www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
GERÇEK
____
İ. Sabri Durmaz
Bu nasıl devir?
AVRUPA GERÇEĞİ
____
Yücel Özdemir
Karar yılından uygulama yılına
TIRTIL
____
Erdal Şekeroğlu
Örgütlenme
YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR
____
Gülsüm Cengiz
Kuşlu, çiçekli mektuplar...
UFUK
____
Fatih Polat
Tarihin üzerinden atlayıp dağlara yürümek
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Uçakçı bakan!
İNSAN ve SPOR
____
Hakan Keysan
Nasıl bir altyapı modeli?..
bilgi-işlem
____
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
İnternet kesilince...
GERÇEK
..........
İ. Sabri Durmaz
Bu nasıl devir?
Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Şehir Hatları İşletmesi’nin İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne devrinin son aşamaya geldiği bildiriliyor.
Son aylarda iskelelerde, şehir hatları vapurlarında asılı olan afişlerle, sendika ve işletme çalışanlarının kamuoyuna duyurmaya çalıştıkları “tehdit” gerçek oluyor. Çünkü, işletmeyi devralmaya hazırlanan belediye; çalışan personelden sadece kaptanları devralmak istemektedir. Üstelik kaptanları da “sözleşmeli” olarak almayı istemektedir. Geri kalan personeli ise belediye kabul etmiyor. Yani; devralacağı her gemi için 1-2 kaptanı da almak isteyen belediye geri kalan personeli kendisi yerleştirecekmiş!
Ya geri kalan yüzlerce işçi ne olacak?
Herhalde diğer özelleştirilen kurumlarda olduğu gibi; pek çoğu başka illere göçe zorlanarak çeşitli devlet kurumlarında “fazla kadro” olarak görevlendirilecekler; aileler bölünecek, ücretler düşecek, gittikleri yerde de iş verilmeyecek, itilip kakılacak, küçümsenecek, “sürgün personel”, “çalışmadan para alan kişiler” muamelesi görecekler. Dahası yarın o kurumlarda “özelleştirme ve kapatmalar”la karşı karşıya kalıp, başka bir kuruma, başka bir ile gitmeye zorlanacaklar.
Burada, hadi diyelim ki, işletmenin belediyeye devri, ne olacak bir kamu kuruluşunun ötekine devridir. Ama, yıllardır bu gemilerde çalışan, bir deneyim ve bilgi birikimine ihtiyaç duyan işler yapan işçiler neden devralınmıyor? Bu durum, arkasında başka şeylerin olduğu düşünülmeden anlaşılır değildir. Çünkü, bir fabrikayı devralan bir kapitalist bile; işletmedeki deneyimli işçileri kaybetmek istemez. Nitekim özelleştirilen birçok işletmede patron; niyeti işletmeyi batırıp arsasından, mal varlığından rant vurmak değilse, deneyimli işçileri işletmede tutmaya çalışmıştır. Ancak, İstanbul Büyükşehir Belediye Yönetimi işçileri istemiyor.
Olup bitene bakıldığında ise, burda iki şeyin rol oynadığı anlaşılıyor: Bunlardan birincisi; az çok yüksek ücretli işçilerden kurtularak, gemilere asgari ücretli işçiler almaktır. İkinci neden ise; eş-dosttan, yandaş çevrelerden gelen “kadro” taleplerini karşılayarak, siyasi yatırım yapmaktır. Muhtemeldir ki, belediye yönetimi bir taşla iki kuş vurmak istemekte; hem asgari ücretli, kıdem tazminatı olmayan işçiler alacak hem de mevcut belediye yönetiminin yandaşı olan, onlardan bir şey bekleyen yoksul yandaşları, asgari ücretle zor bir işte çalışmakla “ödüllendirecekler”dir!
Evrensel’de dün çıkan haberde 16 yıllık işçi Bektaş Yıldırım soruyor: “Özelleştirilerek güzelleşmiş tek bir kurum var mı ki bizim işletmemiz güzelleşsin?” Denizciler Sendikası Genel Başakanı Turhan Uzun ise işin güvenlik yanına dikkat çekiyor: “Tecrübeli gemi kadrosu yerine kendi yandaşlarını koymayı, onları yetiştirmeyi düşünüyorlar. Bu uygulama, kazaları da birlikte getirecektir”
Yani “hızlandırılmış tren”de olduğu gibi, belediye yöneticilerinden, yandaşları ve hemşerilerinden oluşan ekiple demiryolları yönetmeye kalkanlar şimdi de belediye personeline ve yandaşlarından oluşacak işçi guruplarına denizcilik yapmayı öğretecek. Daha şimdiden yandaşlara kurdurulan taşeron firmalar aracılığı ile işçi alımına başlandığına dair haberler gelmektedir.
