www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Piyasa ahlakı bozdu
Türkiye’de adli ve ekonomik nedenlere bağlı suçlarda büyük patlama yaşanıyor. Temel neden ise, ekonomik sorunlar, gelir adaletsizliği ve göç.

MİT’çi Faik Meral serbest!
Avusturya’dan İtalya’ya kaçmaya çalışırken yakalanan Alaattin Çakıcı’nın üzerinden çıkan yeşil pasaportun sahibi Faik Meral serbest bırakıldı.

Toprak işçisinin isyanı
Çorum’da ağır koşullarda, sendikasız ve sigortasız çalıştırılan, boş senetlere imza attırılarak patronlar tarafından sessiz kalmaya zorlanan toprak ve kiremit fabrikaları işçileri isyan etti.

Sosyal güvenlik nereye? - 2
“Mülksüzler ve onların yoksulluğu sistem için tehlike oluşturdukça, sosyal güvenlik gelişmiş, kurumsallaşmıştır.” İşte bu nedenle Mercedes patronu, demokrasi ve sosyal güvenlikten aynı şekilde rahatsızlık duymaktadır.


Piyasa ahlakı bozdu
Ekonomi ve sosyal alanda yaptığı araştırmalarla gündem oluşturan Ankara Ticaret Odası (ATO) dün de “Suç Dosyası” başlıklı bir rapor yayınladı. Rapora göre, ağırlıklı olarak ekonomik nedenlere bağlı olmak üzere, Türkiye’de 2003 yılında 321 bin 805 “suç” işlendi. Bu yılın ilk 5 ayında işlenen “suç”” sayısı şimdiden 143 bine 924’e ulaştı. Bu seyir devam ederse yıl sonunda sayının 350 bine dayanacağı tahmin ediliyor.
ATO, Türkiye’nin sosyal yaralarına dikkat çektiği 4 bölümlük “Neler Oluyor Bize?” adlı dizi raporunun üçüncüsünde “suç” konusunu işledi. ATO’nun Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı’nın son 10 yıllık verilerinden yararlanarak hazırladığı rapor, 2003 yılı verilerine göre Türkiye genelinde şahsa ve mala karşı işlenen toplam 321 bin 805 “suç”un 135 bin 898’inin İstanbul, Ankara ve İzmir’de işlendiğine dikkat çekiyor. İstanbul’da her gün ortalama 226, Ankara’da 85, İzmir’de 62 “suç” niteliğinde olayın meydana geldiğinin belirtildiği raporda, üç büyük il için de “suç” sayısında 2001 yılında patlama yaşandığına vurgu yapılıyor.
Kriz tetikledi
Rapora göre, krizden sonra hem şahsa yönelik “suç”larda (adam öldürme, yaralama, ırza geçme), hem de ekonomik “suç”lar olarak da nitelenen mala karşı “suç”larda (hırsızlık, dolandırıcılık, gasp, yankesicilik, kapkaç gibi) artış oldu. Mala karşı işlenen “suç”larda en çok işyeri soyuluyor ve hırsızlıkta İstanbul başı çekiyor. 2003 yılında sadece ev hırsızlığında 10 bin 195 ile İstanbul birinci sırada, 2 bin 884 ile Ankara ikinci sırada, 2 bin 871 ile İzmir üçüncü sırada yer alıyor. Rapora göre 2000 yılında resmi kurum ve kuruluşlara yönelik 1376, 2001 yılında 1874, 2002 yılında 2 bin 191, 2003 yılında 2 bin 277, 2004 yılının ilk 5 ayında ise 1235 hırsızlık olayı gerçekleşti. 2004 yılının ilk 5 ayında soyulan resmi dairelerin sayısının şimdiden 2000 yılı rakamlarını yakalaması, devletin kasasına uzanan ellerin malına da uzanmaya başladığını ortaya koyuyor.
Mabetleri İstanbul
Rapora göre 2000 yılında 14 bin 954 otomobil çalınırken, 2001 yılında bu sayı 20 bin 45’e fırladı.
2002 yılında 20 bin 95, 2003 yılında 24 bin 616, 2004 yılının ilk 5 ayında 10 bin 219 otomobil çalındı. Verilerden, çalınan otomobillerin yüzde 67.7’sinin İstanbul’dan çalındığı ortaya çıktı.
2000 yılında 12 bin yankesicilik ve kapkaççılık olayı meydana gelirken, 2003 yılında 12 bin 793, 2004 yılı mayıs ayı sonuna kadar da 6 bin 333 yankesicilik ve kapkaççılık olayı gerçekleşti.
Raporda, hırsızlıkla ilgili suçları düzenleyen yasa maddeleri de eleştiriliyor. Yasaya göre, evi soyulan kişinin hırsıza müdahale edebilmesi için suçun o an işleniyor olması gerektiğine dikkat çekiliyor.
Aygün’ün değerlendirmesi
Rapora ilişkin değerlendirmelerde bulunan ATO Başkanı Sinan Aygün, “Neler Oluyor Bize” raporlar dizisiyle Türkiye’nin kanayan yaralarını kamuoyu gündemine taşıdıklarını söyledi. Aygün, 3. raporun en önemli karakteristiğinin Türkiye’de işlenen “suç”ların yüzde 42’sinin büyük şehirlerde işlendiğini, ekonomik krizler nedeniyle büyük şehirlere göç etmek zorunda kalan insanların bu çarkın içine düştüğünü söyledi. “Suç” maşası olarak genellikle çocukların kullanıldığına dikkat çeken Aygün, “Çocuklar taşeron olarak kullanılıyor” dedi. ATO’nun hazırladığı dosyanın ilk iki bölümünde, “dilencilik” ve “fuhuş” konusu işlenmişti.

