www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



MERCEK ____A. Cihan Soylu
Kimin ekonomisi iyi?

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Taktik icabı!

ÖZGÜRLÜK ____Yücel Sayman
Egemenlik

KİRVEME MEKTUPLAR ____Mıgırdiç Margosyan
“Biz Türküz” meselesi

SADEDE GELELİM ____Cem Somel
Memurun ateşle imtihanı

NOT ____Vedat İlbeyoğlu
Kim ABD’ci?

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

Kimin ekonomisi iyi?

Merkez Bankası ile Devlet İstatistik Enstitüsü(DİE) tarafından yapılan “Tüketici Güven İndeksi” sonuçları, hükümet ve büyük sermaye temsilcilerinin ekonomideki durum üzerine çizdikleri “pembe tablo”nun üzerine, kara bir perde çekecek türden. Bu sonuçlara göre, ekonomik duruma ilişkin gelişmelerin “iyiye gittiğini” düşünenlerin oranı şubat ayında %44.1 iken; ağustos 2004 itibariyle %26.6’ya gerilerken, “kötümser”lerin oranı on puan artarak %28.7’ye yükseldi. Ekonomik durumun “gelecek üç ayda daha da kötüye gideceği”ni düşünenlerin oranı ise % 26’ya yükseldi.
Bir süreden beri, ekonomi bürokratlarıyla holding basınının iktisat yazarları üstü örtük bir tartışma sürdürüyorlar. Çok sayıda “ekonomi uzmanı”yla yazar, ‘bugünkü yüksek büyüme oranı’nın “sürdürülebilir büyüme” işareti sayılamayacağını, borçlanarak ve tüketici kredileri üzerinden tüketicileri bankalara ve şirketlere borçlandırarak sağlanan ‘tüketim patlaması’nın sakıncalı olduğunu ve kısa vadeli sıcak paranın çekilmesinin kriz etkeni olacağını belirterek, hükümeti “uyarıyor.” Buna karşın hükümet, İMF’nin dayattığı programdan taviz verilmeyeceğini belirterek, halk kitlelerini yoksulluğa ve açlığa sürükleyen uygulamaları sürdürüyor. Bu program sürdürüldükçe de, yoksulluk ve açlık sınırında yaşayanların ve işsizlerin sayısı artıyor ve ezilenlerin saflarında geleceğe ilişkin umutsuzluk yaygınlaşıyor. Yukarıdaki verilerin, rakamların diliyle anlattığı, aslında budur. Kuşkusuz ekonomik duruma ilişkin çok sayıda-okuyucuyu bıktırır ölçüde-veri sıralamak mümkün. Ama buna gerek yok. Muhasebe hileleriyle, aradaki uçurum küçültülmesine karşın, devletin resmi kurumlarının araştırmaları ve açıkladıkları sonuçlar, iyiye gidiş propagandasına karşın, toplumun %60’lık kesiminin günde bir ila 2.6 dolar harcayabilecek bir “gelire sahip olduğu”nu, ve fakat en zengin % 20’lik üst kesimin tüm gelirlerin %55 civarındaki kesimine el koyduğunu gösteriyor. “Tüketim patlaması” üzerine sürdürülen propagandayla “herkesimin ihtiyaçlarını giderebildiği” görüntüsü yaratılmak istenmesine karşın, ihtiyaçlarını karşılamak bir yana, 14 milyon insanın açlık sınırında ve 28 milyonun da yoksulluk sınırında yaşadığını bizzat devlet kurumları açıklıyorlar. 2003’te en yoksul %20’nin tüketimden aldığı payın bir önceki yıla göre gerilediğini (%9.3’ten % 8.8’e) ve en zenginlerin paylarının arttığını açıklayanlar da onlar. Buna bağlı sonuçlardan biri olarak, tüketime çocuk başına harcamada en zenginlerle en yoksullar arasındaki farkın 56.6 kat olduğunu, yine sistem kurumlarının verilerinden öğreniyoruz.
Kapitalizmin kuralıdır; bir kesim küçük ve orta işletmenin iflası da dahil, emekçilerin yoksulluğu ve açlığı pahasına küçük bir azınlık sermayesini büyüyecek, burjuva hükümetleri ve devlet kurumları da bu işleyişin güvenceye alınması için sistemin koruma kuvvetleri olarak devrede olacaklardır. Açlar, yoksullar ve işsizler ordusu büyümesine karşın, burjuvazi, “durumun iyiye gittiğini” ve “gelirlerin arttığı”nı propaganda etmekten geri durmayacaktır. Bugün yapılan da budur. “Tüketim patlaması” ve “kişi başına gelirin 4 bin dolara yükseldiği” yönündeki propaganda bu gerici çabadan bağımsız değildir. Hükümet sözcüleriyle sermaye iktisatçılarının büyük çoğunluğu, aralarında 800 bin ücretli emekçinin de bulunduğu üç milyona yakın kredi kartı kullanıcılarının, bankalara ve şirketlere %60-220 gibi yüksek oranda faizle borçlanarak gerçekleştirdikleri ‘tüketim’i , “büyüme” kanıtlarından biri olarak göstermekte sakınca görmüyorlar. Kredi borçlularının bankalar ve şirketler tarafından soyulmaları ve ellerindeki her şeyi kaybetmeleri; bunalıma girmeleri vs. ise onların ‘umur’unda değil.! Aksine, onlara göre, “işçilik maliyeti hala yüksektir”, işçilerin kıdem tazminatı vb. hakları “işletmelerin rekabet gücünü ve Türkiye’nin diğer ülkelerle rekabetini olumsuz etkilemektedir”, ve “herkes ekonomideki iyileşmenin sürdürülmesi için üzerine düşeni yapmaya devam etmelidir.”
Bu, işçi ve emekçilere burjuvazi ve hükümet cephesinden yapılmış, daha fazla işsizlik, açlık ve yoksulluğun kabullenilmesi çağrısıdır. Ekonomik durumlarını güçlendirenler, yaşamlarını yoksunluklarla terbiye etmeye mecbur tutulanlara “fedekarlık” çağrısında bulunuyorlar. Emekçilerin buna cevapları şimdi daha fazla önem taşıyor. Fabrikalarda, işyerlerinde, sendikalarda, işçi-emekçi semtlerinde dışa vurulan emekçi öfkesi, hakların koparılıp alınmasını sağlayacak bir mücadeleye dönüşmezse eğer, durumlarını düzeltenler hep birinciler olacak ve yoksulluk ve yoksunluk ikincilere pay olmaya devam edecektir.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Taktik icabı!

