www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
AKP’nin Kürt sorunu çözümü

köse&öncü ____Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü
politik iktisat yazıları
Eşitsiz değişimin bir ölçütü olarak dış ticaret hadleri


İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ ____Yüksel Akkaya
“Yeni Ortaçağ” ve sınıf ilişkileri üzerine bir “deneme”...

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Bu ne hediyesi

ROJEV ____Ender İmrek
Üçlü zirve ve şovenizm

SU ____Selma Ağabeyoğlu
Şiddet yılları

ÖZGÜRLÜK YOLU ____Mumia Abu Jamal
Sağlık sorunu ve toplumu değiştirebilmek

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

AKP’nin Kürt sorunu çözümü

Hafta başında Ankara’da yapılan ABD-Irak-Türkiye Zirvesi, beklendiği gibi; “Kongra-Gel’in tasfiye edilmesi”ne kilitlendi.
Her üç ülkenin temsilcileri Kongra-Gel’in tasfiyesinde “hemfikir” oldular ama, “yöntemler”de anlaşamadılar. Türkiye, ABD’den, “Kongra Gel’e karşı askeri bir harekât yaparak, bu örgütü dağıtmasını” isterken, Irak ve ABD, “bir askeri harekât için koşulların uygun olmadığını ama, ekonomik ve öteki tedbirlerle örgütün faaliyetlerini sınırlayacaklarını” vb. öne sürdüler. Dahası Türkiye Osman Öcalan ve Kongra-Gel’in 130 dolayındaki önde gelen elemanlarının da Türkiye’ye teslim edilmesini istedi.
Olup bitenden şu anlaşılmaktadır ki; Türkiye bugüne kadar olanlardan hiç ders almamıştır.
Öte yandan AKP Hükümeti, iç politikaya yönelik olarak, “Irak’ın ABD tarafından işgalinden hoşnutsuzluk duyduğu”nu söylemektedir ama gerçekte, ABD ile ilişkilerde tek şikâyet ettiği konu, ABD’nin Kongra-Gel’e karşı askeri bir harekât düzenlememesi, onu dağıtmak için gayret göstermemesidir. Kuşkusuz ki, ABD de Türkiye’nin bu zaafını bildiği için onu kullanmakta, Kongra-Gel’e karşı hareketin bedelini giderek yükseltmektedir. Şimdilik, Ankara’da bir zirve toplayarak konunun masaya getirilmesinin bedeli olarak; İncirlik Üssü’nün bugünkünden farklı olarak, bölgedeki askeri operasyonlar için de kullanmaktır. Zirve’nin ertesi günü Ankara’ya gelen ABD Merkezi Kuvvetler Komutanı Abazaid bunu açıkça ifade etmiştir. Dahası bu taleplerin arkasının geleceğini de herkes bilmektedir.
Denilmek istenenin anlaşılır olması için soruyu şöyle soralım: ABD, Kongra-Gel’e karşı askeri harekâta girişse ne olacaktır?
Eğer ABD bu saldırıda başarılı olursa; Kongra-Gel, şimdi bulunduğu toprak parçasını terk ederek Türkiye’ye geçmeye çalışacaktır; bu Türkiye için iyi midir?
Kürt sorununu bir askeri sorun olarak gören çevreler hemen atılacaktır: “Çok iyi olur. Biz de sınırın bu tarafını tutar onları iki ateş arasına alır, bitiririz!”
Diyelim ki bu da oldu; sınırın bu tarafını da tuttunuz, birkaç bin kişi daha öldürdünüz!
- Peki gerçekten Kürt sorunu böylece çözülmüş olacak mı; Kürtler artık kaderlerine boyun eğip köşelerine çekilecekler mi?
- Yoksa; bugünleri aratacak günlere yeniden mi dönülecek; kan ve gözyaşı tüm ülkeyi yeniden mi saracak?
- Son 20 yıldır olup biteni anlamak için bakan her göz, böyle bir askeri harekâtın çatışmaları yeniden ve üstelik daha kanlı bir biçimde başlatacağını bilmez mi?
Ve bu baylar, kendi sınırları içinde bir sorun olan Kürt sorununu, sanki “sınır ötesi” bir sorunmuş gibi, ABD ile Irak’ın kukla hükümetiyle konuşuyorlar ama kendi Kürtleriyle konuşmayı kendilerine yediremiyorlar!
Buraya kadar AKP Hükümeti’nin tutumu, bundan önceki hükümetlerin de aynı aptalca tutumudur. Ama AKP Hükümeti’nin bir “özgünlüğü” vardır. AKP Hükümeti, resmiyette Kürt sorununu yok sayıyor ama fiiliyatta onu üstü örtülü bir biçimde “var sayarak” kendi Kürt milletvekilleri ve kendisine yakın Kürt çevreleri üstünden bir “siyasi çözüm”e kavuşturmayı amaçlıyor. Bunun önkoşulu da; Kürt halkı içinde önemli bir prestije sahip olan Kongra-Gel ve diğer direnç (mücadele) odaklarının tasfiye edilmesidir. “Osman Öcalan vakası”nda görülmüştür ki; Kongra-Gel ve Kürt halkı içinde onun itibarı sürdükçe; arkasında Amerika ve Kürt aşiret reisleri bile olsa yeni bir güç odağı oluşturmak, o odağı Kürt halkına kabul ettirmek pek kolay bir iş değildir. Onu içindir ki AKP Hükümeti; Kürt aşiret reisleri ve toprak ağaları içinde kendisini mevzilendirmek onlarla bir güç oluşturabilmek için Kongra-Gel’in tasfiyesinde acele ve ısrar etmektedir.
Dolayısıyla, AKP Hükümeti için Kongra-Gel’in tasfiyesi sorunu önceki hükümetlere göre daha önemlidir.
AKP ile yakın ilişki içindeki Kürt çevreleri ABD ve AB ile yakın ilişki içinde olan burjuva-ağa-aşiret, milliyetçi Kürt çevreleridir. Bu yüzden de; Demokratik Toplum Hareketi (DTH) yapacağı atakla bu kesimleri bloke edebilir. Ama onlar da boş durmayacak, DTH içindeki uzantılarıyla DTH’nın emekten, mücadeleden, demokrasiden yana bir mevzi tutmasını önlemek için hamleler yapacaklardır. Bu yüzdendir ki; DTH’nın nasıl bir parti olacağı; nasıl bir programa ve mücadele hattına sahip olacağı bundan sonrası için de belirleyici önemde olacaktır.

