www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
2005’e doğru dünya (2)
KONUM
____
Çetin Diyar
Kars Kalesi’ne kızıl bayrak asılan günler
DÜNYAYA BAKIŞ
____
Taylan Bilgiç
Tarihin sonu!
YAŞADIKÇA
____
Enver Şat
Bir sınıf, yedi konfederasyon
EMEK GÜNLÜĞÜ
____
Seyit Aslan
17 Aralık’tan dört gün sonra
BAYKUŞ
____
Şebnem Korur Fincancı
İnsan hakları haftası
AYRINTI
____
U.Ozan Darıcı
Türk Beckham’ı yaratmak
EVRENSEL’DEN
____
Bir AB bir de maç, gerisi boş!
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
2005’e doğru dünya (2)
Amerikan yayılma politikasının, uluslararası ilişkilerin, savaş, işgal ve müdahaleleri daha fazla içerecek tarzda gerginleşmesinde başlıca etkenlerden biri olduğuna, makalenin dünkü bölümünde dikkat çekildi. Bu politika, açık ki, mali sermaye ve kapitalist tekellerin niteliğini belirledikleri kapitalizmin ürünüdür ve paylaşılmış pazarların yeniden paylaşılmasını zorlayan ve zorunlu kılan kapitalist eşitsiz gelişme yasasıyla ilişkilidir. ABD-AB-Japonya ve Çin’in birbirlerinin ‘ana’ pazarlarına sermaye hücumlarının artması ve özellikle ABD-AB tekellerinin ‘Büyük Doğu Pazarı’nda karşı karşıya gelmeleri, sonuçları dünya halklarının aleyhine olan, daha kapsamlı hesaplaşmaları gündeme getirmektedir.
RUSYA’NIN TOPARLANMASI VE AMERİKAN ÇEVİRMESİ
Son bir yıl, özellikle ABD-Rusya ilişkilerinin gerginleşmesine sahne oldu. Amerikan emperyalizmi, Rusya’yı etkisizleştirme girişimlerini sürdürdü; 2004’ün başında Gürcistan’da gerçekleştirdiği darbeye, Ukrayna’da bir yenisini eklemeye girişti. Afganistan ve Irak işgalleriyle Ortadoğu ve Asya’ya yayılmacı seferleri başlatırken, Ortadoğu’dan çevreye yayılma olasılığı güçlü çatışma ve savaş etkenlerini de tetiklemiş oldu. Ortadoğu hamlesi, önceki on yıllardaki durumdan farklı olarak, sosyalist bir ülkenin oluşturduğu güçlü engel veya revizyonist döneminde S.B’nin etkin karşı gücüyle karşılaşmadığı bir dönemde giriştiği işgal ve saldırıların Kafkasya’ya doğru genişleme olasılığı kuşkusuz yüksekti. Rusya’yı etkisiz bir Asya gücüne geriletme stratejisinin önemli bir yanıydı.Gürcistan darbesi ve Ukrayna’ya bunu kanıtladı.
Gürcistan, Kafkas petrollerinin Batı’ya ulaşım yolları üzerinde olmasıyla önemliydi. Çeçen eylemcilerinin bu ülke sınırındaki Pankisi bölgesinde ve Gürcü yöneticilerinin ‘göz yumması’yla üstlenmeleri; “Gürcü birliklerini eğitmek” üzere ABD askeri birliklerinin Gürcistan’a yerleşmesi, Rusya-ABD ilişkilerini daha da gerginleştirdi. Gürcistan seçimlerine müdahale eden ABD, Şevardnadze yönetimini devirdi ve Powell’in katıldığı Başkanlık töreniyle Şaakaşvili (25 Ocak 2004’te) “Başkanlık koltuğu”na oturtuldu. Bu, Bakü-Ceyhan petrol boru hattının “Güvenlik Koridoru”nu belli ölçülerde sağlama alması da demekti.
Uluslararası ilişkileri gerginleştiren güncel önemli ve son gelişmelerden biri, Ukrayna üzerine emperyalist güç dalaşıdır. Emperyalizmin günümüzdeki en saldırgan gücü ABD, Rusya’yı çevirmeyi de kapsayan Avrasya harekatı kapsamında, Ukrayna’yı, Gürcistan benzeri bir darbeyle etki alanı içine almak üzere, sosyal-politik(ve bir tür askeri) operasyon başladı. Ukrayna çünkü, sanayi ve teknolojik gelişme bakımından bölgenin en ileri ülkelerinden biri olarak, kiminle birlikte olacağı ya da kimin etki alanına gireceğiyle, başlıca güçleri karşı karşıya getiren bir konum ve öneme sahiptir. Enerji -nükleer enerji ve savunma sanayisi bakımından önemli bir yere; ve dünyanın verimli tarım alanlarına sahip olan (topraklarının %70’si ekilebilir tarım arazisi) bu ülke, kaynakları ve Batı pazarlarına enerji nakil yolları üzerinde olmasıyla, Batı tekellerinin ve askeri-politik güçlerinin iştahını kabartmaktadır.
Ukrayna temel iktisadi kaynakları ve coğrafi konumuyla , özellikle Rusya’nın uluslararası gelecek durumunun belirlenmesi bakımından- bu tüm büyük güçlerin durumuyla da ilişkilidir- yalnızca bugünün en yayılmacı emperyalist gücü ABD’nin değil, Batı emperyalizminin başta Almanya olmak üzere AB içindeki en büyük güçlerinin de dikkatini üzerine çekmektedir. Almanya başta olmak üzere AB ülkeleri, ABD ve Rusya ile ilişkilerini, bu verimli pazarı gözeterek, yeniden düzenlemeye yönelmişlerdir. ABD darbe düzenlemeye kalkışırken, Almanya, bu ülkeye yönelik geleneksel hegemonyacı Alman politikası yönündeki çabalarını artırmıştır.
