www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Otel odasındaki iki ünlü kim?
Dostlar Tiyatrosu’nun bu sezon sahneye koyacağı oyunun bir ucu bilimin dahi adamı Albert Einstein’a diğer ucu ise Hollywood sinemasının kadın yıldızı Marilyn Monroe’ya uzanıyor...

Cicibici cicibici bici bici
Başlık için seçtiğim cümleden dolayı tüm Adanalılardan özür dilerim. Çünkü “bici bici” yöreye özgü bir tür muhallebidir. Su muhallebisi gibidir de soğuk şerbete atılır...

Adalet Tanrıçası ASTRAYA
En yaygın söylenceye göre Astraya’nın (Astraia) babası, baştanrı Zeus’tur; anası da “evrensel düzenin uyumlu gidişatından” sorumlu Tanrıça Temis’tir (Themis)...


Otel odasındaki iki ünlü kim?
Turgay Keser
Dostlar Tiyatrosu’nun bu sezon sahneye koyacağı oyunun bir ucu bilimin dahi adamı Albert Einstein’a diğer ucu ise Hollywood sinemasının kadın yıldızı Marilyn Monroe’ya uzanıyor. Bu çok ayrı iki insanın 1953 yılının bir gece yarısı aynı otel odasında yan yana gelmelerini anlatan oyun, bu iki farklı insanın dünyasını sahneye taşıyor. Genco Erkal, Albert Einstein’ı oynarken, Dolunay Soysert, Marilyn Monroe’yu canlandırıyor. Diğer oyuncular ise Ali Uyandran ile Erdem Akakçe.
Oyun bugün 18:00 ve yarın 15:00’te Dostlar Tiyatrosu’nda.
Oyunu sahneye koyan Genco Erkal, Albert Einstein gibi dahilerin bile komünist diye izlenip rahat bırakılmadığını, Marilyn Monroe gibi yıldızların ise kadın onurunu zedeleyecek şekilde meta olarak kullanılmasını ve dahası Amerika gibi sözde özgürlükler ülkesini anlattığı için oyunun konusunu önemsediklerini belirtiyor.
Böyle bir oyunu seçmenizin sebebi nedir acaba?
Bizi ilgilendiren konulardan söz ediyor bu oyun. En başta sözde özgürlükler ülkesi diye bilinen Amerika’daki yoğun faşist bir dönemi, McCarty dönemini ele alıyor oyun. Ve 20. yüzyılın en büyük dahilerinden Albert Einstein’nın bile “sen komünist misin” ya da “bir zaman komünist oldun mu” gibi sorularla sıkıştırıldığı; veya arkadaşlarının adını vermesi için sorguya çekildiği bir dönem. O dönem sanatçıların, yazarların, film oyuncularının, senaristlerin sorgulandığı bir dönem. Bertolt Brehct de vardı bunların içinde. Hepsinin sorguya çekildiği, bazı şeyleri itiraf etmeye zorlandığı bir dönem. Bazılarının pişmanlık gösterdiği “Sovyetler bizi kandırdı, biz böyle bir şey yapmayacaktık, şimdi pişmanız” dedikleri dönem aynı zamanda. Tabii o zaman da arkadaşlarını ele vermeleri isteniyor onlardan. Tabii o durumda Elia Kazan gibi ünlüler kötü bir sınav veriyorlar ve ele verilen arkadaşlarının kaderi değişiyor. Bütün ömürleri boyunca damga yiyorlar, işsiz kalıyorlar. Yani bu tema bizi çok ilgilendiriyor. Böyle bir dönem Albert Einstein’nın da bu baskılara maruz kalması anlamlı ve önemli.
Peki, Marilyn Monroe...
