www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



UFUK ____Fatih Polat
“Zina tartışması”nın önü arkası

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Alemdaroğlu olayı

bilgi işlem ____Uğraş Işık
Yedek programları ile sistem yüklemek

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
Tarihsel kambur

YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ____Gülsüm Cengiz
Plastik palmiyelerin gölgesinde!..

EKONOMİ DÜNYASI ____Tahir Şilkan
İşsizliğe çözüm önerileri

GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Herkesin bildiği bir gerçek!

ARA SIRA ____Recep Türkyılmaz (*)
Haklarımız için birlikte hareket edelim

ROJEVA CİWANAN ____İlhan İlbay
O.Öcalan ve gençliğin tavrı

ARA SIRA ____Orhan Miroğlu*
Ulusal hafızamızın ortak adı: Musa Anter

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
Güç birleşimi

  UFUK..........Fatih Polat

“Zina tartışması”nın önü arkası

"Zina" tartışması, TCK Tasarısı'nda yaşanan bir mola mı, yoksa Türkiye-AB ilişkilerinde müzakere tarihini öteleyecek kadar ciddi bir düğüm noktası mı?
Erdoğan'ın "zina" ile ilgili düzenleme konusundaki çıkışını, önce "Bu bizim Türkiye ile ilişkilerimizde belirleyici olmaz ama, tutumuzu etkiler" anlamına gelen açıklamalarla karşılayan AB yetkilileri, daha sonra bunu bir müzakere şartı gibi öne sürüp "Türkiye kırmızı çizgiyi geçti" dediler.
Bu zıtlaşmanın ne anlama geldiğine ve nereye varabileceğine dair sorulara ilişkin olarak şunlara işaret edilebilir.
Erdoğan, "zina" ile ilgili düzenleme konusunda ısrarcı bir tavır koyarken, "Her partinin bir üslubu vardır ve bunun da gözetilmesi gerekir" demişti. İçerideki siyasi gücünü, büyük ölçüde ABD, AB gibi Türkiye üzerinde etkili dış odaklarla yakın durarak sağlayan, AB konusunda da bugüne kadar ki, "en AB'ci" lider görüntüsü veren Erdoğan'ın bu tutumu, onu yakından izleyen ve destekleyen yazarlar ve yorumcular arasında bile endişeyle karşılandı. Zaman bu kadar daralmışken, kendi siyasi geleceğini bile riske edebilecek böylesi bir tavrı onlar da Erdoğan'dan beklemiyorlardı.
Erdoğan'ın bu tavrında, kendi tabanı içindeki muhafazakâr kesimlerin desteğini almaya oynama arayışının etkili olabileceği yapılan yorumlar içinde en öne çıkanı. Ancak dikkat çekilmesi gereken başka bir nokta daha var. Erdoğan'ın bu çıkışı, muhtemelen kendisini zorlayan başka güçlerin endişelerini de dengeliyor.
ABD'nin, Kuzey Irak'ta Türkiye'ye "özerk" bir inisiyatif alanı sağlayan Türkmenleri de devre dışı bırakma tutumunu başka bir noktadan tamamlayacak biçimde AB'nin genişlemeden sorumlu komiseri Verheugen'in Türkiye'de DEP'lilerle ve Kürt çevreleriyle girdiği ilişki muhtemelen Genelkurmay dahil etkin çevlereler içinde rahatsızlık yarattı. DEP'lilerin bırakılmalarının ardından yaptıkları bir dizi açıklama üzerine Genelkurmay'dan dile getirilen rahatsızlık hatırlanıldığında, bu hassasiyetleri gözardı eden tutumların da aynı rahatsızlığı yaratacağı görülmelidir.
Batıcılığın ve onunla bağlantılı olarak AB'ye girmenin askeri çevreleler tarafından bir "cumhuriyet hedefi" olarak görülerek desteklendiği biliniyor. Burada sürtüşme daha çok bu giriş sırasında ipleri tamamen elden bırakmama kaygısından kaynaklanıyor.
Bizce Genelkurmay başta olmak üzere geleneksel bürokrasiyi temsil eden güçler, Türkiye'nin kırmızı çizgilerini silikleştiren bu sürecin kendi dengelerini de çözen bir noktaya varmaması için araya bir "kontrol freni" koymak istiyorlar. Yani Türkiye'nin AB'ye girişini engelleyecek değil, Kürt sorunu başta olmak üzere kritik görülen konularda "Türkiye'nin endişelerini" gözetecek bir şerhi bu üyeliğin içine yedirmek istiyorlar.
Erdoğan'ın "zina" üzerinden yaptığı çıkış, birçok konuda takiyye yaptığı muhafazakâr tabanını biraz olsun tatmin etme kaygısını da içeriyordur.
Ancak bunun payı, dışarıdan bakılarak abartıldığı kadar mıdır?
Türkiye'de muhafazakâr kesimler içinde örgütlü tarikatlar bile, piyasa sürecine eklemlendiler ve onunla karşı karşıya gelecek bir noktada direnmekten çok büyük ölçüde vazgeçtiler. Nakşilerden Fethullahçılara kadar, etkin tarikat ve cemaatlerin kontrol ettiği sermaye çevrelerinin önemli çoğunluğu yabancı ortaklıklı. Fethullah Gülen ABD'de yaşıyor ve Türkiye'nin geleceğini, başta ABD olmak üzere AB'nin de dahil olduğu küreselci güçlerle uyumlu bir dış politika da görüyor.
AB'deki sertleşmenin kaynağında ise, ABD karşısında el pençe divan duran Türkiye'nin kendilerine gelince "aslan" kesilmesine tahammül edememe durumu rol oynamış olabilir.
Dün Cumhuriyet gazetesi, "Hükümet, TCK üzerinden oyun oynandığını savunurken, AKP'li milletvekilleri yönetimi eleştirdi" üst başlığı ve "Siyasi sakarlık" başlığını manşetine taşıdı. Zaman gazetesi ise, aynı konuyu Cumhuriyet'in manşetiyle aynı tarzda manşetine taşıdı: "Tartışma, Türkiye'nin AB'li destekçilerini zorda bıraktı."
Bu kesişme bile Erdoğan'ın restinin çok uzun ömürlü olamayacağına işaret ediyor. Erdoğan'ın en geç birkaç gün içinde, durumu toparlaması ve gerekçesini açıklarken de bu seslere kulak verdiğini öne sürmesi şaşırtıcı olmaz.


