www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Biliyorum o renk ‘sor’!
İlköğretim okulunda anadilleri dışında başka bir dille tanışan Kürt çocuklar, derste suskun kalarak pasif duruma düşüyor, bir süre sonra da okuldan kaçmaya başlıyor.

Ordu mu kuruyorlar?
TMSF tarafından el konulan Uzan ve Dinç Bilgin’e ait işyerlerinde 160 tane silah bulundu. Bunların içinde Türkiye’de kullanılması yasak Uzi marka silah da bulunuyor.

Tıbbi atıklara bilimsel imha
Ankara Çadırtepe Tıbbi Atık Depolama Sahası, çevresel riskler açısından ciddi bir kirlilik kaynağı olan tıbbi atıkların nasıl toplanması gerektiğini gösteren önemli bir örnek.

İyi şeyler de olacak!
İşçi sınıfı ve emekçiler, sermayenin son on yılların en kapsamlı uluslararası saldırılarına karşı çok sayıda ülkede direnişler örgütleyerek, mevzilerinden tümüyle geriye atılmayı ve uzun yılların sancılı ve fedakârlıklar dolu mücadeleleriyle elde edilmiş kazanımlarının tasfiyesini önlemeye çalışıyorlar.


Biliyorum o renk ‘sor’!
Kerem Çelik
Doğu ve Güneydoğu’da ilköğretim okuluna başlayan Kürt çocukları, dil sorunu ile karşı karşıya kalıyor. Uzun bir süre Türkçe’yi öğrenmeye çalışan çocuklar, diğer bölgelerde okuyan yaşıtlarından geride kalıyor. Çocukların Türkçe bilmemesi, öğretmenleri ile diyalog sorunu yaşamasına da neden oluyor.
Batman’da görev yapan 9 yıllık öğretmen Canan Yılmaz, anadili Kürtçe olan çocukların kendilerini ifade etmede zorlandıklarını ve bu nedenle içine kapanık bireyler haline geldiklerini söyledi. Yılmaz, çocukların Kürtçe düşündüğü, Türkçe bilmedikleri için de anlama ve ifade zorlukları yaşadıklarını vurguladı. Yılmaz, öğretmenliğinin ilk yıllarında derste yaşadığı bir olayı şöyle anlattı: “5. sınıf öğrencilerine renkleri anlatıyordum. Mehmet adındaki öğrenciyi kaldırarak ana renkleri saymasını istedim. Dilini yutmuş gibi sustu. Renkleri gösterdiğim halde söyleyemedi. Okulun çıkışında, Kürtçe ‘Neden dersi dinlemiyorsun, en basit sorulara bile cevap veremiyorsun’ diye sordum. O da bana, ‘Öğretmenim soru zor değildi ki, gösterdiğiniz rengin adı sor (Kürtçe’de kırmızı) dedi.”
Termometre ‘germometre’ oldu
Türkçe bilmeyen çocukların okula başlarken kendi anadilinde konuşmayan öğretmenlere önyargılı yaklaştıklarını söyleyen, ismini açıklamak istemeyen bir öğretmen ise şunları dile getirdi: “Sınıfa girdiğimde bütün öğrenciler onların dillerini anlamadığımı varsayarak, kendi aralarında örgütlenmiş bir topluluk halini alıyorlardı. Oysa konuşmalarını anlıyordum. Bir derste öğrencilere sıcaklık ölçen aletin adını sorduğumda bir öğrencinin cevabı, ‘germometre’ (Kürtçe’de germ: Sıcak, germometre: Sıcakölçer) oldu. Bu da bana bireyin kendi anadilinde düşündüğü ve anadilinde üretken olabildiğini gösterdi.”
Okuldan kaçıyorlar
İki çocuğu okula giden Nihat Demir, bu yıl okula başlayan çocuğunun hiç Türkçe bilmediğini, Türkçe konuşulduğunda çocuğunun kafasını önüne eğer mahcup bir şekilde konuştuğunu söyledi. Çocuğunun sabahları okula gittiğini fakat ikinci dersten sonra çıkıp eve geldiğini belirten Demir, “Dil nedeniyle arkadaşları ile anlaşamadığı için yalnız kaldığını söylüyor. Öğretmenlerden de ilgi göremeyince eve kaçıyormuş” dedi. Halen 4. sınıfa devam eden diğer çocuğunun da okula ilk başladığı dönemde aynı sorunları yaşadığını ifade eden Demir, daha sonra Türkçe’yi öğrenen çocuğu ile bu defa da aile içerisinde sorun yaşadıklarına dikkat çekti.
Zilan’ın okul korkusu
Okula gitmek istemeyen çocuklardan biri olan ilkokul birinci sınıf öğrencisi Zilan Kılıç da, öğretmenlerden korktuğunu dile getirdi. Zilan, “Öğretmen ders anlatırken hiçbir şey anlayamıyorum. Ara sıra arkadaşlarımla Kürtçe konuşuyorum. Hiçbir şey anlamadığım için okula gitmek istemiyorum” dedi. Zilan’ın babası Deniz Kılıç ise, bir aydır Zilan’ı okula kendisinin götürdüğünü ama aradan yarım saat geçmeden kızının eve geri döndüğünü anlattı. Kılıç, “Kürtçe’si çok iyi ama eğitim Türkçe olduğu için anlamıyor. Kürtçe olsa çok çalışkan ve girişken biri olur. Mahalledeki çocuklar ile oynayıp anlaşıyor” diye konuştu.