Marilyn Monroe faslı gelince, burada tabii ki bir kadın sorunu öne çıkıyor. Kadının sinema tarafından, medya tarafından bir mal olarak kullanılışı. Ve kadın aptal sarışın, seks bombası, sadece vücuduyla kullanılıyor. Kazanç getiren bu mala para yatırıyor sinemacılar. O da, böyle aptal sarışın olarak tanınmak istemiyor. Ben bir aptal sarışın değilim diyor. Ben sadece resim değilim, baldır bacak değilim, ben insanım diyor. Benim düşüncelerime saygı gösterilsin istiyorum diyor, o yüzden yanına geldiği zaman Albert Einstein’a “size bir şey anlatabilir miyim” deyip “ben akıllı bir insanım, deli değilim, işte böyle ipe sapa gelmez insanlarla konuşuyorum. Onun yerine daha aklı başında insanlarla, daha aklı başında işler konuşmak isterdim diye” yakınıyor. Yani bir kadının kendini gerçekleştirme çabası, bir varoluş savaşımını gösteriyor. Ve o kadar tanınmış olmasına rağmen, bir stüdyoda tiyatro derslerine devam ediyor, kendisini geliştirmek için. Bundan sonra da beyzbolcu kocasını boşayıp Arthur Miller gibi çok aklı başında biriyle evleniyor. Bütün bu temalar bizi çok ilgilendiriyor. Bir de işte küçük bir otel odasında başlarına gelebilecek olaylar zinciri içerisinde, bir yerlere koyamadığımız 20.yüzyılın ikonalarının, çok ünlü ulaşılmaz kişilerin özel hayatlarından küçük parçalar olması da çok çarpıcı. Bunlar bizi bu oyunu seçmeye yönelten sebepler.
Tiyatro yeniden geri döndü gibi tartışmalar oluyor, o anlamda siz kendi tiyatronuzu nasıl görüyorsunuz?
Biz özel tiyatrolar içerisinde seyirci açısından durumu en iyi olan tiyatrolardan bir tanesiyiz. Ama eski yıllarla karşılaştırdığımızda tiyatro seyircisinde bir azalma olduğunu görmemeye imkân yok. Belli bir düzeyi korumak lazım galiba. Dostlar Tiyatrosu’nun 30 yılı aşkın bir geçmişi bulunuyor. Şimdi yapabileceğimiz şeyler var, yapamayacağımız şeyler var. Bizim yapıp seyirciye sunucağımızı şeyi önce kendimiz sınamamız lazım. Önce biz utanırız çünkü. O yüzden, belli bir düzeyi korumamız gerekiyor. Ben kendimi çok eleştiren bir insanım. Tiyatrocularda öyle şeyler yapmalılar ki insanlar televizyon dizisini seyredeceğine, o oyunu mutlaka görmem gerekir desin. Bir de tabii insanların ekonomik durumu pek iyi değil. Daha krizler dönemini atlatmış değiliz. Özel tiyatrolara 15 ya da 20 milyon bilet parası verip gelebilecek durumda olanlar belli sayıda. Geriye kalanlar ne yapıyor, oturuyorlar evlerinde, pijamalarını giyiyorlar, televizyonun karşısına geçip o kanaldan o kanala atlayıp duruyorlar. Zaten televizyonda her şey var. Şovlar var, diziler var, eğlenceler var. Eğer o insan gerçekten tiyatroya gitmek istiyorsa, ne yapar yapar gelir. Bizim o insanları evden televizyonun karşısından çekip koparabilecek şeyler yapmamız lazım, biz de ona uğraşıyoruz zaten.
Dostlar Tiyatrosu’nun bir çizgisi var, Marilyn Monroe gibi bir karakterle seyirci karşısına çıkmanız seyirciyi şaşırtacak bir etki yapar mı acaba?
Nasıl etki yaratacağını biz bilemiyoruz aslında. Bir de şu var; çok değişik insanlar tiyatrodan çok değişik şeyler bekliyorlar. Ve hepsinin beklentilerine karşılık vermek olanaksız. Birisinin çok iyi dediğine, diğeri çok kötü diyebiliyor. Hele işin içine siyasi kriterler girdiği vakit durum tamamen değişiyor. Türk solunun bölünmüşlüğü içerisinde, o yelpazeyi memnun etmek hemen hemen olanaksız. Çünkü herkes kendi çizgisine yakın bir şey bekliyor ve o zaman da zor oluyor tabii.
Şebnem Özinal’la birlikte “Yarışma” isimli bir oyununuz vardı. O bayağı ilgi görmüştü. Oyun magazin basınında epey yer etmişti. Burada bir anlamda seyirciye karşı bir sitem var mı?
