www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



EMEK DÜNYASI ____İhsan Çaralan
Muhalefet münafıklığı ve bir diplomasi dehası

ROJEV ____Ender İmrek
Şarap, keçi ve hükümet

DÜNYAYA BAKIŞ ____Taylan Bilgiç
Iraklı direnişçiler

BAYKUŞ ____Şebnem Korur Fincancı
Zinanın gölgesinde

YAŞADIKÇA ____Enver Şat
Bir soygun dalgası daha…

AYRINTI ____U.Ozan Darıcı
Bunlar da oluyor

EMEK GÜNLÜĞÜ ____Seyit Aslan
Evrensel ile dayanışma

YAŞAMA KÜLTÜRÜ ____Cengiz Bektaş
Kirlenmek...

ARA SIRA ____Servet Akbudak*
Tekel’in talan planı ve onurlu bir direniş

EVRENSEL’DEN
Evrensel, gücünü okurlarından alır

  EMEK DÜNYASI..........İhsan Çaralan

Muhalefet münafıklığı ve bir diplomasi dehası

Yücel Sarpdere ve onun gibi medyadaki “münafıklar” günlerdir diyorlar ki; yok Tayyip Erdoğan “geri adım” atmış, yok “AB tükürdüğünü yalatmış”, yok “boşuna efeleniyor”muş, elin oğlu adamın gözünün yaşına bakmazmış, vs. de vs...
Kısacası günlerdir bu yazarlar; kendi tarih, tarik (yol) bilmezliklerini görmeyip, her yolu, her tür tarihi en karmaşık şifrelerine kadar çözümlemiş bir Başbakan’a dil uzatıyorlar!
Peki, ey gafiller, “geri adım attı” filan derken, siz biliyor musunuz ki, “geri adım”ın öyle sizin bildiğiniz geriye doğru çekilmekle bir ilgisi yoktur.
Hermes, nasıl çalmıştı Helios’un o semiz sığırlarını da koca Güneş Tanrı günlerce aradığı halde bulamamıştı kendi mallarını. O Güneş Tanrı ki, gün boyu göğün en yüksek katlarından dünyayı aydınlatırken, en kuytu, en gizli yerlerde olanları bile görürdü. Öyle ki, tanrılar tanrısı Zeus bile ondan “dünyada bugün ne olup bitti” diye günlük rapor alırdı. Ama işte her şeyi gören Güneş Tanrı Helios, Hermes’in çaldığı sığırlarını bir türlü bulamamıştı.
Neden bulamamıştı?
Çünkü Hermes, sığırları çalınca, basit bir hırsız gibi, onları önüne katıp kovalayıp götürmemişti. Hermes, sığırları geri geri yürüterek götürmüştü.
Gündüz olur olmaz sığırlarının yerinde yeller estiğini gören Güneş Tanrı, sığırların izlerini sürerek aradığı için de onları bir türlü bulamamıştı. Çünkü güneş tanrı Helios, izlerin gidiş yönüne bakarak aradığı için onları Hermes’in götürdüğü istikametin tam tersinde aramıştır. İşte işin “püf” noktası da buradaydı.
Peki ne var bunda diyeceksiniz?
Çünkü Allah bilir siz Hermes’in kim olduğunu da bilmiyorsunuz...
Hermes, Yunan mitolojisinde hırsızların ve sıkı durun, tüccarların tanrısıdır!
Siz uyusanız da, uyanık Yunanlılar, hırsızları ve tüccarları aynı tanrıda simgeleştirmişti. Çünkü her iki işin de biraz dolambaçlı yollardan aynı kapıya çıktığını, aynı ilkeler üstünden yürütüldüğünü ta o zamandan sezmişlerdi!
Şimdi bir adım daha atmak için bir soru daha soralım:
Peki bizim Başbakan’ımız hangi meslek sınıfından geliyor?
Bunu biliyorsunuzdur; çünkü her vesile ile bununla övünüyor. Elbette “tüccarlık”tan; hem de “çekirdekten yetişme tüccarlık”tan! “Daha okula gitmediğim günlerden başlayarak su sattım, simit sattım... Ben tüccarlıktan anlarım” diye 70 milyon vatandaşın önünde övünmemişler miydi?
O zaman Hermes sulbundan bir tüccar olan Başbakan’ımız, “geri adım” denildiğinde sizin gibi “ahmak faniler”in anladığını anlar mı? Çünkü o okumamış bile olsa Hermes’in kendine ilham ettiği o ilahi sezgi gücüyle o burnu büyük Avrupalıları, Hermes yöntemleriyle kündeye getirmiş olmadı mı?
Yoo öyle değil; Avrupalıların sığırlarını çalıp; onları geri geri yürüttü demiyorum elbette. Çünkü şimdilerde sığır çalmak büyük suç ve sığırları geri geri yürütme suçuna da sadece AB değil ABD, DTÖ, IMF hepsi karışıyor. Başbakan böyle mayınlara basılmaması gerektiğini bilir! Onun için Başbakan kendisi geri geri yürüyerek; yani yönü Türkiye’ye dönük olarak “AB bizim iç işlerimize karışamaz. Biz Türk’üz; zinaya ceza mutlaka getirilecek” derken; içerdekilerin gözünde kendilerine konuşuyor görünürken, aynı zamanda arka arka yürüyerek, Avrupa’dan bakanların gözünde onlara doğru gidiyor görünüyordu. Brüksel’de huzura çıktığında ise; yönü Avrupalılara dönük olarak, “her denilene evet” derken, Türkiye’ye doğru geri geri yürüyor; Türkiye’dekilere, “Bu zina sorununu CHP çıkardı. Biz AB’ye uyumun şampiyonuyuz. TCK’nın çıkışını kimse engelleyemez. Reformlarla tarihe geçtik ...” diyordu. Türkiye’deki adamları, yalakaları “zafer” diye haykırarak ayağa fırlıyordu.
Bir bakalım bugünkü tabloya:
AB’nin dediği olmuş; TÜSİAD’ın, TİSK’in; MÜSİAD’ın istediği olmuş, “kriz çözülmüş”; CHP’nin dediği olmuş; AKP, hükümet, Tayyip Erdoğan’ın dediği değilse de istediği olmuş. Burda bir; “zinaya cezanın aile şerefini korumanın şartı” olduğuna inandırılan AKP’li seçmen keleğe getirilmiştir. Canım bundan da size ne, seçmeni değil mi ister sever ister döver!
Ya siz muhalifler neye bakıyorsunuz? Siz onun izlerine bakarak “hep geri adım attığını”, “tükürdüğünü yalattırdıklarını” öne sürüyorsunuz?
Çünkü siz tüccarlıktan, tüccar diplomasisinden anlamıyorsunuz; Hermes’ten ilham almadığınız için gördüğünüze, aklınızla çıkardığınız sonuçlara bakıyorsunuz; halk, vatan, bağımsızlık, onur filan diyorsunuz; ama bunların piyasada beş para etmediğini görmüyorsunuz!
Hermes’i okuyup ondan öğrenirseniz Başbakan’ımızın bir “diplomasi dehası”, “son Türk devletinin son şansı” olduğunu anlayıp ona hak vereceksiniz sevgili Yücel kardeş ve müttefikleri!
e-posta:
caralan@evrensel.net