‘KÜRTÇE KONUŞAN GAZETECİ OLMAZ’
Batman’da çeşitli gazetelerde 20 yıldır muhabirlik yapan Gazeteci Recep Kavuş da, Türkçe’yi ilkokulda öğrenenlerden. Haber için gittiği Beşiri’ye bağlı bir Ezidi köyünde Kürtçe konuştuğu şeyhi gazeteci olduğuna inandıramayan Kavuş, “Şeyhin Türkçe konuşmada zorlanabileceği düşüncesi ile Kürtçe konuştum. Ancak şeyh sorularımı yanıtlamak istemediğini söyledi. Bu tavrının nedenini sordum. ‘Kürt gazeteci daha önce hiç duymadım da ondan’ dedi. Türkçe yayın yapan bir gazetenin muhabiri olduğumu ve haberin de Türkçe yayınlanacağını belirtmeme rağmen şeyhi gazeteci olduğuma inandıramadım” diye konuştu.


Başa dön


Ordu mu kuruyorlar?
Serpil Savumlu
Tasarruf Mevduatları Sigorta Fonu’nun (TMSF) Uzan Grubu ve Dinç Bilgin’ne ait 150 milyar lira değerindeki silahları ihaleye çıkarması tartışmaları da beraberinde getirdi. TMSF, Uzanların Pamukova’daki yazlığında bulunan 20 “suikast tüfeği”ni ihale dışı bırakırken Türkiye’de ruhsat verilmeyen Uzi marka tabancayı ise 7.5 milyar liraya satışa sundu.
Her iki gruba ait toplam 160 silahın gündeme gelmesi “Küçük ordular mı oluşturuluyor?” endişesi yaratıyor.
Kişisel savunmayı aşıyor
Avukat Ali Saydı, prensip olarak Türkiye’nin ateşli silah taşınmasına izin vererek suç işlediğini dile getirdi. Türkiye’de belli meslek gruplarının rahatlıkla ruhsat alabildiklerine dikkat çekti. Yasa dışı işlerde kullanılan silahların çoğunun ruhsatlı çıktığını belirten Saydı, silah kullanımının çok yaygın olduğunu ve yasaların da buna olanak tanıdığını ifade etti. Saydı, Uzi marka silah taşımanın Türkiye’de yasak olduğunu belirterek “Uzi’yi nasıl açıklayacaklar bilemiyorum” şeklinde konuştu. Saydı, Uzi taşımanın kişisel savunmayı aşan bir durum olduğunu bildirdi.
Savunma ve saldırı amaçlı silahların bulundurulmasının oldukça ilginç olduğunu ifade eden Saydı, aynı zamanda “suikast tüfeği”olarak adlandırılan silahların da Türkiye’de kullanımının yasak olduğuna işaret etti. Saydı, ava çıkılırken dahi avcıların ancak iki mermi atabilen tüfekler kullanabileceklerini dile getirerek “Bu silahlarla tam bir ordu yaratılmış” dedi. Saydı, Uzanların bankalarını korumak için ağır silah taşıma ihtimallerinin olduğunu dile getirerek ruhsat almanın kolay olmasını eleştirdi.
Demirel’de ne arıyor?
Tartışmanın başka bir boyutu da 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Hakan Uzan’a Uzi marka silah hediye etmesi. Avukat Ergin Cinmen, Süleyman Demirel’in Uzi marka silahı bir başkasına hediye etmesini şaşırtıcı bulduklarını kaydederek “Demirel’de bu silahlar ne arar? Demirel artık buna bir açıklık getirmeli” dedi. TMSF’nin ruhsatlı silahları satabileceğine de değinen Cirmen, Uzi marka silahlara kimlerin nasıl ruhsat verdiğinin de araştırılması gerektiğini söyledi.