Demek ki sorun sadece, işletmenin bir devlet kurumundan ötekine devredilmesi değil, devir yüzlerce kişilik bir işçi kitlesinin ve ailesini de perişanlığa iterken aynı zamanda bu gemilerde hergün yolculuk yapan milyonlarca insanın yaşamını da tehdit sorunudur.
Bu kadar sorumsuzluk ve insan yaşamına saygısızlık ancak; gözünü kâr hırsı bürümüş ve piyasanın değerleri ötesinde bir kaygıya sahip olmayan yönetimlerin ve yöneticilerin marifeti olabilir.
e-posta:
durmaz@evrensel.net
Başa dön
AVRUPA GERÇEĞİ
..........
Yücel Özdemir
Karar yılından uygulama yılına
Almanya’da; SPD-Yeşiller hükümetinin 2003’te ilan ettiği ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en kapsamlı sosyal saldırıları içeren “Ajanda 2010”un, sağlık başta olmak üzere, bazı bölümleri bu yılın başında yürürlüğe konulurken, paketin can damarı olan iş piyasasına dair bölümler ise yıl içinde karar altına alındı.
Dolayısıyla, 2004 Almanyası’nın sermaye açısından önemi, ekonomik, sosyal ve demokratik hakların kısıtlanmasında yarım kalan bölümlerin kararlaştırılması olurken, emekçiler cephesinde 2004, bunlara karşı güçlü eylemlerinin gerçekleştirildiği bir yıl oldu.
Sosyal devletin tasfiyesinde temel bir kırılma noktasını ifade eden işsizlik parasını sosyal yardım düzeyine düşüren ve işsizlerin saati 1 Euro’dan belediyeler ve sosyal kuruluşlarca çalıştırılmasının önünü açan Hartz IV Yasası, bu yıl hükümet ve muhalefet partileri tarafından “ulusal birlik” ruhuyla, 1 Ocak 2005’te yürürlüğe konmak üzere yasallaştırıldı.
Yıllarca işsizlik sigortasına prim ödeyen, ancak işten atılan işçilere sadece bir yıl işsizlik parası ödenmesi, sonrasında sosyal yardıma muhtaç bırakılması elbette sadece 2.5 milyona yakın işsizin yoksullaştırılmasını içermiyor, aynı zamanda işçilerin; haftalık çalışma sürelerinin uzatılması ve daha düşük ücretle çalışmayı sineye çekmelerini de içeriyor.
Milyonlarca işsizin bir ay boyunca Batı Almanya’da 345, Doğu Almanya’da 310 Euro ile yaşamaya mahkûm edileceği 2005’te sosyal barbarlığın had safhaya ulaşacağı, sınıflar arası uçurumun daha da derinleşmekte olduğu bugünden görülüyor.
Sendika bürokrasinin bütün oyalama ve engelleme çabalarına rağmen bu tehlikeyi gören işçi sınıfı ve emekçiler, geride bırakacağımız 2004’te son yılların en görkemli eylemlerini gerçekleştirdiler. Merkezinde Hartz IV’e tepkinin olduğu eylemlere katılım 3 Nisan’da dört büyük kentte 500 bini aştı, 1 Mayıs’ta ise ülke geneline yayıldı.
Aynı zamanda “yılın olumsuz sözü” olan Hartz IV’e karşı mücadele yıla damgasını vurdu. Ağustos ayının ilk haftasında Magdeburg’da tek başına bir işsizin dağıttığı bildiriler üzerine 10 bin insanın bir araya gelerek başlattığı Pazartesi Gösterileri, sonraki haftalarda yüzbinler halinde Almanya geneline yayıldı, ülke gündeminin ilk sırasına oturdu. Eylemlerin kitleselliğinin Doğu Almanya ile sınırlı kalması, sendika merkezlerinin hükümetin baskısının da etkisiyle destek vermemesi, direnişi üretim alanlarına taşıyamadı ve süreç içerisinde sönüp gitmesine neden oldu.
Bundan 15 yıl önce Doğu Almanya Cumhuriyeti’nin yıkılmasında önemli yere sahip Pazartesi Gösterileri’nin bu kez sosyal devletin yok edilmesine karşı başlamış olması, ayrı bir anlam kazanmıştı.
Bochum Opel işçilerinin, ekim başında işten atmalara karşı gerçekleştirdiği grev de, 2004’te Almanya’nın en önemli işçi eylemlerinden biri olarak tarih sayfalarında yerini şimdiden almaya hak kazanmış bulunuyor. Sendika ve patronların bütün baskılarına rağmen işçilerin aldığı kararla başlayan ve bir hafta işyeri işgali ile devam eden greve destek başta Bochum halkı olmak üzere, sosyal hak gasplarına karşı mücadele edenlerin, emekten yana kesimlerin yüreğini ısıttı.