e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Alemdaroğlu olayı

Sultan Süleyman’a kalmayan bu dünyanın İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’na da kalmayacağı kesindi.
Adamın yaptığı icraatlara, koyduğu kurallara, infazlarına bakarsak, üniversite yöneticisinden çok padişaha benzediği açıktı.
Eğer Alemdaroğlu, IV. Murat döneminde sadrazam olsaymış, IV. Murat bir yandan, o bir yandan inanın ellerinden uçanla kaçan bile kurtulmazmış!
Düşünün diktatör YÖK bile ona daha fazla tahammül edemedi!
Hakkını vermek lazım son konuşmalarından birisinde kürsüden Aktolgalı Beylerbeyi gibi, elini havada kılıç gibi sallayarak Yunanistan’a ve Kıbrıs Rumlarına cihat ilan etmesi çok duygulandırıcı ve göz yaşartıcı bir sahneydi!
Her ne kadar Alemdaroğlu’nu görevden alma raporu sır gibi saklansa da, bizce Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarına yönelik sefer hazırlıklarının etkisi olmuştur.
Büyük ihtimalle, devlet büyükleri, Alemdaroğlu’nun bir sabah Ege kıyılarında, yanında müritleriyle “Allah, Allah!” diye bağırarak Yunanistan’ı istilaya kalkmasından korkmuşlardır!
Hatta Azerbaycan eski Devlet başkanı Haydar Aliyev’e darbe yapmaya kalkarken darbeyi yiyen ve zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in araya girmesiyle paçayı kurtaran Ferman Demirkol’u Yrd. Doç. kadrosuyla üniversitede görevlendirmesi cephe gerisinin tahkimi, harekat merkezinin kuvvetlendirilmesi biçiminde yorumlanmış olabilir!
Fakat tam Yunanistan’ı alacak, Rumları Kıbrıs’tan atacakken kendisinin devrilmesi iyi olmadı!
Ki, hoca savaşta zayi edeceği 100 bin şehidi bile hazırlamıştı!
Fakat şehitlerin üniversite kadrosundan mı yoksa taşerondan mı olduğu konusunda bir açıklama yapmaması kendisine yakışmadı!
***
Alemdaroğlu’nun görevden alınması ile ilgili olarak, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Gencay Gürsoy ve Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Kadir Ergin hocalarımızın açıklaması ha bu gün, ha yarın derken elimizde bekledi. Bu bakımdan kendilerinden özür dileyerek açıklamaya biraz gecikmeli olarak değinebiliyoruz:
“K.Alemdaroğlu’nun “Laparoskopik Cerrahi” adlı kitapta P.Quilici’nin “New Developments in Laparoscopy” kitabından intihal yaptığı bugün artık kanıtlanmıştır. Bu durumda Alemdaroğlu’nun değil rektörlük, öğretim üyeliği görevinde dahi bir dakika tutulmaması gerekir.
Önce Yunanistan ile bilimsel temasların rektör tarafından keyfi olarak yasaklanması, arkasından Yunan Dışişleri Bakanı Y. Papendrau’ya İstanbul Üniversitesi eğitim yılının başlattırılması.
Yüz binin üzerinde şehit verilerek Kıbrıs ve Yunanistan’ın alınabileceği tehdidi.
Zamanın Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in TBMM’deki konuşmasında değindiği, bilimdışı faaliyetlerinden adını duyduğumuz Ferman Demirkol’un, Hukuk Fakültesinin kuvvetli muhalefetine rağmen rektörlükçe Yrd.Doç. olarak atanması ve B.Tanör’e dersten el çektirilip F.Demirkol’a devredilmesi.
Bülent Tanör’ün despotluğa karşı direnişini ezmek için yasa ve yönetmeliklere aykırı gerekçelerle öğretim üyeliğinden çıkartılma kararı.
Üniversitede birim kitaplıklarının başlarına gelenler.
Özellikle muhalif öğretim üyelerinin bulunduğu bölümlerin keyfi olarak kapatılması (Siyasal, İktisat Fakülteleri, vb.)
Ülkenin konusunda en kıymetlilerinden biri olan İ.Ü. Kardiyoloji Enstitüsünün keyfi bir tutumla eritilmesi. Anabilim dallarının kapatılması, asistan verilmemesi, hocaların sürülmesi vb. Enstitünün vasat bir kliniğe indirgenmesi.
Keyfi olarak muhalif hocalara kötü sicil verilmesi. Bunların hepsi mahkemeden dönmüş, iptal olmuştur.
Sıralanan hukuka aykırı uygulamalar dava konusu olmuş ve kazanılmıştır. Rektörlük yargı kararlarını uygulamama konusunda başka bir hukuka aykırılığı sergilemeye devam etmiştir.”

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  bilgi işlem..........Uğraş Işık

Yedek programları ile sistem yüklemek

Geçen hafta da bahsettiğimiz gibi bilgisayar kullanıcılarının en çok canını sıkan şey bilgisayarın bozulması ve doğal olarak yeniden kurulması aşamasıdır. Kaybolan programlar, sürücüler, dosyalar ve ayarların telafisi ve yeniden yapılandırılması kullanıcının bir hayli zamanını alır. Oysa bilgisayar kurulduktan ve bütün ayarları yapıldıktan sonra yedeğini almak ve bilgisayar bozulduğunda bu yedeği geri yüklemek bütün sorunlarımızı çözebilir.
Birçok ihtiyaca cavap verebilecek çeşitli yedek alma (image) programı vardır. Herhangi bir arama motorundan “image program” diye arattığımızda karşımıza çıkacak siteler bizlere gerekli kaynağı sunacaktır. Bu image programları arasından işimize yarıyacak optimum programı seçebiliriz. Size önereceğim imaj programlarından birisi olan “Norton Ghost” programı sanırım genel olarak çoğu kullanıcının ihtiyacına cevap verecektir.
Ghost sayesinde kurulu bir harddiski başka bir harddiske, kurulu bir harddiski bir image dosyasına, kurulu bir sürücüyü (partition = C, D, E...) başka bir sürücüye ya da kurulu bir sürücüyü bir image dosyasına sıkıştırmak veya bire bir kopyalamak mümkündür. Ghost programı bir MS-DOS programıdır fakat Windows altında da problemsiz çalışır.
Şimdi bir sürücüyü bir image dosyasına yedek alma işlemini birlikte yapalım. Programı çalıştırınca gelen ekranda “Local” menüsünden “Partition” oradan da “To Image” menüsünü seçiyoruz. Gelen ekran bize kaynak diski sorar. Kaynak diski seçtikten sonra kaynak sürücüyü seçmemiz gerekir. Bu seçimden sonra dosyayı nereye kaydedeceğini soran ekran gelir. Burada en önemli olan şey dosyayı kaydedeceğimiz yerin kaynak sürücü içerisinde bir yer olmaması ve yeteri kadar boş yerimizin mevcut olmasıdır. Yani eğer “C” sürücüsünün yedeğini bir dosyaya alacaksak bu dosyayı “C” sürücüsüne değil de “D” gibi farklı bir sürücüye kaydetmemiz gerekir. Kaydedeceğimiz yeri belirttikten sonra sıkıştırma oranımızı belirtip yedekleme işlemine başlayabiliriz. Sürücümüzün içerdiği data miktarına bağlı olarak bellibir süre sonra yedekleme işlemi biter ve böylece ani sistem göçmelerine karşı en azından sistemi geri yükleme garantisini edinmiş oluruz. Ayrıca oluşturduğumuz yedek dosyasının içerisine “Ghost” programının bünyesinde bulunan “Ghost Explorer” programı yardımı ile dosya eklemek ve de silmek mümkündür.
Olası bir sistem sorununda bilgisayarı yeniden kurmak yerine image (yedek) dosyasından kurmak zaman ve emek tasarrufu bakımından daha akılcı bir yöntemdir. Diyelim ki daha önce yedeğini aldığımız sürücü virüsler ya da ani elektrik kesintisi yüzünden problemli hale geldi. Bu sürücüyü image dosyasından yeniden yüklemek için Ghost’u çalıştırıp “Local” menüsünden “Partition” ve oradanda “From Image” menüsünü seçeriz. Program bize söz konusu image dosyasının yerini sorar. Seçimden sonra kopyalanacak hedef sürücüyü belirtiriz ve onaylayınca geri yükleme işi başlamış olur. Bu yöntemle CD’ye yazdığımız bir yedek dosyası sayesinde yakın donanıma sahip başka bilgisayarları da kurmak mümkün kılınıyor.
Bu işlemde dikkat edilecek husus ise geri yükleme işleminden sora hedef sürücüdeki tüm dosyalar yedek dosyanın yaratılma anındaki haline döneceği için varsa silinmesini istemediğimiz dosyaları başka bir sürücüye taşımakta fayda var. Aksi halde bu işlemin geri dönüşü yok, tüm dosyalar kaybolur...