Bizim yalaka medya döktürdü.
Tayyip beyin, Brüksellere gidip özür dilemesi, efendilerin önünde diz çökmesi, uğruna “kahramanca savaşıma” giriştiği Zina Yasası’nı koltuğunun altına alıp kös kös geri dönmesinin adını koydu:
“Zafer!”
Tayyip efendi onca zart zurt yaptıktan sonra neden tüm söylediklerini yutup efendilerin ayağına kadar gidip diz çökmüş:
“Taktik icabı!”
Böyle yapınca Avrupa korkmuş!
Geri adım atmış?
Avrupa’nın bütün isteklerine boyun eğen, tüm söylediklerini bir güzel yalayıp kahramanca savunduğu yasa tasarısını geri alan Tayyip bey olduğuna göre, geri adımı nasıl Avrupa atmış oluyor?
Hal böyleyse, bugüne kadar yeryüzünde bilinen bütün siyasal terminoloji değişmiş bulunuyor.
Bundan böyle Tayyip bey ne zaman sinirlense, dünyaya meydan okumaya, kimsecikler içişlerimize karışamaz diye bağırmaya başlasa anlayacağız ki yeni bir büyük zaferin arifesindeyiz!
Bileceğiz ki, beyefendi taktik yapıyor!
İki gün sonra çantayı koltuğunun altına alacak, meydan okuduğu efendilerin ayağına koşacak ve yanlış anlaşıldım, ne isterseniz başım üstüne, diyecek.
Biz de o zaman anlayacağız ki, memleket yeni bir zafer kazanmıştır!
Tayyip bey, engin taktik dehasıyla bir büyük başarıya daha imza atmış, elin gavuruna kan kusturmuştur!
Ve kimbilir Avrupalı diplomatlar bundan sonrası için ne büyük endişelere kapılmıştır.
“Tayyip bey çok büyük taktisyen adam be!”
“Çok da kararlı!”
“Tam iki gün kararında direndi!”
“Ancak üçüncü gün öğlene doğru af dilemeye gelebildi!”
***
Demek ki, “Biz Türk’üz, içişlerimize karıştırmayız” sözleri de taktik icabıymış?
O zaman mesele biraz daha karışık bir hal alıyor.
Hakkâtan konu aydınlatılmayı bekliyor.
Taktik icabı olan şey Tayyip beyin Türklüğü müdür, yoksa “içişlerimize karıştırmayız” sözleri midir?
Çünkü beyefendi iki gün içinde vâkıf olmuş ki, aslında Avrupalıymış!
Ya iki gün sonra beyefendi çıkar da derse, “Ben taktik icabı Avrupalı oldum, aslında Ugandalıyım!”
Der mi der.
Mesele taktik... mevzu zafere giden yolsa, her şeye değer!
Yeter ki işin ucunda taktik, yolun sonunda zafer olsun!
Pekiyi, zaferin sonucu?
Türkiye’ye müzakere takvimi verilecek!
Takvimin yaprakları da bayağı kabarık.
Müzakereler 15 yıl kadar sürecek!
Yani sizin anlayacağınız sayfaları çevir çevir bitmeyecek
Ama yine de yürekler serin olsun!
Başefendimiz bu aralar boş durmaz.
Bakarsınız yeni taktikler daha yapar, şeref dolu zaferlere imza atar!
Zart zurt atıp tutup, sonra da geri basmanın adı taktik...
Atıp tuttuklarının ayağına koşup af dilemenin, koşulsuz şartsız teslim olmanın adı da zafer oldu!
Memleketimiz tarifi imkânsız, yeni icat zaferlerle doldu!
Bizde böyle yönetimler ve böyle yalaka medya varken daha çok “zaferler” kazanırız!