Emekçiler cephesinde kabaran öfke, gerçekleştirilen gösteriler sermayenin saldırılarını tam püskürtmese de önceki yıllara göre eşine az rastlanılan eylemlerdi. Bu bakımdan, 2005’te sosyal kısıtlamalara, çalışma sürelerinin uzatılmasına, işsizlerin yoksullaştırılmasına karşı mücadele ve öfkenin önceki yıllara göre artacağını söylemek olanaklı.
Sermaye tarafından, emekçilere ortaçağ koşullarının dayatılması anlamına gelen pervasız saldırılar dolu dizgin sürerken, düzen partilerinde çözülme ve güven kaybı da arttı. SPD, 2004’teki eyalet ve AP seçimlerinde dibe vurdu. Başbakan Gerhard Schröder, çözülmeyi durdurmak için partisinin genel başkanlığından bile istifa etmek zorunda kaldı. Bu da, çözülme sürecini durdurmadı. SPD’nin politikalarına karşı çıkan mücadeleden yana sendikacı ve aydınların başını çektiği “yeni sol parti” bu süre içerisinde az çok şekillendi ve önümüzdeki ay kuruluşunu ilan edecek.
Kısacası, Almanya’da sermayenin emekçilere karşı “Ajanda 2010” adı altında başlattığı “acı reçete”, 2005’te bütün acılığıyla günlük yaşamda kendisini hissettirecek. “Yeni işyerleri açma” demagojisiyle başlatılan sürecin işsizliği ve yoksulluğu azaltmak yerine artıracağını hayat gösterecek. 2005, ekonomik ve demokratik kısıtlamaların hayata geçirileceği bir uygulama yılı olacak.
Bu bakımdan 2005 hem sermaye hem de emek güçleri açısından önemli olacak.
Ya emekçiler mevcut politikaları “kötünün iyisi” deyip sineye çekecek, ya da “bıçak kemiğe dayandı” denilerek, mücadele büyütülecek.
İşsizlerin 2005’in ilk çalışma günü olan 3 Ocak’ta “çalışma ajansları”nı işgal etmek için yaptıkları hazırlıklar, mücadelenin keskinleşerek büyüyeceğinin ilk işareti.
e-posta:
yucel@evrensel.de
Başa dön
TIRTIL
..........
Erdal Şekeroğlu
Örgütlenme
Bir avuç arı bir kova sinekten daha iyidir
Fas atasözü
Doğanın en çarpıcı yönü, her kademesinde örgütlenme ve dayanışmanın yer almasıdır. Yüksek dağ başlarına düşen yağmur damlaları aşağı düzlüklere doğru süzülürken bir araya gelmeye başlarlar; önce küçük bir dere, sonra güçlü bir akarsuya dönüşerek denize ulaşırlar. Geçtikleri her yeri besler, bir çok canlıya yaşam ortamı sağlarlar.
Ormana bir göz atın. Ağaçların yanındakilere nasıl destek verdiğini, toprağı koruyan, doğaya sahip çıkan bir güce dönüştüğünü görürsünüz.
Bok böcekleri, biri dişi öbürü erkek doğacak yavrularını besleyebilmek için el ele verirler. Boktan yaptıkları top şeklindeki besini biri iterek, öbürü çekerek yuvaya taşıyıp dururlar.
Fillerin gücü, aslanların krallığı hep sosyal bir yapılaşmanın ürünüdür. Nesillerini geleceklere taşımak için hep omuz omuza verirler.
Arıların, karıncaların yaşamı ise ideal bir sosyal yapılanmadır. Koloni için gerekli tüm sorumluluklar değişik gruplar tarafından yüklenilerek yerine getirilir. Hem de hiçbir kişisel çıkar beklentisi olmadan.
YÖK, ‘öğrencileri daha kolay denetlerim’ düşüncesi ile Öğrenci Temsilcilikleri sistemini yerleştirdi üniversitelere. Öğrencilerin, öğrenci temsilciliklerine gerçekçi açıdan yaklaşıp sahiplenme girişimi karşısında bir korku sardı yöneticileri. Bugünlerde, sözde 2. Türkiye Üniversiteleri Öğrenci Temsilcileri Kurultayı yapılıyor Çukurova Üniversitesi’nde. Birçok üniversitenin öğrenci temsilcileri çağrılmamış; ortalıkta öğrenciye benzemeyen bir sürü insan dolaşıyor. Sözde öğrenci konseyi ama nedense programda yer alan atölye çalışmaları tüm öğrencilere açık değil.