Amerikan emperyalizmi Rusya’nın, Fransa ve Almanya’yla birlikte, Irak işgali ve sonrasında çıkardığı engeli, Gürcistan ve Ukrayna atağıyla bir tür “rövanşı alma”ya çevirdi. Mali-parasal kaynakları Ukrayna seçimlerinde, işbirlikçilerinin kazanması için bir kez daha harekete geçirdi ve “Ukrayna’da demokrasinin desteklenmesi” gerekçesiyle 70 milyon dolar aktarırken, işbirlikçilerinin kampanyalarına danışmanları ve propaganda uzmanlarıyla da katıldı.
Rusya, Gorbaçev ve Yeltsin yönetimleri döneminde Kafkasya ve Orta Asya’da gerilemeye başlamış; ABD-NATO desteğindeki Afgan “Taleban”ları karşısında güç kaybına uğramış, Türkiye ve ABD gericiliği desteğindeki Çeçen askeri eylemleriyle açmazı artmış; “Birlik Cumhuriyetleri”nin birbiri ardına ayrılmalarıyla, eski etkinliğini ciddi biçimde kaybetmeye başlamıştı. Putin, böyle bir dönemde işbaşına geldi ve bu süreci Rusya yararına değiştirmeye girişti. Putin yönetimindeki Rusya’nın Çin, Hindistan, Japonya ve Kazakistan gibi ülkelerle yeni anlaşmalar imzalaması ve Türkiye ile ilişkilerin düzeltilmesi yönündeki adımlarla bu politika belirli başarılar sağladı.
Putin, Amerikan çevirme planına karşı, Rusya’yı bir ‘güvenlik kuşağı’yla savunma politikasını geliştirdi. Rusya’nın Putin yönetimiyle birlikte güç ve kaynaklarını toparlayıp-eski etki alanlarında yeniden -ve kuşkusuz şimdilik önemli oranda daha geriden- söz sahibi olma çabaları son bir yıl içinde daha da yoğunlaştı. Putin yönetimi, Rusya’nın ABD’ne ve Batı’nın büyük güçlerine karşı söyleyecek sözünün olduğunu, kolayca teslim olmayacağını ve etki alanlarını dirençsiz terk etmeyeceğini ilan etti. “Tarihi bağlara sahip olduğu” komşularıyla ve Çin ve Japonya gibi Asya’nın önemli güçleriyle yeni anlaşmalar imzalamaya yöneldi; sermayesinin toparlanması ve güçlerinin daha fazla merkezileştirilmesi çabalarını artırdı. NATO’nun sınırlarının Doğu ülkelerinin katılmasıyla Rusya sınırlarına yaklaşmasını Rusya için tehdit olarak algıladığını ilan eden Putin yönetimi, karşı atak olarak ‘Sanghay Beşlisi’ni sağlamlaştırmaya yöneldi.
ABD-AB İLİŞKİLERİNDE GERİLEME
Amerikan emperyalizmi, İkinci Büyük Savaş’tan beri, özellikle Almanya’daki varlığıyla belli avantajları elinde tuttuğu Avrupa pazarındaki konumunun sarsılmaya başladığını; Almanya başta olmak üzere AB tekellerinin kendi pazarındaki(ABD’nin kendisi dahil) faaliyet ve gücünün arttığını görerek, ve Irak işgaliyle BM’ne de yansıyan “çatlak sesler”i dikkate alarak, bu ülkelere yönelik faaliyetini artırdı. Askeri varlığını şantaj aracı olarak kullandı; doların değerini düşük tutarak AB, Çin ve Japon tekellerine karşı Pazar payını artırmaya çalıştı ve Almanya-Fransa’nın başta Çin ve Hindistan olmak üzere Güneydoğu Asya ülkelerinde pazarını artırmaya girişimlerini engellemeye yöneldi.
Buna karşı, Almanya ve Fransa, bir süredir izledikleri Amerikan gücünü “dengeleme” ya da sınırlama; kendi çıkarlarını daha fazla öne alma politikasını sürdürdüler. Fransa’nın Irak üzerine ABD istekleri doğrultusundaki BM görüşmelerinde takındığı “veto”cu tutum, Almanya-Fransa ve Belçika’nın Amerikan dayatmalarına direnmeleri, “AB Ordusu”nu kurma çalışmalarını sürdürmeleri, ilişkilerdeki gerginliği artırdı. Almanya silahlı kuvvetlerini güçlendirici kaynak artışına yöneldi, yasalarında militarizmi güçlendirici değişiklikler yaptı ve ülke dışına asker göndermeyi, Amerikancı etki alanı anlayışını çağrıştırır biçimde gerçekleştirdi. ABD’nin Çin ve Japonya ile, kendi ‘ana pazarı’nda ve bu ülkelerin etkin gücünü oluşturdukları bölgede artan rekabetini fırsat sayarak, Güneydoğu Asya’ya açılmaya hız verdi. Çin ve Hint ucuz işgücünden azami ölçüde yararlanmak üzere yeni anlaşmalar imzaladı. Doğu Avrupa’daki ve parçalayarak etkisini artırdığı eski Yugoslavya’daki yayılmacı politikasını, ticari, mali ve sanayi alanındaki, ve askeri araç-gereç ihracını öngören antlaşmalarla Güneydoğu Asya-Pasifik bölgesine kadar genişletti ve Çin ile son silah satışı antlaşmasıyla bu girişimini daha da ilerletti. “Güvenli alanlar” ihtiyacı duyduğunu ve askeri faaliyetini buna göre yeniden düzenleyeceğini açıklayan Alman hükümetinin, Yugoslavya’nın parçalanmasına aktif rolünü, Afganistan’a askeri görev alma ve son olarak Sudan-Darfur’a birlik çıkarmayla sürdürmesi, onun salt ekonomik alanda “yarışma”dığının göstergesidir.
Fransa ve İngiltere, ve daha geriden gelen İtalya da bir rekabette, bir biçimde yer almaktadırlar. İngiltere, petrol, silah ve telekomünikasyon; Fransa, otomotiv, elektronik ve petrol sektörlerinde küçümsenemez pay sahibidirler ve bu payı artırma çabasındadırlar. Fransa, Almanya ile birlikte uçak sanayinde belli bir pazarı elinde tutmaktadır.
