www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Bilboardlarda aranan “imaj”!
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Çevir kazı yanmasın
NOT
____
Vedat İlbeyoğlu
‘Haydut avı’ mı?
EKONOMİ VE POLİTİKA
____
İzzettin Önder
Ekonominin ısınması sorunu
KİRVEME MEKTUPLAR
____
Mıgırdiç Margosyan
“Mazlum meselesi”
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Bilboardlarda aranan “imaj”!
Holding gazetesi “imaj tazeliyor”muş! Öyle diyorlar. Genel yayın yönetmeni ve yazarları, onun “en büyük” ve “en çok okunan” sıfatlarının yanına yenilerini eklediğinin propagandasını yürütüyorlar. Hürriyet” sizin gazeteniz!” diyorlar. Bil boardlardaki reklamlarda ve gazetenin kendi sayfalarında yazılanlara bakılırsa, o “insanı anlatıyor”muş;”seni, beni, onu,...hayatımızı”! Hürriyet, “farklılıkların sentezi”ymiş; “Nazım’da, Kürt kızı da, semazen de, Zap Suyu Köprüsü’ndeki yoksul çocuklar da..” onda temsil ediliyormuş!
Şeytan’a külahı tersten giydirecek bir riya kasırgasıdır söz konusu olan. “İnsanı anlatmak”, ama nasıl ve hangi amaçlarla? İnsan, örneğin bu gazete ve Amerikancı yazarlarıyla öteki sermaye basını için, tekelci azınlık ve kapitalistler dışında da bir anlam ifade ediyor mu? Türkiye’nin yoksulları, Afrika’nın açları, Irak’ta bombalar altında can veren çocuk ve yaşlıları, kadın ve erkekleri insan görülüyorlar mı? Onların ya da başka ülkelerde başka insanların, örneğin bağımsız ve özgür olmaya, temel insani haklara ve tüm insani ihtiyaçlarını karşılayacak gelire sahip olarak yaşamaya hakları var mı? Varsa eğer, bu gazete ve TÜSİAD’cı yayın yönetmeni başta olmak üzere, halklara hak yoksunluğunu ve sömürgeci baskı ve boyunduruğu dayatan ABD gibi güçlerin safında olmakla, “insan”a karşı savaşmış olmuyorlar mı? Özelleştirme, işten atma, düşük ücret ve maaş politikası, sosyal hak gaspı, işkence, dil ve kültürlere yönelik baskı ve yasak vb., vs. insan hakkı ihlali oluşturur mu; eğer oluşturuyorsa, bu gazete ve yazarları bu politikanın ve uygulayıcılarının yanında olmakla, “insan”ın karşısında saf tutmalarını nasıl izah edecekler?
Evet sermaye basınında, insan, yüceltilen tarihi bir özne olarak değil, kapitalistin kar nesnesi, bir makine parçasından da değersiz bir tüketici, tekeller ve kapitalist “işverenler” için kar üretici olduğu ölçüde “değer”li bir tür varlık olarak yer alır. Orada insan, iki türdür: insan(yani sermaye sahipleri) ve “insancık(yani işçiler, emekçiler, tüm ezilenler). İkincilerin insanlığı, onların insanca yaşama isteminin başladığı yerde biter, bu tür gazetelere yol gösteren yaşam ilkesi tam da budur.
İnsanın, üretici-yaratıcı olanının kimliğinde, sömürünün olmadığı, eşit haklara sahip ve kardeşçe bir yaşamı var etme kavgasına giriştiği yerde, sermaye için onun insan kimliği gider, yerine, hakkından gelinmesi ve başı gezilmesi zorunlu bir “düşman” gelip oturur. ‘Yaşam düsturu’ bu olanların, kendilerini “insandan yana” göstermeleri riyakarlıktır.