İŞTE SİLAHLAR!
Bilgin Grubu’na ait L16 Sporten Lighwhite NATO ibareli 004548Colt tüfek, 8.5 milyar lira, 9 milimetre Colt marka yivli av tüfeği, 8 milyar lira; Uzan Grubu’na ait 9 milimetre mikro Uzi tabanca 7.5 milyar lira ve 9 milimetre Calico marka tabanca 6.5 milyar lira karşılığında ihaleye çıkarılıyor.
Aynı zamanda satışı yapılmayacak suikast silahı olarak bilinen 20 Cesa tüfeği ihaleye sunulmayıp Emniyet Müdürlüğü’ne satışı yapılacak. Uzanların Pamukova’da ele geçirilen 160 silahtan 30’unun Uzan,130’unun ise Bilgin Grubu’na ait olduğu açıklandı.


Başa dön


Tıbbi atıklara bilimsel imha
Çevre ve halk sağlığı açısından büyük risk taşıyan tıbbi atıklar, Ankara Sincan Çadırtepe Tıbbi Atık Depolama Sahası’nda birçok kente örnek olacak bir uygulama ile ayrı toplanıp, taşınarak ve düzenli depolanarak bertaraf ediliyor. Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Ankara Şubesi tarafından hazırlanan raporda, bu yöntemin hem çevre ve halk sağlığı açısından daha uygun hem de ekonomik anlamda daha ucuz bir yöntem olduğuna dikkat çekerek, bazı önerilerde bulundu.
Türkiye’de katı atıkların bertarafı hâlâ çok önemli bir problem olarak dururken, tıbbi atıklar için Türkiye’de çok az sayıda tesis bulunuyor.
Ankara’nın tıbbi atıklarının bir kısmı, Sincan Çadırtepe’de düzenli depolanıyor. Atıkların yakma yöntemi yerine, kriterlere uygun bir şekilde gömülmesi hem daha ekonomik, hem daha verimli, hem de taşıdığı hava kirliliği riski nedeniyle çevre ve halk sağlığı açısından daha uygun bir yöntem.
ÇMO Ankara Şubesi sahada yaptığı gözlemlerin ardından hazırladığı raporda, tıbbi atıkların, Ankara’da bu yöntemle bertaraf edilmesinin tercih edilmesi ile Türkiye gibi gelişmemiş bir ülkede önemli bir örnek oluşturulduğuna vurgu yaptı. Raporda, Ankara’nın katı atık sorununun bütünleşik bir şekilde ele alınması gerektiğine işaret edilerek, evsel atıkların dökülmeye devam edildiği Mamak Çöplüğü’nün derhal kapatılarak rehabilite edilmesi, Sincan Çadırtepe Düzenli Atık Depolama Sahası’nın altyapı eksikleri ve projenin bir parçası olan aktarma istasyonlarının tamamlanarak Ankara’nın katı atık sorununun tümüyle çözülmesi istendi.
Kuaförler de dahil edilmeli
Katı atık sorununun çözümüne katkı sağlayacak ve sahanın verimliliğini artıracak önerilere de yer verilen raporda, Ankara’nın 8 ilçesindeki 750 merkezin yanı sıra güzellik ve cilt bakım salonları, kuaförler gibi merkezlerin de kapsam içine alınması gerektiği belirtilerek, alanda yağmur suyu drenaj kanallarının bulunmadığına değinildi. Raporda, alanın dalgalı bir topoğrafik yapıya sahip olmasından dolayı yağmur sularının, alanda aşınmaya ve sürüklenmeye neden olabileceği uyarısı yapılarak, saha için drenaj kanalı inşa edilmesi önerildi.
Raporda, evsel ve tıbbi atıkların aynı yerde toplanmasını minimize edecek çalışmaların zorunluluğuna işaret edilerek, tıbbi atık üreten kuruluşların denetimi kadar, eğitimlerinin de son derece önemli olduğuna dikkat çekildi. Sahanın aydınlatma, geçirimsizliğine yönelik testler yapılması, sızıntı suyunun toplanarak ön arıtımdan geçirilmesi ve Ankara Merkezi Atıksu Arıtma Tesisi’ne iletilmesi gibi eksikliklerinin de giderilmesi gerektiği belirtilen raporda, gaz çıkışının kontrol altına alınması için kullanılan klinoptilolit maddesinin alandaki veriminin izlenmesi gerektiği belirtildi.