Yok. İzleyici bence hiçbir şekilde sitem edilecek bir şey yapmadı. Oyunu gelip izleyenler magazin basının yansıttığı gibi bir oyun olmadığını anladılar. Aslında orada da bahsettiğim, bu kadının meta olarak medya tarafından kullanılması anlatılıyordu. Yani oyunu seyredenler bizim ne demek istediğimizi çok iyi anladılar. Ama malesef magazin basını sadece görüntülere, oyunu izlemeden ne olduğunu düşünmeden, sadece bir takım sahnelerdeki görüntülere bakarak yanlış yorumladı.
Ama seyirciyi oyuna çeken faktörlerden biri de buydu.
Belki... Ben şöyle düşünüyorum. O ilgi bir zaman devam ediyor sonra duruyor, ben Türk seyircisinin biraz tutucu bir seyirci olduğunu düşünüyorum. Erkekler kendi aralarında çok belden aşağı konuşurlar ama eşleriyle birlikte bir oyun seyrettikleri zaman müstehcen diyebileceğimiz durumlar olduğunda, rahatsız oluyorlar. Ailece bu oyuna gelmek istemiyorlar. Hanımlarından utanıyorlar diyelim. Saman alevi gibi bir ilgi oluyor ama hepsi bu, ardı gelmiyor. Başka bir şeyle sürdürülürse o ilgi devam eder zaten. Sadece o seyirciyle oyun ayakta kalamaz.


Başa dön


Cicibici cicibici bici bici
Sennur Sezer
Başlık için seçtiğim cümleden dolayı tüm Adanalılardan özür dilerim. Çünkü “bici bici” yöreye özgü bir tür muhallebidir. Su muhallebisi gibidir de soğuk şerbete atılır. Şerbet de kırmızı şekerciboyasıyla renklendirilmiştir. Ağız tatları alışkanlıklara bağlı olduğu için bir şey söylemeyeceğim. Bir benzeri Antep’te Haylayta, Hatay’da ise Haytalı diye yapılırmış.
Bu muhallebi muhabbeti asıl söylemek istediklerimi geciktirmek için bir bahane. Türkiye’nin güzelim şehirlerini bir garabetler müzesine döndürme çalışmalarına bir yenisi katılıyor. Hani şehir girişinde cicili bicili olmasına özen gösterilen çini motifli ibrik, fincan, çaydanlık, çaydanlıktan bardağa dökülen çay heykelleri var ya... İstanbul sokaklarında allı yeşilli rengarenk palmiyeler ışıl ışıl boygösteriyor ya.. Yetmedi. Pek sevgili büyükşehir belediye reisimiz Kadir Topbaş Sivriada’nın ortasına bir semazen heykeli koyma projesini gündeme getirdi. 100 metre boyunda. Çevresine sinegog (havra), kilise ve cami de yapacak. Gökyüzünden bu heykeli görenler hemen Mevlana Celalettin Rumi’yi hatırlayıp “Bak bu dönen derviş tarikatının kurucusu olan büyük insan ‘Ne olursan ol gel ‘ demişti , hadi İstanbul’a gidelim” deyip, Mahzun Kırmızıgül’ün Sarı Sarı klibinde adaya atladığı gibi uçaktan İstanbul’a atlayacak. O sırada Sivriada ve Yassıada çevresindeki kurtarma gemileri turistleri kurtarıp, heykelin dibindeki otele götürecekler. Sonra semazenin tennuresinin eteklerindeki restorana kurulan turistler orada ayran ya da meyva suyu eşliğinde etli ekmekle bamya çorbası içecekler. Ooh... şehir iyice turistikleşecek, paralar cukka.
Yaşımı hatırlayıp eski fıkra yazarları gibi “Bu kadar zekayla fazla yaşamazsınız, nazar değer” diyeceğim de diyemiyorum.