Holding gazetesi, savunduğu “değerler” ve hizmetinde olduğu kesimlerin çıkarları gereği karşı olduklarını, çıkarları için kullanacak kadar riyayı ileri götürmüştür. Büyük yurtsever ve dünyanın en büyük şairlerinden biri olan Nazım, sömürüye ve baskıya karşıdır; onlar sömürücü ve baskıcıdırlar. Nazım, emperyalizmin kararlı bir muhalifidir; onlar ABD’nin yayılmacı emperyalist politikalarının savunucularıdır. O, “komünist”tir, işçi sınıfıyla ezilen halkların kurtuluşunu savunan dava neferidir; kapitalistlerin emrinde ve işçilerle emekçilerin karşısındadırlar. Kürdün Türkle hak eşitliği ve kardeşçe bir arada yaşama istemine düşman bir politikanın, logoları dahil hemen tüm sayfalarına sindiği bir gazetenin “Kürt kızını da” temsil ettiğini ileri sürmesi kar amaçlı istismardan ibarettir. Zap üzerinde köprü yoktur, çocuklar sallarla taşınmaktadır ve Amerikancılar istismarda sınır tanımayanlardır.
“İmaj tazeleme” gereksinimi, bütün bunların yarattığı imaj kirlenmesiyle de ilişkilidir. Savaş ve işgal çığırtkanlılığı, Kürtlere karşı olanı başta gelmek üzere şovenizm ve ırkçılık, işçi-emekçi düşmanlığı, sözcüğün hakiki anlamında insan olanlar için kirleticidir. Türkiye’nin tüm milliyetlerden ezilenleri, işçilerle kent ve kırın yoksulları, tekelci burjuvazi ve kapitalistlerle olan mücadelelerinde, holding basınının karşılarında yer aldığını binlerce değil, milyonlarca kez gördüler. Bundan sonuç çıkaracak ve istismar kampanyalarına aldanmayacaklardır. İşçi ve emekçilerin sahip çıkacakları, güçlendirecekleri kendi basınları var. Holding basınına harcayacakları bir tek kuruşları olamaz.
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Çevir kazı yanmasın
Bazen bizim devlet adamlarının kafasına saksı mı düşüyor ne oluyor, ayağı sıkışmış aslan gibi kükrüyor.
“İçişlerimize karıştırmayız.”
Tam o sırada yan taraftan tuhaf ve kinayeli bir öksürük sesi duyuluyor:
“Öhö! Öhö!”
Ve yürekten alkışlar ve takdir nidaları:
“Helalll!”
Ve ardından manalı yorumlar:
“Çok serttir! Dediğini yapar, karıştırmaz!”
“Bugüne kadar, memleketin içişlerine dışarıdan kimseleri karıştırdığı görülmemiştir!”
“Karıştıracaksa kendi karıştırır!”
“Nasıl?”
“Çorba karıştırır gibi!”
“Bu aralar işleri başından aşkın, zina mina işleri... karıştırmayı unutup da tutmasın yemeğin dibi?”
“Azıcık bari karıştırsalar. Ordövr tabağı gibi masaya renk ve çeşni katsalar!”
Eh tabii, insan bir bedenle üç beş karakter canlandırmaya çalışıyor, merkezi oynayacağım derken şakülün kaydığından endişelenip eski yarenlere pas atmaya kalkıyorsa böyle şeyler olacaktır.
Öyle olunca da böyle kazalar doğacaktır.
Hem batıcı, hem türbancı!
Hem Avrupacı, hem Asyalı!
Hem modern, hem zinaya karşı!
Şaşılacak ne var bunda elbette karışacak çarşı!
Herkesleri saf, bir kendini kurnaz sanmayacaksın.
Dünya çok büyük her taraflara sığarım diyorsan, o koca dünya gelir insana dar.
Herkesleri memnun edeceğim derken, sonunda ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamamak da var!
***
Lakin kimseler içişlerimize karışmazlarsa bugüne kadar karışanlar ne oluyor?
Mesela, Türkiye’nin ekonomik politikalarına kim yön veriyor?
Ötesini berisini, derinlere inmeyi bırakın, işçi, memur maaşlarında son sözü kim söylüyor?
IMF denilen teşkilat ekonominin iplerini elinde tutmuyor mu?
Hükümet adamları IMF, Dünya Bankası’nın önünde kırk takla atmıyorlar mı?
Memleketin topraklarında ne kadar tütün, şeker pancarı, pamuk ekileceğine bunlar karar vermiyor mu?