EKONOMİK SUÇLARDA BÜYÜK ARTIŞ
Rapora göre, Türkiye’de 1995’de 229 bin 513, 1996’da 291 bin 662, 1997’de 304 bin 147, 1998’de 304 bin 114, 1999’da 280 bin 554, 2000’de 259 bin 895 adli “suç” işlendi. Ekonomik krizin yaşandığı 2001 yılında işlenen “suç” sayısı 299 bin 589’a yükselirken, 2002 yılında bir önceki yıla göre küçük bir azalmayla bu sayı 296 bin 589’a indi. 2003 yılında “suç” sayısı yeniden tırmanışa geçerek 321 bin 805’e çıktı.
2003 yılı verileriyle Türkiye genelinde hergün yaklaşık 882, her saat 37, her dakika 2 olay meydana geldi.
Raporda, ekonomik “suç”lardaki artışa özel vurgu yapıldı. 2000 yılında toplam 103 bin 692, 2003 yılında 152 bin 505, 2004 yılının ilk 5 aylık döneminde de 69 bin 897 ekonomik “suç” işlendi.


Başa dön


MİT’çi Faik Meral serbest!
Avusturya’dan İtalya’ya kaçmaya çalışırken yakalanan Alaattin Çakıcı’nın üzerinden çıkan yeşil pasaportun sahibi Faik Meral serbest bırakıldı.
MİT emeklisi Faik Meral, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorgusunun ardından dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na getirildi.
Cumhuriyet savcıları Muzaffer Yalçın ve Turan Çolakkadı’nın sorgulamalarının ardından “Çıkar amaçlı suç örgütüne yardım ve yataklık yapmak” suçundan tutuklanması istemiyle İstanbul Nöbetçi 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği Meral, burada yeniden sorgulandı.
Bu sorgunun ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Basın mensuplarının yönelttiği soruları cevapsız bırakan Meral, önceki açıklamalarında Çakıcı’yla ASALA’ya karşı eylemler yaptıklarını söylemişti. Meral pasaportunu da Çakıcı’nın villasında düşürmüş olabileceğini söylemişti.
Çakıcı iltica mı edecek?
Bu arada, Alaattin Çakıcı’yı Viyana’da misafir eden ve İtalya’ya geçmesine yardımcı olan Karadenizli arkadaşlarına yakın bir kaynak, Çakıcı’nın Türkiye’ye iade edilmemek için Avusturya’ya iltica etmeye hazırlandığını söyledi. Buna göre Çakıcı, avukatı Walter Rosenkranz’a ‘iltica işlemlerini başlatması için talimat verdi’.