Çin, büyük nüfusu, hızlı büyümesi ve ekonomisinin petrol gibi enerji kaynaklarına artan gereksinimi nedeniyle Kafkasya-Orta Asya ve Ortadoğu petrolleri ve doğal gaz kaynakları üzerine, bugün esas olarak ABD-Rusya arasında süren, ve Almanya-Fransa gibi ülkelerin de ‘bir ucundan’ katıldıkları kavgaya, kendi hesabına dahil olmak üzere, güçlerini toparlama çabalarını artırdı. Rusya-Çin stratejik-ekonomik işbirliği antlaşması, bu bakımdan-ve Çin-ABD ticaret kavgası, Amerikan yönetiminin Çin’i tehdit eder açıklamalardan geri kalmaması, vb. unsurlar anımsansın- bu rekabette Çin-ABD ilişkileri aleyhine, Çin-Rus ilişkilerinin ise lehine bir gelişme sağlarken, o kendi konumunu, Japonya karşısında da bir ölçüde sağlamlaştırdı. Kuşkusuz, Japonya, bölgenin en önemli ekonomik gücü olması nedeniyle ABD-Fransa-Almanya ve İngiltere’nin Güneydoğu Asya ve Pasifik’teki başlıca rakibi olmayı sürdürdü. Çin’in etkisini sınırlamak amacıyla, ABD ile işbirliğinden de geri durmadı.
Askeri mevzilenmesini, hammadde kaynaklarına, bunların Batı pazarlarına nakil yollarına hakim olma amacıyla yenileyen ABD, öteki büyük ülkelerin ekonomik siyasal-askeri girişimlerini baltalayan dayatmalarda bulunmakta; dünyanın bugünü ve geleceğini “belirleyici tek güç olma” amacıyla siyasal-askeri güç kullanımından da kaçınmamaktadır. O, “olası tehlikeler” gerekçeli „önleyici savaş doktrini“ni gündeme getirerek, ve nükleer silah tekelini elinde tutma isteğiyle, gerginliği artırmıştır.
Bu rekabetin sonuçlarından biri de, ABD’nin bugüne kadar politikalarının önemli bir dayanağı olarak kullanmayı başardığı BM’nin, eski konumunun sarsılmasıydı. ABD’nin Irak işgaliyle ivme verdiği bu “ayrışma”, son bir yıl içinde “onarma” amaçlı adımlara karşın, “aranın açılması” yönünde devam etti.
GERGİNLİK VE MİLİTARİZMİN TIRMANMASI
Irak işgali öncesi ve sırasında, başlıca emperyalist ülkelere ‚rakip olarak davranmaya kalkışmamaları’ yönünde, tehdit edici uyarılarda bulunan ABD, NATO’yu ve BM’ni, Amerikan hegemonya mücadelesinin araçları olarak kullanma çabalarını yoğunlaştırdı; ve eski Doğu ülkelerinin bir bölümünü NATO’ya dahil etmekle kalmayıp, Polonya, Macaristan Romanya gibi ülkeleri “eski Avrupa” diye aşağılamaya yöneldiği Almanya-Fransa’ya karşı kullanmaya kalkışırken, Almanya-Fransa ikilisinin, ABD’nin dayattığı politikalara itirazları sürdü.
Her bir büyük gücün, kendi çıkarlarını savunmak üzere, güçlerini daha iyi tahkim etme çabaları sürüyor. ABD, „savunma“ harcamalarını yıllık 420 milyar dolara çıkardı. İngiltere onu izliyor. Almanya ve Fransa’nın silahlanma için daha fazla kaynak ayırma ve “Avrupa Ordusu”nu oluşturma çabaları sürüyor. Çoğu Avrupa ülkelerinde ve Türkiye’de konumlanmış 480 atom bombasına sahip olduğu açıklanan ABD, bununla da yetinmiyor, “yıldız savaşları” projelerine yenilerini ekliyor. Rusya “çok etkili yeni bir nükleer silah geliştirmekte olduğunu” açıkladı. İsrail nükleer silah deposu. Japonya, silah ihracına yasal sınırlamaları kaldırdı. Çin, İtalya, Türkiye, S. Arabistan, İran, İspanya, Yunanistan ve Güney Kore durmadan silahlanıyorlar. Silahlanmaya ayrılan toplam yıllık kaynak 1 trilyon dolar sınırına dayandı.
Kapitalist emperyalizmin başlıca büyük güçlerinin bugün henüz açık bir çatışma durumunda olmadıkları açıktır. ABD, henüz hepsinin önündedir ve diğerleri ona karşı tek ya da oluşturdukları ‘gruplaşma’ ile açıktan askeri tutum alacak durumda değildirler. Bugünkü ‘bloklaşma’nın nasıl bir değişim ve gelişim göstereceği önümüzdeki sürecin sorunudur. Ama durumun hızla değişmekte olduğunu gösteren çok sayıda olgu da ortadadır. Pazar ve etki alanları mücadelesi keskinleşirken, militarist politikaların bugüne dek görülmedik oranda yoğunlaşmasına da yol açmaktadır. Bütün bu gelişmeler, kuşkusuz insanlık yararına değildir. Kaptalist sistem, onun eşitsiz gelişme ve rekabet yasasının, büyük emperyalist güçleri insanlık için tehlikeli maceralara sürükleme yönünde işlemesi, günün en önemli olgularından biridir.
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
Kars Kalesi’ne kızıl bayrak asılan günler
Bazı Avrupa gazetelerinde, DEP’li vekiller, bir grup Kürt aydını ve sendikacı tarafından yayınlanan ilan; Kürt düşmanlarını ve düşmanlığını ininden çıkardı.
Bahçeli’den Demirel’e, Denktaş’tan Erdoğan’a, CHP’den sermaye medyasının ünlü “demokrat” yazarlarına kadar tüm gericilik ve gericiler yüzlerindeki maskeyi atarak ortaya çıktılar.
“Artık demokratlık moda” diye, yıllardır “demokrasi” adına mangalda kül bırakmayanlar; Kürtler’den gelen ilanla gerçek yüzlerini sergilediler.