Ama demokrat gençler sorumluluklarının bilincinde, olayları sorgulayıp gerçekleri sergiliyorlar göz önüne.
Belki sayıları şimdilik az ama, bir avuç arı bir kova sinekten her zaman daha
iyidir.
2 Mart 2000 tarihli Yeni Evrensel Gazetesi’nden alınmıştır
e-posta:
Başa dön
YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR
..........
Gülsüm Cengiz
Kuşlu, çiçekli mektuplar...
Gün geçmiyor ki, kapımızı çalmasın acılar; ülkemizde ve dünyada yaşananlar, yüreğimizi acıyla doldurmasın... Felluce emperyalist zulmün, acının ve direnişin öteki adı artık. Filistin, uzun eski acılı bir öykü. Uğur çocuk, acının ve utancın simgesi...
Soğuk kış günlerinde, barınacak bir evi, doyacak yiyeceği olmayan, partal giysileriyle büyük kentlerin köşebaşlarını tutmuş kimsesiz çocuklar yoksulluk ve çaresizliğin görüntüsü... Kaç “Kibritçi Kız” masalı çıkar onlardan kim bilir?
Büyüklerin çıkardığı savaşlarda, suçsuz savunmasız can veren, sakatlanan, yakınlarını yitiren çocuklar, çocuklar... Uçurtma, topaç, bebek tutması gereken ellere silah verilip cephelere sürülen çocuk askerler...
Yoksulluk ve cehalet yüzünden depremlerde, sellerde yaşamını yitiren insanlar... Geride kalanların umarsızlıkları...
İnsana, doğaya, yaşama, sevgiye yabancılaşan insanlar... Duyarsızlıklar, sevgisizlikler, acımasızlıklar, unutulan dostluklar yaşamın her alanında.
Düşünüyorum da, en çok çocuklar çekiyor acıyı; yine de en çok onlar seziyor gerçek sevgileri. En çok onlar veriyor sevgisini karşılıksız, çıkarsız ve hesapsız.
Yaşadığımız günlerin doğurduğu acılarla daralırken yüreğim, hüznün bulutları dolanırken başımda; onlar ilacı oluyor yaralanan yüreğimin.
Gün geçmiyor ki, adıma kayıtlı posta kutusundan kuşlu, çiçekli zarflar içindeki çocuk mektupları çıkmasın. Renk renk zarfların üstündeki çocuk yazıları sevinçle dolduruyor içimi. Heyecanla açıyorum zarfları. Kimi, mektup kağıdını da süslüyor, kalplerle, kuşlarla, çiçeklerle...
Okuduğu bir kitabımla ilgili görüşünü yazıyor kimi; kimi okuluna, sınıfına çağırıyor. Kimi kendini anlatıyor; yaşadığı olumsuz koşulları. Kimi parmak boyunda bir bez bebek dikip koyuyor zarfın içine, kimi ak bir kuş tüyü. Kimi, özene bezene aldığı kalem süsünü, çıkartma kağıdını... Öyle içten, öyle sıcak ve sevgi dolu ki satırları. İçim sıcacık oluyor her defasında.
İşte bu mektuplarla tanıdım Van Güzelsu YİBO’dan bana yazan Sevda’yı, Ankara’dan Şerife’yi, İstanbul’dan Tara, Banu, Güzin, Sedat, Melis ve ötekileri...Öyle çok, öyle güzeller ki... Her hafta kapağını açtığımda posta kutusunun kuşlar uçuyor içinden, çiçekler saçılıyor ortalığa... Öyle duyumsuyorum.
Yalnız sevinç değil bu mektupların bana yaşattıkları. Onları tanımama ve anlamama da yardımcı oluyor. Kendimi, yazdıklarımı değerlendirmeme de... Yaşadığı yerde, kuşlu çiçekli kağıt ve zarf bulamadığı için onu bir yerlerden kestiği çiçek resimleriyle süsleyen Van’dan Sevda bana diyor ki: “Gülsüm Abla, bu sene 7. sınıfa geçtim; ama liseyi okuyup okuyamamam belli değil. Buralarda arkadaşlarım yaz tatili yaparken, ben ise çimenlerde ot biçip köy işlerini yapıyorum....” Sevda, okuyup doktor olmak ve yaşadığı çevredeki insanların dertlerine derman olmak istiyor. Bütün yüreğimle onun bu dileğinin gerçekleşmesini diliyorum.
Çocuklar, yaşadığımız dünyada acıyı en çok çeken onlar; ama yine de umut simgesi olmayı sürdürüyorlar.