  Başa dön

  ROJEV..........Ender İmrek

Şarap, keçi ve hükümet

Önceki gün yapılan müzayedede Erol Aksoy’a ve Uzanlar’a ait olduğu söylenen şarap koleksiyonu satışa sunuldu. Grup halinde satılan şaraplar arasında 70 milyar 200 milyon lira ile en yüksek muhammen bedele sahip olan marka Petrus olmuş. Tek olarak satışa sunulan şaraplar arasında ise şişe fiyatı 4 milyar 50 milyon lirayla Domaine De La Romance Conti dikkat çekmiş. Ünlülerin Avukatı bir zat-ı muhterem 300 milyar liralık şarap satın almış.
Şu hale bakın!
Ülkenin kaynaklarını çalıp çırpan, zevk ve eğlence içinde, tıksırıncaya kadar yiyip içen, her türlü hırsızlığı ve soysuzluğu yapanların sofrasında geriye kalanlar milyarlarca lira ediyor.
Hortumculardan ikisi, Aksoy ve Uzanlar’ın şarapları, dünyanın en önemli koleksiyonları arasında gösteriliyormuş.
Bir yanda açlık, diğer yanda lüks ve sefahat…
İki sınıf, iki yaşam…
Milyarlarca dolar çalıp, halkın emeğini gasp edenlerin sofrasında arta kalanlarla yetinen devlet ise yaptığı işle övünmektedir.
“Ne bulursak satıyoruz” diyorlar
Hükümet, kırıntıları satışa sunuyor olmayı övünç meselesi yapıyor.
Hırsızlardan geriye kalanı ise, başka hırsızlar sıraya girerek satın alıyor. Onlar da milyarlar vererek satın aldıkları şaraplarla övünmektedirler. Peki onlar bir şaraba verilecek milyarları nasıl elde etmiştir? Alınteri, göz nuruyla mı?
İşe bakın;
İşsizlik, açlık ve sefaletin diz boyu olduğu Türkiye’de burjuvazi zevk ve eğlence için, Petrus ya da diğer ünlü şarap markalarına milyarlar harcamaktadır.
Bir yanda çöplükte ekmek toplayanlar, diğer tarafta Petrusçular…
Doğrusu bu açık artırma işi fevkalade güzel olmuştur; hırsızlar cemaatini, soysuzlar ve arsızlar takımını bir kez daha görmemiz, devletin ve hükümetin yüzünü seyretmemiz bakımından iyi olmuştur.
Halkın sırtından geçinen, sömürücü takımının nasıl yaşadığını, mallarına el konulanın mallarının diğer hırsızlar tarafından nasıl haraç mezat satın alındığını görmemiz bakımından iyi olmuştur.
Başbakan’ın her işveren bir işçi alsın diye çağrı yaptığı, işsizliğin alarm verdiği, mitinglerde iş ve aş diye bağıranların seslerinin kulakları sağır ettiği böylesi bir zamanda hortumcuların azalmadığı, arttığını göstermesi bakımından da iyi olmuştur!
Halk görüyor ve izliyor; her gün onlarca işçiyi işten atan, tasarruf tedbirlerinden bahseden, işçi maliyetinin yüksekliğinden dem vuran, işçilerin sigortasını yapmayan, sigorta primlerini ödemeyen, sendikalı oldu diye işçileri kapı dışarı eden hırsızlar takımı bir şişe şarap için onlarca işçinin yıllık gelirine denk gelen paralarla şarap satın almakta ve koleksiyon dizmektedir.
İşçi kanı kırmızı şarap!
Hükümet temsilcisi olan TMSF (Tasaruf Mevduatı Sigorta Fonu) Başkanı Ahmet Ertürk’ün açıklaması her şeyi anlatıyor.
Ertürk; ‘Şarap, Keçi ne bulursak satıyoruz’ diyor. Bu kadar olur!
Bu, hortumcuların giderken yanına almadıklarını, bıraktıklarını toplayıp satmayı hortumcudan hesap sormak, onların mallarına el koymak, tüyü bitmemiş yetimin hakkını geri almak olarak gösteriyorlar. Yeni türettikleri hortumculara yol ve yordam gösterdiklerini böylece unutturacaklarını, gerçeği gizleyebileceklerini sanıyorlar.
Hortumcuların duvarlarındaki tabloyu, çiftliğinde zevk için, nostalji olsun diye besledikleri keçileri ve mahzende kalan şarapları satarak, devletin ve hükümetin hortumcudan hesap sorduğunu halka yutturacaklarını sanmaktadırlar. İçki, çerez ve çeşitli koleksiyonlarla gasp edilen trilyonları geri almak mümkün değil. Ülke kaynaklarını peşkeş çektikleri, halkın tasarruflarını gasp etmelerine göz yumdukları, KİT’leri yağmalayanlar için yasa çıkarıp yardımcı oldukları, aynı sınıfın mensuplarından hesap anca böyle sorulur!
Oysa, batık banka patronlarının her biri hayatlarında hiçbir eksilme olmadan yaşamaya devam ediyor. Hortumladıklarıyla yaşamayı sürdürüyorlar. Bugüne kadar el konulduğu, satışa çıkarıldığı söylenen varlıkların tümü bir bankada çalınan, peşkeş çekilenlerin yanında devede kulak kalır!
Hortumcular dimdik ayaktadır. Uzanlar’a yönelik politik husumetin ortaya çıkardığı durum gerçeği karartmaya yetmeyecektir.
e-posta:
enderimrek@hotmail.com