İlan verenler ve onların AB’den beklentileri ve anlamı konusunda dün Vedat İlbeyoğlu’nun yazısında sorun değerlendirildi.
Biz burada sorunun bir başka yönüne değineceğiz.
Ağzını açınca “takiye”den, “bölücülük”ten, “ihanet”ten, “gaflet”ten söz edenler; imza atanları partilerinden atmak için soruşturma açanlar (ilana imza atan Ağrı Milletvekili Naci Aslan’a CHP soruşturma açtı) ilanda; neyin kötü, neyin kabul edilmez, neyin ihanet olduğunu, neyin Türkiye Kürtlerinin talebi olmadığını söylüyorlar mı?
Hayır! Ortada sadece; saldırı, inkâr, linç amaçlı olarak yazılmış gerçek anlamı pek anlaşılmayan ama okuyanın, dinleyenin “herhalde çok kötü bir şey yapılmış” düşüncesine kapıldığı cümlelerle yapılan açıklamalar var.
Duruma bakınca insanın aklına 1970’lerin başındaki o “cadı kazanı kaynatma günleri” geliyor. Süleyman Demirel; “Komünistler Kars Kalesi’ne kızıl bayak çektiler” diye meydan meydan dolanıp; Amerika’nın o günkü stratejisine uygun olarak, Rusya’nın Türkiye’yi işgal etmek üzere olduğu; MHP’lilerin de “iç komünistlere” karşı bir kurtuluş savaşı yürüttüğü yaygarası yaptığı günler geliyor. Kars Kalesi’nin komutanın; “Öyle bir şey yok. Bunu nereden çıkarıyorlar?” demesine bile kimse aldırmamış; “ezanlar susmaz”,”bayaraklar inmez”, “Komünistlere ölüm” yaygarası, Demirel ve Türkeş önderliğinde, sermaye medyasının desteğinde tüm gerici güçleri birleştirme kampanyası olarak sürüp gitmişti.
Bugün de hükümet; milyonlarca Kürdün talepleri karşısında bir adım atmak yerine; Kürtlerin dil, kimlik, kültürel ve siyasal haklarını tanımak yerine, “cadı kazanı” kayanatmayı tercih etmiş; AB üstünden çatıştığı MHP, Demirel, Denktaş, Ağar CHP gibi gerici güç odakalarıyla Kürt düşmanlığı; Kürtlerin haklarını inkâr etme üstünden birleşmiş bulunmaktadır.
İşin ilginci Türkiye’nin 20-25 milyon Kürdünün taleplerini ifade etmekten öte bir şey yapmamış olan ilan verenleri “Türkiye düşmanı”, “takiyeci”, “ihanetçi” ilan edenler; karşı bir “bildiri” yayınlayan (muhtemeldir ki “masrafları” Türkiye Tanıtım Fonu’ndan karşılanarak yaptırılan bir açıklama) dört Fransızı “aydın” ve “Türk dostu” ilan etmişlerdir.
Bu dört Fransız öz olarak şunu söylüyor: “Eğer AB dünya ölçüsünde siyaset yapacaksa Türkiye’ye ihtiyacı vardır!”
Bunun Türkçesi; “Eğer AB Ortadoğu’da, ABD’ye, Rusya’ya karşı dünyada egemenlik peşinde koşacaksa Türkiye’yi içine alması şarttır. Çünkü; Türkiye’nin silahlı kuvvetleri kuvetlidir!”den ibarettir. Bir başka söyleyişle; dört Fransız, Türkiye’yi Avrupa’nın öncü savaşçısı, koruyucu kalkanı, karakolu olarak almayı savunuyor.
Bu, bağımısız bir ülke için en zul durumdur. Bizimkiler ise, dört Fransız böyle dedi diye sevindirik oldular.
Oysa birazcık akılla düşünen herkes görecektir ki; Kürtlerin hakları konusunda ilan verenler Türkiye’ye düşmanlık etmiyor, onu aşağılamıyorlar, onun demokratikleşmesinin yolunu işaret ediyorlar; daha da önemlisi Türkiye halkının önemli bir kesiminin isteklerini dile getiriyorlar. Dört Fransız ise, AB emperyalizminin çıkarlarını öne çıkarıp Türkiye’yi bu çıkaraların koruyucusu, dünya barışını tehdit eden bir ülke konumunda gösteriyorlar. Ama Türkiye’nin egemenleri, Türkiye’yi gerçekten aşağlayan bu aydın müsvettelerini “Türk dostu” ilan ediyor.
“Cadı kazanı” da böyle kaynar işte; gerçeğin yerine yalanı geçirip, olumlu her değerin ayak altına alındığı durumdur.
Bu ise hem AB’nin hem de Türkiye’nin mangalda kül bırakmayan demokrasi anlayışının geldiği düzeyi göstermektedir.
e-posta:
cetindiyar@mynet.com
Başa dön
DÜNYAYA BAKIŞ
..........
Taylan Bilgiç
Tarihin sonu!
Çalkantılı dönemler, kartların “daha açık” oynandığı dönemlerdir. Böylesi dönemlerde, birkaç ay içinde elde edilen bilgi, deneyim ve birikim, “mutedil” zamanların beş-on yılına bedeldir. Ukrayna’da böyle bir dönem yaşanmakta. ABD tarafından yönlendirilen muhalifler, devlet başkanlığı seçimlerinin ikinci turunun yeniden yapılmasını kabul ettirdi. Seçimler 26 Aralık’ta. Bununla da kalınmadı ve seçim yasaları, Amerikancı lider Viktor Yuşçenko’nun “kazanmasına” yardımcı olacak şekilde değiştirildi.
Bu tablo karşısında, “Rus yanlısı” olarak adlandırılan Başbakan Viktor Yanukoviç’in açtığı “kart” dikkat çekici. Yanukoviç, Devlet Başkanı Leonid Kuçma ve ekibini “kendisini arkadan hançerlemekle” suçladı. Gözlemcilere göre Başbakan, seçim kampanyasında kendisini Kuçma’dan ayrı tutmaya, onun temsil ettiği “mevcut sistem” ile ilgisi olmadığı fikrini yaymaya çalışıyor. Epey gecikmiş bir hamle! Ne de olsa Ukrayna ve Batı medyası aylardır “Kuçma eşittir Yanukoviç” fikrini yayıyor, sağlamlaştırıyor. Kabul etmek gerekir ki elde yeterince veri var; biri mevcut hükümetin başbakanı, diğeri ise devlet başkanı değil mi? “Statüko cephesi” böyle kurulunca, Viktor Yuşçenko da “statükoya meydan okuyan kahraman” oluveriyor!