Bütün çocukların; barınma, beslenme, eğitim görme, sağlıklı olma ve kültürel gereksinimlerini karşılama haklarının yaşama geçtiği bir dünyayı özlemem bundandır. Yaşamımı, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya için mücadeleye adamam bundandır.
2004 yılı sona erdi; pek çok acı ve hüzün birikti ellerimde. Bir de, bana duyumsattıkları küçük sevinçlerden büyük umutlar yaratmaya çalıştığım kuşlu çiçekli çocuk mektupları. İnsana, mücadeleye inancımı yeniliyor onlar; kendilerine karşı duyduğum sorumluluğu anımsatıyorlar bir kez daha.
Herkesin yaşamında küçük sevinçler duyabileceği bir şeyler vardır; olmalıdır.
2005’e iki gün kala, yeni yılda hepinizin küçük sevinçlerden büyük umutlar yaratabileceğiniz güzellikler yaşamanız dileğiyle paylaştım bu satırları sizinle... Size kuşlu, çiçekli bir yılbaşı kartı yerine iletiyorum bu yazıyı. Yeni yıl; bütün insanlığın sevgi, güven ve barış içinde yaşayacağı bir dünyaya bizleri bir adım daha yaklaştırsın...
e-posta:
gulsum@evrensel.net
Başa dön
UFUK
..........
Fatih Polat
Tarihin üzerinden atlayıp dağlara yürümek
“90. yılda 90 bin şehit anılıyor.” Bu sloganla gerçekleştirilen ve öncülüğünü kalp cerrahı Prof.Dr. Bingür Sönmez’in yaptığı “Sarıkamış Şehitleri”ni anma etkinliği, resmi tarihin açıklayamadığı için geçiştirmeyi tercih ettiği bir gerçeğin yıldönümü olarak bu yıl da gerçekleşti.
Enver Paşa’nın emriyle, kış günü gerekli donanımdan yoksun olarak Allahuekber Dağları’na sürülen 90 bin Türk askerinin tek kurşun atmadan donarak ölümünün yıldönümü olan 25-26 Aralık 1914 tarihli “Sarıkamış Bozgunu”na dair anma kapsamında bu yıl Allahuekber Dağları’na yapılan yürüyüşe 9. Kolordu Komutanı da “sivil toplum” örgütlerinin temsilci ve üyeleri de katıldı.
Anmayı önceden duyuran Şişli’de bir yerel gazetenin yazıişleri müdürüne, organizasyonda kimlerin yer aldığını sorduğumuzda, “Genelkurmay, AKUT, 9. Kolordu ve 9. Tümen Komutanlığı, Kars, Erzurum valilikleri, Kars, Erzurum ve Sarkamış Belediye başkanları da destek veriyor” demişti. Kendisini muhalif olarak tanıtan yazıişleri müdürü, verdikleri desteği şoven çevrelerin gerekçelerinden farklı olarak, ülke insanının maceralara sürülmesine bir tepki olarak açıklamıştı. Resmi kurum ve kişiler dışında bu etkinliğe katılım gösteren başkalarının gerekçeleri de muhtemelen aynıydı.
Ancak, Sarıkamış olayı, birçok açıdan resmi tarihin karekterini ve Türkiye’deki devlet geleneğinin niteliklerini ele veren bir olay olarak bu yıl da ders alınması gereken yönüyle tartışılmadı.
Yazılan köşe yazılarında, Enver Paşa’nın Alman işbirlikçiliğine, Turan rüyasına işaret ediliyordu ama kimse Kore’ye asker göndermiş olmanın ve orada yeni ölümlerin yaşanmasının Sarıkamış olayından ders alınmamış olduğunu gösterdiğini dile getirmedi. Aynı biçimde, bugünle irtibatlı en önemli yanı olarak ABD’ye Afganistan’da, Irak’ta verilen destek Enver Paşa örneğinin merceğinde incelenmedi, tartışılmadı.
Ders kitaplarında birkaç satırla geçilen bu olayla ilgili olarak, bu yılki anma etkinliğine destek verdiği bildirilen Genelkurmay’ın internetteki sitesine girdik. “Enver Paşa”yı aradığımızda, sitenin ana sayfasında yer alan “Genel Konular” başlığından ulaştığımız “Askeri Müze” bölümünde şu nota rastladık: “I. Dünya Savaşı döneminde kullanılan çeşitli silah, sancak, zafer kurdelaları, madalya, nişanlar gibi örneklerin yanı sıra, Enver ve Talat Paşa gibi I. Dünya Savaşı’nda büyük rolü bulunan
kişilerin özel giysileri üniforma ve silahları sergilenmektedir.”