  Başa dön

  DÜNYAYA BAKIŞ..........Taylan Bilgiç

Iraklı direnişçiler

Irak’taki rehin alma eylemlerinin bazıları ve “internetten yayınlanan” baş kesmeler, direniş örgütleri hakkında soru işaretleri doğuruyor. Mesela; iki Fransız gazeteci ve iki İtalyan savaş karşıtını rehin alanların ABD ve İsrail’e bağlı çalıştıkları, İsrail gizli servisi MOSSAD’ın Irak içinde kirli operasyonlar gerçekleştirdiği söyleniyor. Murat Yüce’yi öldürenlerin de, İstanbul’daki kanlı bombalı saldırıları düzenleyen Türk vatandaşı El Kaideciler olduğu öne sürülmüştü. Bütün bu soru işaretleri ve iddialar, ne yazık ki, işgal karşıtı direnişe de zaman zaman gölge düşürebiliyor.
Bu noktada, hiçbir kurtuluş mücadelesinin “ip gibi dosdoğru” gitmediğini, inişli-çıkışlı bir seyir izlediğini hatırlamak gerekiyor.
Irak Gazeteciler Cemiyeti’nin yayınladığı haftalık El Zavra gazetesi, son gelişmelere ışık tutacak bir envanter çıkarmış. Gazete, Irak’ta faaliyet yürüten çeşitli örgütleri ve bunların kullandığı yöntemleri özetliyor. Bu çalışma, sanırız kafalardaki soru işaretlerinin en azından bir bölümünü yanıtlayacaktır. Kimin sivilleri ve yabancıları hedef aldığı, kimin ayrımsız adam kaçırma eylemlerine giriştiği, kimin işgal ordularına öncelik verdiği bu listede yer alıyor.
Cemiyet şu noktayı özellikle vurguluyor: “Direniş örgütlerinin ezici çoğunluğunun hedefi ABD askerleridir. Bu örgütler adam kaçırmayı, rehinelerin öldürülmesini, Irak polisine yönelik saldırıları tasvip etmiyor. Diğer dinlere saygılılar. Kimseyi zorla Müslüman yapmak gibi bir dertleri yok. Iraklıları ikiye ayırıyorlar: İşgale karşı olan halk ve işgali destekleyen küçük azınlık. İlk gruptakilerin siyasi/dini niteliği ne olursa olsun onları hedef almıyor, ama ikinci gruptakileri tasfiye etmeyi hedefliyorlar.”
Gazetenin değerlendirmesinde, örgütlerin henüz bölgesel nitelik arzettiği, bu nedenle “Sünni” veya “Şii” etiketi taşımaya devam ettikleri dikkat çekiyor. Liste şöyle:
1. Irak Ulusal İslami Direnişi (1920 Devrimi Tugayları)
16 Temmuz 2003’te ortaya çıkan Sünni örgüt. Faaliyet alanı Bağdat’ın batısı; Ebu Garib, Han Dari ve Felluce. Ayrıca Ninova. Diyala ve El Anbar bölgelerine yayılıyor. Öncelikli hedefi ABD askerleri. Genel mücadele hattını, bir dizi Sünni din adamının görüşleri ile belirliyor. Eylemleri ile ilgili bilgileri, cuma namazlarından sonra bildiri olarak halka dağıtıyor.
2. Irak Ulusal Kurtuluş Cephesi
10 Sünni örgütü çatısı altında bir araya getirdi. İşgalin hemen ardından, Nisan 2003’te kuruldu. Ulusalcılar ve İslamcılar birlikte mücadele veriyor. Erbil, Kerkük, Felluce, Samarra, Tikrit, Basra, Babil ve Diyala’ya, yani ülkenin hemen her noktasına yayılmış.
3. Irak Direnişi İslami Cephesi
Bir dizi Sünni örgütün bir araya gelmesiyle, 30 Mayıs 2004’te kurulan nispeten yeni bir koalisyon. Ninova ve Diyala’da aktif. Açıklamalarında, özellikle İsrail’in Irak’ta yaptıklarına dikkat çekiyor. Askeri kanadını oluşturan Selahaddin Tugayları ve Seyfullah el Maslul Tugayları, ABD ordusuna karşı çok sayıda saldırı gerçekleştirdi.
4. Diğer gruplar
a. Hamza Fraksiyonu: 10 Ekim 2003’te Felluce’de kurulan Sünni örgüt.
b. Irak Kurtuluş Ordusu: 15 Temmuz 2003’te kuruldu. İtalya ve Polonya gibi ABD’nin “koalisyon müttefiklerini” hedef alıyor.
c. Uyanış ve Cihad: Felluce’de aktif bir Sünni örgüt. “Saddam ile ABD aynı madalyonun iki yüzüdür” değerlendirmesini yapıyor.
d. Beyaz Bayrak: Sünni bölgelerinde aktif bir grup. Saddam Hüseyin’e karşı çıkıyor. Ürdün Büyükelçiliği’nin bombalanmasını eleştirmişti.
e. El Hak Ordusu: Saddam karşıtı, ancak ulusalcı yönü ağır basan bir başka Sünni grup.
5. Baasçılar:
a. El Avda (Dönüş): Samarra, Tikrit, El Dur ve Musur’da aktif. Eski Irak istihbaratının mensupları bu örgütte.
b. Saddam Fedaileri: İşgalden önce Saddam Hüseyin tarafından kurulan bu seçkin birliğin üyelerinin dağıldığı, çoğunun “11 Eylül Devrimci Grubu” ve “Yılan Başı Hareketi” gibi İslami veya ulusalcı gruplara girerek savaşmaya devam ettiği söyleniyor.
6. Şii direnişçiler
a. Mehdi Ordusu: Mukteda Sadr’a bağlı milis gücü. 15 bine yakın üyesi var. Gözlemciler, ağustos ayında üç hafta süren çatışmalar sonrasında, ordu içinde işgalcilere karşı uzun soluklu silahlı mücadele fikrinin daha da güçlendiğini belirtiyor.
b. İmam Ali Bin Abi Talib Cihadi Tugayları: 12 Ekim 2003’te ortaya çıktı. İşgal ordularını, Geçici Hükümet üyelerini ve işgalcilere yardım eden Iraklıları hedef alıyor.
7. Ağırlıklı olarak suikast ve rehin alma olayları gerçekleştirenler
a. Essadullah Tugayları: Bağdat civarında aktif. Mısırlı bir diplomatı kaçıran örgüt buydu.
b. İslami Misilleme Hareketi: Lübnan kökenli bir ABD askerini kaçırmışlardı.
c. İslami Öfke Tugayları: 15 Lübnanlı sivili kaçıran örgüt.
d. Halid Bin Velid Tugayları ve Irak Şehid Tugayları: İtalyan gazeteci Enzo Bladoni’yi öldürenlerin bu grup olduğuna inanılıyor.
e. Siyah Bayrak: El Kaide bağlantılı örgüt; Kuveytlilere çalışan üç Hintli, iki Kenyalı ve bir Mısırlıyı kaçırmıştı.
8. Tevhid ve Cihad (Ebu Musab Ezzarkavi)
a. Irak İslami Ordusu: El Kaide ideolojisini benimseyen grup. İki Fransız gazeteci bunların elinde.
b. Ensar el Sünnet: 12 Nepalli işçiyi öldürmüşlerdi.
ABD’li, İngiliz ve Türkiyelilerin başlarının kesilmesini Tevhid ve Cihad’a bağlı gruplar gerçekleştirdi.
e-posta:
taylan@evrensel.net

