellerin çıkarlarını kendi çıkarları olarak belleyen, politikalarını ona göre şekillendiren, ama seçimler sayesinde halkın sözcüsü gibi görünen parti ve siyasetçilerin, sermayenin sözcüleri olması yeni bir durum değil. Bunların “sermaye sözcüsü” olması için ille de tekellerden maaş almaları gerekmiyor.
Ama; Almanya’da birkaç haftadır süren tartışmalar eşliğinde ortaya açılıp-saçılanlardan, sermaye-siyasetçi ilişkisinin genel bir ilişki ile birlikte, aynı zamanda özel bir maddi çıkar ilişkisi olduğu çarpıcı bir şekilde görülüyor.
Tekellerin düzen partilerine her yıl “bağış” adı altında milyonlarca Euro verdiği biliniyordu, ancak tek tek milletvekillerini de maaşa bağladığı pek bilinmiyordu.
Önce, muhafazakâr Hristiyan Demokrat Birlik’in (CDU) “işçi kanadı” olan CDA’nın başkanı Herman-Josef Arentz’in, sonra CDU Genel Sekreteri Laurenz Meyer’in enerji tekeli RWE’den milletvekili maaşına ek “yan gelir” aldığı ortaya çıktı.
Arkasından, yine CDU Milletvekili Hildegard Müller’in Dresdner Bank’tan maaş aldığı basına yansıdı. Uzun yıllar CDU’nun gençlik örgütü JU’nun başkanlığını da yapan Müller’in banka tarafından CDU Genel Başkanı Angela Merkel’e “yakın” olması için teşvik edildiği, Müller’in de bunu layıkıyla yerine getirdiği ayrıntılarıyla yazıldı.
“Yan gelirler”de en ilginç gelişme Volkswagen’de (VW) yaşandı. Tekelin 1990’dan beri daha önce kendi bünyesinde çalıştırdığı, sonra politikaya atılmasını sağladığı çalışanlarına maaş ödemeye devam etmek için gizli bir iç karar aldığı ve bunu uyguladığı...
Şu ana kadar altı SPD’li eyalet ve federal parlamento milletvekilinin yıllarca aynı zamanda VW’den maaş aldığı resmen kabul edilmiş durumda. Akabinde Siemens tekeli de biri federal parlamento, dördü eyalet milletvekili, yedisi belediye başkanı olmak üzere toplam 12 “profesyonel politikacıya” maaş verdiğini, 400 personelinin ise çeşitli düzeylerde “fahri politikacı” olduğu açıklandı. WV’nin ise 350’nin üzerinde yerel düzeyde “fahri politikacı”sı var.
RWE, VW, Siemens, Dresdner Bank merkezli başlayan tekel-politikacı ilişkisi tartışması hiç şüphesiz buzdağının görünen kısmını oluşturuyor. Jena Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, halk tarafından eyalet ve federal meclislerine seçilmiş vekillerin yüzde 50’si çeşitli tekellerden maaş alıyor. Tekellerin, hükümet politikaları üzerinde etkili olmak için Berlin ve Brüksel’de özel lobi büroları kurduğu, bu bürolarda çoğunlukla eskiden etkili görevlerde bulunmuş bakan ve milletvekillerini görevlendirdiği bilinen diğer bir gerçek.
Bu sınırlı bilgiler bile, parlamentolarda şu veya bu partinin grubundan çok, belli sermaye gruplarından maaş alan ve onların çıkarları doğrultusunda lobi çalışması yapan, yasa taslakları hazırlayan “tekel grupları”nın varlığına işaret ediyor. Bu bakımdan görünürde ayrı partilerden olan politikacıların aynı tekelden maaş alarak, o tekelin politikacısı olduğu görülüyor. Dolayısıyla sadece SPD, CDU, FDP gruplarından söz etmek yanlış olur, aynı zamanda VW, RWE, Siemens gruplarından söz etmek gerekiyor.
Yıllardır süren “gizli ilişki”lerin açıklanmaya başlanması, artık sermaye tarafından ilişkinin bu haliyle sürdürülmek istenmediğini gösteriyor. İşçilerin maaşlarını düşürerek, kazanılmış Noel ve izin paralarını keserek kârı azami düzeye çıkarmayı hedefleyen tekeller, mevcut hükümetlerin istenilen yasaları itirazsız çıkarmasının rahatlığıyla, yük gördükleri “maaşlı politikacılar”dan kurtulmak istiyorlar.
Halkı yoksullaştıran yasaların altına imza atan, ancak tekellerden aldıkları ikinci maaşlarla ceplerini şişirenlerin maskesi de böylece “temizlik” adına düşürülüyor.
Gelişmeler, rüşvetin Almanya gibi “temiz” görünen bir ülkede de yaygın olduğunu gözler önüne seriyor. Çünkü, rüşvet ve yolsuzluk kapitalizmin yol arkadaşıdır ve kapitalizm sürdüğü müddetçe var olacaktır.
Olup bitenler, “sermaye sözcüsü” ya da “sermaye uşağı politikacılar” gibi temel tanımlamaların boşuna yapılmadığını, sermaye-burjuva siyaset ilişkilerinin bugüne kadar ortaya çıkardığı olgular üzerinden billurlaştığını gösteriyor.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