Eksik bir teknik bilgiyle sınırlı bir arama yapmamış olmak için bilgi işlem bölümündeki arkadaşlarımızdan da yardım istedik, ama bundan başka bir nota rastlayamadık. Örneğin Genelkurmay’ın “tarihçe” başlığının altında, 1071 Malazgirt Zaferi’nden başlayan bir askeri tarih özeti vardı. Bu tarihte 1914 tarihinde yaşanan “Sarıkamış bozgununa” dair tek satır yoktu.
Kore’ye asker gönderilmesi ise şu biçimde geçiyordu: “Kore’ye gönderilen takviyeli piyade tugayı girdiği savaşlarda, azmiyle, kahramanlığıyla, ruhuyla, birçok ülke ordularına örnek gösterildi. Türk Silahlı Kuvvetleri KORE’de 731 şehit verdi.”
Kore’ye asker göndermekten bir “kahramanlık” çıkarıldığında, Almanya’nın dayatmasıyla 90.000 askerin ölüme gönderilmesine eleştiri göstermek mümkün olamıyor.
MİT’in sitesine girdiğimizde ise, Enver Paşa’dan “kurucu” olarak söz edilen şu cümlelere rastladık: “Enver Paşa tarafından, Osmanlı Devleti’nin siyasi birliğinin korunmasını sağlamak, ayrılıkçı hareketleri önlemek ve yabancı devletlerin Ortadoğu’daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak amacıyla kurulan İstihbarat Teşkilatı’na, ‘Teşkilâtı Mahsûsa’ veya ‘Umûru Şarkiye Dairesi’ adı verilmiştir.”
Peki Enver Paşa’nın Sarıkamış marifeti..! O yok! MİT’in tarihçesinde de, 90.000 “şehit”e dair tek bir istihbarata rastlayamadık.
Her ikisinin resmi tarihi de “devlette devamlılık esastır” anlayışı ile ele alınmıştı. Farklı yazılmasını da beklemiyorduk zaten. Bu tarihin farklı yazılabilmesi için, öncelikle başkalarının taşeronu olarak sınır ötesine asker gönderme anlayışının terk edildiği bir bağımlıkçı karektere sahip olunabilmesi gerekirdi. O olmayınca, bu oluyor. Açıklayamıyorsunuz ve üzerinden atlamayı tercih ediyorsunuz.
Tüm bunların ötesinde “Sarıkamış gerçeği”nden alınabilecek en doğru ders, Allahuekber Dağları’na yürümekten çok Afganistan ve Irak’taki Türk askerlerini geri çekmek, emperyalist güçlerin taşeronluğunu reddetmektir.
Gerisi mahçup hamesettir.
e-posta:
polat@evrensel.net
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Uçakçı bakan!
“Uçağa bindim ihaleyi iptal ettim” diyen kişi Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen’dir.
Uçağa bindim ihaleyi iptal ettim sözlerini duyunca insanın aklına beyefendi THY’ye Genel Müdür mü oldu acaba sorusu geliyor.
Yada beyefendi bazı konularda pek prensip sahibi adamdır.
İhale iptal konusunda kesinlikle vazgeçemediği temel ilkeleri vardır.
İhale iptal etmeden önce uçağa biner, havada şöyle iki döner. İlhamını alır.Yere indiğinde ihalenin defteri kapanmıştır.
Normaldir. Her bakanın ayrı bir ihale verme, germe, delme ve iptal yöntemi olabilir!
Hani nasıl bazı yazarlar yazıya oturduğunda masasında akvaryumun içinde kırmızı balık, yada saksıda sarımsak olmadığında yazamazmış.
Bizim bakanın ki de o hesap mı acaba?
Yok hayır öyle değilmiş.
Bakan bey o sözleri şunun için söylemiş.
Muhalefet partisi milletvekilleri, bakan beyin, müteahhitlerin uçaklarıyla gezdiğini belirlemiş.
Bakan bey de yanıt vermiş:
“O uçağına bindiğim adamlardan birinin de ihalesini iptal ettik. Hem uçağına bineriz hem ihalesini iptal ederiz.”
Uçağına binmeden iptal etmek yasal bakımdan sakıncalı mıdır acaba?
Belli ki, bakan bey sert ve gaddar mizaca sahip.
Adamın uçağına biniyor, ihalesini iptal ediyor. Müteahhitlere pek acı çektiriyor.
Peki neden böyle yapıyor?
Vatan, millet için!
Bakan bey uçağına bindiği müteahhitlerden birinin ihalesini iptal ettiğini söylüyor.
Uçaklı müteahhitlere kaç trilyonluk ihaleler verilmiş bir de onu söylese, diyeceğiz diyemiyoruz.
Neme lazım, adam uçağa biner gelir bizim köşeyi de iptal miptal eder, korkuyoruz!