Başa dön


İyi şeyler de olacak!
A. Cihan Soylu
İşçi sınıfı ve emekçiler, sermayenin son on yılların en kapsamlı uluslararası saldırılarına karşı çok sayıda ülkede direnişler örgütleyerek, mevzilerinden tümüyle geriye atılmayı ve uzun yılların sancılı ve fedakârlıklar dolu mücadeleleriyle elde edilmiş kazanımlarının tasfiyesini önlemeye çalışıyorlar.
Hemen akla gelen, ya da son günlerin canlı kitle eylemlerine sahne olan ülkelere bakalım: Batı Avrupa'nın en eski sömürgecilerinden ve günümüzde de "küçük emperyalist" sayılmasına karşın, ekonomik politik alandaki rolüyle önemli bir yer işgal eden Hollanda, birbirini izleyen direniş, gösteri ve grevlere sahne oluyor. Önce Roterdam'da 60 bin tersane işçisinin direnişi, ardından Hollanda emekçi tarihinin "son birkaç on yılının en büyük kitle eylemlerinden biri" olan 300 bin kişilik Amsterdam gösteri ve mitingi ve birkaç gün sonrasında büyük ulaşım grevi gerçekleşti. "yaprağın kımıldamadığı" ya da "grev geleneğinin bulunmadığı" ülke olarak anılan bir ülkede, birbirini izleyen bu kitlesel eylemler, bazı çevreler açısından şaşırtıcı olsa da, kitle hareketi ve onun ruhu hakkındaki bilimsel öngörüleri kanıtlamış oldular. Hareket kuşkusuz, tümüyle kendiliğinden patlamamıştı. Bazı mücadeleci sendikalarla sendikacılar gelişen tepkilerin örgütlenmesinde "birleştirici" rol oynadılar ve "Hollandalı sosyalistler" işçi hareketiyle bağlarını güçlendirmek için çabalarını artırdılar. Bu durum sosyal hak gasplarına karşı mücadeleye atılan emekçilerin önemli bir kesimi tarafından da biliniyordu.
İkinci bir eylem haberi, dünyanın zenginleri arasında sayılan, emperyalist Kanada'dan geldi. 125 bin kamu emekçisi, toplusözleşme konusu sosyal-ekonomik taleplerinin kabul edilmesini istiyorlardı. Adı "refah ülkeleri" arasında sayılan bu ülkede de, hak kısıntıları, güncel ve önemli bir sorun oluşturuyordu.
Bir diğer kitlesel büyük eylem, Amerikan emperyalizminin "arka bahçesi" olarak gördüğü Latin ülkelerinden Kolombiya'da gerçekleşti. Bush çetesinin kontra ordularıyla doğrudan desteklediği Alvaro Uribe diktatörlüğünün izlediği ekonomi politikaları, halka askeri bütçeyi artırma ve koltuğunu koruma amaçlı anayasa değişikliği çabalarını protesto eden 1 milyon işçi ve emekçi gösteri ve grevlerle alanlara çıktı. Gösteri ve grevlerin hedefleri arasında IMF dayatması ekonomik uygulamalar özel bir yer tutuyordu.
Sermayenin "rövanşı"
Yeni olmayan, ama yeni özellikler de taşıyan sermayenin uluslararası bugünkü saldırısını, işçi sınıfına, onun sosyalist hareketine, başarılmış ve başarılmasıyla bütün kapitalist ülkelerde gerçekleştirilebilir olduğu kanıtlanmış devrime, mücadele ve devrimle elde edilmiş mevzilere karşı açılmış intikam savaşının hamleleri arasında saymakta sakınca yok. Aksine tastamam bu özelliğe sahip. Sermayenin sözcüleri, "bittiği" üzerine kesintisiz masallar anlatmayı sürdürseler ve işçi ve emekçilerin büsbütün unutmalarını sağlamak üzere her yola başvursalar da, 20. yüzyıla damgasını vuranın, burjuvaziyle işçi sınıfı; kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadele olduğunu biliyor ve buna göre davranıyorlar. İşçi sınıfının sosyalist yeni bir dünya kurma mücadelesinin, 20. yüzyılın tüm sınıfları ve toplumlarını, onların ilişkilerini, ittifakları ve çatışmalarını; izlenen ekonomi politikaları etkilediği kesindir. Tekelci burjuvazi, Sovyet Devrimi, sosyalizm mücadelesinde kazanılan başarı ve onun da etkisi altında ve yayılmasını önlemek üzere gündeme getirilen sosyal reformcu-"sosyal devlet" politikalarını sonlandırmayı, emekçi hareketinin bugünkü yenilgisi ve sosyalizmin tasfiyesi zemini üzerinde gerçekleştirmektedir. Bu doğrultuda attığı her adım bu bakımdan bir öç alma eylemidir. Dün işçi sınıfının ve dünya ezilenlerinin yükselen hareketi karşısında vermek zorunda kaldıklarını bugün fazlasıyla geri almaktadır.