Turnalar

Yaklaşık bir buçuk metre boyu ve iki buçuk metre kanat açıklığı ile tüm iriliğine karşın, yalnız olduklarında utangaç ve ürkek kuşlardır turnalar. Bu nedenledir ki üreme mevsiminin dışında hep toplu olarak gezinirler. Sürü halinde uçarken, yalnızca sürüyü kollama ve koruma görevini yüklenmiş olanlar gruptan ayrılırlar. Bu ayrılmanın anlamı da sürüyü bir tehlike karşısında uyarmadır. Güçlü sesleri çok uzak mesafelerden bile duyulabilir. Üreme sırasında daha da mahcuplaşır ve zorunlu olmadıkça ortalıkta görülmezler. Bu dönemde onlara yalnızca çok acıktıkları zaman, dane, böcek, kurbağa ve solucan toplarken rastlayabilirsiniz. Baharın sonuna doğru kuluçkaya yatarlar. Tek eşli olan erkek, yumurtaların gelişmesine yardımcı olur. Yumurtadan çıkan yavrular çok kısa bir süre sonra yuvadan ayrılırlar. Tüyleri çoğunluk kül grisi rengindedir. Baş, boyun ve kanat uçlarında tüy renkleri siyaha dönüşür. Başlarının üstünde ise küçük kırmızı bir leke vardır. Belki de bu yüzden “allı turnam” diye türküleşmişlerdir.
Ağustos sonlarında bir araya toplanıp göçe hazırlanırlar. Sürü, havada “V” şeklinde, saatte yaklaşık otuz kilometrelik bir hızla bir kıtadan öbür kıtaya yol alır. Uçuş sırasında her birey bir öndekinden hemen sonra kanat vurur. Böylece onlarca kuş değil de sanki iri tek bir kuş kanat çırpıyormuş gibi bir devinim ortaya çıkar. Bu da onların daha az enerji sarfı ile daha uzak mesafeleri kat etmelerini sağlar. Bu düzende en çok yorulan rüzgârı göğüslemekte olan en öndeki, en az yorulan ise en arkada duldada kalmış olan bireydir. Yolculuğun adil olması için en öndeki birey yorulunca en arkaya geçer ve onun bir arkasındaki nöbeti devralır. Nöbetleşe nöbetleşe, çığlıklar atarak göçlerine devam ederler, seneye geri gelmek üzere.
Bizim de gökyüzünde, dünya meşhurları ile başa baş giden bir kuşumuz var: Türk Hava Yolları. Ecevit, birçok havayolunun THY’yi satın almaya talip olduğunu söylemiş. Sanırım bu gidişle donumuzu da pazara çıkaracağız.
Bu yazı 3 Şubat 2000 tarihli
Yeni Evrensel Gazetesi’nden
alınmıştır.