e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  köse&öncü..........Ahmet Haşim Köse - Ahmet Öncü

politik iktisat yazıları
Eşitsiz değişimin bir ölçütü olarak dış ticaret hadleri

Ülkelerin uluslar arası ticaretteki konumlarını yansıtan en önemli göstergelerden biri dış ticaret hadleridir. İhracat fiyatlarının ithalat fiyatlarına oranı olarak hesaplanan dış ticaret hadleri, basitçe, bir birim ihraç malı ila kaç birim ithal malı satın alınabileceğini gösteren temel ölçüttür. Dış ticaret hadlerinin bir ülke aleyhine bozulması, ülkenin ithal ettiği malları daha pahalıya temin edilmesi veya ihraç mallarını dünyaya daha ucuza satması anlamına gelmektedir. Ticaret hadlerinin bir ülke aleyhine düzenli bozuluşu söz konusu ülkenin ödemeler dengesinde ticaret açıklarının artması ve döviz kurunun değersizleşmesi üzerinde baskıların artmasına neden olmaktadır. Ülkelerin dünya piyasalarındaki rekabet gücünün göstergesi olan ticaret hadleri, kısa ve uzun dönemde farklı faktörler tarafından etkilenmektedir. Kısa dönemde ticaret hadleri, döviz kurlarındaki değişmeler, tek taraflı transfer ödemeleri ve yurt içi ve yurt dışı konjonktür dalgalanmalar gibi faktörler tarafından etkilense de, uzun dönemde ekonominin üretim ve tüketim yapısında meydana gelen yapısal değişikliklerce belirlenmektedir. Bu açıdan ticaret hadleri ekonomilerin nasıl bir gelişim yapısına tabi olduklarının da ana göstergelerinden biridir.
Bu yazımızda dünya ekonomisi ve Türkiye’nin ticaret hadlerine ilişkin iki temel gözlemde bulunmak istiyoruz. Aşağıda sunulan şekillerin ilkinde merkez ve çevre ekonomilerin ABD’ye göre ticaret malları fiyat endekslerindeki gelişim sergilenmiştir. Söz konusu endeksler tablolarda sunulan ekonomilerin bir birim ihraç malının ortalama fiyatının bir birim ithal malının ortalama fiyatına oranının ABD’deki aynı orana bölünmesiyle hesaplanmıştır. Söz konusu oranın birin (1) üzerinde seyretmesi ülkenin ticaret hadlerinden ABD’ye kıyasla daha kazançlı çıktıklarını sergilemektedir. İlk şekilde analizin başlangıç yılı 1980 olarak alınmıştır. Yani başlangıç yılı kabul edilen bu yıl için tüm ülkelerin ticaret hadlerinin eşitlendiği varsayılmıştır. Bu ilk tablodan izlenebileceği gibi azgelişmiş çevre ekonomiler grubu 1980’li yıllar boyunca ABD’ye kıyasla ticaret hadlerinde kayıplar yaşamışlardır. Başka bir deyişle, dünyanın merkez ekonomisi olan ABD ile gerçekleştirdikleri ticarette ABD lehine kaynak aktarımında bulunacak bir gelişim sergilemişlerdir. Dünyanın diğer üç merkez ekonomisinde ise görünüm daha karmaşıktır: Bu sonuçlara göre Japonya ticaret hadlerinde 1986’yı izleyerek ABD’ye göre daha kazançlı bir seyir izlemekte; İngiltere belirgin bir kayıp, Almanya ise sınır değerler etrafında salınım göstermektedir. Bu üç merkez ekonomiden ikisi, Japonya ve Almanya, sürekli dış ticaret fazlası veren, İngiltere ise sürekli açık veren ekonomilerdir. Önceki yazılarımızdan hatırlanacak olunursa ticaret hadlerinde kazanımlı görünen ve ticaret fazlası veren Japonya ABD’nin sermaye hareketlerindeki baskısına tabi olan ve sürekli dolar rezervi biriktirmek durumuna maruz kalan bir ekonomidir. Başka bir deyişle ticaret kazanımlarını sermaye transferleriyle büyük ölçüde ABD’ye aktaran ülkelerin başlıcalarından biridir. İngiltere ise Japonya’nın tersine ticaret açıkları veren ve ticaret hadlerinde düzenli kayıplar yaşayan bir ekonomi olarak merkez bloğunun sürekli güç kaybeden ekonomisi görünümündedir. Topraklarında güneş batmayan eski bir imparatorluğun temsilcisi olan İngiltere’nin bu konumu, iktisadi açıdan da olsa, ABD’nin neden ekonomik ve siyasal anlamda yedeklenmiş