Sosyalizmin yıkılışı, "sosyal devletin" de yıkılışını beraberinde getirmiştir. Burjuvazi ve gericilik, dünya gericiliğinin bugünkü kalesi Amerikan emperyalizminin ve Batılı ötekilerin koordinasyonunda ve yenmenin verdiği cesaret ve pervasızlıkla üstümüze üstümüze gelmektedir. İşçilere, "iş ve aş bira arada olmaz, sosyal hak olmaz, ücret artışı olmaz, ücret yan gelirlerinden vazgeçeceksin, hem daha fazla çalışacak, hem daha az alacaksın, daha az kişiyle daha fazla çalışıp daha fazla üreteceksin, iş güvencesi demeyecek, sana gösterilen yer ve koşullarla ve istendiği kadar çalışmayı kabulleneceksin, başka türlü çalışma olanağın yok" denmektedir. Her bir ülkenin kapitalistleri, tüm tekeller ve tüm sektörlerdeki tek tek işletmeler, Batılı emperyalistler ve sermayenin tüm kapitalist ülkelerdeki hükümetleri, "rekabete dayanmak için" bunun koşul olduğunu söyleyerek saldırıyı sürdürüyorlar. Özelleştirmeler, esnek çalıştırma, taşeronlaştırma, olmadı işyerlerini tümüyle kapatma ya da "başka ülkelere taşıma", tümü teslim alma amaçlı ve tehdit edici, tümü aynı öç alma ve kapitalizmin gerçekte vahşi olan yasasını dayatmadan ibaret.
Rekabetin vahşi yasası
Kapitalist saldırının bugünkü "uzun dalgası"nın "zorunluluğu"na işaret eden tekel şefleri ve sözcüleriyle hükümetlerin ve burjuva iktisatçılarının en fazla sözünü ettikleri şeylerden biri de "rekabete dayanmak"tır. Rekabet, kuşku yok ve biliniyor, kapitalizmin temel yasasıdır. Emperyalizm koşulları onu ortadan kaldırmamış, aksine tekelci rekabet olarak ve daha acımasız, gerektiğinde savaşlar ve işgallerle çözüme kavuşturulmak istenen hale getirmiştir. Rekabet pazara, pazarlara, dünya topraklarıyla hammadde kaynaklarına, ucuz işgücü kitlelerine hakim olmak hedeflidir. Tekeller, ülkeler, sektörler arasında; güçlü ve büyük olanın güçsüz ve küçük olanı ortadan kaldırmasını; yutmasını ya da iflasa sürüklemesini de getirebilecek kapsamıyla, istikrarsızlıklara ve krizlere yol açmaktan da geri durmayarak sürüp gitmektedir. Rakipleri etkisiz kılmak ve pazarları mümkün olan her seferinde kendi yararına olacak biçimde şekillendirip paylaşmak bu yasanın ruhunu oluşturmaktadır.
Rekabet ama salt kapitalistler arasında yaşanmakla sınırlı kalmamakta; bizzat kapitalistler eliyle işçilerin yaşamına da sokulmaktadır. Kapitalizmin bu temel yasasının artıdeğer üretimiyle sistemin varolması ve varlığını sürdürmesini olanaklı kılan sınıfı girdabına almadan işlemesi olanağı yoktur. Ve burjuvazinin gücü aynı zamanda işçinin rekabete sokulmasındadır: İş sürecini örgütleme rekabeti de örgütlemedir. Tekeller ve kapitalistler arası rekabet, işletme, ülke ve bölge bazında işçinin birbiriyle rekabete itilmesi getirmekte; aynı işletmenin ve işyerinin işçileri birbirleriyle daha fazla üretmek üzere rekabete sokuldukları gibi, işsizler çalışan işçilerle, farklı uluslardan, dini inanç ve mezheplerden işçiler birbirleriyle rekabet içine itilerek, hem işçiler arasındaki dayanışma ve mücadele birliği önlenmeye çalışılır, hem de daha fazla kârın sağlanması için acımasızca işgücü kıyımı gerçekleştirilir.