IMF ve Dünya Bankası’nın koyduğu kotolardan bir kilo fazla bu hükümet buğday alımı yapabiliyor mu?
Ya da Dünya Ticaret Örgütü?
Türkiye, gümrüklerini bile bu kurumun belirlediği kıstasların dışında yönetebiliyor mu?
Herhangi bir yabancı mala uyguladığı gümrük vergisini arttırabiliyor mu?
Ya da yerli tütüne kota koyan hükümet yabancı otoya kota koyabiliyor mu?
Yoksa IMF, Dünya Bankası, Dünya ticaret Örgütü gibi kurumlar yabancıdan sayılmıyor mu?
“Avrupa Birliği içişlerimize karışamaz” diyen beyefendiye bak!
Oysa o değil mi, Avrupa Birliği’nin verdiği ev ödevlerini yerine getirmek için çalışan.
Aferin aldığında omuzlarını şişirip kaşınan!
Şimdi ne oldu da, ABD’nin AB’nin bırakın elini, ayağı, bacağı, kolu, tüm gövdesi içimizde olmasına ve her bir şeylere karışmasına rağmen boyun eğen, emredin yapalım diye geğiren baefendi neden böyle alevleniyor?
Böyle bağırınca kendinden başka kimseleri korkutacağını, milleti kandıracağını mı sanıyor?
“Amann! Tayyip Bey çok kızdı. Vaziyet derin.”
“Abimiz sinirlendi yol verin!”
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
NOT
..........
Vedat İlbeyoğlu
‘Haydut avı’ mı?
“Türk medyası, Saddam heykellerinin yıkıldığı günlerin hırsızlarına, talancı ve katil sürülerine “direnişçi” diyordu. “Direnişçiler”, (…) kılıçla kelle uçuruyor, bombalarla toplu katliam yapıyorlardı. Musul’un Telafer kasabası, haydutların istilasındaki noktalardan biriydi. (…) Şırnak’ı, Lice, Kulp ve Cizre’yi hatırlıyorum. Bu şehirler bombalanıyor, insanlar korku içinde dağlara kaçıyor, canını kurtarma derdindeki insanlar dağlarda da darbeleniyor, ama bugün haydutları “direnişçi” yapan medya, bu trajediyi görmüyor, insan çığlıklarını duymuyor, insana insanca davranılması gerektiğinin insanlığın temeli olduğunu hatırlamıyordu…”
Ahmet Kahraman, 16 Eylül tarihli Özgür Gündem gazetesindeki köşesinde, Telafer’deki gelişmelere ilişkin bunları yazıyor.
Kahraman’ın direnişi desteklemekle itham ettiği medyanın başından beri esas olarak ABD işgalini desteklediği gerçeği bir yana, bu “haydutluk” tanımlaması neye dayandırılıyor? Eğer büyüyerek süren işgal karşıtı direniş bir bütün olarak böyle değerlendiriliyorsa, ikna ediciliği, bu ülkedeki Kürt hareketinin yıllarca “üç beş teröristin işi”” şeklinde nitelenmesi kadardır ancak. Yok eğer, zıvanadan çıkmış şu “kılıçla kelle uçurma”lardan hareketle bütün bir işgal karşıtlığı “haydutluk”la itham ediliyorsa, en başta sayın Kahraman, yazısının yayınlandığı tarihli Gündem’in başyazısına bakmalı: “Bunlara “eylem” de denmez. Sadece ABD’nin işini kolaylaştırır. İşgale meşruluk sağlar. Döner işgalin kendisine hizmet eder. Onu pekiştirmenin aracı olur. Tüm bunlar yanlıştır, insanlık dışıdır. Ancak ABD’nin ürünüdür. ABD’nin Irak’ta yaptığı kötülüklerin karşılığıdır…” ABD’nin ideolojik hegemonyasına eklenti olmadan, direnişi inkâr etmeden, olup bitenler böyle de değerlendirilebiliyor demek ki. Şimdi böyle düşündüğü için Kürt hareketi, “Iraktaki haydutlar”dan ya da iki yüzlü Türk medyasından etkilenmiş mi oluyor!