bir uzantısı olduğunu da anlamamıza yardımcı olacak bir kanıttır. Avrupa ekonomisinin lideri konumunda olan Almanya ise dış ticaretinde sürekli fazla veren ve ticaret hadlerinde 1990’ların başındaki ılımlı iyileşme bir yana bırakılırsa ABD karşısında az da olsa göreli kayıplar yaşayan bir ekonomidir. Ancak Almanya’nın ticaretinin büyük ölçüde Avrupa Birliği ile gerçekleştiriyor olması ve coğrafi olarak genişleyen bir Avrupa Birliği yine geçmiş yazılarımızdan hatırlanacağı gibi Almanya için merkez ülke bloğunda özgün bir durum teşkil etmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Almanya’nın gerek Avrupa Para sistemindeki rolü ve gerekse ticaret fazlası yaratan konumu ve şimdilerde daha da artırmaya başladığı silahlanma harcamaları merkez ülke bloğu arasında ABD ve Almanya arasındaki bugünkü ve gelecek çelişkilerin de dışa vurumudur.
Sunulan ikinci şekil ise 1990’lı yıllar boyunca çeşitli ülke bloklarının ticaret hadlerinin Türkiye’nin ticaret hadlerine göre gelişimi sunulmuştur. Bu kez kıyaslamalar Türkiye’ye göre yapılmaktadır. Türkiye diğer çevre ekonomiler ve bu bloğun Asya ülkeleri kanadıyla kıyaslandığında ticaret hadlerinde önemli kazanım ya da kayıp sayılabilecek bir değişim yaşamadığı gözlenmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’nin az gelişmiş çevre ekonomiler ve bu ekonomilerin Asya grubuna benzer bir ekonomi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu ülke grubunun ticaret hadlerinde gözlemlenen paralellikler söz konusu ülkelerin ticarete konu olan mal bileşimlerindeki benzerliklerin de doğal bir sonucudur. Ancak bu benzerlik çevre ekonomilerin dünya ticaretindeki paylarını artırmak için özellikle kendi gruplarıyla girdiği rekabet hakkında da bir ip ucu ortaya koymaktadır: Bu aynı ticaret hadleriyle karşılaşan az gelişmiş ekonomileri bir birleriyle kıyasıya rekabete girerek, benzer dünya fiyatlarında ticaret paylarını artırmak için maliyetlerini bastırmak ve bu amaçla da özellikle emek yoğun sanayilerde ücretleri düşürmek ve çalışma yaşamını “taşeronlaştıran” düzenlemelere gitme zorunda kaldıklarının yine basit iktisadi kanıtlarından biridir.
Türkiye açısından en önemli gözlem Türkiye’nin kendisi için en önemli ticaret bloğu olan ve üyesi olmak için her türlü taviz ve düzenlemeyi yapmaktan hiç kaçınmadığı Avrupa karşısında sürekli ticaret kayıpları sergilemesidir. Türkiye’nin dış ticaretinin yaklaşık yarısını oluşturan bu ülke gurubu karşısında sürekli dış ticaret kayıpları verişi düşündürücüdür. Türkiye’nin Avrupa ticareti kalkınma iktisadının fakirleştiren büyüme teorisini doğrular bir görünümdedir. Bu teoriye göre ticaret hadlerindeki bozulmanın nedeni Türkiye’nin ihraç mallarının fiyatlarının sürekli düşme eğiliminde olmasıdır. Bu durumda Türkiye ticaret dengesini iyileştirebilmek için ihracat hacmini artırmak durumundadır. Fakat bu ticaret hadlerinin daha kötüleşmesine yol açacak, bozulan ticaret hadleri de ülkenin Avrupa Birliği ekonomilerine kaynak aktarımını hızlandırcaktadır. Türkiye’nin ihracat mallarının yapısında bir değişim olmadığı sürece, yani Türkiye fiyatları düşen emek yoğun ihraç mallarından fiyatları düşmeyen ya da yükselen teknoloji yoğun ihraç mallarına yönelmediği sürece Avrupa ile ticaretinde açık vermeye devam edecektir. Bu nedenle Avrupa ticaretinin Türkiye’ye ekonomik etkisi kalkınma değil sürekli borçlanmayı zorunlu kılan bir “fakirleştiren büyüme” olacaktır.
Ne pahasına olursa olsun ticaret olsun diyenlerin dikkatine…!

e-posta:
kose-oncu@evrensel.net

  Başa dön

  İŞÇİ ÜNİVERSİTESİ..........Yüksel Akkaya

“Yeni Ortaçağ” ve sınıf ilişkileri üzerine bir “deneme”...

