www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Zordur masum kalabilmek
12 Eylül öncesi verilen mücadele Türkiye’de beyaz perdeye pek fazla yansımadı. Bunun birçok nedeni olabilir. Ama ne olursa olsun, o dönemi anlatmak her zaman birtakım tartışmaların, eleştirilerin arasından sınav verir gibi geçmek demektir.

Tiyatro bayramı
Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf (TAKSAV), Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin dokuzuncusunu, Ankaralı izleyicilerle buluşturmaya hazırlanıyor.

Kadın oyunlarından
   üniversite topluluklarına...

Ankara Tiyatro Festivali kapsamında Bilkent Drama Atölyesi’nin Manuel Puig’in yazdığı ve Rifat Süha Koçoğlu’nun yönettiği “Örümcek Kadının Öpücüğü” adlı oyunu izlenebilecek.


Zordur masum kalabilmek
Turgay Keser
Çemberimde Gül Oya dizisinin yönetmen ve senaristi Çağan Irmak kimsenin bir şey yapmadığı bir ortamda, bir şeyler yapmak isteyene biraz toleranslı davranılması gerektiğini düşünüyor. İçinde politik bir dönem olunca dizi için tartışma da, eleştiri de çok oluyor.
Çemberimde Gül Oya projesinin nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misiniz?
İlk önce 2000 yılında bir sinema filmi olarak yazdım bu senaryoyu. Ama o günün koşullarında bunu yapacak bir yapımcı bulamadım. Belki bir dönem filmi yapmak onlar için zor geldi. Bu işin güzel olmayacağından korktular. Sonra bunu dizi yapalım dendi. Çünkü o döneme ait daha anlatılmamış bir sürü hikâye var dediler. Bende eğer çok fazla kişiye ulaşacaksa neden olmasın diye düşündüm. Ve bu bir televizyon dizisi oldu.
Böylesi bir dönemi anlatırken karşılaştığınız zorluklar neler oldu?
Matematik zorluklarda var, ideolojik zorluklarda. İdeolojik zorluklar... En zoru, anlatmak istediğim şey başkaları tarfından çok kolay yanlış anlaşılabilir. Çünkü kendi içinde bozbulanık bir dönemi anlatmaya çalışıyorsunuz. Mesela 1921’i anlatsanız, 1930’ları anlatsanız belki işiniz bu kadar zor olmayabilir. Ama bunda zor, niye zor, çünkü bu dönemle ilgili herkes bir şeyler yaşamış, bir dönüşüm var. Şimdi yüzde 100 doğrusunu da anlatsanız birileri çıkıp yok orası öyle değil diyecektir. Bir yönetmen arkadaşım, Sırat köprüsünden geçiyorsun, bir sürü şeytanın avukatıyla karşılaşakcaksın, böyle şeylere hazır ol demişti. Bu bir hikâye, toplumu anlatmaktan önce, bir grup insanın çevresinde bir toplumu anlatmaya çalışıyor. Yani, her şeyden önemlisi o. Elinizde bir nesne olması lazım. O zaman bu dönemi her şeyiyle anlatmak istiyorsanız, belgesel yaparsınız, elimizde bizim beş altı kişi var, bu beş altı kişinin yaşadıklarından yola çıkarak bir Türkiye özeti yaratmaya çalışıyoruz. Dışardaki politik filmlerde öyledir. Costa Gavras’ın Z’sini düşündüğümüzde, o da bir adamın hikâyesidir aslında. Şimdi bu bizde yapıldığı zaman niye bu kadar aşağılık kompleksine giriliyor. Neden bunu kabullenmek istemiyoruz. Ben bunu anlamıyorum.
Politik eleştiriler işkenceye ya da gözaltı sorunlarına yönelik galiba...
İşkence de yaptım. Tepkiler yağdı, o dönem bütün insanlar işkence gördü diye. Bir bağrış çağrış... Ama altıncı bölümde, senaryoda zaten vardı o. Bir hikâye bir yere ulaşır. Beklemiyor ki sonunu kimse. Onikinci bölümde kitapların yakıldığı bölüm var. Kendi çocukluğıumdan bir şeyler de var orada. Daha önümüzde anlatılacak çok şey var. Bu kadar acele etmeye gerek yok. Belkide tepki göstermek için çıkıştılar, beklemek istemediler onun için. İşkenceden insan öldü, niye kurtuldu Mehmet? dediler. Zaten dokuzuncu bölümde Tarık öldü. Hemen arkasından insanlar bunu da gördüler. Yani bunlar hep vardı zaten. Televizyon dizisinde işkenceyi, vücuduna elektiriğin verilişini anlatamam belki ama, yanıp sönen bir ampülde elektrik verilişini anlatbilirim. İşte bu da benim fikrim. Birazcıkta bunlara saygı duyulsun istiyorum.
Bu tepkilerde, yargıda olsun diğer alanlarda olsun insanların 12 Eylül’le hesaplaşamamış olmasının da payı var mıdır acaba? Çünkü Türkiye’de ne darbeciler yargılandı, ne de birileri bu nedenle hapse girdi.
Mesela şöyle deniyor. Geç kalmış bir hikâye. Evet. Geç kalmış. Doğru, ama 12 Eylül’den hemen sonra anlatılsaydı, işte o zamanda yanlış anlatılmış bir hikâye olurdu. Çünkü acı ve yaralar daha çok tazeydi. Hani derler ya, “İntikam soğuk yenen bir yemektir” Bu hikâyenin de anlatılabilmesi için yaşananların üzerinden biraz zaman geçmesi gerekiyordu. Belki hiçbir zaman soğumayacak yaralar var içinde. Kısmen soğuduktan sonra anlatmak daha doğru geldi bana.
Türk Sineması o döneme pek fazla eğilmedi galiba.