Yazar, bir tutarsızlık ve çifte standartı hatırlatıyor. Ama bunu yapmak için, tam da kendi tutarlılığını sergileme şansı doğmuşken hem de, yeni bir tutarsızlığa düşmek gerekiyor mu? Nedir şimdi şu “haydutların istilasındaki Telafer” jargonu? Bir kent günlerce kuşatılmışken, uçaklarla bombalanıp, tanklarla yıkılırken, onlarca insan katledilmiş, binlerce masum göç yollarına düşmüşken, yapılan, “haydutlara baskın” oluyor, öyle mi? Ve bu icraatlar “insana insanca davranılmasının” örnekleri mi oluyor? İşin diğer boyutlarını bir yana bırakalım; bir tek yaşlı kadının, bir tek çocuğun gözyaşı pahasına bile böylesi bir “haydut temizleme” işi onaylanabilir mi? Şimdi bu olayın, medyanın, hükümetin iki yüzlülügünü ya da ‘Kızıl Elmacı’ takımının “ordu sefere” biçareliğini yeniden su yüzüne çıkarmasına bakıp, tersinden bir tutarsızlığa neden düşülsün ki?
Kahraman’ın açmazı, bizzat kendi yazdıkları içinde sırıtıyor. Ona ‘özel savaş’ döneminin Şırnak’ı, Lice’yi, Cizre’yi hatırlatan da bizzat Telafer olayının kendisi değil midir? Kürtlerin buralarda yaşadıkları da benzer şeylerdi. Bunu, hafızasını devlete ipoteklemiş aşağılık takımı dışında kimse inkar edemez. İşte Telafer’de yaşananların, şu ya da bu dolayımla da olsa, sayın Kahraman’ın aklına Lice’yi ve diğerlerini getirmiş olması, bu benzerliktendir zaten. Öyleyse eğer, sırf üç kağıtçı, kafatasçı fırsatçılar, zamanında bu Lice zulmünü görmezden gelmişler diye, biz de Telafer’i mi görmeyelim? Bilinmeyen bir şey değil ki; bu düzenbaz takımının Çeçenlere ya da Telaferdeki Türkmenlere döktüğü ve çok geçmeden dinen gözyaşları sahtekarcadır. Başka fırıldaklara ve hesaplara malzemedir. Ama biz, aklımızı ve de tepkimizi neden bu hesaplara endeksli kılalım ki! Ve neden insanlık dışı bir işgalin icraatlarına sahip çıkalım? Mazlumların, ezilenlerin kaderleri gibi, kederleri de ortak değil midir? İşgallere, kıyımlara hangi hesaplarla yapılırsa yapılsın karşı çıkmak sadece ezilenlerin dünyasının değeridir. O ‘değer’den sapmak, “bana ne” demek, dönüp dolaşıp seni açmaza düşüren, seni vuran bir şaşmaz kuraldır.
Ama Ahmet Kahraman’a bakarsak, orası farklı; zira Telafer “haydutların istilasındaki” bir terör üssüymüş! Peki bu “terörist”, “haydut”” muhabbetine bir yerlerden aşina değil miyiz? Sayın Kahraman’ın haklı olarak gündeme getirdiği Kürt illerindeki o kırım, o kıyım nasıl ambalajlanıyordu; “Cizre’de terörist avı”, “Lice’de huzur operasyonu” vb. şeklinde değil mi? Şimdi “ABD Telafer’de haydut avında” demek, “efendiler”le kendi kendisine özdeşlikler kurmak, onların dilinden konuşmaya özenmekten başka ne anlama gelir? Zulmü tölare etmek, onun diline ortak olmak, mazlumların dünyasına, “celladına benzemek”ten yani kendini inkardan başka ne katar ki?
ABD’nin kitabında bu “haydut avı”nın binlerce çeşidinin mevcut olduğu bilinmez mi? Telafer’deki gibi işgali yayarken de, Kürt demokratik hareketini bölerek tasfiye etmeye çalışırken de yapılan hep bu “terörist avı” oluyor! Bugün “demokratik sömürgecilik” diyerek süsledikleri ABD’nin peşine takılan saftrik türü de, Amerikan usulü “terörizmle savaş”ın ürünü değil midir?
e-posta:
vedatilbey@yahoo.com
Başa dön
EKONOMİ VE POLİTİKA
..........