Çakıcı’nın MİT’le ilişkisi soruldu
CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, Avusturya’da, emekli MİT mensubu Faik Meral’a ait yeşil pasaportla yakalanan Alaattin Çakıcı’nın MİT ile ilişkisini sordu.
Anadol, TBMM Başkanlığı’na sunduğu yazılı soru önergesinde, İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranırken Avusturya’da yakalanan Çakıcı’nın 1988 yılında Fransa’da ele geçirildiğinde de üzerinden kırmızı pasaport çıktığını, bunu MİT Dış Operasyonlardan Sorumlu eski Daire Başkanı ve o tarihte Pekin’de MİT görevlisi olan Yavuz Ataç’ın temin ettiğinin belirlendiğini anımsattı. MİT Müsteşarlığı’nın, Alaattin Çakıcı’nın son yakalanışında üzerinde pasaportunu taşıdığı emekli MİT mensubu Faik Meral’la ilgili olarak “Faik Meral’e emeklilik dönemi içerisinde sahte MİT kimliği kullanması, çeşitli vasıtalarla görev kimliğini istismar ederek nüfuz sağlama arayışlarında bulunması ve terör uzmanı sıfatını kullanarak basında açıklamalarda bulunması sebebiyle 27 Mayıs 2002 tarihinde İzmir ünitemizce uyarıda bulunulmuştur” şeklinde bir açıklama yaptığına işaret eden Anadol, “Bu açıklamalarda yer alan, sahte MİT kimliği kullanma, bu kimlikle nüfuz sağlama gibi suçların hukukumuzdaki karşılığı faile sadece uyarıda bulunmak mıdır?” diye sordu.
Yanıt bekleyen sorular
Kemal Anadol, Erdoğan’a şu soruları yöneltti:
- Çakıcı’nın son olarak Foça’dan kolayca kaçmasının sebebi nedir?
- Çakıcı gibi ünlü bir sabıkalının Foça’dan rahatça kaçması, özel bazı güçlerce kollandığı gibi bir kuşku yaratmıyor mu?
- Başbakan olarak Abdullah Çatlı, Alaattin Çakıcı, Haluk Kırcı, Oral Çelik ve diğer ülkücü olarak tanımlanan kişilerin belirli zamanlarda MİT tarafından kullanıldığını kabul ediyor musunuz?
- Çakıcı ile MİT’in irtibatı halen devam ediyor mu?
- Suçluların, devletin istihbarat birimi MİT tarafından kullanılmasının yasal dayanağı nedir?
- Devletçe arandığını bile bile MİT’in suçlularla işbirliği yapmasına hangi yasa, tüzük ve yönetmelik cevaz vermektedir?
- Bu suçu işleyen MİT görevlileri ve sorumluları kimlerdir?


Başa dön


Toprak işçisinin isyanı
Taner Şimşek
Yıllardır sendikasız, sigortasız çalıştırılan toprak sanayi işçileri, patronların karşısında haklarını aramak için örgütlenmenin ilk adımını attılar. Miting düzenleyerek sağlıksız şartlar altında köle gibi çalışmayacaklarını haykıran 3 bin işçi, Çimse-İş Sendikası çatısı altında bir araya geleceklerini bildirdiler. Farabi Caddesi Rus Pazarı alanında önceki gün yapılan mitinge tuğla ve kiremit fabrikalarından işçiler, aileleri ve siyasi parti temsilcileri katıldı. “Vur vur inselin patronlar dinlesin”, “Kahrolsun sömürü düzeni” sloganlarının atıldığı mitingde işçiler, “Eşit işe eşit ücret istiyoruz”, “Ortaçağ köleleri gibi çalışmaya hayır”, “Emeğimizin alınterimizin hakkını istiyoruz” yazılı pankartlar taşıdılar.
‘Susmayacağız’
İşçiler adına konuşan miting düzenmleme kurulu başkanı Erhan Eray, bir yola girdiklerini ve yoldan dönüşün asla olmadığını söyledi. “Yola çıktığımızda birkaç inanmış kişiydik. Haklı yolumuzda hergün çığ gibi büyüyerek yürüdük” diyen Eray, sözlerini şöyle sürdürdü: “Güçlünün haklı karşısında baskın olduğu kölelik düzeninde, oy isterken yıldızları vaat edip, hükümet olunca bizi unutanlar karşısında susmayacağız” dedi. Üç paket sigara parasına sekiz saat çalışma döneminin bittiğini söyleyen Eray, “Artık 200 gün çalışıp 30 gün SSK pirimlerimizin yatırılmasına sessiz kalmayacağız. Artık çalıştığımız ücreti bilmeden, buyurdukları ücreti alıp bereket versin dememizi bekleyen patronlar karşısında susmayacağız. Artık sezon başında bizden aldıkları açık senetleri icraya koyma tehdidi ile bizi çalışmaya zorlayan işveren karşısında susmayacağız. Artık geçirdiğimiz iş kazaları neticesinde kolunu, bacağını, parmağını, hatta hayatını kaybeden işçi kardeşlerimizin ve geride bıraktığı dul ve yetimlerinin derinden gelen seslerine kulak tıkamamızı bekleyenler karşısında susmayacağız” dedi. Eray, toprak sanayi işçilerinin Türk-İş’e bağlı Çimse-İş çatısı altında birleşeceklerini bildirdi.
Bir aylık çalışma
Gazetemize açıklama yapan toprak sanayi işçileri bir aydır sendikalaşma faaliyeti sürdürüyordu. Sendikaya üye olmak için ilk adımı atan işçiler, bundan sonra patronların karşısına sendikalı olarak çıkacaklarını belirttiler. Çimse-İş, Çorum’da daha önce çimento fabrikalarında örgütlü bulunuyordu. Fakat fabrikanın özelleştirilmesinin ardından birçok sendika üyesi işçi, atılmış yada emekli edilmişti. Bunun üzerine Çimse-İş şube düzeyinden temsilcilik konumuna düşmüştü.