  Başa dön

  BAYKUŞ..........Şebnem Korur Fincancı

Zinanın gölgesinde

Bir haftayı daha, hepimizi alt üst eden haberlerle geçirdik. Zina tartışmaları ise haftaya damgasını vurdu. Zinaya hapis cezası öngören madde Mecliste tartışılınca, Avrupa Birliği hemen tepki gösterdi. Piyasalar durur mu! Borsa düştü, döviz yükseldi. Türkiye zina tartışmasını bitiremedi. Başbakan soluğu Brüksel’de aldı, ikna çalışmaları meyvesini verdi ve büyük puntolarla “ZAFER” ilan edildi.
Kadın hareketi Türk Ceza Kanunu tasarısı için çok ciddi bir çaba göstermektedir. Kadına yönelik ayrımcılığı ortadan kaldıracak maddelerin yapılandırılmasında, bekaret gibi bedenin en kuytu köşesine hekimiyle, savcısıyla, polisiyle devletin fütursuzca girmesine, namus cinayetleriyle yok edilen kadınların gizli ya da açık katillerinin cezasız bırakılmasına karşı, “bedenimiz bizimdir” dediler. Başbakan ise bu pankartları ahlak anlayışına uygun bulmadı.
Geçen haftanın gündeminde yer alan bu başlıkları tasarı ışığında tek tek ele alsak karşımıza nasıl bir tablo çıkacağını merak etmişsinizdir. Sondan başlayalım. Ahlak anlayışına uygun bulunmayan açıklamalar yapan kadınların başına neler gelebilir acaba? Genel ahlaka karşı suçları düzenleyen 7. bölümün 226. maddesi müstehcenlik ile ilgili. Müstehcenin karşısında Türk Dil Kurumu’nun bendeki ve hâlâ keyifle kullandığım 1979 tarihli 6. baskısında; açık saçık, edepsizce yazıyor. Ahlak anlayışına uygun bulunmadığı söylenen pankartlarda yazılanlar da anlaşılan o ki edepsizce bulunmuştur. Başbakan haklarını talep eden vatandaşları da sıkça edepsizlikle suçladığına göre, bu hak arayışını da edepsiz bulmuş olmalı. O zaman bu pankartları taşıyan kadınlar, hem de herkesin gözü önünde müstehcen ifadeleri kamuoyunun gündemine taşımış ve basın yayın organlarında yayınlamışlardır.
MADDE 226- (2) Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden kişi altı aydan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ciddiyetle tartıştığı bu maddeleri eleştirmeleri ise başlı başına bir suçtur. O zaman TCK’nın 302. maddesinden de yargılanacaklar.
Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama
MADDE 302- (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
Şimdi bu maddenin 3. fıkrasında bir başka durum ortaya çıkıyor. Hatta temel milli yararlara karşı hareketleri düzenleyen 306. madde de bu kapsamda ele alınabilir. Başbakan zina tartışmaları sırasında rest çeken AB’ye karşı tek seçenek olmadıklarını söylemişti. Ardından Brüksel’e gitti ve hafta sonu TBMM acilen toplantıya çağrılarak konu yeniden gündeme taşındı. Bu tutumu nasıl değerlendirebiliriz?
MADDE 306- (1) Temel milli yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için yarar sağlayan vatandaşa, üç yıldan on yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası verilir. Yarar sağlayan veya vaat eden kişi hakkında da aynı cezaya hükmolunur.
(4) Temel milli yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, milli güvenlik ve cumhuriyetin Anayasa’da belirtilen temel nitelikleri anlaşılır.
Biz ki şişe cam işçilerinin grevini milli güvenliğe aykırı bulup erteleyebiliyoruz. AB istediği için yasa maddesini yeniden ele almak bağımsızlığımıza ve milli güvenliğimize zarar vermeyecek mi? Kadınların taleplerinin etkili olduğunu düşünsek, fazla iyi niyetli davranmış olacağız. Ahlaka uygun olmayan ifadeler ve talepler dikkate alınmış olamaz ki!
Tasarı hepimizi suçlu konumuna taşıyabilir. Şu anda yürürlükte olan yasa ile son zamanlarda basın yayın organları ekonomik kıskaca alınmaktadır. Tasarı bu kıskacı daha da sıkıştıracak gibi görünüyor. Bugün 10 milyar tazminat istemiyle başbakan tarafından hakkında dava açılan gazetemiz, yazarları, yarın çok daha büyük rakamlarla karşılaşacaktır. Neden? Düşündükleri, eleştirdikleri için.
Bedenimiz bizimdir, evet. O bedenin bir beyni ve beynin de ürettiklerini insanlara duyuran bir dili vardır. Bedenimizin bütün organlarına sahip çıkmak gerekmektedir. Yukarıda saydığım ve insanı düşünmekten, tartışmaktan, eleştirmekten alıkoyan bütün maddeler aynı tasarıda yer almaktadır, ama zinanın gölgesinde bırakılmaktadır. AB zina için yorganı yakarken, demokratikleşmesini talep ettiği(!) Türkiye’nin düşünce özgürlüğünü ortadan kaldıran maddelerine hiç değinmemektedir. Aynı hatayı bizler de yapıyoruz. Bedenimize sahip çıkabilmek için önce düşünmek gerektiğini unuttuk mu yoksa?