“Yeni Ortaçağ”a yönelik düşünceleri ilk kez dile getiren bu toprakların bir biliminsanı olan Yalçın Küçük idi. 1985 yılında yayınlanmış olan “Quo Vadimus Nereye Gidiyoruz”da ortaçağa özgü kimi kurumların yeniden ortaya çıkışından hareket ederek, “Yirminci Yüzyılın Ortaçağı” başlıklı bölümde, düşüncelerini dile getirmişti. O zamanlar pek itibar görmedi. Ancak, “dışardan” yazılanları önemseyen Türkiye aydını, okuru/yazarı Fransız sosyolog Alain Minc’in “Yeni Ortaçağ” adlı kitabı ile tanışınca, bu konu üzerinde epeyce “kelam” eyledi. Yalçın Küçük, 1985’te din, ticaret, yeteneksizlik, kentli kimliğin yitişi, bilim yerine simyacılığın egemen oluşu, büyücülüğün/medyumluğun yaygınlığı, korkunun iliklere kadar sindirilmiş olması gibi kimi kriterlerden hareket ederek dünyanın ortaçağı yaşadığını ileri sürmüştü. 2003 yılında yayınlanmış olan “Tekeliyet” adlı iki ciltlik ansiklopedik kitabında ise bu teorisini daha da ayrıntılandırarak yeniden ele aldı. Ne yazık ki buradaki önemli teorik değerlendirmeler “sabetayizm tartışmaları” nedeni ile hemen hemen hiç ele alınmadı.
Yeni yıl eki “Evrensel 2005”in altbaşlığı “Yeni Ortaçağ!” idi. İhsan Çaralan’ın bu ekteki yazısının başlığı da “Kapitalizm ortaçağ güçlerini imdada çağırdı” idi. Bu yazının altbaşlıklarından birini de “‘Yeni Muhafazakârlık’ ‘Yeni Ortaçağa Dönüştür” oluşturuyordu.
Uzun süredir işçi sınıfının yaşadığı karakter aşınması ve sınıf ilişkilerindeki “çöküş” üzerinde düşünürken aklıma hep özgürlüklerinden vazgeçerek bir feodala sığınan köylüler geliyordu. Bu özgürlükten vazgeçişin en önemli nedeni ise soyguncular karşısında mal ve can güvenliklerini sağlayamama güdüsü ve bunu sağlayacak olan bir “yere” sığınma isteği idi. Yaşam için özgürlükten vazgeçiş, köylüler için bin kez ölüme dönüşmüş, feodal için önemli bir zenginleşme aracı olmuştur. Bugün açısından baktığımızda, işçilerde de böyle özellikler görebilir miyiz sorusu burada önem kazanıyor. Ancak bu soruya yanıt bulabilmek için önce feodallerin işlevini üstlenmiş olan kurum/kurumlar bulmamız gerekiyor. Y. Küçük, günümüzün feodalleri olarak tekelleri gösteriyor. Sınıf ilişkilerinde yeni ortaçağ çözümlemesi yapmak için bu tespit bir başlangıç olarak önemli. Feodal ile köylü arasındaki “sözleşme” korunma ve güvenlik sağlama karşılığında, yani yaşamını devam ettirme olanağını sağlama karşılığında, sadakat ve hizmet vardır. Bugün, işçiler için en büyük korku, yaşam tehlikesidir, aynı anlama gelmek üzere bir gelirden yoksun kalmaktır, yani işsiz kalmaktır. Bugünün işçisi için sığınılacak feodal, kendisine iş verecek olan kişidir. İş olanaklarını, süreçlerini ve ilişkilerini ise belirleyenler tekellerdir. Öyleyse yeni ortaçağın feodalleri olarak tekelleri ve uzantılarını görmekte bir sakınca yok. İşçiler, yaşamlarını sürdürebilmek için yeni feodal özelliği taşıyan kapitalistlere sığınmakta, onlara sadık kalmakta, hizmetlerini aksatmamaktadırlar.
Kuşkusuz, başlangıçta bir zorunlu “gönüllülük” çerçevesinde başlayan bu ilişki daha sonra, katı ve acımasız kurallara bağlanmaktadır, tıpkı feodalitede olduğu gibi.
Ortaçağ’da yaşayabilmek için “birinin adamı olmak” gerekmektedir. Bu birinin adamı olmak bireysel olacağı gibi, kurumsal da olabilir. Bugün için bakıldığında, birinin adamı olma özelliği en çok kurumsal bir yapı olan sendikalarda göze çarpmaktadır. Sendikalar varlıklarını sürdürebilmek için, sendikacılar da yöneticilik görevlerini korumak ve sürdürebilmek için birinin adamı olmaya özen göstermektedirler. İşçiler, örgütleri olan sendikalar ve sendika yöneticileri birinin adamı olmayı önemsiyor ve yaşamak için sığınacak yer olarak tekelleri görüyorsa burada sınıf kimliğine ve bu kimliğin oluşumuna da büyük darbelerin vurulduğunu söyleyebiliriz. Yirmibirinci yüzyılın eşiğinde, sınıf kimliğindeki bu büyük aşınma, özellikle Avrupa Birliği’ne üye ülkeler ile ABD ve Japonya gibi tekellerin egemenliğini pekiştirdiği yerlerde, beraberinde ortaçağın özelliklerini de getirmekte, işçilere yeni bir “kimlik”, sınıfa ait olmama duygusunu aşılamaya çalışmaktadır. Buralardaki büyük ataletin arkasında aranacak nedenlerin içinde bu özelliklere de bakmak gerekmektedir.
Tekellerin kendi hukuklarını oluşturmaları, bunları gittikleri ülkelerde de uygulamaları yeni feodal ilişkilerin egemenliğini inşa etmesi olarak da değerlendirmek mümkündür. Yaşamak için iş bulmak, iş bulabilmek için tekellere sadık bir şekilde hizmet etmek, bir korku ve güvensizlikten başka bir şey değildir. Güvenini yitirmiş, korku içinde başkasının adamı olarak yaşamını garanti altına almak isteyen bir işçi için kimlik kaybı ve karakter aşınmasından başka çıkar yol kalmamaktadır. Böyle olduğu için de bütün ilişkiler ve kurallar bu çerçevede yeniden yeniden kurulmaktadır. Yeni ortaçağın “yeni feodal” ve “yeni işçi”sinin ilişkisi egemenlik alanını genişletip, kendisini tahkim ettikçe, işçi sınıfının dünden bugüne kazandığı tüm haklara yönelik saldırılara karşı da güçlü bir karşı koyuş olmayacak, bu sürece uygun olarak tüm yeni düzenlemeler tek tek hayata geçirilecektir. Yoksulluk toplumsallaşacak, bir lokma bir hırka bulmak için her şeye katlanma isteği tüm topluma sinecektir. Tıpkı bugün olduğu gibi.
Çözüm? Çözüm, köylülerin özgürlüğe koşarak, feodalin adamı olmaktan çıktığı zamanlarda olduğu gibi, yine bir güven duygusu içinde, kendisi için sınıf olmaya yönelmesindedir. Zor mu?