Şu son zamanlarda giderek artmış olarak sürdürülen işyerlerini kapatma ya da fabrikaları nüfusun ve ucuz işgücü yığınlarının bol olduğu alan ve ülkelere taşıma ve işsizleri düşük ücretli çalıştırma içerikli kapitalist tehdit, rekabet yasasının işçiye yönelik vahşi biçiminden başka bir şey değildir. General Motors'un, VW'nin, Siemens'in DaimlerChrysler'in ve bütün öteki büyük tekel işletmelerinin işçilere, "işinizi ve işyerini kaybetmek istemiyorsanız, bizim istediğimiz koşullarda çalışmayı kabulleneceksiniz, yoksa fabrikaları kapatır ve sökerek Doğu ülkelerine, Çin'e-Hindistan'a götürürüz" tehdidinde bulunmaları, tekele bağlı işletmelerin değişik ülkelerdeki işyerlerinde çalışan işçileri, "işyerini kaybetmeme" kaygılı birbirlerine karşı kışkırtma ve rekabete sokmaları, kapitalist ve vahşi sınıf baskısından başka bir şey değildir.
Ama, bütün bu saldırılar, henüz yeterli düzeyde ve uluslararası ölçekteki işçi ve emekçi dayanışması ve birleşmesinin ürünü olarak ortaya çıkmamış olsa da, sömürülen ve ezilenlerin mücadelede birleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Anımsanacaktır, General Motors'un merkez ülkedeki işyerlerinde başlatılan saldırı karşısında, tekelin başka işletmelerindeki işçiler hemen harekete geçmişlerdi. Almanya'daki ve İsveç'teki GM işletmelerinrin işçilerini birbirine karşı kışkırtmayı da içeren işyeri tasfiyesine karşı, bu ülkelerdeki işçiler kader ve düşman ortaklığına işaret ederek tutum alacaklarını açıklamışlardı. İngiltere liman işçilerinin direnişine birçok ülkenin liman işçileri destek vermişlerdi. Bu birkaç uluslararası dolaysız eylem birliği örneği bile, uluslararası sermayenin "sınırlar aşan" hareketinin sınıf dayanışmasını olanaksız kıldığı yönlü propagandanın gerçeği yansıtmadığını ortaya koymuştur.
Yeni olanaklar
Hayır, uluslararasılaşma sadece sermaye güçleri açısından yeni olanaklar doğurmamış; işçi sınıfı, emekçiler ve dünya ezilenlerinin dayanışma ve eylem birliklerinin uluslararası ölçekte gerçekleştirilmesi için de çok sayıda yeni olanak ve araç yaratmıştı. Ulaşım ve iletişimdeki gelişme bu alanda büyük imkânlar yarattığı gibi, işçilerin birbirleriyle dolaysız haberleşmeleri, eylemlerinden anında haberdar olarak dayanışmaya geçmeleri de daha fazla olanaklı hale gelmiştir. Bu hem her bir ülke içinde, hem de uluslararası alanda bugün çok daha kolay örgütlenebilir olmuştur.
Ve değişik ülkelerin ve sektörlerin işçileri birbirlerinin eylemlerinden, mücadele deneyleri ve tecrübelerinden artık daha fazla ve daha hızlı öğrenmektedirler. Hangi eylem türlerini, hangi türden hazırlıklarla gerçekleştirdikleri, sınıf düşmanının manevralarını nasıl boşa çıkardıklarını, ne zaman ileri atılıp ne zaman ve nasıl geri çekildiklerini öğrenmekte, daha az hata yapmaya çalışmaktadırlar. Ve daha da önemlisi, mücadele ve eylem içinde örgütlenme deneyimlerini geliştiriyorlar. Evrensel'in sayfalarına yansıyan tersane işçilerinin örgütlenme çabalarında görüldüğü türden işyerlerinde ve işçi semt ve mahallerinde tabandan yukarı örgütlenerek birliklerini güçlendirme çabasındadırlar vb.
Hareket kuşkusuz, henüz ileri hamlelerle sınıf düşmanını ve saldırılarını püskürtecek düzeyde değil. Ama bu yönde geliştiğini gösterir hayli veri olduğu da açık. İşçi sınıfı ve ezilenler, er-geç yeniden kazanacaklardır. Yaşamın gösterdiği budur.