Başa dön


Sosyal güvenlik nereye? - 2
Şengül Karadağ - Fadime Alkan
“Mülksüzler ve onların yoksulluğu sistem için tehlike oluşturdukça, sosyal güvenlik gelişmiş, kurumsallaşmıştır.” İşte bu nedenle Mercedes patronu, demokrasi ve sosyal güvenlikten aynı şekilde rahatsızlık duymaktadır.
Mücadelenin eseri
Asıl mesele şu ki sermaye, sosyal güvenliği değil, kendi krizini çözmeye çalışıyor. Bunun en açık ifadesini ise Mercedes Benz Stuttgart Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Kurt S. Coruk’un sözlerinde görebiliriz: “Aslında çok daha hızlı küreselleşebilirdik, fakat iki önemli engelle karşılaştık; demokrasi ve trilyonlarca dolar değerindeki emeklilik fonlarının kamu, yani ulus devletlerin kontrolünde olması.”
Sermayenin önündeki bu iki önemli engelden biri olan sosyal güvenlik, ne demektir? En basit tanımıyla sosyal güvenlik; insanın, insanca yaşayabilmesinin engeli olabilecek tüm risklere (hastalık, sakatlık, işsizlik, ölüm...) karşı, bugün ve gelecekte korunmasıdır. Bunun için de demokrasiye ihtiyaç vardır. Sosyal güvenliğin, bütün dünyadaki asıl gelişimini, işçi sınıfının Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirdiği sosyalist devrimden sonra sağlaması tesadüf değildir.
“Denebilir ki sosyal güvenliğin tarihindeki kurumlaşma süreci, mülksüzleşme ve yoksullaşma sürecidir de. Mülksüzler ve onların yoksulluğu düzen ve kurulu sistem için tehlike oluşturdukça, bu tehlikenin boyutuna bağlı olarak sosyal güvenlik gelişmiş, kurumsallaşmıştır.”* İşte bu nedenle Mercedes patronu, demokrasi ve sosyal güvenlikten aynı şekilde rahatsızlık duymaktadır.
1980’lerden sonra, (Sovyetler Birliği’nde yaşanan çözülmenin ve sınıf mücadelesindeki gerilemenin de etkisiyle) yüzyıllık kazanımlara karşı bir saldırı dalgası başladı. Emperyalizmin DTÖ, IMF, Dünya Bankası başta olmak üzere uluslararası sermaye merkezleri ve en gelişmiş ülkelerin baskılarıyla, “küreselleşme” adı altında tüm dünyada yürüttüğü “yeniden yapılanma” politikalarının başında sosyal güvenlik hizmetlerinin piyasaya açılıp, hizmetin metaya dönüştürülmesi amaçlı özelleştirme uygulamaları geliyor. Bu, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de böyle.
Dünya Bankası’nın raporu
Ülkemizde 1994’ten beri emeklilik hakkının zorlaştırılması (işçiler bunu, yüzyıl önce Alman işçilerinin dediği gibi ‘mezarda emeklilik’ olarak adlandırdılar) çabalarıyla başlayan bu saldırılar, son yıllarda ciddi biçimde sağlık hakkına da yönelmiş durumda.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Başesgioğlu, geçtiğimiz ay, işçi konfederasyonları başkanlarının da bulunduğu bir toplantıda, SSK Yasası’nda esaslı değişiklikler için kasım ayında harekete geçeceklerini açıkladı.
Bu açıklamadan sadece birkaç gün önce Dünya Bankası’nın Türkiye’deki sosyal güvenliğin sorunlarıyla ilgili raporu yayımlandı. Dünya Bankası şöyle buyuruyordu:
  • Emeklilik yaşı yükseltilsin
  • Emekli maaşları vergilendirilsin
  • Ücret artış oranları azaltılsın
  • Maaş bağlama oranı düşürülsün.
    Hükümetin karşı reform paketi
    Dünya Bankası (DB) raporunun hemen ardından AKP Hükümeti, sosyal güvenlikle ilgili “reform” paketini açtı. Ne tesadüf ki, paketten DB’nin istekleri, hatta fazlası çıktı.
  • Sonbaharda Meclis gündemine getirilmesi beklenen paket yasalaşırsa, emeklilik yaşı erkeklerde 63, kadınlarda 61’e yükselecek.
  • Düzenlemeler sisteme yeni girenleri kapsamakla birlikte, mevcut sigortalılar da kazanılmış haklarını kaybedecek. Emekli maaşları, maaş katsayısının indirilmesi yöntemiyle düşürülecek. Memurlardan prim kesintisi artırılacak.
  • Genel Sağlık Sigortası uygulamasıyla hastaneler işletme haline getirilecek.
  • Sosyal güvenlik kurumları tek çatı altında toplanacak. Tek çatı için hazırlanan tasarı, sigorta kapsamını daraltırken, inşaat gibi işkollarında kaçak çalıştırmanın önünü açıyor, işverenlerin prim oranlarını düşürüyor, kuruma ait taşınmazların satışını öngörüyor.