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜK..........Yücel Sayman

Egemenlik

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Anayasa böyle yazar, TBMM Genel Kurul salonunda okursunuz, bayramını her yıl kutlarız.
Doğru ifade egemenliğin halktan kaynaklanıyor olmasıdır, devlet biçimi tanımıyla demokrasinin kuruluşuna ve işleyişine ilişkin aydınlanma düşüncesinin bireyi özgürleştiren özünü vurgular. Toplumun demokratik örgütlenmesinde devlet organlarının işlevlerinin, örneğin yasa koymanın, örneğin ihtilafları yargı yolu ile çözmenin, örneğin gereğinde güç kullanmanın meşruiyet kaynağının halk olduğunu anlatır. Demokrasi benimsendiğinde meşruiyetin kaynağı artık Tanrı değildir, artık kral değildir, bundan böyle halktır.
Egemenlikle güç arasında sıkı bir ilişki vardır. Toplumsal yaşamda adalete ulaşacaksak gücün çözüm olmaktan çıkacağı bir topluma ulaşacağız demektir; oysa böyle bir topluma ulaşabilmek için güç kullanmak gerekmiyor mu ? Güç kullanmanın ortadan kalkacağı topluma güç kullanarak ulaşabilmek! İnsanlığın üstesinden gelemediği bir denklem. Denklemi çözmek için meşruiyetini kabul edeceğimiz bir “egemenlik” alanı yaratmak gerekir.
Şöyle başlasak: Her birimizin bireysel gücü var. Gücümüz kişiliğimizin yaratıcı, istendiğinde yok edici bileşkenidir. Ve gücümüzü kendi varlığımızı geliştirmek uğruna kullanabilmemiz doğanın sunduğu olanaktır. Bu olanağı her durumda hak olarak kabul edebilir miyiz, kabul ettirebilir miyiz, kabul ettirmeli miyiz ?
Canlı varlık türü olarak insanı diğer türlerden ayıran en önemli özelliği maddi-manevi varlığını becerileriyle geliştirebilme yetisidir. İnsan kişiliğini oluşturan tüm özellikleri koruyarak, dilerse bu özelliklerden hiç birinden, bunlar diğer insanlarınkilerden farklı da olsalar vazgeçmeksizin varlığını geliştirebilme olanağına sahiptir. Bu olanağı, yine varlığının bir özelliği olan güce başvurarak kullanabilir. Böylece bireysel gücün insanın maddi-manevi varlığını, kişiliğini oluşturan tüm faklılıkları koruyarak geliştirebilmesinin aracı olduğu sonucuna ulaşırız. Bu sonuç, bizi bireysel gücü kullanmanın hak olduğunu söylemeye götürür. İşte o zaman gücü her şeyin üzerine çıkarır, güçlüye boyun eğeriz.
Tarihi boyunca insanoğlu bir yandan bir kısım insanın bireysel gücü örgütleyerek diğer insanların maddi-manevi varlıklarını geliştirmeleri, diyelim kaderleri üzerinde söz sahibi olabilmesinin yollarını döşemiş, öte yandan o diğer insanların kaderlerine sahip çıkabilecekleri toplumsal gücü yaratmanın yollarını aramıştır.
İşte aydınlanma düşüncesi demokrasi önerisiyle bireyin gücünü, bu güç onun kişiliğini oluşturan unsurlardan biri olduğu için meşruiyetin kaynağına oturtmuş, toplumsal örgütlenme tasarımıyla bireysel gücü toplumsal güce dönüştüren yapıları ve işleyişini sağlamaya yönelmiştir.
Toplumun demokratik örgütlenmesinde halkın egemenliği, bireysel gücün demokratik süreçlerden geçerek toplumsallaşmasını, toplumsal güce yani kamu gücüne dönüşmesini ifade eder.
Halkın egemenliği denince, ben maddi-manevi varlığımı tüm farklılıklarımı koruyarak ve bu farklılıklarım temelinde geliştirebilme hakkının güvencesini anlarım: Halk egemenliği kişiliğimde var olan, benliğimi oluşturan egemenliğimin silinmeksizin, yok olmaksızın toplumsallaşmasıdır, benim, senin, her bireyin egemenliğinin toplamından oluşan meşru gücün ifadesidir.
Temel amacı maddi-manevi varlığımızı geliştirmenin vazgeçilmez araçları olan özgürlüklerimizi somut eylemlerin yıkımlarından korumak ve toplumsal gelişmenin yolunu açık tutmak olan ceza kanunu tasarısının TBMM’den çekilmesi beni egemenlik üzerine düşündürttü.
Sanki egemenlik millete değil kayıtsız şartsız TBMM’ye ait ! Üstelik bağımsız olması gereken TBMM halkın egemenliğini unutunca yürütmenin vesayetini kabulleniyor.
Egemenliğin meşru kaynağı tek tek bizleriz, bizlerden soyutlanmış ve çoğunluğun egemenliği anlayışına dönüşmüş herhangi bir kurumsal yapı değil.
Egemenliğimize sahip çıkmamız gerekmiyor mu ?