e-posta:
korur@yahoo.com

  Başa dön

  YAŞADIKÇA..........Enver Şat

Bir soygun dalgası daha…

Günümüzde uluslararası ilişkileri enerji politikaları belirlemektedir. Emperyalist güçler arasındaki çatışmalar veya ittifaklar enerji politikalarının gereğidir. Bu konuyla ilgilenenlere TMMOB Türkiye IV. Enerji Sempozyumu Bildirgeler kitabını öneririm. Bu kitabı ve diğer ilk üç sempozyumun bildiriler kitaplarını EMO şubelerinden elde etmek mümkün. Ayrıca gene 6-7 Ekim 1997 yılında yapılan “Dünyada ve Türkiye’de Kamu Girişimciliğinin Geçmişi Bugünü ve Geleceği Sempozyum Bildirileri” cilt 1 ve cilt 2’yi öneririm. Bu kaynakları da gene EMO şubelerinden isteyebilirsiniz.
Uluslararası ilişkilerde duygusallık olmaz. Ayrıca dostlukta, düşmanlıkta kalıcı değildir. Çünkü para egemen bir dünyada, geçerli olan tek şey çıkarlardır. O çıkarlar ki; “dostu” “düşman”, “düşmanı” da “dost” yapabilmektedir. Düşmanlıklar her zaman açıkça ifade edilmez. Görünenin arkasında saklıdır her şey. Önemli olan gösterileni değil, saklananı görmektir.
Elektrik Üretim Anonim Şirketi’nin (EÜAŞ) Internet sitesinde satılacak santrallar ve elektrik dağıtım bölgeleri yayınlanıyor. Buna göre 12 adet termik, 16 adette hidrolik santral satılacak. Diğer yandan, 33 elektrik dağıtım bölgesi de satışa çıkartılmış durumda. Yani toplam 28 elektrik santralı ve 33 elektrik dağıtım bölgesi peşkeş çekilecek.
Şimdi bu olayı sadece şimdiki hükümetin yandaşlarını zengin etme operasyonu olarak göremeyiz. Elbette ki yapılan uygulamalara baktığımızda, orta sınıfın şeriatçı bir eksene doğru kaydığını görmekteyiz. Özellikle bazı tatil beldelerinde 18- 20 yaşlarındaki hatunların kara çarşafla dolaştığını görmek bunu açıkça gösteriyor. Paraya kavuşan tarikatçılar, bunu bir şekilde yaşam standartlarını yükseltecek şekilde harcayacaklardır. Zaten onlarda bunu yapıyorlar. Ama asıl önemli sonuç; bu peşkeşin ülke ekonomisine ve topluma maliyeti çok daha ağır olacağıdır. Enerji sektörünü her hangi bir sanayi dalı gibi göremeyiz. Ekonominin kaderi enerjiye bağlıdır. Çünkü üretim teknolojileri geliştikçe, üretilen ürünlerin toplam maliyeti içerisinde enerjinin payı giderek artmaktadır. Enerjinin pahalı olması, üretilen ürünlerinde pahalı olmasına, dolayısıyla iç ve dış pazarda o ürünün rekabet gücünün kırılmasına neden olmaktadır. Enerjinin pahalı olmasının ise iki nedeni bulunmakta, birisi birincil enerjilerdeki dışa bağımlılık, ikincisi ise; özelleştirme.
Bugün SEKA ve diğer KİT’lerin çerez parasına satılmasından da önemli bir sorunla karşı karşıyayız. Elbetteki asıl sorun KİT’lerin ucuza satılması değil, satılmış olmasıdır. Ama, enerji tesislerinin satışı sorunların en önemlisidir.
Özelleştirme sorunu bazı yazarlar tarafından, sırf peşkeş çekilmesi yönüyle işlenmekte. Bu, sorunun çarpıtılması yada gerçeğin gizlenmesinden başka bir şey değildir. Elbetteki her özelleştirme bir vurgundur. Ama bu vurgun sadece, satış bedelindeki vurgun değildir. Asıl vurgun satıştan sonraki yıllarda devam etmektedir.
Emperyalizme ve sömürüye karşı olan kesimlerin bu konuda egemenlerin belirledikleri gündemlerle oyalanmak yerine, gündemi kendilerinin belirlemesi gerekir. Yoksa, yarın aşılması gereken engeller daha büyük olacaktır. Çünkü enerjinin gerek üretim, gerekse dağıtım tesisleri olarak, yerli ve yabancı sermayenin eline geçmesi, halkın daha da yoksullaşmasına neden olacaktır. Satışa çıkartılan bu üretim ve dağıtım tesisleri satılırsa, elektrik üretiminde kamunun payı iyice kuşa dönecektir. Enerji sektörünün yerli ve yabancı sermayeye geçmesi, emperyalizmin ülkemiz üzerine oynadığı büyük oyunun önemli bir halkasıdır.
Gelen ve gelecek olan yeni saldırılara karşı, bugün kamu emekçilerinin toplusözleşme hakkı için verdiği mücadeleye bütün emek örgütlerinin bağımsızlıktan yana olan kesimlerin destek vermesi, bu oyuna karşı oluşturulacak güç birliğine katkı sunacaktır.

e-posta:
enversat@mynet.com

  Başa dön

  AYRINTI..........U.Ozan Darıcı

Bunlar da oluyor

Sporun asıl yapılış amacını çoğu kez hepimiz anımsamakta güçlük çekiyoruz. Ne yazık ki, yapılmak istenenler de bunu hatırlatmaktan çok unutturmaya yönelik. Fakat spor antik Yunan döneminde çeşitli sitelerdeki birlik, barış ve dayanışmayı sağlamak amacını güder. Günümüzde de amacın para kazanmak olmadığı, insanların basit zevklerine hitap etmeyen birtakım olaylar yaşanmakta. Bu olaylardan biri savaşın keskin yaşandığı bir yerde yaşanmakta…
Avrupa Kupaları’nda yer alan ilk Arap takımı Bnei Sakhnin ya da İsrail eski Ulaştırma Bakanı Avigdor Liebermann’ın deyimiyle Hapoel Nablus. Takımın teknik direktörü bir Yahudi, Eyal Lachman. Takımda Arap oyuncular olduğu gibi, İsrailliler ve hatta yabancılar da var. “Başlangıçta İsrailli oyuncuları 25 bin nüfuslu bir Arap kentine getirmek zor oldu” diyor. Lachman, “Ama Hapoel Tel Aviv’i yenerek İsrail Kupası’nı kazanmamızı sağlayan 4 golün ikisini bu Yahudi oyuncular attı. Onlara farklılıkları konuşmamalarını öneriyorum. Farklılık zenginliktir. Siz bundan sadece zevk alın.”
Arap orta saha oyuncusu Khaled Khalily giriyor söze… “Bize rakip takım başkanı ‘hayvanlar’ ya da ‘katiller’ şeklinde hitap ettiğinde, bizden çok Yahudi arkadaşlarımız üzülüyor ve utanıyor. Bize önemsemememizi söylüyorlar. Onlar özür diliyor, bizden.”
Eski Ulaştırma Bakanı Avigdor Liebermann, “Onlar başka bir ligi temsil ediyorlar. Hatta isimlerinde Sakhnin olması bile fazla. En fazla kendilerine Hapoel Nablus diyebilirler” şeklinde görüş bildiriyor Arap takımı için. Hâlâ kafasını değiştirememiş insanlar var ne yazık ki.
Barış mı görmek istiyorsunuz? Öyleyse sadece çimlere bakın” diyor, Avrupa Kupaları’nda yer alan ilk Arap takımının Yahudi oyuncusu Avi Danan. Bu takım ilk turda İngilizlerin güçlü temsilcisi Newcastle United’a iki karşılaşmada da yenilerek elendi ama gösterdikleri ve öğrettikleri uzun zaman unutulmayacak tabii hatırlamak isteyenlere.
Ülkemizde yaşanılan prim tartışmalarının tam da ortasında denk düşecek bir örnek uzaklardan bir yerlerden Afrika’dan geldi. Belki birileri bu örneğe bakarak, yaptığının ne derece doğru olduğunu sorgular. Dünya Kupası grup eleme maçında Botswana’yı 4-0 yenerek liderliğe yükselen Gine’nin Avrupa’da top koşturan üç futbolcusuna ödülü anlamlı: İki traktör ve biraz toprak. Gine Cumhuriyeti Başbakanı Lansana Conte, Bordeaux’lu Feindouno ve Diawara’yla Celtic’li Balde’ye jübile yaptıktan sonra hayatlarını kendi topraklarında kazanacakları ekipmanı hediye etmeyi uygun gördü.
Bu futbolcular zaten iyi paralar kazanıyor. Verilen ödüller bir-iki maçta aldıkları prim kadar ama amaç ödüllendirmekse bu kadarı da yetebilir.
Sporu spor olarak yapmak ve yapılış amacını unutmamak gerekir. Unutulan ya da unutturulmak istenen bazı olgulara karşı kayıtsız kalmamak gerekir.