***
İşte bu uçakla ihale iptal eden Bakan Zeki Ergezen’le ilgili bir soru önergesi daha var. Soruyu soran CHP İzmir Milletvekili Erdal KARADEMİR.
“Türkiye’de devletin yeniden yapılandırılması adı altında her şeyin satılıp savrulduğu günümüzde, gün bitmiyor ki, eğitimden sağlığa, enerjiden ulaşıma, sosyal güvenlikten iletişime özelleştirmelerin olumsuz etkileri görülmesin, yaşanmasın.
Sonuç olarak, 50 yılı aşkın süredir uygulamaya konulan Özelleştirmeler ile ülkemizin kaynaklarının ve kamu hizmetlerinin, çoğu zaman yerli veya yabancı, eş ve dost şirketlerin talanına sunulduğu bilinmektedir.
Bunlardan biride, yıllardır, ilçe milli eğitim müdürlüklerince yılda 2 kez yapılan seviye tespit sınavının özelleştirilmesidir.
18 Aralık 2004 tarihli basınımızda, İzmir Milli Eğitim Müdürlüğünce, yaklaşık 320 bin ilk ve ortaöğretim öğrencisinin durumunu belirlemek için gerçekleştirilen seviye tespit sınavı ihalesinin, Bayındırlık ve İskan Bakanı sayın Zeki ERGEZEN’ nin kardeşine ait “Sarakuska” şirketine verildiği haberleri yer almıştır.
Bu nedenle;
1- Söz konusu ihaleye 6 firmanın katıldığı ve öğrenci başına 265 bin TL teklif veren firma yerine 470 bin TL teklif veren Bayındırlık ve İskan Bakanı sayın Zeki ERGEZEN’in kardeşi Ömer Faruk ERGEZEN’e ait “Sarakuska” adlı şirkete verilmesini doğru buluyor musunuz?
2- Aynı ihalenin geçen yılda “Sarakuska” adlı şirkete verilmesi bir rastlantı mıdır?”
Acaba Zeki Bey bu soruya ne der?
Bakarsınız uçağa atlayıp havada iki tur attıktan sonra ihaleyi iptal eder!
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
İNSAN ve SPOR
..........
Hakan Keysan
Nasıl bir altyapı modeli?..
Ersun Yanal, çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalarda ‘Rezerv Lig’den söz ediyor. Geçtiğimiz hafta içinde Pamukkale Üniversitesi’nde katıldığı panelde de bazı güncel sorulara yanıtlar getirdi. Ama kuşkusuz ulusal lig düzeyinde ciddi bir sporcu potansiyeli eksikliği yaşanıyor. Üst düzeyde oynama potansiyeli taşıyan bir ulusal futbol takımı oluşturulamıyor. Bunun nedenleri konusunda da Ersun Yanal, ciddi söylemlerde bulunuyor.
Öncelikle Süper Lig düzeyinde güçlü fizik performans ve kültüre sahip üst seviyede genç oyuncular yetiştirilemiyor. Üst rekabet koşullarında genç oyuncuların kendilerine şans bulması oldukça da zor zaten. Kulüpler hazır sporcu peşinde. Kadrolar yetenekli, güçlü ve tecrübeli oyuncularla kuruluyor. Çünkü üst liglerde hedef, oyuncu yetiştirmek değil. Şampiyonluk ile küme düşmeme mücadelesi, kulüplerin geleceğe yatırım yapmasını engelliyor. Bir de her yönüyle donanımlı sporcu yetiştirmek gibi uzun erimli çabalar, liglerimizle uyuşmuyor. Uygulanan spor politikası ve liglerimizin işlevsizliği yüzünden altyapı çalışmaları, popülist yaklaşımlardan öteye geçemiyor.
Yetişen bu sporcular nerede oynayacak? Altı yabancılı ve devşirme oyuncularla takımlarda kaç genç oyuncu oynama fırsatı bulabilecek? Sözü edilen Rezerv Lig, bu oyuncuların oynayabileceği şekilde yapılandırılabilirse işin bir kısmı gerçekleştirilmiş olabilir. Ama bu ligin de formaliteye dönüşmesi tehlikesi büyük. İlgiyi bu lige çevirebilmek kolay görünmüyor. Medya sadece Süper Lig’e odaklanmışken ve kulüpler de sürekli tasarruf politikaları bataklığında boğuşurken, buraya nasıl kaynak aktarılabileceği merak konusu.