e-posta:
bilisim@evrensel.net

  Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

Tarihsel kambur

Irkçılık ve neonazizim, Almanya’nın tarihsel bir kamburu.
Birkaç haftadır kamuoyu yeniden bu kamburu tartışıyor. Bir taraftan neonazi örgütlerinin Saarland, Brandenburg ve Saksonya eyaletlerinde oylarını artırması, diğer taraftan “insan Hitler”in son günlerini konu ediden “Untergang” (Düşüş) filminin yarattığı tartışma...
Irkçı örgütler son yıllarda oylarını artırırken, asıl önemli olan “merkez” diye tanımlanan burjuva düzen partilerinin içinde bulunduğu çöküşün kendisidir.
Hükümetin büyük ortağı SPD ülke genelinde, anamuhalefetteki CDU ise eyaletler düzeyinde izlediği politikalardan ötürü oy kaybına uğruyor. Sosyal hakların budanması için birbirleriyle yarışan “merkez” partilerin, izledikleri politikalara rağmen oylarını artırması ya da koruması garip olurdu.
Görünen o ki, “merkez”in çöküşü Doğu Almanya’da Demokratik Sosyalizm Partisi’nin (PDS), Batı Almanya’da ise neonazilerin oylarını artırmasına yol açıyor.
Burjuva siyaset bilimcileri ve basın, merkezin neden “çöktüğü”ne yanıt aramak yerine, olup bitenleri aşırı uçların neden güçlendiği ile tartışmayı sınırlandırarak, toplumsal bir korku ve panik yaratıyor, bu yolla kitlelere, “yıllardır oy verdiğiniz partileri seçmeye devam edin, yoksa aşırılar kazanıyor” demeye getiriyorlar.
Belirtmek gerekiyor ki; neonazi partilerin önemli bir kısmı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devlet tarafından özel olarak örgütlenmişti. Nasyonal Demokrat Parti’nin (NPD) kuruluşu ve yeniden örgütlenme süreci bunun en açık bir örneği. Federal Hükümet, Federal Konsey ve Federal Parlamento tarafından 2000 yılında bu partiyi kapatmak için Federal Anayasa Mahkemesi’nde açılan davanın tam bir fiyaskoyla sonuçlandığını hatırlatmak gerekiyor.
Dava sürecinde, 1964’te kurulan NPD’nin en önemli kurucu üyelerinden biri olan Wolfgang Frenz’in aynı zamanda Kuzey Ren Vestfalya eyaleti Anayasayı Koruma Teşkilatı elemanı olduğu ortaya çıktı. Davada, kapatmaya gerekçe gösterilen NPD yöneticilerinin çoğunun yine istihbarat örgütleri üyesi olduğu, belgeleriyle ortaya konuldu. O dönem en az 100 “neonazi ajan”ın olduğu da basında yer almıştı. Bir zamanlar Doğu Almanya’da artan ırkçı şiddet olaylarının çoğunun, yine ırkçı parti ve onun ilişkide olduğu gruplarda yer alan “neonazi ajanlar” tarafından planlandığı açığa çıkmıştı.
Hele Doğu Almanya’da, “ırkçı ajanların” devletten aldıkları maaşı ırkçı propaganda ve lokallerin açılması için harcadığı hatırlandığında, bu partilerin Doğu’da özel olarak örgütlendirildiği görülebilir.
NPD yöneticilerinin çoğunun istihbarat elemanı olduğunun kesinleşmesi üzerine, Federal Anayasa Mahkemesi, ırkçı partinin yasaklanamayacağına karar vermiş, dosya böylece rafa kaldırılmıştı. Kısacası, ırkçı partiyi yasaklama girişiminin ucu, gelip davacı devletin kendisine dokunmuştu.
Dolayısıyla o zaman başarısızlıkla sonuçlanan yasaklama girişiminin ırkçı partinin işine yaradığını söyleyenler, şimdi haklı çıkmış bulunuyor.
Yani, devlet bir tarafta ırkçılıkla mücadele ederken, diğer taraftan ırkçılığı potansiyel bir güç olarak korumaya özel önem verdi. Neonazi partiler NPD, DVU, REP ve son zamanlarda giderek artan yerel düzeydeki Nazi inisiyatiflerinin yükselişinde, devletin ve istihbarat örgütlerinin önemli payı bulunuyor. Günümüz Almanya’sında insanlık düşmanı görüşlerin propagandasını yapmak üzere tertiplenen ırkçı gösteri, toplantı ve yayınlara “fikir özgürlüğü” adına izin veriyor, bu grupları dağıtmak isteyen antifaşistler ise yıllardır polis copuyla karşılayışıyorlar.
Devlet, Hitler faşizmi İkinci Dünya Savaşı sonrasında çöktüğü halde, neonazizmin kökünü kazımadı ve ona yaşam alanları bıraktı.
Seçim kampanyaları sırasında, göçmenlerin bütün sorunların kaynağı olduğu biçimindeki bayağı propagandaya kulak tıkandı. Federal İçişleri Bakanı Otto Schily ve Bavyera İçişleri Bakanı Günther Beckstein’in “suçlu yabancılar sınırdışı edilsin” açıklamaları ve bu konuda yaptıkları düzenlemeler, yine ırkçı örgütlerin seçim kampanyaları sırasında başlıca taleplerinden biri haline geldi.
Hal böyle olunca, çıkıp, “neonaziler neden bu kadar oy aldı?” demek ikiyüzlülüktür. Irkçılığın hayat bulduğu zemin ortadan kaldırılmadıkça, tek tek ırkçılarla mücadele sonuç getirmez. Sistem ne sinekleri, ne de bataklığı kurutuyor.
Düzen partileri, emekçilerin mücadele ile kazandığı sosyal hakları yok ettikçe, Alman halkı içinde artan işsizlik ve yoksulluktan ötürü sisteme olan güven azalıyor.
20. yüzyılın ilk yarısındaki tarihsel gerçekler, ırkçılık ve neonazizmin ezilen yoksul kesimlerin, işçi sınıfının sorunlarına çözüm getirmediğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösteriyor. Hitler faşizmi, milyonlarca insanı “esir-işçi” olarak tekellerin emrine sundu, onlar da karın tokluğuna bunları yıllarca çalıştırdılar.
Başka bir tarihsel gerçek de şu ki: Tekelci sermaye, devrim ve faşizm arasında bir tercihte bulunma aşamasına geldiğinde, tercihini hep faşizmden yana kullanmıştır. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko dönemleri bunu gösteriyor. Çünkü faşizm sermaye sınıfının egemenliğini sürdürmesi için devreye koyduğu en barbar, en vahşi ve en acımasız, insanlık düşmanı bir yönetim biçimidir.
Bugün Almanya’da ne bir faşizm, ne de bir devrim durumu var. Ancak, sermayenin izlediği pervasız neoliberal politikalar sınıflar mücadelesinin hızla keskinleşeceğini de gösteriyor.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ..........Gülsüm Cengiz