e-posta:
akkayayuksel@yahoo.com

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Bu ne hediyesi

İşte böyle oluyor.
Faşizme karşı omuz omuza verildiğinde bazılarına işkence, acı ve zorlu günler kısmet olurken, bazılarına da hediyeler yağıyor!
Demek burada mühim olan, faşizme karşı omuz omuza verdiğin kişilerin niteliği!
30 bin dolarlık ziynet de fena bir hediye değil hani.
Kim kime durup dururken 30 bin dolarlık hediye ikram eder yani?
Emine hanım hediyeyi almış, ama olay medyaya yansıyınca işin zevki kaçmış.
30 bin dolarlık takı hediyesini kabul edip etmeyeceği henüz belli değilmiş.
Hediye, uzman takıcılara gönderilecek, sıkı bir incelemeye tabi tutulacakmış.
Eğer rakam denildiği gibi büyükse belki bir hayır kurumuna verilecekmiş.
Yok eğer, hediye makul bir miktar tutarındaysa faşizme karşı omuz omuzanın mücadele arkadaşlarının hediyesi olarak bir kenara konulacakmış!
Aslında başka hediyeler de varmış.
Ancak rakamlar makul miktarda olduğundan söz konusu edilmeye değer görülmüyormuş!
Çünkü beyefendinin açılışını yaptığı iş merkezinin esnaflarının her biri karınca kararınca hediyeler hazırlamış.
Zaten, beyefendi aslında program icabı üç mağazayı dolaşıp gidecekmiş.
Fakat sonra birden bütün mağazaları dolaşmaya karar vermiş.
Hayır, sakın kimse yanlış anlamasın.
Beyefendinin bütün mağazaları tek tek dolaşmasının nedeni, madem hediye var, kimseyi hediye vermekten mahrum bırakmayalım, hediyecilerin ahını almayalım diye düşündüğünden değilmiş.
İçinden öyle gelmiş!
***
Gerçi bizim devletin kamu personeli etik kurulu diye bir kurulu varmış.
Bu kurulun hazırladığı bir de yazılı bir etik kurallar manzumesi varmış.
Bu yazılı kurallar manzumesinde şöyle ibareler yazılıymış.
Kamu personeli, ne ad altında olursa olsun hediye kabul edemezmiş.
Çocuklarını başkalarının parası, burs falan gibi adlarla okutamazmış.
Başkaları adına iş takibi, ayrıcalık yapamazmış.
Hısım akraba, eş dost kollayamazmış.
Bu manzumeye bakacak olursak bizim başefendinin etik hali mafiş!
Hediyeyi, ailecek hem de kameraların önünde alıyor.
Allah bereket versin deyip, çantaya indiriyor.
Mahdumlar, başkasının parasıyla Amerikalarda okuyor!
Büyük mahdum gazoz mazoz bayiliği kapıyor.
Başefendi de o firmanın reklamını üstleniyor.
Mal az geldiğinde, başefendi patrona telefon açıp, kardeşim bize neden az mal gönderdiniz diyerekten kamu hizmeti yapıyor!
Berlusconi’nin ricasını kırmayıp çöken Bolu tünelinin müteahhidi İtalyan firmasına para kıyağı yapıyor.
Yetmiyor, batan İtalyan GSM şirketi beyefendinin girişimiyle kurtarılıyor.
Kemal abinin oğlu mısır zengini yapılıyor.
İzmir Limanı ihalesiz dava arkadaşlarına sunuluyor.
İstanbul’da bir yalı 20 trilyona satılırken koskocaman Balıkesir Seka fabrikası, binlerce dönümlük arazisi, lojmanları, makineleri ve depolarındaki ürünlerle 1 milyon 100 bin dolara hediye ediliyor!
Görüldüğü gibi, vaziyet kamu personeli etik kurallarına tam tamına uyuyor!
İş zıvanadan çıktı.
Destur çekin! Özal’ın ruhu saldırıyor!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  ROJEV..........Ender İmrek