Türk sinemasının neden bu konuya fazla eğilmediğinin nedenleri tartışılır. Örnekler görüyoruz. Ama anlatılmasına izin verirler miydi? Bir de böyle bir soru var ortada. Bu Türk Sineması, o dönemi o zaman anlatamazdı. Şimdi ise çok gecikmiş olduklarını düşündüler. Sansür varken anlatamadık, şimdi kısmen sansür yokken anlatabiliyoruz ama ne kadar insanı ilgilendiriyor. Zaten bir de temel soru; tümünü anlatmaktan ziyade sadece o dönemi anlatmak isteseydim, sadece o dönemde geçen bir hikâye anlatırdım. Bu hikâyenin bir kısmı bugünde geçiyor.
Günümüz nerede, o dönem nerede? Arkadaşlıklar insan ilişkileri, dünyaya bakış, kaybettiklerimiz, kazandıklarımız ya da bireysel kurtuluşun peşinde koşan insanlar mı? Yoksa toplumsal kurtuluşun peşinde koşan insanlar mı? İşte bu kartlar var bizde, bunları anlatmak daha mühim günümüzde diye düşünüyorum.
Tabiki bunlar, bir hikâye çerçevesinde olmak zorunda. Çünkü başka türlüsünü zaten televizyonda yaptığınız zaman, üçüncü bölümde yayından kalkan bir diziyle karışılaşıyorsunuz. Evet, belki biraz hafif kalıyor o günü anlatmakta, ben hak veriyorum buna. Ama ben kuyuya taş atan deli olmak istedim. Evet, hafif kaldığının ben de farkındayım, çok daha ağır şeyler yaşandığını bende biliyorum. Amaç bunları hafifletmek değil, amaç bunları en azından anlatabilmek, yoksa öbür türlüsü zaten mümkün değil, yapamazsın, üçüncü bölümde kalkan bir dizi olur.
Hiç kimseye bir yararı olmaz, artı hikâyene bir nokta koyamazsın. İşte o zaman yanlış anlaşılır her şey.
Bu anlamda bu dizi Türk Sineması’na da bir açılım getirebilir mi? Böyle dönemsel filmlerin anlatılmasının yolu açılabilir mi?
Keşke olsa. Baktığımız zaman filmlere, yönetmenlerin genç insanlar olduğunu görüyoruz. Şimdi bir, günümüzde kaç yönetmen böyle bir proıjeyle ilgilenir ya da bunu yapmak ister. İki, o günü yaşamış, atlatmış yaşı ilerlemiş yönetmenler anlatabilecek öfkeye sahipler mi? Evet galiba öfke. Bu en önemlisi. Bireysel kurtuluşun ve para kazanmanın peşinde mi? Ha o zaman genç yönetmenler bunun peşinde. Bir dizi yapayım haftalığım çalışsın. Olay bu mu? Yoksa ben televizyona da iyi birşeyler yaparım olay bu mu? Bir şekilde bütün eleştirileri kabul ederim ama bir tek şeyi kabul edemem, bu dizi ne para kazanmak için ne de reyting uğruna yapılmış bir dizidir. Eğer bunlar düşünülseydi, ben de çok güzel kızların yakışıklı oğlanların ortada kol kola dolandığı ortalama bir dizi yapardım. Eğer amaç bu olsaydı. Amaç asla bu olmadı, olmayacakta. Bunu iddia eden gerçekten büyük günah işlemiş olur bence, evet eleştirin sonuna kadar eleştirin bu kabulümdür. Ama bu dizi bunlar için yapılmadı kardeşim. Çünkü insanlar artık masumiyete de inanmıyorlar. Mutlaka altında başka bir şey vardır. Çağan Irmak para için mi yaptı bunu. Reyting için mi yaptı. İnsanları artık bunlara inandırmak da zor. Tuhaf bir şey. Kendimi savunmak için kendi çocukluğumdan bir şeylerde var dizinin ilerideki bölümlerinde.
Dizi 12 Eylül’ün yok ettiği değerleri yüceltiyor, övüyor. O zamanki gençliğin değerlerine ne oldu sizce?
80 sonrasındaki gençlik sistemli bir şekilde apolitikleştirilmiş bir gençliktir. Onun eleştirisini yaparken zaten gençlerin kendisini eleştirmiyorum. Onlar öyle yapıldı. Tıpkı pinokyonun tahta oyuncak olması gibi, tahta olduğu için nasıl onu suçlayamazsanız işte bu da böyle bir şeydir. Sistemli bir apolitikleştirme söz konsu. Kitaplar toplatıldı, yakıldı, insanlar susturuldu, bir sürü şey. Baktığınız zaman bir kabul görüyoruz. Ben tam arada bir kuşağım. Ne 80 sonrasına dahilim ne öncesine.
Diziye gençlerin daha yoğun bir ilgisi var galiba?
Çok sevindim ben de buna. Ben bunu gençlerin daha çok izlemesini isterim. Biz onlara standartlar sunmaya başladık onları bir standardı yaşamaya zorladık. Böyle olunca, tuhaf bir rekabet duygusu çıktı ortaya. İçi boşaltılmış yaşamlar.
Oyuncularda da öyle bir dönemi oynamının açlığı var mı?
Şimdi bir kere o dönemi oynamak seyirci açısından da, oyunculuk açısından baktığımız zaman da çok daha görkemli bir ortam sunuyor oyuncuya, çünkü yaşanan duygular daha farklı. Yaşanan o duyguları aksettirebilmek... Daha ağır bir dram var, malzeme var. Duygu yoğunluğu çok daha fazla. Herkesin tetikte yaşadığı bir dönem bu. Mesela şimdiki zaman o kadar keyifli değil, çünkü duygular şimdi hep aynı seviyede gidiyor, çok az oynama var. Ama o tarafta daha etkili bir ruh hali var. Bir anda güm diye düşebiliyorsunuz ve bir anda çıkabiliyorsunuz.
Değişebilen bir yaşam koşuluna sahipsiniz. Bu dizi Türkiye’yi sevenlerden bahsediyor, bu dizi bazı gazeteler tarafından yok sayılmak isteniyor. Ben bunun farkındayım, onlar Ünlüler Çiftliği’yle uğraşmaya devam etsinler.