e-posta:
yucelsayman@evrensel.net

  Başa dön

  KİRVEME MEKTUPLAR..........Mıgırdiç Margosyan

“Biz Türküz” meselesi

Kirvem,
Bildiğin gibi son zamanlarda ülkenin gündemine tepeden inme gelip yerleşen şu mendebur “zina” lafını tam da rafa kaldırmışken, artık belden aşağı bu konuyu bir tarafa itip zihinlerimizi biraz da ülkenin çözüm bekleyen sürüsüne bereket çok daha ciddi “iş”lerine odaklayıp bunlar için kafa yormamız gerekirken silbaştan döne döne aynı noktaya bu kez de hemi de başbakanımızın yine durduk yere ortalığı velveleye verip kopardığı tantana sayesinde bodoslamadan daldık..
Kirvem “zina” meselesi bu saatten sonra daha ne kadar su kaldırır ya da sokaktaki vatandaştan taa tepemizdeki “yetkili” zevatın en kellifellisine kadar bundan böyle kimler hangi taraklarda bu konuyla ilgili ne tür bezler dokuyup ahkâm kesip neler yumurtlayıp dururlar gerçekten bilemiyorum ama, özüme göre bu işin cılkı öylesine fazla çıktı ki; iş, dallanıp budaklanıp nerden nereye gelip gelip nihayet başbakanın şu veciz ifadesine dayandı:
“Biz Türk’üz!”
Sonra?
Sonra da “İlle de AB’ye gireceğiz diye bir şey yok. AB olmazsa olmaz değildir de...”
Eh doğru söze ne denir ki!
Öyle ya ille de “AB’ye gireceğiz” diye tepinmenin bir alemi yok...
Zaten kırk yıldan beri iktidarıyla, muhalefetiyle kendi aramızda yerine göre grekoromen, yerine göre Kırkpınar yağlı güreşlerine taş çıkartırcasına kıran kırana güreşip şu ya da bu şekilde “muassır medeniyet’i yakalama sevdasıyla başımızı hep “Evropa”dan yana çevirip ter ter tepinip durmadık ki!!!
Hatta ve nitekim seçim sandığından büyük bir ekseriyetle çıkıp tek başına “iktidar” olmanın sarhoşluğuyla eloğlunun kapısını çok daha fazla aşındırıp, elalemin eşiğinde volta atarak eh gari bize biraz koltuk çıkıp artık aranıza “duhledin” diye diller de dökmedik!!!
Hatta ve netekim onlarla ufaktan ufağa yarenlik ederken “sözde” ustaca manevralar sergileyip “Hemşerim bizleri kucaklayıp bağrınıza basın ki, sizlere bir zamanlar ‘patates dinli’ diyen diller utansın!” türünden yağcılıkla bir zamanlar ellerine peşkir verip ayağına takunya sürdüğümüz “büyük”lerimizin kulağını haşa ve de kat’a hiç mi hiç çınlatmadık elhamdülillah!!!
Kirvem beğenelim veya beğenmeyelim, şu ya da bu safta yerimizi mertçe, dürüstçe belli edelim veya etmeyelim artık bilinen bir gerçek var ki: o da, Misak-ı Milli coğrafyası içinde yaşayan halkımızın büyük bir çoğunluğu haklı ya da haksız nedense tüm umut”larını şu “gavur”un dölü AB’ye odaklamış vesselam!