Plastik palmiyelerin gölgesinde!..

İstanbul Alibeyköy’ün çukur bölgesindeki evleri, eşyaları ve çocukları sürükleyip götüren selden birkaç hafta sonraydı. Emep Eyüp ilçesindeki kadınlar; Evrensel gazetesiyle dayanışmada bulunmak için bir kermes düzenlemişlerdi. Kendilerinin, komşularının el emeklerini sergileyip satacaklardı. Bu etkinliğe ben de çağrılıydım; onlarla kitapların aydınlığını ve şiiri paylaşacaktım. Yola çıktığımda çok heyecanlıydım. Bu etkinliğin; selin yaşamlarını alt üst ettiği insanlara küçük de olsa bir umut, bir güzellik katacağını düşünüyordum.
Bindiğim araç Eyüp’ü geçip de Alibeyköy’e yöneldiğinde çevreme bakındım. Selin izlerini taşıyan ve hala küf kokan evleri, dükkanları, kapı önlerindeki çocukların kuşkuyla gölgelenmiş gözlerini gördüm. İçimi bir sıkıntı kaplamıştı; başımı gökyüzüne çevirdim. Gökyüzünde yine kara bulutlar vardı ve hava yağışlıydı. “Yine mi?” sorusuyla burkuldu yüreğim.
İşte tam bu sırada onları gördüm. Yolun kenarlarındaydılar; yol ortasındaki bölümlerde ve kavşaktaki yuvarlak alandaydılar. Sivri uçları ve çiğ yeşil renkleriyle öylece duruyorlardı. Biraz daha ilerde mor ve kahverenkli olanları da vardı. Gövdeyle yaprakların bitiştiği yerde, sarı meyve hevenkleri göze çarpıyordu. Bunlar, gerçek bir ağaç boyutundaki plastik palmiye ağaçlarıydı; ya da meyvelerine bakılırsa hurma ağaçları. Size garip ve gülünç gelecek ama, toprağa dikilmişlerdi. Sanırım, gerçek bir ağaç gibi görünsün diye…
Bugüne dek pek çok şey gördüm, pek çok çelişkili durumla karşılaştım. Ama hiçbiri; selin yaşamlarını cehenneme çevirdiği o yoksul insanların yaşadığı bölgeye dikilen ve cennet ağacı denen o plastik ağaçların yarattığı ironik durumla ölçülemez. (Bu, benim değerlendirmem kuşkusuz.) Çünkü yıllardır her yağmurda sel basan bu bölgede; belediye, kanalizasyon ve altyapıya para aktaracak yerde; halkın parasını hiç de gerekmediği halde bu plastik ağaçlara yatırmıştı.
Biraz düşünen, baktığını gören herkesin soracağı sorular dolandı beynimin içinde: Güneşin, toprağın, suyun böylesine bol olduğu bir bölgeye, neden gerçek değil de plastik ağaç dikilir? Bu ağaçları ülkemize hangi yandaş kurum, kuruluş ya da kişi ithal etti? Bu ağaçlara ne kadar para ödendi? Yoksul halkın parasıyla kim ya da kimler zengin edildi? Selden sonra, o bölgeyle ilgili pek çok kuşkulu durum ortaya çıktı. Şimdi de, halkı evlerinden çıkmaya, oradan ayrılmaya zorluyorlar; kimin çıkarları için, niçin? Aslında, bütün bunlar, öteki kuşkulu durumlar gibi, gazeteci arkadaşların araştıracağı bir konu. İpin ucu nereye varır kim bilir?
Ben bu konunun yaşama kültürü açısından da tartışılmasını istiyorum. Çünkü, yoksul bir semtteki çiğ yeşil, mor, kahverenkli plastik palmiye ya da bazılarına göre kutsal hurma ağaçları, yaşamın naylonlaşmasının geldiği uç noktalardan birisi. Yoksa; yıllardır ev, işyeri ve vitrin düzenlenmesinde plastik çiçekler ve ağaçlar kullanılıyordu. Bu köşenin okurları; benim bu konudaki duyarlılığımı anımsarlar. Plastik Yaşamlar adlı bir yazı yazmıştım yıllar önce. Ayrıca, 1997’de yayınlanan Hepimiz Çevreciyiz adlı oyunumda; plastik çiçeklerin toprağa dikildiğini ve üzerlerine parfüm sıkıldığını anlatan bölümlere yer vermiştim; gülünç olsun diye. 2003’te yayınlanan Son Çiçek adlı çocuk-gençlik romanımda da bu konuyu işlemiştim. Fantazi ve kurgusal bir niteliği olan romanda; plastik ağaç ve çiçek fabrikatörlerinin çıkarı için, her yere plastik çiçek ve ağaçların dikildiğini anlatmıştım. Bu bir fantaziydi, yaşamın plastikleşmesine karşı bir tepki ve uyarı niteliği taşıyordu. Ne var ki, romanın yayınlanmasından kısa süre sonra, gerçek yaşamda da çıktı onlar karşıma. Diyebilirim ki, hiçbir şey, Eyüp ve Alibeyköy çevresindeki plastik palmiyelerin verdiği acı alay duygusunu, iç burkulmasını yaşatmadı bana.
O gün; ıslak yağışlı bir havaya karşın, dayanışma duygusuyla bir araya gelen insanların varlığı ısıttı yalnızca içimi. Oradan ayrılırken; plastik ağaçların gölgesinde öylece bekleşen ve ne yaşam ne de gelecek güvencesi olan çocuklar için duyduğum kaygıyı ise, hiçbir şey azaltmadı…