    (*) Doç. Dr. Yüksel Akkaya/Sosyal Güvenlik Tarihi Üzerine Notlar

    İLK KEZ SOVYETLER BİRLİĞİ’NDE KULLANILDI
    Sanayi devriminden sonra hızla büyüyen işçi sınıfı, giderek ağırlaşan çalışma ve yaşam koşullarına karşı sık sık başkaldırıyor, sosyalizm fikri işçi sınıfı arasında güçleniyordu. Bu durum, Almanya’da Bismarck hükümetini önlem almaya itti. Bismark 1883 ve 1889 yılları arasında çıkardığı üç ayrı yasa ile sosyal güvenlik alanında düzenlemeye gitti. Belirli bir ücretin altında ücret alan işçileri kapsayan bu yasaların en önemli özelliği zorunlu olmalarıydı. Almanya’nın ardından 1887’de Avusturya, 1891’de Macaristan, 1894’te Norveç ve Fransa, 1895’te Finlandiya, 1898’de İtalya, 1900’da İspanya, 1901’de Hollanda, Lüksemburg ve İsveç, 1903’te Belçika sosyal güvenliğe ilişkin yasal düzenlemeler yaptılar. Onları 1908 ve 1911’de yaptığı düzenlemelerle İngiltere izledi.
    Ancak sosyal güvenlik kavramı ilk kez, işçi sınıfının 1917 yılında Sovyetler Birliği’nde yaptığı devrimden hemen sonra kullanıldı. 1918’de çıkarılan bir kararnameye göre tüm Sovyet vatandaşlarının sigortalanmaya hakkı vardı ve tüm işçiler sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanabiliyordu.
    Bundan 17 yıl sonra 14 Ağustos 1935 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde kabul edilen Sosyal Güvenlik Kanunu’yla yaşlılık, ölüm ve işsizlik sigortaları düzenlendi. Bu süreçte yaşanan 1929 bunalımı, başta ABD olmak üzere dünya ekonomisini sarsmış, işsizlik büyümüş, sisteme karşı hoşnutsuzluk artmıştı. Aynı yıllarda Sovyetler Birliği’nin sağladığı ekonomik ve sosyal gelişme, sosyalizmi kapitalist sistem açısından ciddi bir tehdit haline getirdi.
    Sosyal güvenlik, bu yılları takiben, daha çok 2. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında, tüm ülkelerde gelişmeye başladı. İngiltere hükümeti tarafından görevlendirilen W. Beveridge’in hazırladığı ve 1942 yılında açıklanan rapor, bu alandaki en kapsamlı düzenlemelerden biriydi. Raporda, sadece işçilerin değil tüm İngiliz halkının mesleki faaliyetleri ne olursa olsun, toplumun bir bireyi olma sıfatıyla sosyal güvenlik kapsamına alınması gerektiği belirtiliyordu.
    Uluslararası sözleşmeler
    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 25. maddesi ise ilk evrensel düzenlemedir.
    Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) de 1952 yılında Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına İlişkin 102 Sayılı Sözleşme’yi kabul etti. Sözleşme sağlık yardımı, hastalık, işsizlik, yaşlılık, iş kazası ve meslek hastalığı, aile yardımları, analık, sakatlık, ölüm gibi risklere karşı sosyal güvenliğin sağlanmasını içeriyor.
    Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin 1961’de Torino’da imzaladığı Avrupa Sosyal Şartı’na göre, taraf devletler, “bir sosyal güvenlik sistemi oluşturmak, mevcut sistemi korumak, aşamalı olarak sosyal güvenlik sistemlerini üst düzeye çıkarmak” yükümlülüğünde.