OPEL işçilerinin eylemi
Bu yazının kaleme alındığı saatlerde Almanya'daki arkadaşlarımız, Opel işçilerinin, ABD'nin ve dünyanın en büyük tekellerinden biri olan General Motors'un, "500 milyon Euro tasarruf sağlama" gerekçeli 12 bin işçi çıkarma planını protesto eylemlerinin devam ettiğini bildiriyorlardı. Bu 'dev tekel'in, işçilere karşı açtığı savaşta ABD-Alman emperyalist rekabetinin payının ne olduğu bir yana, kitlesel işten çıkarma ve işyeri kapatma tehdidiyle işçilere boyun eğdirme çabaları uzun zamandır devam ediyordu ve giderek yoğunlaşmıştı. GM tekeli sözcüleri, 62 bin işçinin çalıştığını açıkladığı Avrupa'daki fabrikalarından bazılarını kapatmayı planladıklarını uzun süre önce açıklamışlardı. Opel Russelheim, Saab Trollhattan, Opel Bochum ve İngiltere'deki Vaulhaux fabrikalarından hangisi ya da hangilerinin kapatılacağı "tartışması", işçilere karşı baskının, giderek işkenceye dönüşen bir biçimi olmuştu. "Ya sessiz-sedasız, düşük ücretle, çalışma süresinin uzatılmasını ve mesai farklarının kesilmesini kabullenerek çalışın, ya da işyerini kaybetmeyi göze alın" deniyordu. İşçiler ise, tekelin büyük kârlar sağlamasına karşın, kârını daha fazla artırmak amacıyla gündeme getirdiği bu saldırıya direnmede öteki ülkelerdeki sınıf kardeşleriyle birleşmeye çalışıyorlardı. Bochum Opel işçilerinin başlattıkları "spontan eylem" de bunun ifadesiydi. Sermaye ve hükümetinin uygulamaya koyduğu ve salt işsizleri değil çalışan işçileri ve öteki tüm emekçileri hedefe koyan, özellikle de Doğu Alman emekçilerini yoksulluğun mengenesinde sıkıştıran sosyal-ekonomik "tasarruf" paketlere karşı bir süreden beri çeşitli eylemlerin gerçekleştiği Almanya'da gündeme gelen kitlesel işçi çıkarımının nasıl bir etki yaratacağı yakında açıklık kazanacak.