Ama genç oyuncuların maç deneyimi kazanması, yetenekli sporcuların ulusal düzeyde yetişmesi anlamı da taşıyor. Bunu ertelememek gerekli. Lig statümüz içinde alttan yetişen oyunculara istenen fırsatlar sunulmuyor. Üstelik ulusal düzeyde bir spor felsefesi ve kurumsallaşması bulunmayan koşullarda yapılan ligler, daha çok futbolcu öğütmeye yarıyor. Birçok sokakta kalan yetenekli sporcular da spor yapma olanağını bile bulamadan silinip gidiyorlar. Ülke sporunun gelişmesi ve yaygınlaşması gibi temel konular hizmet grubundan ayrıştırılarak sektörel yapılanmalara terk ediliyor. Böylesine tüketime sunulan bir lig oluşumunda genç oyuncu yetiştirmek ve ulusal düzeyde de başarılı olmak kolay olmasa gerek!..
e-posta:
hakankey@msn.com
Başa dön
bilgi-işlem
..........
Sadık Çakıcı - Uğraş Işık
İnternet kesilince...
Geçtiğimiz hafta Cuma günü öğleden itibaren akşam saat yedi civarlarına kadar ülkenin hemen hiçbir yerinde internete erişim olanağı yoktu. Hatta deyim yerindeyse tüm Türkiye’de internet kesikti.
Kesintiye ilişkin haberler ve açıklamalar bağlantının kopmasından çok daha sonra yapıldı ya da yayınlandı. Açıklamaların bu kadar geç yapılmasına rağmen halen arızaya ilişkin doyurucu bir bilgiye ulaşılamamıştı. Özellikle de arızanın ne kadar sürede giderilebileceği gibi... İnternetle bağlantılı çalışan birçok kurum için sorunun ne boyutta olduğu ve ne zaman çözüleceği oldukça önemli bir sorundur. Eğer bu bilgilere sahip olursanız yaşanan olumsuz durumu en az zararla atlatma olanağına da sahip olabilirsiniz.
Sorunun yaşandığı gün, bir süre sonra gelecek haberlerle yetinmeyip Telekom’un arıza ile ilgili telefonlarını ya da müşteri hizmetlerini aramaya çalıştıysanız büyük ihtimalle sürekli bir şekilde telefondaki meşgul sesini dinlemek zorunda kalmışsınızdır. Muhtemelen bu duruma fazla dayanamaladığı için gün içerisinde düzelir mi umuduyla sadece beklemek “tercih” sebebi olmuştur.
Yaklaşık sekiz saat süren internet kesintisinin verdiği iş kayıpları ne boyuttadır tam olarak bilinemez ama yaşanan bu durum bize birkaç şeyi gösterdi. Her şeyden önce önemli bir arıza oluşması durumunda elimizin altında hazır paket çözümlerin olmadığını gördük.
Üstelik yakın bir zamanda fiber optik kablolarda meydana gelen arızayla yaşananlar hatırlanırsa hali hazırda alternatif bir bağlantı sisteminin bulunmayışı olup bitenlerden gerekli derslerin çıkarılmadığının bir göstergesi.
Bir başka yanıyla da kamu yararı gözetilerek verilen hizmetlerde gereken özenin sağlanamayışı göze çarpıyordu. Fakat bununla birlikte birçok yayın organında söylenenin aksine bu hizmetlerin özelleştirilmesiyle daha nitelikli bir hale geleceğinin de hiçbir garantisi yok. Üstüne üstlük her koşulda özel şirketlerden bu hizmetleri daha yüksek miktarlarda parayla elde edeceksiniz.
Televizyon örneğini hatırlayacak olursak tek kanal döneminde sık sık meydana gelen yayın kesintilerinde sürahileri izlerken özel televizyonların yaygınlaşmasıyla birlikte kesintiler geride kaldı (devlet televizyonları için de geride kaldı) fakat süper lig maçlarını ya da takip etmeyi istediğiniz başka yayınları izleyebilmek para ödemeniz gerekiyor.
Eskiden bu hizmetleri alabilmek için vergi vermeniz yeterliyken şimdi hem ödemek zorunda olduğunuz vergi miktarı artıyor hem de karşılığında aldığınız hizmet azalıyor. Kökleri daha derinlere uzanan bu sorunlara sadece tüketici hakları açısından bakınca da toplumsal üretimin toplumun yararına kullanılması gerçeğinin üstünü örtüyor ve bu koşullarda siz ne yaparsanız yapın hakettiğiniz olanaklara kavuşamıyorsunuz.
Kesinti bize bir şeyi daha gösterdi; o da internetle bağlantılı iş yapılıyor olsa da olmasa da belli aralıklarla interneti kullananlar bu iletişim teknolojisinin yaşamlarında belli bir yere sahip olduğunu gördüler, bir ihtiyaca denk düşsün ya da düşmesin.
e-posta:
bilisim@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net