    İş yok, sigorta yok
    Rıza Yaşar (Altı aydır işsiz)
  • Tekstilde çalışıyordum. O zaman sigortam ödeniyordu. Ama işten çıkarıldıktan sonra sigortamın yatırılması da kesildi. Bu beni endişelendiriyor tabii. Hastalansam şu şartlarda dışarda tedavi olmak imkânsız gibi bir şey. İyi bir iş de yok gibi gözüküyor. Yani umutsuz ve öyle gidiyor hayat. Ne yapacağımı bilmiyorum.

    25 yıl çalıştım, artık rahat etmek isterim
    İlhami Öntaş (SSK emeklisi)
  • Elimize 400 milyon para geçiyor. Bu para çok mu? Ben zaten 300 milyon kira veriyorum. Nasıl geçineceğim bu parayla! Daha bize, nasıl ‘fazla maaş alıyorlar’ diyorlar anlamadım.
  • 25 yıl çalıştım, artık rahat etmek isterim. Avrupa standarlarında bir emeklilik isterim. Önceden emeklilik maaşından alınan toplu parayla ev alıyorlarmış ya da başka yatırımlar yapıyorlarmış. Şimdi öyle bir şey yok.

    Hastanelerde personel azalıyor, iş yükü artıyor
    Kezban Karataş (SSK Okmeydanı Hastanesi’nde hemşire):
    Normalde benim görevim yatan hastaların tedavisi ve bakımı. Fakat danışman gibi, sekreter gibi çalışıyorum. Doktor nerede, hasta nerede, bu nerde, şu nerde onlara cevap veriyorum. Sadece tedavi yapabiliyoruz, bakım yapamıyoruz, çünkü zaman bulamıyoruz. Çalışma saatlerimiz çok fazla, 24 saat nöbette 90 hastaya bakıyoruz. Ayda 8 nöbet tuttuğumuz oluyor. Haftalık mesaimiz 70 saatten aşağı değil. 24 saat nöbet tuttuktan sonra tekrar normal mesaiye dönüyorsun. Yapılan yasal değil, ancak yapıyoruz. Eleman alınmıyor. Ben 10 yıldan beri buradayım. 10 yıl önce eleman sayımız çok daha iyiydi. Gittikçe eleman sayısı azalıyor, iş yükümüz artıyor.

    Kendi maaşlarına baksınlar
    Havva Pekcan (Emekli öğretmen, Emekli Sandığı’na bağlı)
  • SSK’lılara göre göre daha iyi durumdayım. İlaç alırken sıkıntı yaşamıyorum en azından.
  • Ben Özel 19 Mayıs Hastanesi’nden geliyorum. Buradan da sevk sorunu var. Bunlara gerek yok. Ben bunu hak etmiş isem ne gereği var oradan oraya gitmenin? Özel hastaneye gittiğim için 12 milyon fark ödüyorum, neden? Benim maaşımdan zamanında bu para kesilmiş. Sigorta, öncelikle her türlü sağlık sorunumu karşılamalı.
  • Neresi fazla maaşımızın? Ben yol parasını yetiştiremediğim için bir yıldan beri annemi görmüyorum. Önce kendi maaşlarına baksınlar bu tartışmayı yapanlar.