e-posta:
gulsum@evrensel.net

  Başa dön

  EKONOMİ DÜNYASI..........Tahir Şilkan

İşsizliğe çözüm önerileri

Yılın ilk altı aylık döneminde ekonomideki yüzde 13.5 oranındaki büyümeye karşın işsizlik oranında azalış yerine artış olduğu görülüyor.
İşsizlik oranındaki artış bütün kesimler tarafından önemli bir sorun olarak tartışılmaya başlandı. Hükümetin de işsizlik sorununu önemli bir gündem olarak ülkemizde bulunan IMF heyetiyle yapılan görüşmelerde masaya getireceği iddia ediliyor.
Gerçekte hükümetin işsizlik konusunda bizzat başbakan aracılığıyla ortaya koyduğu düşüncelerin ciddiye alınması güç görünüyor.
Başbakan pek çok toplantıda yaptığı konuşmalarda Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) 1 milyon 300 bin üyesi olduğunu ve her üyenin bir kişiyi işe almasıyla işsizlik sorununun çözüleceğini söylüyor. Başbakanın bu düşüncesinin genişçe bir yurttaş tarafından “doğru ve haklı bir düşünce” olarak değerlendirildiğini söyleyebiliriz.
Ancak TOBB’un 1 milyon 300 bin üyesinden sadece 40 bininin sanayi işletmesi olduğu, üyelerin büyük çoğunluğunun esnaf faaliyeti çerçevesinde bir işçi veya işçisiz faaliyet gösterdiği bilgisi karşısında başbakanın işsizliğe çözüm olarak gösterdiği önerinin gerçekçi olmadığı ortaya çıkıyor.
Patron örgütleri, hükümetin önerisine istihdam maliyetlerinin düşürülmesi yönündeki yeni teşvik önerisiyle karşılık vermiş durumda.
SSK ile maliyenin koordineli olarak gerçekleştirdiği denetimlerde önemli sayıda işyerinde kaçak işçi çalıştırıldığının tespit edildiğini görüyoruz. Denetlenen işyerlerinin üçte birinde çalıştırılan işçi sayısının eksik, yüzde 10’unda ise hiç işçi bildirimi yapılmadığı tespit edilmiş.
Patron örgütleri, sürekli biçimde yeni istihdam ve vergi teşvikleri isterken kaçak işçi çalıştırmaya devam eden ve kaçak işçi çalıştırmanın cezasız kalmasını talep eden üyelerinin sözcülüğünü sürdürüyor.
Hükümetin IMF ile yapılan görüşmelerde işsizlik sorununu önemli bir sorun olarak gündeme getirmesi bize inandırıcı gelmiyor. Yüzde 6.5 oranıdaki faiz dışı fazla öngören devlet bütçeleri ve sürekli biçimde tırpanlanan yatırım ödenekleri bu düşüncemizin kanıtıdır.
Faiz dışı fazla hedefini tutturabilmek için yetersiz yatırım ödeneklerinde kısıntı yapan, istihdam yaratıcı hiçbir yatırım projesi getirmeyen hükümetin işsizlike mücadele isteğinde olduğuna inanmak için neden yok.
Ülkemize verdiği borcun sorunsuz geri dönüşünü sağlamak dışında herhangi bir kaygısı olmayan IMF’nin işsizlikle mücadele konusunda herhangi bir katkısı olmayacaktır. Faiz dışı fazla hedefinin yüzde 6.5’ten yüzde 6’ya düşürülmesini dahi doğru bulmayan IMF’nin patron örgütlerinin önerilerine açık olduğunu biliyoruz.
Patron örgütleri, işçilerin kıdem tazminatı hakkına yönelik saldırıyı, asgari ücretin ülke çapında belirlenmemesi ve 200 milyona işçi çalıştırılmasının olanaklı hale getirilmesi talebini seslendiriyorlar.
İşsizlike mücadele, IMF programı ile başarılacak bir mücadele değildir. İşsizlikle mücadele işçi ve emekçilerin sosyal hak taleplerini dikkate alan bir programla sürdürülebilir. Yatırımlara daha fazla bütçe ayıran, kaçak işçi çalıştırılmasına izin vermeyen sosyal bir program olmadan işsizlik önlenemeyecektir.


 
Başa dön

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Herkesin bildiği bir gerçek!

DİSK epeyce bir zamandan beri “Zincirleri Kıralım” adı altında bir kampanya yürütüyor. Bu kampanya çerçevesinde önceki gün bir konuşma yapan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi; hükümetin “Sosyal Güvenlik Reformu”, “Kıdem Tazminatı Fonu” gibi konularda sermayeden yana yeni düzenlemeler yapmak istediğini belirterek, yürütülecek mücadelenin “bölgesel birlikler” üstünden yapılması gerektiğine dikkat çekti. “Çünkü” diyor Çelebi; “başarı ancak tabanın mücadeleye çekilmesiyle mümkündür.” Kuşkusuz ki, DİSK’in son haftalarda, “kıdem tazminatı”, “sendikal özgürlüklerin genişletilmesi” gibi konularda sesini duyurma gayretleri dikkatlerden kaçmıyor. Ama, aynı zamanda bu gayretlerin, devasa sermaye güçleri karşısında bir ağırlık oluşturmadığı, oluşturmasının çok güç olduğu da tartışılmaz bir gerçek.
Çünkü sermaye cephesinden emekçilere yönelik saldırı; işçiler, kamu emekçileri gibi emekçi sınıfların en örgütlü kesimleri de dahil tüm emekçileri hedef alan sermaye stratejisinin uzantısı olarak gelişmektedir. Bu yüzden de sadece sendikal haklar, sadece kıdem tazminatı, sadece sosyal güvenlik denerek; ya da herkesin mızrağın kendisine yönelik ucuna karşı çıktığı ve öteki emekçi kesimlerin taleplerinin görmezden gelindiği bir tarzda yüründüğünde, niyetler ne kadar iyi olursa olsun gidilecek çok bir yol yoktur.
Nasıl TÜSİAD sadece esnek çalışma, sendikasızlaştırma, İş Yasası, vergilerin düşürülmesi diyerek değil, aynı zamanda kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesi, memurların sözleşmeli olması, kamu yönetiminde reform, AB’ye giriş kriterleri, emeklilerin alacağı maaş, IMF ile yapılan stan by’ın nasıl olacağı gibi kendini doğrudan ilgilendirmese de düzeni ilgilendiren başlıca konuları kendi sorunu olarak ele alıyorsa, sendikalar ve emek örgütleri de tüm emekçi kesimlerin taleplerini kendi talepleri olarak görmek durumundadırlar.
Başka bir söyleyişle; emeklilerin haklarından eğitim ve sağlığın parasız hale getirilmesine, ücretlerden kazanılmış haklara, özelleştirmeden esnek çalışmaya, IMF’ye hayır demekten sendikal özgürlüklere tüm başlıca talepler etrafında sermaye ve onun hükümetine karşı bir mücedele etrafında bir araya gelmeyen sendikaların, emek örgütlerinin, mevcut TİS’leri, hatta ücret gibi basit taleplerini bile kabul ettirmeleri beklenemez.
Yaşananlar açıkça göstermektedir ki başlıca talepler etrafında bir birliğe yönelindiğinde bir adım atma şansı doğacaktır. Bu da apaçık ki Emek Platformu programının ve kaçınılmaz olarak da bileşiminin yenilenmesi için yola çıkmak demektir.
Geçmiş üç yılılk mücadele, gerçek bir Emek Platformu için emek örgütlerinin en üst yönetimlerinin bir araya gelmesinin yetmediğini göstermiştir. Bundan daha da önemlisi; DİSK Genel Başkanı’nın da söylediği gibi, bölgesel birliklerin (bölgesel emek plaformlarının) kurulmasıdır. Kuşkusuz ki bundan sadece şu veya bu coğrafi bölgeden de öte; mümkün olan her ilde her sanayi havzasında bu tür birliklerin oluşturulmasını anlamak gerekir. Ve bu fikrin devamı da her önemli işletmede (fabrika, hizmet kurumu) en tabandaki emekçinin mücadeleye çekilmesi için gerekli organizasyonun yapılması, mücadele komitelerinin oluşturulmasıdır...
Aslında gerçek dostun ve düşmanın ciddiye alacağı bir mücadele için yapılması gereken örgütlenmenin ne olduğunu, mücadele ile az çok ilgisi olan herkes bilmektedir. Ama alışkanlıklar, yığınlara güvenmeme, örgütler, yönetimler, yöneticilerin ilişkileri içinde uzun yılların oluşturduğu (dönem sözcülüğü, örgütler arasında yüksek protokol kuralları koymak, bürokrasi, aracın amaç haline gelmiş olması gibi eğilimler) atalet, bu açık gerçeğin üstünü örtmektedir.
Bögesel birlikler, platformlar, işyerlerinde oluşturulacak, işyerlerinin emek platformları olacak komiteler, böyle mücadele etmek amacı ve anlayışı ile oluşturulursa, emek mücadelesinin, makus talihini yeneceği bir pozisyon edinmesini hiç bir güç önleyemez.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  ARA SIRA..........Recep Türkyılmaz (*)