Hani belki günün birinde yani yakim balık kavağa çıktığında, ya da iki hörgüçlü uyuz bir deve kazasız belasız hendek atlatmayı becerdiğinde ol vakit bizler de bir zamanlar kapısına kadar dayanıp bir türlü fethedemediğimiz Viyana’lardan bu kez tornistan etmeyip içeri daldığımızda yüzümüz gülecek...
Gülecek... çünkü yıllardan beri kendi içimizde çözmeyi başaramadığımız, “kol kırılır yen içinde kalır!” düsturuyla irili ufaklı, maddi manevi bir sürü sorunumuzu cavalacoz hesapların girdabında boğulup, bunları görmezlikten gelerek erteleyip acı bedeller ödeyip nihayet duvara toslayınca geldiğimiz noktada madem ki “umut fakirin ekmeği”yse... o halde bir gün bu ekmekleri hatta pasta niyetine yiyecek “Memet”ler gözlerini bu “el kapılarına” dikmekten vazgeçmeyecekler...
Üstelik niye vazgeçsinler Kirvem?
Çünküme... milletçe eğer hepimizin gözleri toptan, kulliyen birer ağaç kovuğu değilse, milletçe hepimiz gerçekten de tümüyle bakar kör değilsek nitekim az-çok görüp hissediyoruz ki, şu son zamanlarda eloğlunun adına bilmem ne “kriter”i, bilmem ne “şart”ı şurtu deyip dayatıp bastırdığı kimi “yaptırım”lar sayesinde gıdım gıdım da olsa işlerimiz biraz yoluna girmeye başladı zo!
Yok Kirvem nankörlük etmeyelim ka! Nah bizim “başefendi” kofti bir meseleden nerden nereye efkârlanıp netekim “Biz Türk”üz!” deyip posta atmaya kalkıştığında aklı başındaki hiç kimse de kalkıp “Monşer Siz Türk’seniz, biz de Fransız’ız ne yani!” ya da yine bu minval üzre “Hop hemşerim! Bu işlerin Türk, İngiliz, Yunan, İspanyol olmayla kel alakası vardır; bu tür söylemler ırkçılık kokoor!” deyip efelenmektense, belki de anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az kabilinden efendice verdiği cevap özüme göre yenip yutulur cinsinden değildi Allahvekil!
“Biz Türkiye’ye değil, Türkiye Avrupa birliğine girmek istoor!...”
Neyse olan oldu torba doldu, hani terzinin kırk kere ölçüp sonra da biçtiği kumaş yerine başefendinin kırk kere düşünmektense alelacele döktürdüğü “inci” yüzünden gari umarım bir çuval incir tümüyle berbat edilmeyip, kırk yıllardan beri emekleyerek gelinen noktada işler daha çetrefil kulvarlara dökülüp hepimizin keyfi tümüyle kaçmaz.
Ha bunun için yapılması gereken şey ne mi?
Özüme göre efelenip ortalarda çalım atmaktansa her zaman her koşulda tıpkı bundan önceki “yetkili ağız”ların başları her sıkıştığında önceden iyice düşünüp tartıp biçmeden sarfettikleri kimi laga lugaların yankısı fazlasıyla “terso” olduğunda baş vurdukları o meşhur kurtarıcı lafa sığınmaktır:
“Söylediklerim yanlış anlaşıldı netekim!!!”
İşte ol zaman yanlış hesapların Bağdat’tan dönüp ortalığın biraz daha yatışması belki de biraz daha mı kolaylaşır Kirvem, kim bilir...