Üçlü zirve ve şovenizm

Hafta başında işgal güçlerinin komutanı Abizaid emir erleri durumundaki Iraklı temsilcilerle birlikte Türkiye’ye gelerek bir “Kürt zirvesi” topladı. ABD’nin yeni döneme ilişkin politikalarında Türkiye’ye boyun eğdirmenin hesaplarıyla dolu toplantıda, bu gösterilmek istenmedi. “Kongra-Gel’e yönelik operasyon olacak mı, olmayacak mı?” şoven tartışmalarıyla gerçeğin görülmesine perde çekildi. Oysa seçimlerle birlikte başlayan yeni dönemde ABD’nin Türkiye’den istedikleri sıralanmış ve pazarlıklar yapılmıştır.
İsrail’in işgali altındaki topraklarda yaptığı seçimi demokrasi olarak sunan ABD, Irak’ta demokratik (!) seçimlere hazırlanırken Türkiye ile işbirlikçiliği daha da etkin kılmak istiyor. Türkiye ile yapılan görüşmenin esası, savaşa ve işgale Türkiye’yi bir adım daha çekme hesaplarıdır. Kürt sorunu ve Kongra-Gel bu amaçlar için masaya yatırıldı, ancak şimdilik bir mutabakata varılamadı. Türkiye’nin şoven ve inkârcı tutumu sürdükçe ve Kürt sorununu kendi sorunu olarak halklar lehine demokratik ve halkçı bir biçimde, barış, kardeşlik ve eşitlik temelinde çözmedikçe ABD, bu sorunu kaşıyıp, Türkiye ile oynamaya devam edecektir.
Ancak ne yazık ki, ABD’nin bölgedeki varlığına karşı çıkmak ve Türkiye’nin ABD ile girdiği bağımlılık ilişkilerinden çıkması için mücadele yürütmek yerine “solcu”, “Kemalist”, “bağımsızlıkçı” görünenlerin bir bölümü de ABD’nin Türkiye lehine işler yapabileceği beklentisi taşımaktadırlar. Bunlardan birisi de Hikmet Bila’dır.
Hikmet Bila, Cumhuriyet’teki köşesinde dün kaleme aldığı yazıda Abizaid’in Ankara ziyaretini irdelerken, ABD’nin Türkiye için yapmadıklarını sıralayarak serzenişte bulunmaktadır. “Amerikalıların Arap generali Abizaid, Araplara ve Acemlere karşı, Kürtlere köstek olmamak koşuluyla Türklerin desteğini almak için Ankara’ya geldi” diyen Bila, birçok doğru tespitte bulunmakla birlikte, Kürt sorununda şoven yaklaşımdan kurtulamadığı için gidip ABD’nin tuzağına düşmekte, pazarlığa oturmaktadır.
Bila şöyle yazıyor; “Yorumlara bakılırsa, Amerika, İran ve Suriye’ye karşı bir harekatta Adana’daki İncirlik Üssü’nü kullanmak istiyormuş. Daha doğrusu İncirlik’i daha aktif olarak kullanmak istiyormuş. Hatta İncirlik’in dışında başka üsler de istiyormuş.”