Haklarımız için birlikte hareket edelim

İki aydır, aslında Türkiye’nin gündemi olan ancak ne yerel ne ulusal basında sıklıkla yer almayan, tekstil işverenleri ile tekstil işkolunda örgütlü Tekstil, TEKSİF ve Öz İplik-İş sendikaları arasında 20. Dönem Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri devam ediyor.
Üstelik işçi sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Sendikalar yaklaşık 50 bin işçi adına masaya oturuyor.
Sermaye bir yandan işçinin tüm haklarını almak için olanca gücü ile hareket ederken ve sermayenin büyük patronları hükümet ile işbirliği içerisine girerken sendikalar arasında halen “sen-ben-biz” kavgası devam etmektedir. Türkiye’de büyük bir işsizlik varken ve sorunlar çığ gibi büyürken -bu üç konfederasyonun fazlalığı bir yana- sendikalar sözleşme döneminde bile birbirlerine düşmektedirler. Şu an devam eden grup toplu sözleşmelerinde işverenler her üç sendikaya da “ikramiyenizden, gıda yardımından, fazla mesailerin yüzde 100 zamlı ödenmesinden vazgeçin” diyorlar.
Kriz avcılığı yapıyorlar
İşverenler her dönem olduğu gibi yine “kriz avcılığı” yapmaktadırlar. Somut bir şekilde “Mevcut çalışanların ikramiyesine, gıda yardımına dokunmayalım. Ama yeni işe girecek olanlara bu hakları vermeyelim” diyorlar. “Çünkü onlar bu sosyal hakları haketmediler” diyorlar. Bunun sonucunda birbirleri ile yarışırcasına, ikramiye ve sosyal hakları olan işçileri işten çıkartıp fabrikaları kısa sürede yeni işçilerle dolduracaklardır. Kendi belirledikleri asgari ücrette çalışan, köleleşmiş bir işçi sınıfı yaratacaklardır.
Büyük tehlikeler kapıda
Aslında çalışan işçiler, tam bir komplo teorisi ile karşı karşıyadır. Kıdem tazminatlarının yüzde 35’i yok edilmek isteniyor. İkramiye ve diğer sosyal hakları elinden alındığı için şu an yıllık kıdem tazminatı bir milyar olan işçinin o zaman kıdemi 650 milyon liraya düşecektir. İşverenler bu kadarıyla kalmıyor, işçiyi, çalışanı bir ömür boyu sürecek sefalete mahkûm etmeye çalışıyorlar. Sosyal hakları olmadığı, işveren daha az SSK primi yatırdığı için işçiler daha düşük maaş alacaktır. Bununla kalsa iyi. Sermayenin büyük patronları hükümet ile işbirliği sonucu, kıdem tazminatlarının on beş güne düşürülmesinin hesaplarını yapıyorlar. Bu tazminat olayı da bu şekilde gerçekleşirse çalışan işçinin yıllık kıdem tazminatı asgari ücret olacaktır.
Birleşelim!
Tüm çalışanların bu sonla karşılaşmamasının yolu hiçbir şekilde sendika ayrımı gözetmeksizin birlikte hareket etmek ve ortak eylemlilikten geçer. Bedeller ödenerek alınan haklar asla teslim edilemez!
(*) DİSK/Tekstil Sendikası BOSSA Şube Başkanı