 
Başa dön

  YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ..........Gülsüm Cengiz

Güneşin Çocukları

“Okullar açılalı birkaç gün olmasına karşın okula gelmeyenlerin sayısı gelenlerden çoktu.
“Neredeler?”
“Pancarda...”
“Ne zaman biter pancar işi?”
“Bir ay sürer...”
Okul bahçesinde gölgeliğe oturmuştum. Çevremi saran ikinci, üçüncü sınıf öğrencilerine öykü okumaktı derdim. Çocukların, Türkçe konuşacağım diye göbeği çatlıyordu. Anadilleri Kürtçe yavruların. Yormamak için sözsüz bir kitapla başlamayı denedim.”
“Kitabın resimlerini çocuklara tek tek gösteriyor, öyküyü anlatmalarını bekliyordum. Gözüme karşıdaki duvara yapışık, el ele duran iki kız takıldı. Ürkek ama merak doluydu bakışları.
“Siz de gelin kızlar...”
Kızlar sindiler, duvara iyice yapıştılar. Yanımdaki erkek çocuk güldü.
“Onlar gelmez, ha!”
“Neden?”
“Gelmez, çünkü okullu değiller. Hiç okula gitmemişler, ha!”
“Olsun. Ben sadece resim gösteriyorum.”
“Resimden de anlamazlar, ha! Hiçbir şey bilmezler.”(*)
Yukardaki alıntılar, Sevim Ak’ın Güneşin Çocukları adlı kitabından. Sevim Ak, ülkemiz çocuk ve gençlik yazınının önde gelen adlarından. Çocukların ve gençlerin severek okuduğu pek çok kitabı yayınlandı. Ancak Güneşin Çocukları bambaşka bir kitap. Öncelikle bir çocuk kitabı değil. Anı-izlenim türünde değerlendirmiş yazar kitabını. Yayınevi de Düşünce Dizisi’nde değerlendirmiş kitabı. İyi de etmiş. Çünkü kitap; ülkemizin kırsal bölgelerindeki eğitim öğretim koşulları, sorunları hakkında pek çok ip uçları veriyor. Yalnız eğitim sorunları mı?
Bölgede yaşanan olayların bölge halkı ve özellikle de çocuklar üzerindeki etkilerini, çatışmaların açtığı derin yaraları, göçün doğurduğu sorunları, tarım ve hayvancılığın bitirilmesini, işsizlik ve yoksulluğu; kızların eğitimsiz bırakılmasından, anadil sorununa değin pek çok konuyu içeriyor kitap. Yazar, gidilen bölgeyle ilgili yaptığı araştırmanın sonucu olarak coğrafi, ekonomik, toplumsal bilgi de vermiş kitabında. Sondaki “Meraklısına” başlıklı bölümdeyse YİBO ve PİO’lara ilişkin ayrıntılı bilgiler, bölgedeki deprem riski, yapıların durumu aktarılıyor. Çocuk Hakları Sözleşmesi ve bölgedeki çocukların durumunun sözleşme maddelerine göre değerlendirilmesi de yer alıyor bu bölümde. Bütünsel olarak değerlendirmek gerekirse, kitapta anlatılanlar düşündürüyor, duygulandırıyor, çözüm arayışlarına itiyor insanı...
Sevim Ak’ı bu çocuklarla buluşturan serüven, 9 Eylül 2000’de başlamış. İLKYAR, ODTÜ, TEGV, ODTÜ Koleji destekli “Gezici Deneyler” projesinin gönüllüleri arasında yer almış yazar. Dört yıl boyunca eylül aylarında ve kışın hafta sonlarında gerçekleştirilen bu gezilerden biriktirdiklerini paylaşmış bizimle. Bu süre içinde, 62 yatılı bölge okulu ve pilot ilköğretim okuluna, 15 köy okuluna gidilmiş. Onlarla bilim, kültür ve sanat etkinlikleri gerçekleştirilmiş. Öğretirken öğrenmiş geziye katılanlar. O güne dek, yalnızca basında çıkan haberlerden tanıdığı bölgeyi, varlıklarından ve yaşam koşullarından haberdar olmadığı çocukları tanımış, sevmiş yazar. Öylesine sevmiş ki, satırlar arasından fışkıran bu sevgiyi duyumsamamak olanaksız.
Sevim Ak, yatılı bölge okullarında, dağ başlarındaki köylerde tanıdığı çocukların yaşamını, gözlerindeki hüznü-umudu, yüreklerindeki sevgiyi duyumsamış ve duyumsatmış kitabında. Güneşin doğduğu topraklarda yaşayan, bölgede yaşanan olaylarda hiçbir sorumlulukları olmamasına karşın, doğurduğu acılardan pay alan bu çocukların öyküsünü masalsı, şiirsel bir anlatımla sunmuş bize. Sıradan bir anı-izlenim ya da gezi kitabı değil bu kitap. Gidilen bölgeyle ilgili masal, söylence, türkü, bilmece, tekerleme vb. folklorik ögelerden de yararlanmış. Ancak öyle güzel yoğurup bütünleştirmiş ki bunları, okurken müthiş bir okuma keyfi ve edebiyat tadı alıyor insan. Bir de içinde anlatılanların hüznü, acısı olmasa...
Güneşin Çocukları’nda, yalnızca hüzün ve acı yok. Umut ve direnç de var. Ülkemizin çeşitli bölgelerine kurulmuş olan YİBO’larda yaşama hazırlanan, güç koşullarda tutunmaya çalışan çocuklara, çıkarsız bir sevgiyle bağlanan eğitimciler de var; gözleri ışıklı çocuklar da... Hemşire olup köylerindeki sağlık ocağına geri dönmek isteyen Ayşeler, Elifler, Fatmalar... Bir gün, kendi yazdığı oyunun sahnelendiğini görmek isteyen İnanlar ve ötekiler...
Dilerim gerçekleşir düşleri... Ne ki, Sevim Ak’ın, aydın yazar sorumluluğuyla bize tanıttığı bu çocukların düşlerinin gerçekleşmesi, biraz da bizim elimizde...
(*) Güneşin Çocukları, Sevim Ak, Can Yayınları-2004, 294 sf.