Başa dön


Tiyatro bayramı
Müge Tuzcuoğlu
Ankara’nın kuru ayazında, Ankaralıların içini tiyatro ile ısıtan festivaller başlıyor. 19 Kasım’da başlayacak olan 9’ncu Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali, 42 tiyatro topluluğunun 50’ye yakın oyununu Ankaralı tiyatro izleyicisi ile buluşturacak.
19-30 Kasım günleri arasında yapılacak olan festival, Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf (TAKSAV) tarafından düzenleniyor. Tüm festivallerini “Yaşamın aynasıdır, tiyatro” sloganı ile hazırlayan vakıf, bu yıl, belediye tiyatrolarından üniversite topluluklarına, amatör tiyatrolardan özel tiyatrolara, politik tiyatrolardan popüler tiyatrolara kadar başvuruda bulunan tüm tiyatrolara kapılarını açıyor.
19 Kasım günü 14.00’te Yeni Sahne önünde basın açıklaması, yürüyüş ve Canşenliği Oyuncuları’nın “Suçlu” adlı oyunu ile başlayacak olan festivalin açılış oyunu “Hayatın Maceraları ve Göklerin Büyüsü İçinde Özgürlük Arıyorum” adlı İtalyan tiyatro topluluğu Assemblea Teatro’nun oyunu. Çocuk oyunlarının, seminerlerin ve atölye çalışmalarının yer almadığı festival programında, 11 günde her güne 3-4 tane tiyatro oyunu sığdırılıyor. Festivalin kapanış gösterisi ise Mezopotamya Kültür Merkezi Halk Dansları Topluluğu’nun “Mem u Zin” adlı dans ve müzik gösterisi ile yapılacak.
‘Karnaval havasında...’
Festival komitesinden Mevlüt Çoban, her yıla oranla çok daha geniş bir kesimin oyunlarını festivale kattıklarını belirterek, stand-up gösterileri, meddahlar, komediler, dramlar, politik oyunlar ve dans gösterileri ile karnaval havasında bir festival geçirmeyi hedeflediklerini söyledi.
Festivale Ankara’dan başvuran bütün topluluklara yer verdiklerini söyleyen Çoban, “Ankara için bir eleme yapmadık. Ankara’daki başvuruların hepsini aldık” diye konuştu. Çoban, uluslararası katılımın azlığını ise, “ekonomik yetersizlik” ile açıkladı.
Çoban, her düşünceden ve bölgeden oyuna yer vermeyi esas aldıklarını dile getirerek, özellikle amatör ve özel tiyatroların oyunlarını harmanlayarak, etkileşim sağlamayı hedeflediklerini ifade etti. Festivalin toplam maliyetinin 150 milyar lira olduğunu söyleyen Çoban, çocuk oyunlarına bu festivalde yer veremediklerini, Nisan ayında ayrı bir çocuk oyunları festivali yapmayı planladıklarını kaydetti.