Oysa Ukrayna siyasetinin son 10 yılına bakmak, Kuçma’nın temsil ettiği kesimin aslında Yuşçenko’nun arkasında saf tuttuğunu göstermekte. Kuçma ve Yuşçenko “eski dostlar”; özelleştirme soygununda da, “şok ekonomi paketleri”nde de hep birlikte hareket etmişlerdi.
Buna karşılık Başbakan Yanukoviç; hem Rusya, hem Batı ile iyi geçinme yandaşı bir siyasetçi. Ama olaylar onu ve ekibini Rusya’ya doğru itiyor.
Rusya’nın açtığı son kart da dikkate değer. Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne girmesine karşı olmadığını ilan etti. O da, Batı Avrupalıları ABD ile birlikte tutum almaktan vazgeçirmeye, Ukrayna konusunda bir tür “ABD’ye karşı Rusya+Batı Avrupa cephesi” oluşturmaya girişiyor. Bu girişimin işe yarayıp yaramayacağını, seçimler ve sonrası gösterecek.
Açılan kartlar arasında eski defterler de var! İngiliz tarihçi Mark Almond, yazdığı makalede “itiraflarda” bulunuyor ve Kiev sokaklarındaki sözde “devrim”in benzerlerini, 1980’lerde nasıl organize ettiklerini anlatıyor. Almond, “Soğuk Savaş’ın para dağıtıcısı” olarak İngiliz emperyalizmine çalıştığı günlerde neler yaptıklarını şöyle sıralamış:
“Sovyet blokundaki muhaliflere bizzat onbinlerce dolar taşıdım... 1980’ler boyunca, 1989’daki kadife devrimlere doğru, küçük bir grup gönüllü - daha doğrusu casus-, ‘Halk Gücü’ olarak adlandırılan eylemleri teşvik etmek için çalıştı. İçiçe geçmiş vakıf ve kurumlar aracılığıyla, muhaliflere milyonlarca dolar götürüldü. Bu para, esas olarak NATO devletleri ve İsveç gibi ‘tarafsız’ devletlerden geliyordu... 1980’lerde İngiliz medyası, Prag’daki muhalifleri, ilkelerine bağlı kaldıkları için yoksulluğa mahkûm edilen akademisyenler olarak yansıtmaktaydı. Oysa o adamlar, [bizden] ayda 600 dolar almaktaydılar. Şimdi hepsi, yeni Avrupa-Atlantik egemen sınıflarının ön sıralarında yer alıyor. Kimi muhalifler, parayı iç edip lüks oteller açtılar. Polonya’nın eski muhalifi Adam Miçnik, 400 milyon sterlin değerindeki Agora medya imparatorluğunu kurdu. Miçnik, 1980’lerda CIA tarafından fonlanan Dayanışma’nın yayın işlerini yürütüyordu. Şimdi ona bağlı gazeteler, Irak savaşını destekliyor.” (7 Aralık 2004, The Guardian)
Almond, yaptıklarından pişman görünüyor. Çünkü katkıda bulunduğu sözde “devrim”lerin sonunda gelen IMF paketlerini, özelleştirmeleri ve işsizliği, tırmanan yoksulluk ve sefaleti, hatta açlığı görmezden gelemiyor.
Bir tarihçi olarak vardığı sonuç şu: “Tarihin sonu, mali danışmanlığın başlangıcı oldu!”
e-posta:
taylan@evrensel.net
Başa dön
YAŞADIKÇA
..........
Enver Şat
Bir sınıf, yedi konfederasyon
11-12 Aralık 2004 tarihinde TÜMTİS’in 26. Olağan Kongresi’ne çağrılıydım. Ülkemizde ve dünyada mücadeleci sendikacılığa örnek gösterilecek bir sendikadır TÜMTİS. Çünkü TÜMTİS; eğitim ortalaması oldukça düşük emekçileri bünyesinde örgütlemiştir. Ayrıca siyasal ve inançsal açıdan da çok çeşitli bir kesimi oluşturan bir emekçi tabanına sahiptir. Buna karşın, izlediği sınıf sendikası politikalarıyla, mücadeleci sendikalar içerisinde yerini almıştır. İşçi sendikaları arasında örnek olarak gösterilmektedir.
Ülkemizde anamalcıların bir tane konfederasyonu var. Oysa emekçiler cephesinde öyle mi?
Üç tane işçilerin, dört tanede memurların olmak üzere; hatırı sayılır yedi konfederasyon bulunmakta.
Hani “yedi iklim ya Türkiye, doğal olarak yedi konfederasyon olacaktır” diye düşünsek, gene uymuyor. Zira bu yedi konfederasyon, yedi iklim dört köşe, ülkemizin her yanında, az veya çok, bir şekilde örgütlenmiş durumda.
Örgütlü dedimse toplam üç konfederasyonda sendikalı işçilerin sayısı inmiş 700 binlere.
Bunun yaklaşık 200 bini özel sektörde çalışıyor. Geriye kalanı ise kamuda çalışmakta. Kamuda çalışanlara belediyelerde çalışanlarda dahil.
Diğer yandan özelleştirmelerle, kamudaki işçiler, taşeronlaştırmalarla da özel sektördeki işçiler sürekli sendikasızlaştırılıyorlar.
Yani işçi sendikaları her gün kartopu gibi.
Sendikalı emekçiler arasında en büyük kitleyi kamu emekçileri oluşturmakta. Kamu emekçileri de dört konfederasyona bölünmüş.