Diyelim ki bu heykel yapıldı, bu heykeli gören “dönen derviş vurgunu yabancı” şunu diyebilir, “Rumi Farsça yazan bir Sufi’dir. Sema töreni onun yolunu izleyenlerce sonradan düzenlenmiştir. Rumi’nin nasıl sema ettiğini bilen yok.O coşup vecde gelmek için müziğe gerek duymuyor, her hangi ritmik bir sesle, örneğin çarşıda altın dövenlerin çekiç sesiyle sema ediyordu. Hadi Konya’ya gidelim de sana onun müze olan dergâhını göstereyim.”
“Kadir Topbaş Beyoğlu belediye reisiyken bölgesindeki Galata Mevlevihanesi kadar ünlü olmasa da önemli öteki Mevlevihanelere ilgi göstermeyişini ödemek istiyor”, desem o da değil. Kasımpaşa’nın ünlü dergâhları çoktan yerle bir oldu. Sinan’ın eseri olan Büyük Cami’inin aslına uygun bakım görüp görmediğini bilemiyorum. O bölgedeki çok değişik inançların ibadethanelerin durumları da ... neyse.
Önce “glatı meşhur” (yaygın, ünlü yanlış) halini alan “Yine gel yine” diye başlayan şiirin Mevlana Celalettin Rumi’nin olmadığını söylemek gerekli. Biri bir başka Sufi’nin şiirini Celalettin’e yakıştırmış, öyle de gidiyor. Hele Mevlana Celalettin’in cenazesi ,”bu benim düğün gecemdir” vasiyetine uygun olarak müzikle , dansla ve her dinden kalabalıkla kalktığı hatırlanınca, iyice yakışıyor.
Oysa Farsça’da “Bazâ, bazâ” diye başlayan nice şiir var. Yunus’un, Pir Sultan’ın , Karacaoğlan’ın başına gelen bu profesör kimlikli coşkun felsefecinin de başına gelmiş, kısacası. Kimsenin de o cilt cilt kitapları Farsça okuyup, “Hani o şiir?” diyeceği yok. Bir iki uzman beş on yıl söylediler. Kimi öldü, kimi bezdi. İkincisi ben Celalettin-i Rumi ismini i uzun biçiminde yazıyorum çünkü biz Mevlana deyince Celalettin-i Rumi’yi anlıyoruz ama “mevlana” üstad anlamında bir sıfat. Eski yazmalarda, öykülerde bu anlama kullanılır. Üçüncüsü... Mevlevilik İstanbul sarayı ve seçkinleri arasında yaygındıysa da Mevlevilik, sema’ ve semazen denince akla İstanbul gelmez. Bunu hem mimar hem bir dönem şair olan başbakanlık konut müsteşarı (ya da öyle bir görevi olan) Kamil Uğurlu da bilir ya... neden susar. Biz de Konya’ya Ayasofya kurarız, mı der kimbilir? Şimdi bir sorum var, Sivriada’ya bir zaman sürgün edilmiş köpeklerin hayaletleri bu heykelin dikilmesine izin verecekler midir? Yoksa İstanbul bu yeni cicibici bici bici heykeliyle bir süre avunacak mı... Betonlaşan İstanbul’dan yeni kaçış Sivriada ve Yassıadaya mı? Yoksa gene gündem mi oluşturuluyor?
sezer@evrensel.net


Başa dön


Adalet Tanrıçası ASTRAYA
Yaşar Atan
En yaygın söylenceye göre Astraya’nın (Astraia) babası, baştanrı Zeus’tur; anası da “evrensel düzenin uyumlu gidişatından” sorumlu Tanrıça Temis’tir (Themis). Resim ve heykellerde Astraya; bazen elinde başak tutan bakir bir kız olarak gösterilir. Adalet tanrıçası olarak da bir elinde terazi vardır.