e-posta:
mmargosyan@hotmail.com

  Başa dön

  SADEDE GELELİM..........Cem Somel

Memurun ateşle imtihanı

Kapitalizmde piyasa mekanizması, insanlar ve sınıflar arasındaki sömürü ilişkilerini bulanıklaştırır, gözle görülmez hale getirir. Kapitalist toplumda bir de devlet vardır ve devletin bütçesi piyasa dışında yönetilmek zorundadır. Devletin bütçesine kimin ne verdiği ve kimin ne aldığı ortadadır. Bu sebeple bütçe, sınıf mücadelesinin zaman zaman yoğunlaştığı bir mücadele alanıdır.
AKP iktidarı, bütçede toplanan kamu gelirlerinin önemli bir payını sermayedar sınıfa yedirmekte kararlıdır. Azminin kanıtı, IMF ile süren kredi ve denetim ilişkisini yeni bir anlaşma ile temdit etme kararıdır. IMF ilişkisi, kamu maliyesini sermayedarlar lehine yönetmek için emekçilere baskı yapma aracıdır.
Devlet Bakanı Şahin, memurların istediği oranda yapılacak bir zammın bütçeye 72 katrilyon liralık yük getireceğini, 2005 yılı bütçesinde muhtemel geliri 112 katrilyon lira olarak öngördüklerini söylemiş. İç ve dış borç ödemeleri için 60 katrilyon lira ayırmağa mecbur olduklarını belirtmiş. Kamu emekçilerinin isteklerini kabul edersek vergilerle sadece memur maaşlarını ve borçların bir bölümünü karşılayabiliriz, yatırım yapamayız, demiş. Bu, personel harcamaları ile borç ve faiz ödemeleri arasında öncelik, faiz ve borç ödemelerindedir demektir. Kamu gelirlerinden borçları ve faizleri tam tamına ödeyeceğiz, elde ne kalıyorsa cari harcamalara ve yatırımlara tahsis ederiz, demektir.
Bu anlayışın nasıl bir bütçe öngördüğünü, 2003 yılında konsolide bütçenin gerçekleşen harcama rakamlarının manzarasında görebiliriz: cari harcamalar 38.4 katrilyon TL (bunun 30.2 katrilyonu personel harcaması); yatırım 7.2 katrilyon; transferler 94.5 katrilyon (58.6 katrilyonu faiz ödemeleri) olmuştur. AKP’nin insafına kalırsa 2005’te de manzara böyle veya daha kötü olacaktır.
2004 yılındaki bütçe uygulamaları da AKP’nin sermayedarlara bütçeden transfer yapma azmini kanıtlamaktadır. Maliye Bakanlığının internetteki tablolarına göre, 2004 Ağustos sonu itibariyle kosolide bütçe ödenek toplamı 154 katrilyon imiş. İktidar bunun sadece 89 katrilyonunun harcanmasına izin vermiş. Emekçilerin önemli ihtiyaçlarını sağlayan katma bütçeli kuruluşlardan, Devlet Su İşlerinin ağustos sonuna kadarki 2.6 katrilyon ödeneğinden 1.3 katrilyonunu kullandırmış. Köy Hizmetlerinin 1.7 katrilyon ödeneğinden 1.0 katrilyonunu kullandırmış. Temiz su sağlama hizmetinden, köy hizmetlerinden tasarruf ediyorlar. Durun... Sineğin kanadından yağ çıkarmağa azimli olan AKP, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Müdürlüğüne ayrılmış 274 trilyon liracık ödeneğinin de sadece 140 trilyonunu kullandırarak, kimsesizlere, öksüz ve yetim çocuklara yapılacak yasal harcamalardan da 134 trilyon ‘tasarruf’ etmiş.
AKP bu tasarrufları, sermayedarlara borç ödemesi ve faiz adı altında transfer yapmak için yapmaktadır.
Kamu emekçilerinin kimseye borcu yoktur. Kamu borcunu bu hale getiren kamu harcamalarındaki israftır. Meclis’te koltukların ceylan derisiyle kaplanması gibi harcamalardan kamu emekçileri mi sorumludur?
Kamu borcunu bu hale getiren 1990’lar boyunca yüzde 20’lerde seyreden zaman zaman yüzde 30’ları bulan fahiş faiz hadleridir. Bankaların Hazine karşısında tefecilik yapmasından kamu emekçileri mi sorumludur?
2001 yılında batan bankaları kurtarmak için devletin yaptığı ilave borçlanma, kamu iç borç stokunu milli hâsılanın yüzde 29’undan yüzde 69’una çıkarmıştır. Sermaye iktidarlarının yönettiği Banka Denetleme Kurulu, bankaları doğru dürüst denetlemeyince (bankaların hortumlanmasına göz yumunca, bankaların dışardan dövizle borçlanıp Hazine bonosu alarak kur riski üstlenmesini önlemeyince) bankaların batmasından kamu emekçileri mi sorumludur?
Kamu emekçilerinin kimseye borcu yoktur. Sermayedar sınıftan bütün emekçilerin alacağı vardır. Gaspedilen hakları, okutamadıkları çocuklarının hüsranı, tedavi göremeyen hastaların acısı, ihtiyar yaşta çalışmağa mecbur kalanların sıkıntıları, izinlerinde, tatillerinde, mesai dışında ikinci iş yapan memurların, işçilerin yiten sağlıkları, hep emekçilerin alacak hanesinde birikmektedir.
Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız “ertelene ertelene büyüyen haklarının teslimi konusunda hükümetin anlayışlı olacağını umduklarını” söylemiş. Sayın Akyıldız, sermaye iktidarlarından anlayış beklemeyin! Üyelerinizin biriken haklarını ancak Memur-Sen ile KESK ile birlik içinde, işçi konfederasyonları ile dayanışma içinde mücadele ederek alabilirsiniz.
İktidar önümüzdeki günlerde emekçilerin dikkatini memurların toplu görüşme/sözleşme mücadelesinden uzaklaştırmak için, AB’den müzakere tarihi almayı, enflasyon oranını, ‘piyasaların güvenini’ malzeme olarak kullanacaktır. Bu çabaları boşa çıkarmak ve tüm emekçilere birlik ve mücadele örneği vermek, kamu emekçilerinin çoluklarına çocuklarına karşı borcudur.