Bu dağınıklık işçiye, memura değil, bu kesimlerin sırtından geçinenlere yaramaktadır. Sermayedarlar, bir tarafta birbirleriyle ölümüne yarış içerisinde olmalarına karşın, emekçilere karşı bir araya gelip, tek çatı altında toplanmıştırlar. Bu duruş, emekçi sınıfa karşı, anamalcı sınıfın duruşudur.
Oysa emekçilerin, emekçilerden başka dostu bulunmamaktadır. Üstelik emekçiler kendi aralarında birbiriyle rekabet durumunda da değiller. Rekabet karşı cephede var. Ama bölünen nedense emekçiler olmaktadır. Nedense emekçiler sınıfsal duruşunu tek bir çatı altında birleştirememektedirler.
Emekçiler hangi kriterlere göre bölünüyor?
Emek mücadelesi dışındaki her şey bu bölünmeye gerekçe oluşturmaktadır. Oysa, emekçilerin ve emek mücadelesinin, yapay bölünmelere harcayacak zamanı bulunmamakta. Bilim emekçilerinden, fabrikadaki işçilere, devlet dairesindeki memurlardan, köydeki çiftçilere kadar, bütün emekçilerin kaybedecek zamanı bulunmamaktadır. Çünkü karşı sınıf, küresel bir saldırının içindedir. Bu saldırı bizim ülkemizde ise katmerli bir şekilde gerçekleştirilmektedir.
Emek örgütü, emekçilerin çıkarlarını, işverenlere karşı korumak için kurulur. En gerici, en işbirlikçi tutum sergileyen sarı sendika ağaları bile bu gerçeği inkâr edebilecek cesareti gösteremezler.
Eğer bunun tersini söylerlerse, arkalarında bir tane üye bulamazlar.
O halde, işçi ve memur konfederasyonlarını tek bir çatı altında birleştirmenin mücadelesini vermek yaşamsal bir önem taşımaktadır. Böyle bir birlikten zararlı çıkacak olanlar; anamalcı sömürgenler ve işbirlikçi sarı sendika ağalarıdır. Çünkü sarı sendika ağalarının emekçileri bölmek için ellerinde hiçbir koz kalmayacaktır. Bu durumda, her hükümet değiştiğinde, farklı tavır alan, yanar döner sendikacıların emekçileri yönetme şansı da kalmayacaktır.
Bir tarafta, Eğitim Sen’in kapatılmasına, SSK’nın malvarlığına el konulmasına, özelleştirmelere, emekçilerin kazanılmış haklarının gasp edilmesine karşı mücadeleyi örgütlemeye devam ederken, diğer yandan da emek platformunda yer alan bütün konfederasyonları tek çatı altında toplamanın çalışmalarını da sürdürmek gerekiyor.
Bence bu proje, üzerinde düşünülmeye ve geliştirilmeye değer.
e-posta:
enversat@mynet.com
Başa dön
EMEK GÜNLÜĞÜ
..........
Seyit Aslan
17 Aralık’tan dört gün sonra
Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye için 17 Aralık’ta vereceği karar bekleniyor. 17 Aralık sanki bir milat. Sanki müzakere tarihi verilince her şey güllük gülistanlık olacak.
Peki 17 Aralık yaklaşırken Türkiye’de ne değişti?
Yine haklarını arayan emekçiler coplanıyor, biber gazıyla zehirleniyor... Mardin’de 12 yaşındaki bir Kürt çocuk babası ile birlikte onlarca mermi sıkılarak öldürülüyor... Sendikalaşma hakkı için örgütlenen işçiler kıyıma uğruyor...
Emekçilerin tüm sorunları çözülmüş, sadece AB’ye üyelik kalmış gibi hareket eden bazı sendikacılar ise Brüksel’e karargâh kurup lobi faliyeti yürütüyor. Bunların başında Hak-İş geliyor. Türk-İş ve ona bağlı bazı sendikalar da soluğu Brüksel’de aldılar, işveren örgütleri ile birlikte.
17 Aralık’tan dört gün sonra Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplanacak. Milyonlarca işçinin bir yıl boyunca kaç paraya çalışacağı belirlenecek. Şimdiye kadar belirlenen asgari ücret ortada. Soruna, ciddi bir müdahale olmadığı takdirde asgari ücret, yine sefalet ve açlık ücreti olacak. Muhtemelen hükümet ve işveren örgütleri asgari ücreti en düşük seviyede tutmak için ellerinden geleni yapacak. Tekstil patronları, tıkanan toplu iş sözleşmelerini, asgari ücretin belirlenmesinden sonraya bıraktıklarını ifade ediyorlar. Yani sözleşmeyi, asgari ücrete gelecek zam üzerinden bağıtlayacaklar.
Şu ana kadar yapılan toplantılardan bir sonuç çıkmadı. Hatta bazı işyerlerinde Yeni Türk Lirası’na (YTL) geçileceğinden, işçilere ocak ayı zammı yapılmayacağı söyleniyor. Gerekçe olarak da “liranın değer kazanacağı ve işçilere zam vermek gerekmediği” şeklinde açıklanıyor. Şimdi Tespit Komisyonu kalkıp, “Yeni yılda YTL’ye geçilecek, para değerleniyor, onun için zam yapmaya gerek yoktur” dese şaşmamak lazım.
TÜMTİS’te örgütlendiği için işten atılan bir Lider Kargo işçisinin, kongre kürsüsünde söylediği şu sözler her şeyi özetliyor aslında; “Direniş yerinden gözaltına alındık, karakola götürüldük. Yapılan üst aramasında 17 arkadaşımızın üzerinden 100 bin lira bile çıkmadı.”
17 işçinin cebinden yüz bin lira bile çıkmıyor, 17 Aralık’ta müzakere tarihi bekleniyor.
Gerçekler bu kadar yalın ve çıplakken, AB için kolları sıvıyarak soluğu Brüksel’de alan sendikacılar işçilerin yüzüne nasıl bakacak? Komisyonda yer alan Türk-İş, sorunu yalnız toplantılara katılarak mı çözmeyi düşünüyor. Açlık sınırının 550 milyon olduğu koşullarda, sendikalar asgari ücretin belirlenmesinde duyarsız kalabilir mi?