e-posta:
gulsum@evrensel.net

  Başa dön

  bilgi işlem..........Sadık Çakıcı - Uğraş Işık

Bayramlaşma

Ülkemizde yaşanan bayramların en önemli ortak özelliklerinden birisi arkadaşların dostların ve akrabaların ziyaret edilip hal hatır sorulmasıdır. Hal böyle olunca ziyaretleri gerçekleştirebilmek için yollara düşmek gerekiyor.
Eskiden yoğun telefon trafikleri sonucu araçlarda bulunabilen yerler şimdi elimizin altında. İnternet bağlantınız varsa birkaç anahtar kelimeyle yaptıracağınız aramalarla kolaylıkla seyahat şirketlerinin adreslerine ulaşabilirsiniz.
Şirketlerin bazılarında sadece telefon bilgilerine ulaşacak kadar bilgi de olsa bu bile sizi birçok gereksiz aramadan kurtarıyor. Ayrıca internet üzerinden yer ayırtma ve/veya bilet satın alma hizmeti veren şirketlerin sayısı şu an pek fazla olamasa da yakın gelecekte böyle bir hizmete sahip olmayan firma kalmayacak gibi.
Elektronik ortamda sunulan bu ve benzeri servislerle hangi şirketin ne kadar ücrete ve nasıl bir hizmetle seyahat olanağı sağladığını karşılaştırma olanağına sahip oluyorsunuz. Ardından yerinizden kıpırdamadan ve hiçbir telefon araması gerçekleştirmeden tercih ettiğiniz firmanın internet adresinden gerçekleştireceğiniz işlemlere biletinizi alıyorsunuz.
Bazı zamanlarda bayramlar tatile çıkmanın bir vesilesi olur. Böyle niyeti olanlar ve gideceği yer konusunda karasız olanlar için de internet önemli olanaklar sunuyor. Hemen hemen ülkenin birçok yerine ilişkin bilgiler alabileceğiniz internet siteleri mevcut. Bu sitelere Anadolu’nun farklı farklı yerlerinde yaşayan insanların kendi çabalarıyla oluşturdukları memleket sitelerinin katkısını unutmamak gerek.
Şansınız yaver giderse gitmek istediğinz yere ait konaklama hizmeti veren firmaların internet sayfalarından yerinizi ayırtabilirsiniz. Hava durumu, hava durumunu sunan kişiler kadar popüler olmasa da seyehat niyetiniz varsa önümüzdeki haftalarda havanın nasıl olacağına dair bilgilere internet üzerinden rahatlıkla ulaşılabilir.
Yine bayramlar insanların birbirlerine hediye aldıkları bir dönemdir de aynı zamanda. Hediye konusunda karasız kaldığınız zamanlar internet üzerindeki alışveriş siteleri elektronik ortamdaki alışverişe pek sıcak bakmasanız bile size bu konuda farklı fikirler sunabilir.
Son olarak herhangi bir yere gidemeseniz de ya da herhangi bir şey alamasanız da bayramı bayram yapan temel nitelik olan hal hatır sormayı ihmal etmemek gerekir. Bunu yapmak için kullanılan en temel yöntem telefonla aramak. Fakat telefonunun yanında daha renkli ve zengin içerkli bir yapıya sahip olan elektronik posta hizmetlerini kullanabilirsiniz. İstenirse içine resim, animasyon ya da müzik dosyaları eklenebilecek bayram e-kartlarıyla insanlar hatırlanmış olmakla birlikte daha farklı duygu ve düşünceler de yaşabilir.