e-posta:
ozandar@hotmail.com

  Başa dön

  EMEK GÜNLÜĞÜ..........Seyit Aslan

Evrensel ile dayanışma

Demokrasi var mı, yok mu? Türkiye’deki egemenlere göre demokrasi vardır. Doğru da söylüyorlar, onlar için Türkiye’de, istedikleri biçimde kullanabilecekleri bir “demokrasi” vardır. AB’ye tam üyelik sürecinde de “Demokratikleşiyoruz”, “Şeffaflık var”, “Düşüncenin önündeki tüm engeller kalkıyor”, “Eleştiri sınırları genişliyor” laflarını da dillerinden hiç düşürmüyorlar. Yaşanan birkaç örnek ise bunun yalandan ibaret olduğunu gösteriyor.
İşte birkaç somut örnek:
On yıldır burjuva medyasının çarpıtmalarına ve yalanlarına karşı işçi ve emekçileri aydınlatan, işçi ve emekçilerin gücü ve desteği ile bugüne kadar gelen günlük Evrensel gazetesine bir karikatür nedeniyle başbakan tarafından dava açıldı ve 10 miyar para cezası verildi. Davayı açan “Her yandan gürül, gürül demokrasi akıyor” diyen zatın kendisi. Başbakanın onuru zedelenmiş, kırılmış, dökülmüş. Manevi olarak ezilmiş. Ey başbakan ABD önünde diz çökersin, patronların önünde diz çökersin, bunlar zoruna gitmiyor; emekçilerin eleştirisi zoruna gidiyor.
Bush ve diğerlerinin söyledikleri karşısında “Yarabbi şükürcü” olacaksın, emekçilerin eleştirilerinden rahatsız olacaksın. Buna da “demokrasi” diyeceksin. Var mı böyle bir demokrasi! Zengini koruyan, yoksulu ezen. Bu demokrasi olsa olsa zengin demokrasisidir, buradan emekçilerin payına düşen, daha fazla baskı ve sömürüdür.
Geçtiğimiz cumartesi KESK üyesi kamu emekçilerinin toplugörüşme sürecine ilişkin yapmak istedikleri basın açıklaması ve yürüyüş hakları engellendi. Polis şefi yürüyüşçülere izin vermeyeceğini, aksi durumda joplamakta dahil, kamu emekçilerine karşı gaz bombalarını kullanacağını söyledi ve dediğini de yaptı! Bir yandan da rahat bir biçimde “Ben sizi engellerim, coplarım, siz gidip dava açın” diyor. Anlaşılan bu yasalar onun yasası ve sonuçta ceza almayacağını biliyor. Rahatlığı bundan.
Özelleştirme, sosyal güvenlik, kıdem tazminatları, sendikal yasalar, kamu emekçilerinin iş güvencesi önümüzdeki dönemin en temel saldırı yasaları. Bunlarla beraber işten atmalar hızla devam ediyor, sendikalaşan işçiler aylarca direniş yapıyor kapı önlerinde, hiçbir devlet yetkilisi niye burada bekliyorsunuz demiyor. Ama haksızlık etmeyelim, devletin polisi anında geliyor ve “Derhal buradan çekin gidin” diyor. Adaletin temeli mülk olunca, bu işler de böyle yürüyor.
Her sınıf, kendi sınıfının çıkarlarını korur, başbakan da kendi sınıfının çıkarlarını korumak için çalışıyor. Evrensel ve Evrensel dostları da işçi sınıfının çıkarlarını korumak ve geliştirmek için mücadele ediyor.
Taban tabana zıt olunca çatışmalar ve emeğin sesine saldırılar da kaçınılmaz oluyor. Bunun için de Evrensel’e sahip çıkmak tüm işçi ve emekçilerin görevidir. On yıldır Evrensel işçi ve emekçilerin kürsüsü olmuştur ve olmaya devam edecektir. Başbakanın açtığı dava tüm işçi ve emekçilere karşı açılan bir davadır. Susturulmak istenen, Evrensel’in şahsında işçi ve emekçilerdir. Evrensel bütün baskılara ve engellemelere rağmen onuncu yılına gelmiştir ve daha nice onuncu yıllar görecektir. Bu işçi ve emekçilerin desteği ile olacaktır. Gerçek bir demokrasi için, daha güçlü bir Evrensel’e ihtiyaç vardır. Bunun için de Evrensel ile dayanışmaya...

e-posta:
aslanseyit@mynet.com

  Başa dön

  YAŞAMA KÜLTÜRÜ..........Cengiz Bektaş

Kirlenmek...