e-posta:
csomel@yahoo.com

  Başa dön

  NOT..........Vedat İlbeyoğlu

Kim ABD’ci?

Malum; Kürt hareketinden Amerikancı bir grup koptu. Amerikancılıklarını inkar ettikleri de yok. Tam tersine, bununla övünüyorlar. İnsan neyiyle övünür? En güçlü bulduğu yönüyle değil mi? Bunların en çok övündükleri şey, ABD tarafından adam yerine konulmak oluyor. Yani, kendilerini en güçlü gördükleri yanları gözü kara bir ABD uşaklığıdır. Güçleri, piyonluklarıdır! Peki, “basit bir uşaklık örneği”, deyip geçmek mi gerekiyor? Hayır! Siyasette piyonların önemi, piyonluk yaptıkları güçten kaynaklanır. Denildiği gibi; “Kendileri güçlü değil de, onları kullanmak isteyenler güçlüler...”
Kürt demokratik hareketi açısından sürpriz sayılmamalı. Zira Amerika’nın Kürt sorununa “ilgisi”, hep aleyhlerine oldu. Türkiye, Kürt direnişini ezmeye çalıştığı o çok çok “özel” savaşta da hep ABD’nin desteğini aldı. Bu karşılıksız bir destek değildi elbette. Silah satımından, siyasi, askeri ve diplomatik rüşvetlere kadar, çoğu karanlıkta kalan, bir dizi “karşılık”tan bahsedilebilir. Yani Kürt sorunu ABD’nin Türkiye ile ilişkileri açısından tam bir siyasi, askeri ve ekonomik “kazanç kapısı” oldu. Bu son atakla da Kürt hareketini bölerek, Türkiye’yi çözümsüzlük politikalarında cesaretlendirici bir “katkı”da bulunmuştur.
Sadece bu değil tabii ki. ABD açısından, bir taşla vurulması hesaplanmış çok kuş var! Evet, bir yandan, Türkiye’deki çözümsüzlük halinin sürmesi yani “kazanç kapısı”nın kapanmaması isteniyor. Ama bu yapılırken de, bir “çözüm unsuru” rolü oynanıyor. Türkiye’ye verilmiş, “PKK’yi askeri operasyonla değil de farklı yöntemlerle bitireceğiz”, şeklindeki “baba sözü”nün “gerekleri yerine getiriliyor”, izlenimi veriliyor. Böylece Türkiye teskin ediliyor. Bu arada bir başka şey de kotarılmaya çalışılıyor. Aslında Türkiye’yi başka koşullarda oldukça rahatsız edebilecek bir gelişme bu. Amerika ‘Güney’de yaratmış bulunduğu, kendi bölge stratejisine güdümlü “Kürt tipi”ni ‘Kuzey’e de transfer etmenin temelini atmış oluyor. Böylelikle, “PKK’yi böldük” uyuşturucusunu yutturduğu Türkiye’nin olası tepkilerini yatıştıran ABD, kendi Kürdünü burada da yaratma çabasında mesafe katediyor. ‘Kendi Kürdü’nü yaratmak ise, o soruna ilişkin yeni inisiyatif olanağı elde etmek demektir. Amerika’nın Kürt hareketini bölerek tasfiyeye götüreceği beklentisiyle avunanlar, gerçekte, kendi ayakları altındaki zeminin giderek kayıyor oluşunun farkında mıdırlar acaba? Bu komploculukla hangi tarihsel sorun halledilmiştir ki! İkincisi, “dış güçler”e, özel olarak da ABD’ye havale edilmiş böyle bir “çözüm”, geçici kazançlar sağlasa bile, bu, yine bizzat ABD’nin inisiyatif kazanması anlamına gelmez mi? İstenildiğinde, istenildiği gibi kullanılabilecek bir inisiyatif!