Başa dön


Kadın oyunlarından
   üniversite topluluklarına...
Ankara Tiyatro Festivali kapsamında Bilkent Drama Atölyesi’nin Manuel Puig’in yazdığı ve Rifat Süha Koçoğlu’nun yönettiği “Örümcek Kadının Öpücüğü” adlı oyunu izlenebilecek. Oyunda, katı ve adanmış bir devrimci ile politikayla ilgisi yokmuş gibi görünen bir eşcinselin küçük bir hapishane hücresinde karşı karşıya gelmesiyle başlayan ilişkileri anlatılıyor. Oyunun metni ayrıca Süleyman Demirel Üniversitesi Tiyatro Festivali’nde en iyi oyun ödülüne layık görüldü.
Şartlı destek dönemi başladı
Sinema Filmlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun, Resmi Gazete’de yayımlandı. Sinema sanatına ilişkin temel yaklaşımların, sektörel eğilim ve yönelimlerin araştırılması ve etkin bir iletişim kurulması amacıyla, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘’Danışma Kurulu’’ oluşturulacak. Kurul, yılda bir kez toplanacak ve tavsiye niteliğinde kararlar alacak. Ayrıca, destekleme başvurusunda bulunulan projeleri değerlendirmek ve desteklenecek olanları belirlemek üzere, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘’Destekleme Kurulu’’ oluşturulacak. Kurul, Bakanlık temsilcisi ile ilgili alan meslek birliklerinin üyeleri arasından seçtiği birer üye ve sinema ile ilişkili alanlarda temayüz etmiş uzman kişilerden bakanlıkça belirlenecek üç üyeden oluşacak. Kurul üye sayısı 15 kişiyi geçemeyecek. Bakanlık gerekli gördüğü takdirde kendi belirlediği üyeleri değiştirebilecek veya meslek birliklerinden seçtikleri üyelerin değiştirilmesini isteyebilecek. Destekleme Kurulu, bakanlıkça sinema filmlerinin desteklenmesi amacıyla ayrılan kaynakların hangi destekleme biçimlerinde ve hangi oran ve limitler içerisinde kullandırılacağına ilişkin ilke kararları alacak ve bu kararları bakanlığa ve bakanlıkça onaylandıktan sonra ilgili taraflara bildirecek. Destekleme Kurulu’nca başvurusu uygun bulunan sinema filmleri, bu yönetmelikte belirtilen usul ve esaslara göre yararlandırılacak. Destekleme, proje desteği, yapım desteği ve yapım sonrası desteği olarak yapılacak ve doğrudan veya dolaylı destek şeklinde olabilecek. Türkiye’de yerleşik gerçek ve tüzel kişiler bu yönetmelikte öngörülen hükümler çerçevesinde destek başvurusunda bulunabilecek. Yabancılarla gerçekleştirilecek ortak yapımlarda, yönetmenin yabancı olması halinde, başvuruda söz konusu yönetmenin de imzası bulunacak. Yapım desteği ve yapım sonrası desteklerden faydalanmak üzere aynı anda aynı proje için başvuruda bulunulamayacak. Daha önce destek alanların, ikinci kez destek başvurusunda bulunabilmeleri için projelerin gerçekleştirilmiş veya geri ödemelerin tamamlanmış olması gerekecek.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net