Kampanya

Bir dönem İkitelli medyasının ayrılmaz bir parçası olan gazeteyle birlikte verilen tabak çanak (ya da tam tersi) promosyonları bir süre sonra olağan temel alışveriş yollarından biri haline gelmişti.
Aynı şekilde günümüzde de kampanyalı ve taksitli satışlar popüler. Hoş vatandaşın alım gücü azaldığı için ürün satışı seviyesini düşürmemek ve insanların ilgisini çekebilmek için mağazaların fazla bir alternatifi yok. Aslında bu durum belli oranda ülke ekonomisine yönelik politikanın (sürdürülebilir borçlanma) vatandaşın borçla yaşamaya alışmasıyla görünen bir yansıması sanki.
Öyle ya da böyle çoğu kişi için nerede kaç taksit yapılyor, indirim yapılan ürünler hangileri ya da kampanyalı satışlar ne kadar sürüyor, önemli bir bilgi haline geliyor.
Yukarıdaki sorulara http://www.kampanyada.com/ adresindeki siteyle belli ölçüde yanıt bulunabilir. Sitenin ücretsiz üyelik sisteminden faydalanıp kendinize göre bir takip listesi oluşturabilirsiniz. Kampanya listesi şu anda çok geniş olmasa da alışverişe gitmeden önce bakmanızda fayda var.

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön

  EKONOMİ DÜNYASI..........Tahir Şilkan

Vergi indirimi (iadesi) üzerine

Vergi iadesi uygulamasına 1984 yılı başında geçildi. Temel amaç vergi sistemimize giren katma değer vergisinin yaygınlaşması ve bu çerçevede belge düzeninin yerleşmesi idi. İşçiler, memurlar, emekliler, dul ve yetimler, ticaret ve serbest meslek faaliyetiyle uğraşanlar, defter tutan çiftçiler, özetle toplumun önemli bir kısmı vergi iadesi yoluyla devletin “vergi ajanı” olarak görevlendirilmişti.
Başlangıçta yaygın ve aylık olarak uygulanan vergi iadesi sistemi özellikle dar gelirli emekçiler için önemli bir gelir desteği olmuştu. Emekçiler, gelirlerinin yüzde 15’ini vergi iadesi olarak geri alabiliyordu.
Yıllar içinde, başlangıçta tespit edilen hedeflerinden uzaklaşan vergi iadesi sisteminde 1994 yılında önemli bir değişiklik yapıldı. Vergi iadesi sisteminin kapsamı geniy ölçüde daraltıldı. Tacirler, defter tutan çiftçiler ile serbest meslek erbapları sistemden tamamen çıkarılırken, ücretliler özel gider indirimi adı altında yeni ve dar bir vergi iade sistemine geçirildi.
Emekliler için, vergi iadesine esas olacak matrahlar uzun yıllar boyunca hiç değiştirilmeyerek başlangıçta yüzde 15’i bulan vergi iadesi tutarı yüzde 5 ile sabitlendi.
Ücretlilerin harcamalarının önemli bir kısmı vergi iadesinden çıkarılarak eğitim, sağlık, gıda, giyim ve kira harcamalarının 1/3’ü ile sınırlandı.
Ücretlilerin vergi iadesi sistemi 2004 yılı başında yeniden değiştirilerek vergi indirimi sistemine geçildi. Vergi indiriminden yararlandırılacak harcama grupları aynen bırakılarak vergi indirim oranları düşük gelirliler için yükseltildi.
2 yılı aşan iktidar süresinde sürekli vergi yasaları çıkaran hükümet, tüm vergi kanunları ya da Türk Vergi Kanunları olarak çıkarılan kitapların 2 yılda belki 10 kez değiştirilerek piyasaya çıkarılmasına yol açtı.
Vergi indiriminin düşük ücretliler için yüksek tutulmasının gerekçesi, emekçiler için vergi yasalarındaki ciddi anlamdaki tek vergi istisnası olan özel gider indiriminin kaldırılmasıydı.
Ancak özel gider indirimi belge toplansın toplanmasın tüm ücretlilerin gelirlerinin belli bir kesiminin yüzde 15 oranındaki alt vergi oranından yararlanmasını sağlıyordu. Kaldı ki özel gider indirimi, emekçiler ücretlerini alırken hemen o ay fayda sağlarken, yerine getirildiği iddia edilen vergi indirimi eğer yeterince belge toplanırsa ancak ertesi yıl içinde belli bir katkı sağlıyor.
Adı ne olursa olsun, vergi iadesi sistemi, kendisinden beklenen işlevi sağlamaktan uzaklaşmış durumdadır. Kayıtdışı ekonominin kayda alınmasında hiçbir ciddi ilerleme sağlanamamışken, milyonlarca gönüllü “vergi müfettişi” gönülsüz duruma sokulmuştur.
  • Geciken adaletin adalet olmadığı benzetmesiyle geciken vergi iadesi (indirimi) bu gönülsüzlüğün temel nedenidir. Vergi indirimi sisteminde yeniden aylık iade (indirim) sistemine geçilmelidir.
  • Emekçilerin harcamalarında önemli yer tutan, temizlik malzemeleri, tüpgaz, kent içi ulaşım, içme suyu, elektrik, telefon harcamaları iade kapsamına alınmalı, harcamaların kapsamı genişletilmelidir.
  • Vergi indirim oranları yükseltilmeli ve dar gelirliler için, düşük ücretliler için en az vergilendirme oranı yüzde 15 düzeyine çıkarılmalıdır.
    Sadece geliri 155 milyarı aşan, rantiyerler, holding patronları ve üst düzey yöneticileri için değil, emekçiler için vergi avantajları sağlanmalıdır.