Başta İstanbul olmak üzere pek çok ilde sanayi havzalarında çalışan genç işçiler, imza kampanyası başlattılar. Talepleri açık; asgari ücret açlık sınırının üzerine çıkarılsın, vergiden muaf tutulsun. Kaynaklar IMF için değil işçi ve emekçiler için harcansın.
e-posta:
aslanseyit@mynet.com
Başa dön
BAYKUŞ
..........
Şebnem Korur Fincancı
İnsan hakları haftası
Bu hafta boyunca İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 56. yılını kutlamak için sayısız etkinlik yapılacak. Hemen öncesinde Nevşehir’de, içinden “insan hakları” geçen bir toplantı yapıldı. Toplantı düzenleyicilerinden birisi Polis akademisi Öğretim Üyesi Doçent Dr. Vahit Bıçak’dı. Kendisini Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun yaşadıklarından tanıyoruz. Bu kurula başkan adayı olmuş, seçimi kazanamayınca İnsan Hakları Başkanlığı’na başkan olarak atanmış ve Danışma Kurulu’nun sekreteryasını yürüten bu organ ile ciddi sorunlar yaşanmaya başlamıştı.
Nevşehir’deki toplantının sebebi; ÖZERK bir Türkiye İnsan Hakları Ulusal Kurumu için adımlar atmakmış. İnsan Hakları Başkanlığı bir devlet organı olarak varlığını sürdürüyor. Başkanı bir toplantı düzenliyor. Toplantının programı, öncesinde bilinmiyor. Toplantıya katılanların en azından bir kısmı, ancak toplantıda kendilerine toplantının bölümleri için verilen görevleri öğreniyorlar. Ulusal Kurumun yasa tasarısının hazır olduğunu da bu toplantı sayesinde duyuyorlar.
Toplantının uluslar arası destek veren kurumlarından biri de Danimarka İnsan Hakları Ulusal Kurumu. Bu kurum varlığını hazırladığı projelerden aldığı destek ile sürdürüyor. Projelerinden birisi de, anlaşılan Türkiye’de bu kurumu kurmak. Her projenin belli bir süresi vardır. O süre içinde tamamlanması gerekir. Projenin yürütülmesinde oluşan her aksaklık, sonraki projelerin kabulü için ciddi bir engeldir. Danimarka’dan bizlere yardım için gelen bu kurumun da, belli ki acelesi var.
Toplantıya kimlerin katılmasını beklersiniz? Öncelikle Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu üyeleri, değil mi? Ancak toplantıda Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu olmadığı gibi, üyelerinin de önemli bir kısmı yok. İnternette toplantı ile ilgili program ve bazı bilgileri içeren bir ileti dolaştı sonrasında. Bu üyeler, katılmayanlar listesinde yer almış o iletide. Oysa katılmayan o üyeler bu toplantı için herhangi bir davet almış değil. Dolayısıyla “katılmayanlar” başlığı yerine “davet edilmeyenler” yazılması yerinde olacaktı.
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu ile ilgili sorunları zaman zaman bu köşede paylaşmıştım. İnsan hakları kavramının içi boşaltılarak yaşamımızın söylemler bölümüne pek iğreti tutturulduğunu ise her gün yaşayarak görüyoruz. En temel insan hakkı olarak tanımladığımız yaşama hakkının ihlalinin yakın tanığıyız, Kızıltepe’de, Hakkari’de, Gümüşhane’de. Öğrettikleri her kelime için “kırk yıl köle olmak”tan söz eden bir inancın hükümet ettiği günlerde, öğretmenlerimize copla, biber gazıyla saldırmanın acı tanıklığı var gözlerimizde. Söylemin söylenceye karıştığı çağımızda, insan hakları da söylenceler diyarının sihirli değneğidir. İçinden insan hakları geçen her demeç, her toplantı ile insan hakları “varmış” gibi yapmaktan öteye geçemiyoruz.
İnsan hakları alanında yaptıkları çalışmalar tersinden okunan pek çok kişi ve kuruluşun yer aldığı toplantılar ile ÖZERK insan hakları organları oluşturulabileceğine, insan haklarının korunup geliştirilebileceğine inanmamız mümkün mü?
Birbirinden çok farklı gibi görünenler, sıra insan haklarına gelince birbirinin aynısı tutumlar alabilmektedirler. İzmir Barosu’nun, İşkence Önleme Grubu çalışmasını lağveden “Kemalist” ekibi ile İnsan Hakları Danışma Kurulu’nu görmezden gelen ve zamanında şeriattan yana konuşmaları nedeniyle cezaevlerinden geçenler, aynı cümleleri kurmakta sakınca görmemektedirler.
Açlık ve yoksulluğun alıp başını gittiği, emekçinin gereksinimi bir yana atılıp sermayenin asgari ücreti belirlediği bu topraklarda, insan hakları bunlardan bağımsız olamaz elbette. Haklarını yüksek sesle dile getirilenler yerlerde sürüklenirken, hangi “insan” için haklar sorusunu sorsak yerinde olacaktır. Danimarka’dan yardım almaya da gerek kalmayacak böylelikle.
e-posta:
korur@yahoo.com
Başa dön
AYRINTI
..........
U.Ozan Darıcı
Türk Beckham’ı yaratmak
Şampiyonlar Ligi’nde oynanan Fenerbahçe-Manchester United karşılaşmasında 3 gol atıp bir anda Avrupa futbolunun gündemine oturan Tuncay Şanlı’nın aslında bir pazarlama ürünü olduğu ortaya çıktı. Tuncay’ın menajeri onun dünya çapında bir yıldız olacağını söyleyerek, tıpkı İngiliz oyuncu David Beckham gibi olacağını açıkladı.
Tuncay Şanlı daha Fenerbahçe’ye gelmeden önce Avrupa’nın saygın gazetelerinde geleceğin en iyi oyuncuları arasına girmişti. UEFA onu en iyi gelecek vaat eden 20 futbolcu arasında gösterdi. Demek ki, birileri bu ülkede olup biteni bizlerden daha iyi biliyor ve çok çabuk öğreniyor. Tuncay gerçekten de yetenekli ve çalışkan bir oyuncu. Kötü oynadığı karşılaşmalarda bile gösterdiği gayret onun kötü futbolunu gözardı edebilmeye yetiyor. Özellikle maçlardan sonra yaptığı aklı başında açıklamalarla da oynadığı kulüp dışındaki taraftarlardan da alkış alıyor.