İzzettin Önder
Ekonominin ısınması sorunu
Mevcut iktisat yazınında ekonominin ısınması kavramından, hızlı büyüme esnasında ortaya çıkan fiyat yükselişi ve cari açık anlaşılır.
Türkiye’de büyüme hızı yükseldiğinde enflasyon ve cari açık da yükselme eğilimine girmektedir. Bu nedenle, özellikle de enflasyonun baskılanmış ve fiyat artış hızının denetim altına alınmış olduğu dönemlerin ertesinde talep üzerindeki baskının ve ekonominin büyümesi önündeki frenlerin kaldırılmasında çok titiz davranılır. Son dönemde de, 2000 yılından beri uygulanmış olan baskılama ve enflasyonu indirme politikalarının ardından ekonomi yüksek büyüme hızına yaklaştıkça, buna paralel olarak, dış ticaret dengesi ithalat lehine bozulmakta, cari açık büyümekte ve enflasyonun yükselmesinden korkulmaktadır.
Cari açık ve enflasyon göstergelerindeki değişimleri anlayabilmek için, üretim ve tüketim süreçlerine inip, ekonomik altyapıdaki değişimleri izlemek gerekmektedir. Diğer bir deyişle, nasıl oluyor da zaman zaman talep yükselişleri meydana geliyor ve bunu izleyen dönemlerde de cari açık ve enflasyon oluşuyor!
Önce kısaca talep yükselişlerine baktığımızda, talebi tetikleyen biri psikolojik, diğeri ise fiyat çarpıklığı olmak üzere başlıca iki neden görürüz. Türkiye örneğinde de çok rahat görülebildiği gibi, kriz dönemlerinde yapay olarak baskılanmış olan talep, kriz ertesi dönemde piyasaya yansır. Kriz dönemlerinde tüketiciler, olumsuz beklentiler nedeniyle taleplerini erteler, ortam normale döndüğünde ya da, Türkiye’de olduğu gibi, öyle algılandığında ertelenmiş talepler piyasaya yansıtılabilir. Talep yükselişlerinin ikinci nedeni olan fiyat çarpıklıkları ise, fiyat yapısının piyasa koşullarını gecikmeli izlemesi ya da iradi olarak saptırılması ile ilgilidir. Fiyat hareketleri ani piyasa değişikliklerini izleyemiyor olabilir. Kriz dönemlerinde, ellerindeki stokları eritebilmek ya da nakit gereksinimlerini karşılayabilmek için firmalar aşırı fiyat kırmaları ve/veya uzun vadeli taksit uygulamaları gibi talep yaratıcı politikalara yönelirler. Piyasaların canlandığı durumda bu uygulamaların kaldırılmasında gecikmeler yaşanabilir. Fiyat çarpıklığı bağlamında talebi kışkırtıcı diğer bir uygulama da baskılanmış döviz kurudur. Baskılı döviz kuru, ithal ürünlerin fiyatlarını baskılayarak, fiyat etkisiyle talebi yükseltirken, ikame etkisiyle de talebin yerli ürünlerden ithal ürünlere yönelmesine neden olur.
Gerek psikolojik, gerekse fiyat çarpıklıkları yolu ile talebin yükselmesi, nihai ürünler arzının artmasını tetiklerken, ekonominin arz kapasitesini de zorlar. Arz kapasitesi, kısa dönemde veri kapasite artışı ve/veya ithalatla, uzun dönemde ise yatırımlarla gerçekleştirilir. Kısa dönemde, ani talep yükselişlerinin bir bölümü kurulu kapasitede olanaklar dahilinde artış gerçekleştirilerek, geri kalan bölümü ise ithalat ile karşılanır. Özellikle dövizin baskılı olduğu koşullarda nihai tüketim malları içinde ithalat oranı yükselir. Kurulu kapasitenin artırılmasında ise girdi ithalatı yükselir. Yan sanayiinin verimsiz ve dövizin baskılı olduğu koşullarda ithal girdi oranı da yükselir. Türkiye’de büyük çapta yaşanan olgu budur.