Gene çok yaygın bir söylenceye göre insanlık, bir ara yeryüzünde hüküm süren altınçağ devrini yaşadığı dönemde Astraya; bir Tanrıça olmasına karşın Olimpos’taki tanrılar sarayında pek oturmuyordu. Ölümsüzlüğünü ve tanrıçalığını sürekli ikinci plana atıyor ve evlerinde, sofralarında, eğlencelerinde onlara eşlik ediyordu. Gerektiğinde sorunlarına ortak da oluyordu. Ona; “Adalet Ana”, “Adalet Kardes” gibi, gönüllerinden gelen adlar takmıştı o çağın insanları.. İşte bu saygın tanrıça; olgun, yaşlı, güngörmüş kişileri sık sık kapalı yerlerde, meydanlarda bir araya getiriyor; onlara halkları yönetecek ve yönlendirecek yasaların nasıl ve neler olması gerektiğini anlatıyordu bıkıp usanmadan. Bu Adalet Kardeş’in yaşadığı altınçağda; insanları sömürüp evrensel kardeşlik dengesini bozacak egemen güçler henüz ortaya çıkmadığı için, insanlar arasında kin, nefret gibi duygular yoktu. Haliyle aralarında bir sosyal sınıflaşma da yoktu; bütün insanlar birbirleri arasında eşitti. O yüzden insanları insanlara kırdıran savaş diye bir şey de yoktu. Ne mahkemeler, ne de güvenlik güçleri vardı... Çünkü insanlar, kardeşçe üretip bölüşecekleri bol ve bereketli bir üretimin savaşımını veriyorlardı yalnızca. O yüzden birbirlerine gerekli olan ve yaşamlarını daha da güzelleştirecek şeyleri üretiyorlardı. Haliyle birbirlerini öldürüp sömürecek araç-gereç ve silah üretiminin ne olduğunu bilmiyorlardı. Her toplumun az bir zaman içinde ürettiği kendine yetip artıyor; artan boş zamanlarını da kendi mutlulukları için gönüllerince değerlendiriyorlardı. Ve Adalet Ana dedikleri Tanrıçaya tapan ve onunla iç içe yaşayan halklar arasında, yalnızca kardeşlik ve dayanışma vardı; üretim fazlalıklarını, hiçbir karşılık beklemeden birbirlerine aktarma geleneği yerleşmişti...Bu yüzden ülkeler ve halklar arasında hiçbir zaman, elverişsiz iklimden ve toprak yetersizliğinden kaynaklanan bir yoksulluk; refahta dengesizlik gibi şeyler söz konusu olmuyordu...
Derken insanlığın gümüşçağı gelip çattı. Çünkü artık insanlar arasında sömürü amaçlı kavgalar; sahiplenilen mal ve topraklar yüzünden aralarında büyük sürtüşmeler başlamıştı: Tanrıça Astraya da bu yüzden artık insanlar arasına pek karışmaz olmuştu. Bazen Olimpos’tan iniyor, etrafına toplanan insanlara; “Sizlere dargınım!” diye çıkışıyordu. “ Altıçağda yaşamış atalarınıza layık değilsiniz. Göreceksiniz, sizden doğacak kuşaklar sizden de berbat olacak. Artık aranızda birbirinizi sömürmeye dayalı savaşlar çağı başlayacak!... “ Bunları söyledikten sonra da, ıssız dağlara doğru tek başına çekilip gidiyordu. Bu sözlerden etkilenenler, üzgün gözlerle ardı sıra onu izliyorlardı.
Önder Focan ile Deep Purple
Türkiye’nin önde gelen caz müzisyenlerinden Önder Focan, 9 kişilik caz grubuyla, önceki akşam İşsanat’ta verdiği “Purple in Blue” başlıklı konserde efsanevi rock topluluğu Deep Purple’ın parçalarının caz yorumlarını sundu. Şenova Ülker (trompet), Meriç Demirkol (alto saksofon), Barış Ertürk (tenor saksofon), Emre Kayhan (trombon), Burak Bedikyan (piyano), Önder Focan (gitar), Alp Ersönmez (bas gitar), Erhan Seçkin (davul) ve Ebru Yazıcı’dan (vokal) oluşan topluluk, 1 saat 45 dakika süren ve Deep Purple’ın “Black Night”, “Soldier Of Fortune”, “Highway Star”, “When A Blind Man Cries”, “May Be I’m A Leo”, “Mistreated”, “Burn”, gibi klasikleşmiş parçalarını seslendirdiği konserini, “Child In Time” ile noktalarken, yaklaşık 500 kişilik dinleyici kitlesine unutulmaz bir gece yaşattı.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net