Başa dön


Kardeşi için adalet istedi
Van’da bir polis memurunu öldürmekten yargılanan İranlı mülteci Tahir Sarei, Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ne kaldırıldı. Kardeşinin tutukluluk halinin kaldırılarak tedavi görmesi için İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan rapor bekleyen Şehla Debaği, “Kardeşim suçsuzdur, bırakılmasını istiyorum” dedi. Annesi ve kız kardeşi ile birlikte 1999 yılında İran’ın Mahabad kentinden Türkiye’ye gelerek Van’a yerleşen Kürt asıllı mülteci Tahir Sarei (29), 13 Mayıs 2003 tarihinde Kadir Aydın adlı polis memurunu öldürüldüğü iddiasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Cinayetten yaklaşık bir ay önce Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nde akut eksitasyon (uyarılma) teşhisi konulan Sarei, tutuklu bulunduğu Van M Tipi Kapalı Cezaevi’nde sağlık durumu ağırlaşınca, Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ne kaldırıldı. Kardeşiyle ilgilenmek için İsveç’ten Türkiye’ye gelen Şehla Debaği, İran’dan ayrılan ailesinin yaklaşık 2 yıl Van’da kaldıktan sonra, İsveç’e yerleştiğini ancak kardeşi Tahir’den 2 yıl boyunca haber alamadıklarını söyledi. 2002 yılında kardeşinin Van’da olduğunu öğrendiklerini belirten Debaği, telefonda yaptığı görüşmelerde kardeşinin durumunun iyi olmadığını ve konuşmalarının anormal olduğunu anladığını ifade etti. Kardeşiyle yaptığı görüşmelerin ardından Türkiye’ye gelen Debaği, “Ruhsal durumu çok kötüydü, konuşmaları normal değildi. Hastaneye götürdüm, Akut Eksitasyon (uyarılma) teşhisi konuldu” dedi. Kardeşinin kendisine, “Ben kimseyi öldürmedim. Caddedeydim, polisler beni dövdü. Başıma, karnıma vurdular. Bana ‘Polisi ben öldürdüm’ diye ifade vereceksin dediler” dediğini belirten Debaği, Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı’nın Sarei’nin cinayet olayı ile ilgisinin olmadığı ve parmak izlerine rastlanmadığı yönünde bir rapor hazırladığını buna rağmen kardeşinin tutuklanarak cezaevine konulduğunu söyledi. Debaği, İHD Elazığ Şubesi’ne başvurarak yardım istedi.
Üniversitede tadilat çilesi
Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği bölümünün bulunduğu binada başlatılan tadilat öğrencileri mağdur durumda bırakıyor. 2 yıldır bitmeyen tadilatlar, dersliklerin yetersiz kalışına ve gürültüye sebep verdiğinden öğrencileri çileden çıkardı. Tadilatın yaz tatili yerine, derslerin olduğu döneme denk gelmesine öğrenciler anlam veremediklerini söylüyorlar. Geçtiğimiz yıl Resim Öğretmenliği bölümündeki öğrenciler de okul binasının tadilatta olması nedeniyle hiçbir dersten verim almadıklarını söylüyorlar. Sınavların yaklaşmasına rağmen, öğrenciler henüz işleyemedikleri derslerden sınava girmek zorunda kalacaklar. Atölye ortamı da sağlanamadığından uygulamalı dersler, diğer bölümlerdeki boş dersliklerde işleniyor. Ders saatinde bölüm binası önünde toplanan müzik bölümü öğrencileri boş sınıf aramaya koyuluyor; bulunamazsa ders ya dışarıda işleniyor, ya da işlenmeyen dersten öğrenciler sorumlu tutuluyor.
İlhan Karakurt’a polis tehdidi
Cezaevinde 9.5 yıl kaldıktan sonra geçtiğimiz günlerde tahliye olan İlhan Karakurt’un polis tarafından tehdit edildiği ve baskılara maruz kaldığı bildirildi. Savcılık’ta suç duyurusunda bulunan Karakurt için EMEP Antalya İl Örgütü’nde basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda konuşan EMEP Antalya İl Başkanı Celal Budak, Karakurt’un cezaevinden çıktıktan sonra evine gelen ve kendilerini terörle mücadele ekipleri olarak tanıtan kişiler tarafından, “Daha işimiz bitmedi, görüşeceğiz” şeklinde tehdit edildiğini kaydetti. Karakurt’un yolda yürürken takip edildiğini ve tacizlere maruz kaldığını anlatan Budak, “Buradan uyarıyoruz, arkadaşımızın başına gelecek her türlü olaydan Antalya Emniyet Müdürlüğü sorumludur” dedi. Karakurt da tehdit ve tacizlerin kendi şahsında tüm halka yönelik olduğunu söyledi. Basın açıklamasına Eğitim Sen Şube Sekreteri Kadir Zeybek, Eğitim Sen Eğitim Sekreteri Cem Özaydın, SES Örgütlenme Sekreteri Sadık Türk, DEHAP İl Başkanı Cevdet Çağlar, SDP İl Başkanı Şemsettin Kalay, yazar Adnan Özyalçıner, Şair Şükrü Erbaş, fotoğraf sanatçısı ve şair Mehmet Özer de katılarak destek verdiler.
Gazetemizle dayanışma şenliği
Çanakkale’de Emek Gençliği tarafından gazetemizle dayanışma amacıyla şenlik düzenlendi. Çanakkale sosyal tesislerinde düzenlenen şenliğe gazetemizin Haber Müdürü Bülent Falakaoğlu ve EMEP MYK üyesi Abdullah Varlı katıldı. Yaklaşık 250 kişinin katıldığı gece şiir ve tiyatro topluluklarının gösterilerine sahne oldu. Etkinlik yerel müzik gruplarının türküleri eşliğinde çekilen halaylarla son buldu.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net