Talep artışının tetiklediği cari açık, talep yükselişleri karşısında arzın yetersizliğinin tetiklediği enflasyonist baskı ile frenlenir. Enflasyonun olumsuz gelir dağılımı etkisi ise, ekonomik büyümenin yükünü orta ve düşük gelir grupları üzerine yıkar. Buna karşın, Türkiye’de görüldüğü üzere, talep yükselişlerinin üretim kanallarını tetiklerken, aynı anda enflasyonda görüntü vermeden, sadece cari açığa yansıması ise, uygulama döneminde gelir dağılımının olumsuz etkilenmemiş olmasına karşın, sorun gelecek nesiller üzerine yıkılmış olur. Bu durum ise, sorunun perdelenmiş olmasından kaynaklanan en tehlikeli patolojik gelişmedir. IMF vs. gibi dış kredilerle desteklenen bu durum, hem ekonomik hem de politik kanalları tıkar ve ekonomiyi ve toplumu içten çürütür. Cari açık yükselirken enflasyonun mutedil düzeyini koruması, bir yandan gidişatın ekonomik araçlarla önlenmesini engeller, diğer yandan da siyasetçilere zaman kazandırarak, toplumun aldatılmasına neden olabilir.
Kapitalist sistemin işleyiş dinamiklerinin doğal sonucunda, ekonomik kriz dönemlerinde olduğu kadar, bazı dönemlerde ortaya çıkan geçici yükselme dönemlerinde de tüm yükü orta ve düşük gelir grupları çeker. Bu nedenle, emekçilerin ve halkımızın siyasilerin “kalkınıyoruz”, “büyüyoruz” ya da “enflasyonun kontrolünün sonuçları bir müddet sonra halkımıza yansıyacak” gibi aldatıcı kavramlara inanmamaları gerekmektedir.
e-posta:
izo40@hotmail.com
Başa dön
KİRVEME MEKTUPLAR
..........
Mıgırdiç Margosyan
“Mazlum meselesi”
Kirvem,
Nihayet Allah’ın izniyle son anda şeytanın bacağını kırıp çok şükür ele güne karşı daha fazla rezil rüsva olmadan nerdeyse iki aydan beri memleketin gündemine ansızın gelip yerleşen, zihinlerimizde çöreklenen belden aşağı şu “zina” meselesini şimdilik rafa kaldırdık...
Bu konuda gerek iktidar partisinin “kurmay”ları, gerekse muhalefetteki “cengaver”ler her zaman olduğu gibi bu kez de önce laf ola beri gele kabilinden ya da dostlar alışverişte görsün türünden kendi aralarında didişip sonra da el birliğiyle kafa kafaya vererek görül rahatlığıyla birbirlerini sımsıcak “ulvi” duygularla kucaklayıp memleketimizi, milletimizi “böyük” bir badireden, hatta netekim tepetaklak gitmekte olduğumuz uçurumun kenarından ustaca, dahiyane “manevra”larıyla “uzlaşarak” battı batıyor, gitti gidiyor dedikleri “Türk aile yapısını” da böylece elhamdülillah kurtarıp, sağlam kazığa bağlayıp milletçe yüzümüzü ak çıkardılar...
Gazaları mübarek olsun! Tanrı onları her iki cihanda da aziz eylesin! Amin!
Kirvem aslında yukarıdaki iki satırlık dua faslını “amin!” yerine “amen!” deyip noktalamayı düşünmedim dersem yalan olur, hatta Misakımilli sınırları içinde tümümüzü yani yakim köylüsüyle kentlisiyle, erkeğiyle dişisiyle, kızıyla kızanıyla, çoluğuyla çocuğuyla, hepimizi derin düşüncelere duçar eyleyen böylesine “möhöm” bir meseleyi mahalle kahvelerinde, sokak aralarında, televizyon ekranlarında, yazılı medyada don lastiği misali çekip çekiştirip ıcığını bıcığını iyice çıkarıp hepimizi namus “kavramı” konusunda beyin jimnastiğine zorlayan ülkenin yetkili “namus bezirgânları...” sonra da milletin yüce Meclisi’nde yanyana gelip şıpın işi bu işi “kör düğümü” çözüp böylece yine milletçe hepimizi namus uğrundaki bu “beyinsel mastürbasyon” belasından kurtardıklarına bakılırsa; ol zaman yukardaki dualara ilaveten analarının ak sütü gibi daha kim bilir ne hayırlı dualar hakketmişlerdir ama, gel gör ki benim gibi günahkâr bir gavur dölünün bu saatten sonra onların adına yapacağı dualar Tanrı katına zaten ulaşamaz zo!