Amerikancılara sözümüz yok. Onlar bütün bunların farkındadır. Peki “Amerikan karşıtı” geçinip de olup biteni ellerini ovuşturarak izleyen sol-aydın, Kemalist çevrelere ne demeli! “Bölücü fitne bitiyor” sayıklamalarıyla “ulusalcılık” mı yapılmış oluyor? Amerikan icraatlarından güç bulan bir “ulusalcılık”, özünde, AKP’nin dindarlığına ya da şu son Osmancığın Kürtçülüğüne benzemez mi?
Hem bu çevrelerin açıklamak durumunda oldukları bir başka şey daha yok mu? Kürt hareketini başından beri “Amerikan piyonluğu”yla itham eden ulusalcılarımız şimdi ne diyorlar acaba. Özellikle anti ABD’ciliklerini anti PKK’cilikle özdeşleştirenler...
Hatırlanacaktır, bu çevrelerde epeyce infial yaratan “ABD-PKK görüşmesi” haberleri, Kürt hareketinin “ABD güdümlü” olduğuna dair “tezlere” dayanak yapılmıştı. Şimdi Osman Öcalan itiraflarında, “Evet görüştük, ABD bize hep değişimi telkin etti” diyor, ama bu talebin örgütteki “muhafazakar, sol, otoriter” yapı tarafından kabul görmediğini, değerlendirilemediğini, “sürecin önüne geçildiği”ni söylüyor. Buyrun şimdi; bizzat Amerikancılığa iltihak emiş biri tarafından söylenenler ortada: Harekette Amerika’yı anlayamayan, ‘Amerikancılık’ olanağı ve şansını değerlendiremeyecek ölçüde bir muhafazakarlık var! Hani PKK Amerikancıydı! Hani tümüyle ABD planlarının bir piyonuydu! Öyleydi ise bu Amerikan eliyle bölme operasyonu nereden çıktı? Zaten Amerikancı olanı yeniden bölmek gibi bir saçmalık mı yoksa! Gerçek ortadadır; “PKK Amerikancıdır, Kürt sorunu da dış kaynaklı fitnedir” tezi bir kez daha iflastadır. Bu bakış, sorunu giderek daha çok “dış” müdahalelere açık hale getirirken, gelişmeler ise gerçek bir çözümün giderek daha çok “içselleştiğini” gösteriyor. Peki söz konusu çevreler bunun farkında mıdır? Lafı mı olur! Örneğin bir zaman Kürtlerin “genel af” talebini bile “Amerikan planı” olarak yansıtan Cumhuriyet gazetesi, bu son süreci ne kadar iyi anladığını hemen gösteriyor. Ne mi yapıyor? “Efsanevi Komutan” Hasan Kundakçı Paşa’nın “Özel savaş” anılarını yayınlıyor. Ne zamanlama değil mi! “Şöyle kovaladık, böyle kaçtılar” muhabbetleri... PKK’liler kaçarken biribirlerine “Atatürkün askerleri gibi üzerimize geliyorlar...” şeklinde telsiz anonsları geçiyorlarmış! Oh ne güzel!
Paşa’yı anladık, o emekli askerdir, anlatacak başka şeyi olmadığı için bunları anlatacaktır. Peki ya bu misyon sahibi Cumhuriyet’in söyleyecek yeni bir şeyi yok mudur?

e-posta:
vedatilbey@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net