İnsanlık dışı ölümlerden değil...
Elinizin, bedeninizin kirlenmesi de değil...
Gözümüzden giren kirlilik (“görsel kirlilik” deniyor), kulağımızdan giren kirlilik (“ses kirliliği” deniyor)... Bu tanımlamalar da başka dillerden... Bizde, hiç böyle şeyler yokmuş gibi davranılıyor daha...
TV’ler, filmler, çocuklarımızdan başlayarak hepimize, gerçek olanlar yetmiyormuş gibi, yüzlerce kıya (cinayet), ölüm, ölüler gösteriyorlar. Gerçek olanları kanıtsatmak mı istiyorlar ne? Yarın birgün yanıbaşımızdakileri öldürseler TV’de izler gibi izleyeceğiz olanı biteni... Öyle olmadı mı Körfez Savaşı’nda, şimdi de öyle olmuyor mu Irak kıyalarında?..
Tüm günceler, tüm TV ler durmadan kadın bedeni pazarlamıyorlar mı? Baş örtüsü, “ahlak zabıtası”, “zina” tartışmaları arasında...
Sokaktaki, dağbaşındaymış gibi başıboş sesler; TV’lerde, radyolarda müzikmiş gibi salıverilen sesler, dinletilerde, konuşmalarda, sokakta, yemek yenilen yerlerde cep telefonlarının o başınızı oyan sesleri, istemeseniz de kirletiyorlar algılarınızı.
Eskilerde bir gün, yakın dostum olan bir bağdarımızdan (kompozitör-besteci), bir günde sokakta, dolmuşta, çalışma yerinde, şurda burada kendi seçimimiz dışında duyduğumuz müzikleri ardarda bir aygıtta saptamasını istedim. “Bakmıyor çeşm-i siyah”tan, Beethoven’in 9. senfonisine... Yaklaşık on tür müzik... Bana Türk mimarlığını soran topluluğa önce bunları dinlettim. Tüm dinleyiciler yarıya dek ancak dayanabildiler, hepsi kulaklarını tıkamağa çalıştılardı.
Kulağımızdan girenlerle gözlerimizden girenler güzelduyusal (estetik) duygularımıza doğrudan saldırıyorlar. Bunlara karşı koyabilecek denli dayanıklı mıyız?
Uğraşıyorum, didiniyorum; günlerimi, aylarımı, çoğu kez yıllarımı veriyorum bir yapı tasarlıyorum, gerçekleştirilmesini denetliyorum, ya da yönetiyorum; insanlar kendi kültürlerinden, tertemiz yapı yüzleri görsünler istiyorum sokaklarında, alanlarında... Üzerine asmadık “tabela” bırakmıyorlar... Bu rezilliklerden yapıyı göremiyorsunuz neredeyse... (Geçenlerde Ankara’daydım. Önemli ödüller almış bir yapımın üzerine koskoca bir “tabela” asmışlardı. Bunu yapanlar da sözüm ona kültürlü olmaları gereken kişiler...) Finlandiya’lı ünlü mimar Alvar Aalto, yasal yola başvurmuştu yapısının üzerine konan tabelalara karşı... Kazanmıştı da... Ben de böyle bir girişimde bulunayım dedimdi de savunman bulamamıştım... Epey oldu... ( Şimdilerde örnek olsun diye yeniden denemeyi düşünüyorum bu yolu...)
Geçenlerde Eskişehir Mimarlar Odası çağırdı beni, tabela kirliliğinden söz edeyim diye... Önceden gittim, kirletilmemiş yapılardan, sokaklardan örnekler çekeyim de kirletilmiş olanlarla birlikte gösterince ayrım iyice ortaya çıksın diye... Dolaştım Eskişehir’in sokaklarında, anayollarında... Kirletilmemişini bulamadım... (Umarım Eskişehirli sevgili dostlarım kızmazlar... Öyle ya, onlar da yakınıyorlardı ki, beni bu yolda bir savaşımcı olarak bir anlamda sözcülüğe çağırdılar.)
Tabelaların kirliliği yalnızca güzelduyusal değildi üstelik... Türkçemiz de yitip gitmişti üzerlerinden...
Tabelalarda Türkçe sözcük bulmak zorlaştıkca zorlaştı her yerde, bütün kentlerimizde son yıllarda... Aşağılık duygusunun bu kertesini sömürgelerde bile bulamazdınız geçen yüzyılda...
Birkaç gün önce katıldığım yurt dışındaki bir toplantıda, Amerikalı bir yazar buna “kokakolanizasyon” dedi...
Biliyorsunuz sanırım, durmadan yakınıp umut kıranlardan hoşlanmıyorum. Üzerinde önce kendiniz düşünmeden ortaya bir sorun getiriyorsanız, sizde de bir sorun var demektir. Böyle düşünüyorum... Bu nedenle “Peki bu kirliliklerden bizi kim kurtaracak” diye sorarsanız, yanıtım şu olacaktır elbette: Birileri gelip bizi kurtarıvermeyecek kirliliklerden, kendimiz paklayacağız kendimizi...