Ancak Manchester United maçında attığı 3 gol sonrası herkes mal bulmuş mağribi gibi üstüne düşmeye başladı Tuncay’ın. Genç futbolcunun menajeri Erdinç Şehit’in, sonraki günlerde yaptığı açıklamalarda Tuncay’ı Beckham gibi pazarlayacaklarını söylemesi akıllarda şüphe uyandırdı. Çünkü öve öve bitirilemeyen David Beckham pazarlama aracı olduktan sonra sadece özel yaşamı ve sakatlıklarıyla gündeme geldi. Real Madrid’e transferinde Uzakdoğu turlarından takımın kasasına giren paralardan başka sportif olarak hiçbir kârı olmadı Madrid’in. Çünkü Beckham’ı, yazdığı kitap (!), ismine üretilen parfümler, ayakkabılar, oyunlar vs. vs. dışında yeşil sahada göremedik.
Tabiiki Beckham’ın ne derece oynayıp oynamaması bizleri pek de fazla ilgilendirmiyor.
Ancak Tuncay Şanlı’nın bu hale gelmesi bizi ilgilendirir. Çünkü Türkiye’de futbola uzun zaman emek verecek bu arkadaşın birkaç işbilir tüccarın elinde harcanması çok ama çok yazık olur. İşin sportif alanı dışında bir insanın pazarlanması fikri başlı başına çirkin bir olay. Umuyoruz Tuncay bu adamların elinde oyuncağa dönmez.
e-posta:
ozandar@hotmail.com
Başa dön
EVRENSEL’DEN
..........
Bir AB bir de maç, gerisi boş!
“Türk basını” yine tarih yazıyor! Çünkü en birikimli, en usta olduğu kulvara girdi: yalan haber; spekülasyon, manipülasyon ve provokasyonun alanına.
AB diplomatik çevrelerinin manevralarıyla başı dönen ve bir türlü onların kıvraklığına ayak uyduramadığı için gün boyu döne döne başı dönen sermaye basınının çok bilmiş köşe yazarları; bir grup Kürt siyasetçi, aydın ve sendikacının verdiği ilan üstünden başlattıkları “Kürtleri linç” kampanyasıyla kendilerine geldiler.
Elbette ki; işareti veren Başbakan ve hükümet erbabı öteki zevat oldu; sonra onlara DYP, MHP, CHP gibi partiler katıldı ama, o demokrasi, insan hakları denilince mangalda kül bırakmayan medya mensuplarının kampanyaya katkısı elbette küçümsenemez. Nitekim; “ilanda ne yazıyor” ondan bir cümle bile söz etmeden, bu konuda karşı görüşleri almadan; “ilana tepki yağıyor”, “İhanete tepki büyük” gibi başlıklar altında sayfalar doldurmayı başarıyorlar. Birbiriyle her konuda çatışan, her vesileyle birbirine çamur atıp yaratılan gerginlik üstünden var olmayı, raiting yapmayı ilke düzeyine yükselten basının, Kürtler karşısında böylesine birleşmesi elbette ki, bir yanıyla “damarlarındaki asil kandan”sa bir yanıyla da, muhtemel bir başarısızlık için, “bir günah keçisi” arayışındandır. Böylesine kenetlenmişken; “Türkiye’nin bir B planı var mı yokmu ?”, “Tarih alınamaz da nasihat alınırsa bir piyasa krizi daha patlak verir mi vermez mi?” tartışmasının nedeni de budur.
Irak’ta işgal ve direniş güçleri kıyasıya çatışmayı sürdürüyormuş; Türkiye için orda bir takım “çorap”lar örülüp “çuval”lar hazırlanıyormuş; ABD Türkiye’ye bölgede yeni roller biçiyor ve hükümeti de içine alan “yeni operasyonlar”a hazırlanıyormuş; bunlar ne hükümet ve öteki siyasi kastın ne de tuzu kuru basın erbabının umurunda görünmüyor. Bütün imkânlar AB’nin Türkiye’ye istediği “tarihi” vermesinde. Sanki AB’nin bürokratları ve siyasi önderleri bizim köşe yazarlarını okuyup da karar verecekmiş gibi yazıyorlar.
Kısacası her şey 17 Aralık’a endekslenmiş bulunuyor. Ve aslına bakılırsa bunca patırtıdan sonra AB ne verirse onu; biraz mırın kırın edip kendilerini alıştırdıktan sonra, “aslında biz zafer kazandık” diyecekler. Hem hükümet hem de “B planı olmasın” diyen basın için bu geçerli. “Muhalefet” partileri ise; “Yok canım bu AB bizi almaz, oyalıyor” diyerek, olup biteni kendi haklılıklarının kanıtı olarak gösterecekler.
Dünyayı AB etrafında döndüren basın; Türkiye’yi de, geçtiğimiz hafta boyunca Fenerbahçe-Galatasaray derbisi etrafında döndürdü. Çünkü, AB’nin gölgesinde kalmayan tek gündem maddesi bu maçtı. Gerçi maç için bile; “Eğer kavga gürültü olmadan maçı bitirirsek bu 17 Aralık’ta Türkiye’nin lehine olacaktır” gibi aptalca yorumlar yapılmadı değil, ama yine de maç, AB’nin gölgesinde kalmadı!
Emek mücadelesi, Türkiye’nin en büyük sendikası Eğitim Sen’in kapatılması girişimine yönelik emek cephesinin yaygın eylemlerinin sermaye basınının gündeminde bir yer tutmaması; insan hakları ihlallerinin ayyuka çıkması, İnsan Hakları Haftası başlarken bile emekçilerin polisin saldırısına uğramasının sermaye medyasında yer bulmamasında artık şaşılacak bir şey yok. Hele böyle bir zamanda hiç yok!
İyi haftalar dileği ile...
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net