“Bu ne cesarettir?
Adam geliyor, senden resmen toprak istiyor:
Üs isterim.
Karşılığında ne vereceksin? Hiçbir şey.
Teröre karşı mücadele edecek misin? Yok.
Kerkük’ün nüfus yapısının değiştirilmesine karşı önlem alacak mısın? Yok.
Türkmenleri koruyacak mısın? Yok.
Türk kamyon şoförleri ve işadamlarının can güvenliğini sağlayacak mısın?Yok.
Terör örgütünün siyasal parti kılığında Irak’ta söz sahibi olmasını engelleyecek misin? Yok.
Eeee?
Üs isterim. Niye?
İşte öyle.”
Evet Hikmet Bila “Geniş Açı” ismini verdiği köşesinde işte böyle dar bir ufukla tartışmaktadır. ABD’nin bölgeye geliş nedenini unutarak, emperyalist bir güç olarak ABD’nin karakterini göz ardı ediyor ve onunla pazarlığa oturuyor. Irak halkı katledilirken, bölge kan gölü durumundayken Türkiye için pazarlık yapmaya, bir şeyler koparmaya kalkıyor.
Terörün kaynağı durumundaki ABD’den “teröre karşı mücadele” bekleyen Bila’nın diğer bir çıkmazı da; “seçimlere gölge düşüren siyasal parti kılığındaki terör örgütüdür.”
Irak’taki gidişatı demokratikleşme olarak değerlendiren bu yaklaşımın “bağımsızlıkçı” “demokrat” ve “anti-emperyalist” olduğu söylenemez. Hikmet Bila, Cumhuriyet gazetesinde, emperyalizme, ABD’ye karşı çıkmak, ülke topraklarını savunmak adına, emperyalizmi olumlamakta ve onu meşrulaştırmaktadır. Ve o da, işbirlikçiliği açıkça savunanlarla aynı kulvarda buluşmaktadır.
Hafta başında Ankara’da yapılan “Kürt Zirvesi” bir kez daha göstermiştir ki; Türkiye’yi yöneten güçler Kürt sorununu Türkiye halkının sorunu olarak görüp halkın lehine çözüm bulmaktan uzaktırlar. Ve bundan dolayıdır ki ABD, AB diğer emperyalist güçler ve bölge gerici güçleri Kürt sorununu ellerinde önemli bir koz olarak Türkiye’ye karşı kullanmaktadırlar.

e-posta:
enderimrek@hotmail.com

  Başa dön

  SU..........Selma Ağabeyoğlu

Şiddet yılları

Bir edebiyat dergisinin önümüzdeki ay yayınlayacağı yeni sayısında hazırladığı dosya konusu “Edebiyatta Şiddet” eksenli olacak. Değerli yayın yönetmeni Güven Pamukçu, birkaç kez aradı ve konuyla ilgili görüşlerimi içeren bir yazı istedi dosyaya almak için. Ona biraz da tembellik duygumla galiba, “Tamam, birkaç sayfa yazar gönderirim” dedim. Hayır öyle olmadı. Yani üç sayfa olmadı. Kalemi elime aldığımda ve “şiddet” konusunu zihnimde şöyle bir derli toplu irdelediğimde dehşetle gördüm ki; genelde hayatımıza, özelde edebiyata yansıyan “şiddet” olgusu öyle kapsamış ki bütün alanları bir çırpıda üç sayfa yerine dokuz sayfa yazıldı... Ve Güven Pamukçu’ya dedim ki; “Sanırım yirmi dokuz sayfa da uzayabilirdi...”
Gerçekten de yaşadığımız çağ, hayatlarımız, insan ilişkilerinin her biçiminde, arkadaşlıklarımızda, ev içi aile ilişkilerinde, dostluklarımızda, aşklarımızda... şiddet her yerde...
Ve çağın yirminci yüzyılı... Yirmi birincisine adım atmışken... “Şiddet yılları” tam karşılığıdır yaşananların... Savaş... Savaş ve yine savaşlar...
Koltuklarımızda uzanırken, çaylarımızı yudumlarken... Ekranda anında görüntüler... Bombalanan kentler... Sokaklar... Çocuk bedenleri, kanlar içinde... Yollarda boylu boyunca... İçimiz yana yana... Bu size sunulan ve dayatılan zulme ister teslim olun, isterseniz başkaldırın... Ama bir şeyi mutlaka yapalım diyorum...
Bu acı çok fazla... Akıl sağlığımıza sahip olalım...
Akıl sağlığımıza sahip çıkmamızın bir tek yolu var diyor bu konunun otoriteleri... Birbirinize sevgiyle dokunun... Ve durmadan sevgi üretin (Ve savunduğumuz sınıfsal bakış, bu yolda direnişimizi ve kavgamızı, umudumuzu hiç yitirmeden yaşatmamızla doğru orantılı olmalıdır elbette).
Yıllarca “şiddet” olgusunu incelemiş olan Psikanalist James W. Prescot şöyle diyor; “Çocukluğunda dokunulmamış, sevilmemiş çocuklarda beyin anormallikleri görülür, bu durum büyüdüklerinde ‘vahşet’ olarak ortaya çıkar. Çoğu kez bu kişiler şiddet üretirler.”
Bu, her sevgi görememiş birey için geçerli olmamalıdır diye düşünüyorum. Yaşamımız boyunca edindiğimiz kültürel birikim, hayata karşı sergilediğimiz siyasal ve sosyolojik bilinç, şiddet olgusunu yok edecektir ve sevgi dolu kimliklere yol açıcı olacaktır.
Hani henüz çok yeni yaşanmış bir olay, okumuşsunuzdur. Kız kardeşi pantolon giydi diye onu öldüren o erkek kardeş, namusunu temizlediğini düşünen...
Küçücük çocukların beynine, vücuduna kurşun sıkan ve bunu savaş durumuna, ülkeseverlik duygusuna mal eden o vahşi insanlar...
Ya da birlikte yaşadığı kadını altmış yedi yerinden bıçakladıktan sonra, başı ellerinin arasında hıçkırıklar içinde “Seviyorum abi” diyen ve aşka böyle tuhaf bir tarif yükleyen aşık profilleri...
Bu vahşet, bu kin, bu nefret, bu yok etme duygusuyla dolu yaşadığımız “şiddet yılları”nı var edenler, yönetenler, şiddet üretenler...
Onların saçlarını okşayan, onları sıkça bağrına basan kimseleri olmayan aslında ıssız insanlar onlar. Ya da sevdikleri olsa da, sevginin ne olduğunu bilinçlerinde yerli yerine oturtamamış, içselleştirememiş evet ıssız ve aslında “ne yazık” diyeceğimiz insanlar onlar...
Bu şiddet boğuyor kimi zaman bizi...
Yine de sevginin “şiddet”i yok edeceği umuduyla yaşamıyor muyuz... Yüzümüzdeki aydınlığın, gülümsemenin nedeni bu değil mi?
Sahi... Şener Şen’in yeni filmi gösterimde şu sıralarda. “Gönül Yarası”... Gitmediyseniz, kaçırmayın emi...
İnsan olmanın ne menem güç bir iş olduğunu, şiddetin güçlü bir sevgi karşısında nasıl anlamsızlaştığını bir kez daha duyumsamak için...