     
    Başa dön

      İNSAN ve SPOR..........Hakan Keysan

    Sporda şiddet sorunu

    Profesyonel ve amatör futbolda yaşanan ve giderek artan şiddet sorunu üzerine yine göstermelik önlemler alınıyor. Bu sefer tribünler kusurlu bulundu ve kriterlere uygun olmayan sahalarda müsabakaların oynatılmayacağı açıklandı. Zaten şiddet konusunda ortaya konan yapay etkenler, bu konuya olan göstermelik yaptırımları da beraberinde getiriyor. Spordaki şiddetin gerçek nedenlerinin toplumsal, ekonomik ve kültürel yönleriyle irdelenmemesi, böyle popülist ve yapmacık önlemleri kaçınılmaz kılıyor.
    Amatörlerde de durum bundan farklı değil.
    Geçtiğimiz günlerde Denizli Amatör Spor Kulüpleri Derneği’nde yapılan ve amatör kümede yaşanan şiddet konusunda yöneticilerin bilinçlendirilmesinin amaçlandığı toplantıda da bildik üstün körü söylemler yapıldı. Sporun barış, kardeşlik, dostluk yönü ve fair play vurgusu gibi yuvarlak söylemler öne çıkarıldı. Söylenmekten aşınan ve nedense hiç gerçekleşmeyen bu ifadeler, spor tarihinin çöplüğünde yok olan birer kavramlara dönüşmüş durumda.
    Kitlelerin her geçen gün spor alanından dışlandığı ve sadece seyirci olarak kabul görüldüğü bir ‘spor’ etkinliğinde onlara sporun felsefesini ve gerçek işlevsel amaçlarını anlatmak nasıl mümkün olabilir?
    Ekonomik yapısı bozulmuş, dolayısıyla sağlık ve eğitim konusunda ciddi zaafları bulunan kitlelerin doldurduğu tribünlerden ahlak, iyi davranış, barış ve kardeşlik istemek, gerçekle ne kadar bağdaşabilir?
    Bırakın seyircileri, sadece kazanmak isteyen ve bunun için şikeden ikili ilişkilere her şeyi kullanmayı kendine araç edinmiş bir spor yöneticiliğinden fair play, yani dürüst oyun bekleyebilir miyiz?
    Ve futbol oynamakla görevli, işini profesyonel ya da amatörce yapan futbolcu, altyapıdan bu yana gerçek sporun felsefesine uygun kaç eğiticinin elinden geçerek toplumun karşısına çıkarılıyor?
    Günlük yaşamın içinde bu sosyal-kültürel ortamı bulamayan ve değerlerin giderek piyasaya taşındığı günümüz küreselleşme koşullarında insanlığın payına da şiddet düşmektedir.
    Spor alanlarında yaşanan olgu da bu ortamın doğal bir sonucu. Haliyle şiddet konusu masaya gerçekten yatırıldığında alınması gereken önlemler de bu küreselleşme ve ekonomik yaşam standartları konusunu kapsamak zorundadır. Bunları görmezden gelerek, yasaklarla, polisle, mekan düzenlemesiyle ve klişeleşmiş söylemlerle sporda yaşanan şiddet engellenemez…
    Şiddetsiz ve iyi geçirilen bayramlar diliyorum...

    e-posta:
    hakankey@msn.com

      Başa dön


  • Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net