Evet kirvem bizler zihnimizi belden aşağı apış aralarına odaklayıp bu yapay “gündem”lerle oyalanırken yanı başımızda, komşumuzda bir süreden beri “yangın” giderek tümüyle bacayı sarmaya başladı.
İşte netekim komşumuzda çıkan yangını görür görmez, daha bunun farkına varır varmaz, daha işin başında babadan, dededen kalma “tulumba”larımızı sırtlayıp ata yadigârı “komşu komşunun külüne muhtaçtır” düsturuyla “Allaah Allaaah!” nidalarıyla karınca kararınca yangını söndürmeye koşmaktansa; tam aksine elimizdeki yelpazelerle “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım!” deyup “alış-veriş” bezirgânlığıyla bu patırtıda parsayı toplamaya soyunduktan kellim eroğlunun ince eleyip sık dokuduğu “hesap”larla kendi hesaplarımızın ayrı-gayrı kulvarlarda “sürttüğünü” yavaş yavaş hissedip mandepsiye bastığımızı, tufaya geldiğimizi bir bakıma ufaktan ufağa geç de olsa çakozlarken, bu arada yangından sıçrayan kıvcılcımlardan eninde sonunda nihayet Telafer’deki “Türkmen”ler de etkilenip orada da olukla “kardeş” kanı akınca ol zaman vaveyla koparmak neyin nesi kimin fesi!
Hele hele eloğlu taa cehennemin bir bucağından deniz altılarıyla, uçak gemileriyle, tankıyla, topuyla tüfeğiyle, itiyle ve de sürüsüne bereket siyah derili, soluk benizli paralı parasız ordan burdan devşirme askerleriyle kalkıp ayrıca tek ayak üstünde kırkbin türlü yeminle illa da “kitle imha silahlarını” bulup aynı zamanda da amansız, acımasız bir dikta dejimine son vererek baskı altında ezilen “gariban” insanları demokrasinin nimetleriyle buluşturup böylece insanlık alemine babasının hayrına sebilullah yardıma koşarken... eh gayet tabii ki bu heyula “dev güce”, bu başına buyruk, astığım astık kestiğim kestik hot zot jandarma başçavuşuna yardım edip, onun dümen suyundan sinsice rota izleyip, onunla “işbirliği” içinde olmak şanımıza yakışırdı netekim!
İşte “bu ahval ve şerait” içinde “komşuda pişer bize de düşer” uyanıklığıyla yola revan olup şimdi de işler giderek sarpa sarınca, komşuda pişenin gülsuyuyla bezenmiş su muhallebisi ya da kaymaklı ekmek kadayıfı olmadığını, hatta Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma endişesiyle ve de yumurta kapıya dayanınca bu kez de ucuz yollu tehditler savurup “Amerika ile Irak’ta işbirliğimizi sona erdiririz, bu böyle biline ha!” demek için acaba Irak’ta daha kaç çocuğun gözyaşının akması gerekir?
İşbirliği!..
Kanla, kinle, katakulliyle petrol kuyularının gölgesinde kırtıpil “ince” hesapların harmanlandığı zalimce bir vurgun ortamında rezilane bir birliktelik...
Güçlünün yanında onun “hıng deyicisi” sıfatını yüklenip mazlum insanların gözyaşlarını görmezlikten gelirken, insanlık alemine “sözde” barış, kardeşlik getirmeye soyunanların cemi cümlesine ne buyurmuş, ne demiş atalarımız?
“Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste...”
Not: Yazı yayına hazırlanırken son anda zina konusunda koparılan yaygaralara bakılırsa demek ki bir müddet daha bu mesele hakkında “beyinsel mastürbasyon”a devam edeceğiz. Hadi hayırlısı...
e-posta:
mmargosyan@hotmail.com
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net