e-posta:
bektas_cengiz@hotmail.com

  Başa dön

  ARA SIRA..........Servet Akbudak*

Tekel’in talan planı ve onurlu bir direniş

Bilindiği gibi içinde bulunduğumuz yılın, şubat ayı içerisinde Tekel’e bağlı içki fabrikaları dört
firmadan oluşan yerli bir girişim grubuna bedava denilebilecek bir fiyatla peşkeş çekilmişti. 292 milyon dolara satılan 17 fabrikanın stoklarındaki mevcut mamul ve hammadde stok bedelinin verilen fiyatın yarısından fazlasını karşılaması, çalışanların kıdem tazminatlarının ve işletmelerin yenilenme giderlerinin de mahsubuyla gerçek fiyatın 128 milyon dolar üzerinden gerçekleşmesi ve bunun da birkaç taksitle ödenmesinin yapılıyor olması, özelleştirme ahlaksızlığını olanca çirkefliğiyle ortaya koymuştu.
Aslında siyasal iktidarın mevcut özelleştirme yöntemi, liberal ekonominin evrensel ahlaki sınırlarınıda zorlamaktadır. Çünkü siyasal iktidar özelleştirme operasyonlarını, ticari, ekonomik mantığın ve ihtiyacın ötesinde bir anlayış ve duyguyla gerçekleştirmektedir. AKEPE iktidarı suç ve soygun haline getirdiği bu özelleştirme terörüyle toplumsal yararı ortadan kaldırarak,kamu kaynaklarıyla partisel ideolojik yarar sağlama peşindedir ve bunuda çok hızlı bir biçimde gerçekleştirmektedir. kamu kaynaklarını peşkeş çektiği yerli yabancı sermaye kurumlarıyla çok yakın ticari ve siyasi ilişki içerisindedir. Biraz incelendiğinde söz konusu sermaye guruplarının siyasal iktidar ile yakın işbirliği içerisinde oldukları açıkça görülecektir.
Dolaysıyla Türkiye’de uygulanan ekonomik programın sadece IMF patentli olduğu düşüncesi
çok büyük bir yanılgıdır, aynı zamanda siyasal iktidar tarafından halkın değerleriyle yakın, taraftar bir sermaye sınıfının ve tabanının hızla yaratılma programıdır.
Geçmişte Tekel’in içki fabrikaları için tezgahlanan oyun şimdi sigara fabrikaları için sahnelenmeye çalışılmaktadır. Gerek ülke ekonomisi açısından gerek Tekel emekçileri ve tütün üreticileri açısından son mevzi durumunda bulunan bu alanların terk edilmesi milyonlarca yoksulun felaketi olacaktır.
Siyasal iktidar, Tekel’in özelleştirilmesiyle ilgili daha önce açılan ihalede JTİ’nin verdiği 1 milyar 150 milyon dolarlık teklifi az görerek söz konusu ihaleyi iptal etmişti.İktidar yetkililerinin dillendirdiği gibi ekim ayı içerisinde Tekel’in yeniden ihaleye çıkarılıp yakın ticari ve siyasi ilişki içerisinde bulun- dukları, diğer farklı finans kurumlarının da desteklediği Mey aş grubuna, mevcut bir milyar dolarlık stok ürün ve ayrıca beş yüz milyon dolarlık gayrimenkul ilave ederek, ambalajlayıp teslim etmeyi planlamak- tadırlar. Yani bir milyar yüzelli milyon dolara satamadıkları Tekel sigara fabrikalarını, üstüne on yıllarca bu ülkenin yoksul insanlarının alınteri, gözyaşı ve acılarıyla yaratılan değerleri koyup, kamuoyuna dönüp bir milyar yüzeli milyon doların üstünde bir fiyatla sattık diyecekler.
Takiyenin ötesinde ahlaksızca düzenlenen bu çirkin tezgâha karşı, başta sendikamız olmak üzere tütün üreticileri, ziraat odaları birliği, sektörle ilgili kurum kuruluşlar derhal bir araya gelmeli,acil ve etkin eylem yöntemlerini ortaya koyarak sendikasıyla emekçisi, üretici köylüsüyle büyük bir disiplin ve sorumlulukla ve mutlak tam katılımla uygulamaya koymalıdır. Gerek kamu emekçileri açısından gerek işçi sendikaları açısından oldukça hararetli geçeceğe benzeyen çok zorlu bir süreçle karşı karşıya bulunmak-tayız. Ülkenin bütün kaynaklarını kendi meşruiyetini pekiştirmek için yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çeken emek düşmanı siyasal iktidara karşı ortak bir cephenin oluşturulamamasının vebali, başta Türk-iş olmak üzere konfederasyonlarımızın omuzlarında olacaktır. Çünkü birer suç ve soygun dosyasına dönüşen özeleştirme talanına artık hayır diye- bilmelidirler. Dolaysıyla sendikamız başkanlar kurulu tarafından, önümüzdeki süreçle ilgili alınan eylem kararları tüm Tekel emekçileri büyük bir inanç, kararlılık, moral,disiplin ve katılımla desteklemeli, emek dostu çevre ve güçlerin onurlu, etkili bir direnişin ortaya çıkarılması için katkı sunmalı, özelleştirme muhatabı diğer kardeş sendikalarla ortaklaşılarak saldırı mutlaka püskürtülmelir. Çünkü son mevzileri kaybetmek her şeyi kaybetmek demektir.


(*) Tek Gıda-İş Sendikası Doğu ve Güneydoğu Bölge Şube Sekreteri


 
Başa dön

  EVRENSEL’DEN..........

Evrensel, gücünü okurlarından alır

10 yıldır bu ülkede çok hükümet değişti. AKP ve lideri Erdoğan ilk değil. Diğerlerinin tarihi düşünüldüğünde onların da son olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nihayetin de bu ülke krallıkla yönetilmiyor. Ve gazetemiz 10 yıllık yayın yaşamı boyunca hükümetlerin ve başbakanların uygulamalarını eleştiren çok yazı ve karikatür yayımladı.
Ancak şunu özellikle belirtelim ki, kendisini hicveden bir karikatür nedeniyle bu kadar hoş görüsüz davranan tek siyasi lider Başbakan Recep Tayyip Erdoğan oldu.
Erdoğan’ın avukatları tarafından gazetemiz hakkında açılan 10 milyar liralık tazminat davası mahkûmiyetle sonuçlandı.
Bu türden girişimleriyle, bizim Erdoğan’ın ve AKP’nin uygulamalarına yönelttiğimiz eleştirileri geri çekeceğimiz sanılıyorsa yanılıyor. Biz Cem Uzan’ın gazetesi ya da televizyonu değiliz. Para gücüyle değil, okurlarımızın desteğiyle çıkıyoruz. Gücümüzü okurlarımızdan alıyoruz. Bugün okur-yazar bölümünde yer alan bir grup işçi mektubu bu açıdan çarpıcı bir örnektir. Kayseri Organize Sanayi Bölgesi’nden yazan işçiler, Erdoğan’ın okuduğu bir şiirden ötürü ceza alması karşısında nasıl bir demokrasi kahramanı kesildiğini hatırlatıyorlar. Erdoğan o ceza üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bile başvurmuştu.
Okurlarımız mektuplarında, “Kendisi bir şiir yüzünden fikir suçu işledi diye ceza aldığında karşı çıkıp mücadele ediyordu. Şimdi ne oldu? Meydanlarda verdiğiniz demokrasi nutuklarınız (!) nerede kaldı?
Buradan Sayın Başbakan’a sesleniyoruz. Bizler OSB’de büyük bir işletmede bütün hakları
gaspedilerek çalıştırılıyoruz. Bizlere sahip çıkan Evrensel’e bizler de sahip çıkacağımızı ilan ediyoruz ve bizler bu cezayı (!) kendi aramızda, sembolik de olsa karşılamaya çalışacağız ve abonelikler için harekete geçmiş durumdayız.” diyorlar.
Sağolsunlar, onların desteği ve güveni bizim ne kadar halka bağlı bir yayıncılık yaptığımızın da teminatıdır.
Tarih sadece Erdoğan gibi eleştiriye tahammülsüz olanları değil, onların bu tahammülsüzlüğüne rağmen halkın sesi olmayı başaran Marko Paşaları da yazmıştır.
Ve demokrasi kağıt üzerinde kalamayacak kadar yaşamsal bir ihtiyaçtır bu ülkede. Türkiye tüccar siyasetinin at koşturduğu ve gazete çıkarmanın parababalarının ayrıcalığı olduğu bir ülke olamaz.
Bugüne kadar ki, bütün susturma girişimlerinden güçlenerek çıkmış olan Evrensel, bu süreçten de öyle çıkacaktır.
İyi haftalar


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net