 
Başa dön

  ROJEVA CİWANAN ..........İlhan İlbay

O.Öcalan ve gençliğin tavrı

Bölgemizde, özellikle Osman Öcalan meselesiyle daha açıklık kazanan ciddi bir plan uygulanıyor. Kürt sorununun “çözümü” iddiasıyla, bir “Kürt AKP’si” yaratma çabaları olarak tarif edilebilecek bu çalışmalar ABD’nin planları doğrultusunda ilerletiliyor. Özellikle burjuva yayın organlarının sürekli işlediği ve güneye gidip Osman Öcalan ile görüşmekten, Diyarbakır’a gelip Kürtlerle görüşmeye kadar ciddi bir plan dahilinde yeni bir yayın politikası geliştirmiş durumdalar. Bu yayın politikasında, gelişmeleri ve özellikle Amerika’nın Kürt sorunu konusundaki politikalarını farklı ağızlardan söyletme ve herkesin ortak talebiymiş gibi bir yanılsama yaratmaya çalışmaktalar.
Bugün açısından tabanda bir bölünme ve ayrılmalar, çözülmeler yaratmamakla birlikte, sorunun asıl önemini oluşturan, Kürt hareketinin Amerikancı bir çizgiye kazanılması çalışmaları önemli bir saldırıdır ve bu nedenle özenle üstünde durulmalıdır. Bu bakımdan tartışmaları basit ve sıradan gelişmeler olarak değerlendirmek büyük bir yanılgı olacaktır.
Bölgede gençlerle sorunu tartışmaya başladığımızda ve özellikle ABD’nin Ortadoğu’daki planlarıyla birlikte ele alındığında, gençlerin de özellikle ABD karşıtı bir çizgide birleşildiği açıklıkla görülüyor. Ancak bununla birlikte Ortadoğu sorunu ve bunun içinde Kürt sorununun “çözümü” konusunda yürütülen büyük burjuva propagandasının etkisiyle kafa karışıklıkları da görülebiliyor. Amerika’nın bölgeye müdahalesinin getirecekleri üzerinden yürütülen tartışmalarda, getirilerin Osman Öcalan ve benzeri işbirlikçiler olacağı açıkça ortaya koyulduğunda gerçeklerin anlaşılması kolaylaşmaktadır.
Tartışmalara müdahalemizi ve ABD’nin planlarına karşı Kürt ve Türk emekçilerinin birleşeceği anti-Amerikan, demokratik ve halkçı bir planla mücadelemizi geliştirmemizi kolaylaştıran olanaklara sahibiz. Özellikle gençlik cephesinden sorun ele alındığında, Amerika karşıtı görüşlerin daha çok ön plana çıktığı görülmektedir. Ayrıca kendi mücadelesinde kimlerle birleşebileceğini de görmektedir gençler. Örneğin geçtiğimiz günlerde Kürt bilgesi Apê Musa’nın anma etkinliğinde taşınan fotoğraflarda yanyana duran Hafız Akdemir, Metin Göktepe, Ferhat Tepe, Namık Tarancı ve diğerleri mücadelenin yanyana getirdiği isimler oldular. Kimlerin, kimlere karşı birarada olduğunu gösteriyordu taşınan fotoğraflar. Burada ön plana çıkan, özellikle DEHAP’lı gençler olmak üzere tüm gençlik kesimleriyle uygulanan ABD planına karşı, demokratik, halkçı bir çizgide birleşmektir.
Yanyana birçok iş yaptığımız gençlerle bu saldırılar karşısında da demokratik, halkçı bir çözüm için ortak tutum alacağımızı açık bir şekilde ortaya koymamız ve gençlerle bu birlikteliği geliştirecek çalışmalarımızın olması önemlidir. Açıklıkla ortaya koymamız gereken bu tutumumuzla yapacağımz işler, ABD’nin planlarının boşa çıkarılması ve Kürt sorununun emekten yana eşit, özgür ve kardeşçe bir anlayışla çözüme kavuşturulması açısından büyük önem taşımaktadır.


 
Başa dön

  ARA SIRA..........Orhan Miroğlu*

Ulusal hafızamızın ortak adı: Musa Anter

Şimdilerde ne olup bitiyor, bu olup bitenleri gözleme imkânlarım yok, ya da sınırlı; ama benim kuşağımın gençleri, insanın kendisini ilk sevdalara, ilk aşklara kaptırmasına benzer bir biçimde; Kürtlüğe ait ilk ulusal duygularına, Musa Anter'in ve onun
emsali Kürt aydınlarının yazdığı metinlerin anlamlarına gizlenmiş, bir halkı savunan meşru ve haklı talepler üzerinden ulaşır ve bir tarihe, bir kültüre, bir halka, bir coğrafyaya ait olmanın ve bu bilince varmanın ilk adımını böylece atmış olurlardı.
O'nun ve Kamuran - Celadet Bedirxan'ın, Kadri ve Ekrem Cemilpaşa, Osman Sabri, Edip Karahan, Canip Yıldırım gibi yüzakımız aydınların, yurtseverlerin, demokratların yaşam öyküleri, ulusal bir tarihle iç içe geçmiş gibiydi ve bu tarihin sayfalarında, sınırlı imkânlarla da olsa yasakları delip, keyifli bir yolculuğa çıkmak; damarlarımızda dolaşan kanımızı kaynatan ilkbahar aylarında, Diyarbakır surlarının dibine kurulan çay bahçelerinin içine yayılan o yumuşak ve serin sessizliğe, şafak vakti oturmak gibiydi.
Orada oturulurdu ve Musa Anter'in, kapağında, yüzünün yarısı tülbentle kapalı, kucağında çıplak bir çocuk taşıyan genç bir Kürt kadınının yer aldığı fotoğrafı bulunan kitabı "Birina Reş" ile, George Politzer'in, kırmızı kaplı, düz-fotoğrafsız kitabı
Felsefenin Temel İlkeleri, alçak, düz masaların üstünde yan yana dururlardı. Biri ulusal bir çığlık, ya da belli belirsiz bir çağrının ardından doğduğuna inandığımız, tarihsel bir aidiyet duygusu verirdi bize; öbürü ise, çağcıl bir zorunluluğun, yani düşünerek hareket etmenin desturu gibiydi, onsuz olunmayacak bir destur.
Mardin'in Stililê (Akarsu) nahiyesinde bulunan Zivingê mağaralarından birinde doğduğunu bilirdik; hayatının sürgünler, hapislikler, kuşatılmışlıklar, ihanetler ve amansız ama belki de gerekli yalnızlıklar içinde geçtiğini de. Apê Musa, "Hayatı roman" denilecek insanlardandı.
Nasıl devam etsem bu yazıya bilmemki, yazıyı sürdürmek için nerden başlasam yeniden?
Zivingê mağaralarının üstüne her sabah bir başka doğan güneşin aydınlığında ve sıcaklığında geçen o şefkat ve merhamet yıllarından mı?
Öldürülmeden önce, İstanbul'da yaşadığı evin, o ziyaretçisi hiç eksik olmayan, dostlukların, ölümsüz anların her gece yeniden kurulduğu o mabedin, Dragos tepelerine bakan salonundan mı?
Yoksa, vurulduğu Diyarbakır 36. Sokak'da upuzun yatarken, onu beyaz saçlarından tanıyan ve sımsıcak ellerini tutup, "Musa amca, ne işin var bu sokakta?" diyen bir Kürt işçisine, "Jı bo xwedê mın bıbın xestexanê" diyen zayıf ama umut dolu sesinin, asıl olan şeye, hayata ve yaşamaya duyduğu saygıdan ve sevgiden mi?
75 yıllık ömründe tanıklığını yaptığı, acısını yaşadığı binbir belalardan, tufandan her nasılsa kurtulmuş Musa Anter; bir hiç, bir kimliksiz, bir ruhsuz insan, sadece kod adıyla yaşayabilen bir yaratık, imal edilmiş ruhsuz bir cani tarafından vurulmadan önce, uzun geceler boyunca, bir alışkanlık gibi, hep tanrıyla konuşurdu. İnsanlara tanrının mesajını ulaştırmak için belki, tanrıyla konuşurdu:
"Ben dün gece tanrıyla konuştum, bana dedi ki, sevginize bir çatı inhisar etmeyiniz."
Apê Musa, hayatı boyunca, bu sevginin, o bir çatı altına hiç hapsolmamış, beton duvarlara sığmamış, hep taşmış; Kürt, Türk, Acem, Arap, Süryani, Yezidi herkesi kucaklamış sevginin ve saygının adamıdır. Sevginin ve saygının adamı, insanı ve inananı.
Tıpkı İmanuel Kant gibi.
Yaşlı, hasta ve hemen hemen kör olan Kant'ın ölümünden dokuz gün önce, onu ziyaret eden doktoruna "insanlığın anlamı hala beni terketmedi" diyen o büyük düşünür gibi; öldürülmesinin üstünden 12 yıl geçen Apê Musa'nın da, 36. Sokak'da kurşunlandığı o anda bile, hayata duyduğu o sevgi ve ömrünü verdiği, insanlığa dair o anlam, onu hiç terk etmemişti.
Kürtler, hep böyle derler: Tıştê qo çu mede du. Yani olmuşun peşine düşme. Türkler de doğrusu Kürtler'den çok farklı değiller ve unutmaktan, anıları gömmekten yanadırlar. Toplumsal bir hafızayı diri tutmaktan hele, hiç yana değiller. Tarihin, zamanın ve belleğin silinmesinden yana olan her türden totaliterizmin ve faşizmin karşısında halkları güçsüz bırakan başka nedir ki? Bilmek ve başkalarının bilmesini sağlamak, anıları bilinç altına hapsetmemek, geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma kültürü; zaferin, faşizmi, zulmü yenmenin başka yolu var mı?
Şimdi böyle bir yolculuğun şafağındayız. Unutmamanın, Apê Musaları yaşatmanın ve hesap sormanın şafağı.
Hem yalnız da değiliz.
O, bizimle birlikte.
Uzun, dalgalı, ak saçlarına ve hep kalem tutmuş ince uzun parmaklarına çok yakışmış bir pankart uzatıyor bize zamanın ardından ve okumamızı istiyor:
"Ermeni fermanından sonra, Zivingê mağaralarında doğan ben Musa Anter; Mardin sokaklarında, sırmalı cepken, işlemeli ipek gömlek, püsküllü ipek kumaş ve Midyat'ın Süryani işi işlemeli çoraplarımla beyaz bir atın sırtında dolaşır, okulda öğrettikleri
Cumhuriyet'in, tarife uygun iyi yurttaşı olmanın düşlerini kurardım."
"Bu düşleri artık geride bıraktığım yıllarda okuduğum İlyada destanından öğrendiğim gibi yaşamaya ant içtim:
"- Asla güce tapınmadım
- Acı çeken insanları aşağılamadım
- Düşmanlarımı bildim, ama sonsuza kadar kin gütmedim
Amed'e yaptığım yolculuğun bedeli; demokrasinin ve özgürlüğün zaferi olsun!"
(*) Orhan Miroğlu, Musa Anter vurulduğu zaman yanında bulunuyordu. Vucüduna aldığı kurşunlarla yaralan Miroğlu, uzun bir tedaviden sonra iyileşti. Miroğlu, halen DEHAP Parti Meclisi üyeliği görevini yürütüyor.