e-posta:
selma2216@yahoo.com

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜK YOLU..........Mumia Abu Jamal

Sağlık sorunu ve toplumu değiştirebilmek

Sağlık, hastalıklardan uzak olmaktır. Sağlıklı olmak biraz da denge durumunda kalabilmektir.
Birçoğumuz sağlıklı bir yaşamın ilaçlarla ya da egzersiz ile sağlanabileceğine inanırız.
Ama ilaçlar ve egzersiz sağlıklı olmak için yeterli değildir. Bunun yanı sıra bazılarımız da çıkıp “Sağlıklı yaşamanın hikmeti diyette gizlidir” diyebilir.
Ancak ne ilaçlar ne de diyet yapmak, sağlıklı olmayı olanaklı kılabilir.
Neden?
Çünkü eğer yaşamın kaynağı olan hava, su ve toprak tamamıyla hasta ise ilaç kullanmak, diyet ya da egzersiz yapmak ne işe yarar ki?
İçinde yaşadığımız dünya öyle bir hale gelmiş ki, sağlıklı olmaktan söz etmek neredeyse mümkün değil. Şehirler tamamen beton yapılarla kaplanmış, ağaçlar ve yeşil alanlar yok edilmiş, soluduğumuz hava kirlenmiş ve endüstriyel gazlar ile, zehirler ile dolmuş, göller yok olmuş ve okyanuslar toksik zehir havuzlarına dönüştürülmüş...
Böyle bir dünyada sağlıklı olmaktan, sağlıklı yaşamaktan bahsetmenin ne anlamı olabilir ki?
Bu sorunu ele alırken parçaları değil de bütünü gözönüne almalı ve bütünlüklü bir bakış açısı oluşturmalıyız.
Sağlıklı yaşamak için, içinde yaşadığımız dünyaya bütün olarak bakmalı ve onu yeniden düzenlemeyi planlarken de bütün olarak değiştirmeyi amaçlamalıyız.
Gerçekleştireceğimiz değişimler ilişkilerimizi, ailelerimizi, toplumlarımızı ve sonuçta sevdiğimiz dünyayı kapsamalı. Çalıştığımız ve eğlendiğimiz dünyayı.
Bir sağlıksızlık sorunu varsa bu hepimizi kapsayan ve ilgilendiren bir sorundur.
Ve kadınlar. Annelerimiz, kardeşlerimiz, kızlarımız, arkadaşlarımız, eşlerimiz. Kadınlar hastalıklardan kurtulma, iyileşme kavgasında büyük ve muhteşem bir güç konumundalar.
Bütünü görmek, çevreye ve doğal yaşama da önem vermek gerekli.
Üzerinde yaşadığımız gezegenin tekellerin çıkarları uğruna yok edilmesine izin vermemeliyiz.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net