e-posta:
orhanmir@hotmail.com

  Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

Güç birleşimi

Koloni içerisinde çeşitli işlevleri yüklenerek aralarında işbölümü yapan işçi karıncalar, görevlerini tek başına yerine getirmek yerine küçük gruplar halinde bir araya gelerek küçük koloniler oluştururlar. Örneğin yuva gelişmesi sırasında her karınca toprakta ayrı ayrı delik açmaz; bu işten sorumlu olan bireyler tek delikten yuva girişini oluşturmaya başlarlar. Bu onların algılama birlikteliğinden, dolayısıyla dürtülere aynı tepkiyi göstermelerinden kaynaklanır. Bir karınca kolonisi incelendiğinde ortalık karmakarışık gibi gözükür. Bazıları yuvayı genişletmek için dışarı toprak parçaları taşırken bazıları değişik besinlerle yuvaya dönerler. Ortalıkta başıboş gezinenler görülürken, kimileri yavruları ağızlarında bir içeri bir dışarı taşıyıp dururlar. Ama özde tam bir güç birliği dayanışması ve bunun getirdiği etkin bir çalışma düzeni vardır. Kreş sorumlusu bireyler yavruları üst üste düzgün sıralar halinde istiflerler, tıpkı bir kütüphanenin rafındaki kitaplar gibi. Nasıl ki kütüphanelerde dolaşanlar için kaynağa ulaşım en kolay şekilde düzenlenmişse, karınca kreşleri de aynı düzeni taşır. Kreşler besine en yakın yerlere kurulurken istiflenen yavruların sınırı besleyici karıncaların ulaşabileceği düzeyde tutulur. Bu düzen içerisinde yavruları beslemeye gelen karıncalar her yavruyu olabilecek en kısa zamanda ve aynı miktarda besleyerek işlerine geri dönerler. Eğer iki işçi karınca bir araya geldiklerinde daha fazla üretken olabiliyorlarsa neden tek başlarına çalışsınlar? Birlikte daha büyük avları taşıyabilir, daha geniş ve konforlu yuvalar kurabilir ve daha sağlıklı ve çok sayıda yavru yetiştirebilirler. Karıncalar nasıl beceriyorlar, bizim bir türlü beceremediğimiz bu zor işleri. Onlar evrim süreci içerisinde birikmiş oldukça zengin bir veri bankasına sahip olmalarına ek olarak öğrenme yeteneklerine de sahiptirler. Kendilerinden daha deneyimli olanları izleyerek öğrenirler. Daha deneyimli olanlar ise koloninin ilk aşamasında inanılmaz toplumsal düzenin kurulmasında temel taşlarını koyan ustanın yanında, kraliçenin denetiminde göreve başlarlar.
Kraliçe dünyaya gözünü paylaşımcı bir ortam içerisinde açmış, yaşamının her aşamasında çeşitli sorumluluklar yüklenmiş, durmadan çalışarak kendisini eğitmiş ve yeterince olgunlaşınca, yeni yuvalar kurmak, yeni nesiller yetiştirmek üzere kanatlanıp uçmuştur, Fakir Hocamız gibi. O da, bütün yaşamını halka adamış, onların sorunlarının çözümü için emekçilerin aydınlanması için uğraş vermiş, TÖS, Töb-Der gibi karınca yuvaları kurmuş, öğretmenlerin öğretmeni bir karınca beyidir. Onun yazdıklarını okuyanlar hâlâ eğitimlerini sürdürüyorlar, onun yanında yetişenler yeni nesillere ışık tutuyorlar.
Karınca yuvaları kuruluyor, durmaksızın.
Bu yazı 14Ekim 1999 tarihli Yeni Evrensel gazetesinden alınmıştır.


 
Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net