    Neden bizden para kesiyorlar?
    Mustafa Nazik (Emekli/Emekli Sandığı)
  • Emekli Sandığı’ndaki hizmet iyiydi, ama yeni kural getirmişler, iyi değil. Özel hastaneye gittiğimiz zaman bizden belli miktarda para kesiyorlar. Para vermemem gerekirken, neden kesiyorlar?
  • Neresi fazla maaşımızın, zaten zor geçiniyoruz. Onlar da bizim gibi emekli olsunlar da görsünler bakalım! Avrupa Birliği’ne katılıyoruz. Avrupalıların yaşam tarzına uygun bir yaşam tarzımız olsun. Oradaki insanlar emekli olduklarında rahat yaşıyor. Biz ise hiçbir sosyal yaşam şeklimiz olmadığı gibi geçimimizi zor sağlıyoruz.

    Nurcan Sevgi (Ev hanımı, eşi SSK emeklisi)
  • SSK’dan hiç memnun değilim. Tedavi olmak, ilaç almak için kuyruklarda bekliyoruz, doktorlar bize iyi davranmıyor.
  • Eşimin emekli maaşı yetmiyor, aslında verdikleri paranın bizim rahatça yaşamamıza yetmesi gerekiyor, ama öyle değil.

    Başa dön


  • AB artık Kürtleri sevmiyor
    Kongra-Gel’i “terör örgütleri listesi”ne alan AB üyesi ülkeler, DEP’li milletvekilleri ve DEHAP ile de ilişkilerinde “soğuma”ya gidiyor. Sabah gazetesinde dün yayınlanan “Avrupa Birliği Zana’yla ilişkileri soğutacak” başlıklı habere göre AB’nin, tahliyeden sonra Leyla Zana ve arkadaşlarının teröre karşı net tavır almaması üzerine mesafe koyma kararı aldığı öne sürüldü. Haberde tüm üye ülkelerin altına imza attığı ortak metinde; “4 eski DEP’li milletvekili ile resmi AB temasına geçilmesinin cesaretlendirilmemesi, bunun yerine düşük seviyede özel temasların sürdürülmesi kararlaştırılmıştır” denildiği iddia edildi. Kürt sorunu ve kapatma davası süren DEHAP konusuna da değinilen metinde, “AB misyon şeflerinin DEHAP ve Kürt sorununa karşı siyasi bir duruş sergilememeleri daha doğru olacaktır” ifadelerine yer verildiği dile getiriliyor. Kongra-Gel Başkanı Zübeyir Aydar, Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit uygulamasına karşı Avrupa’nın ve uluslararası kurumların sessizliğine tepki gösterdi. DİHA’nın haberine göre Almanya’nın Stuttgart kentinde düzenlenen halk toplantısında konuşan Aydar, AB’nin eskiden “PKK silah bıraksın Kürt sorununu birlikte çözelim” dediğini ama 6 yıl süren tek taraflı ateşkes döneminde AB’nin Kürt sorunu konusunda hiçbir ciddi adım atmadığını ifade etti.
    ‘Barış’ için destek istediler
    Diyarbakır Demokratik Gençlik Platformu’ndan 40 genç bölgede sürdürülen operasyonların durdurulması ve Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması için Ankara’ya geldi. “Barış yolcularının” ilk durağı Eğitim Sen oldu. Gençler, Eğitim Sen Genel Merkezi’nde Eğitim Sen Genel Sekreteri Emirali Şimşek, Genel Eğitim Sekreteri Fevzi Ayber ve Kadın Sekreteri Elif Akgül ile görüştü. Platform adına konuşan Mesut Çetin, “Ölmek ve öldürmek istemiyoruz” diyerek yola çıktıklarını vurguladı. Son 1-2 ayda bölgede OHAL’in fiili uygulamalarına şahit olduklarını belirten Çetin, “98’deki sürece geri mi dönülüyor” endişelerini dile getirdi. Öcalan üzerindeki tecridin ve operasyonların yeniden başladığına işaret eden Çetin, “Yeterince kan döküldü. 30 bin kişi öldü, bedel ödendi. Operasyonlar sona erdirilmeli ve tecride son verilmelidir. Daha fazla can verilmemesi için çeşitli eylemler ve etkinlikler yapacağız” diyerek, barış konusunda ısrarcı olduklarını kaydetti. Gençler daha sonra “Çatışmalı Sürecin Bilançosu ve Barış İçin Çözüm Önerileri” başlıklı raporu Emirali Şimşek’e sundu. Eğitim Sen Genel Sekreteri Emirali Şimşek ise eğitim emekçilerinin hep barışı savunduğunu belirterek, “Bölgede barışın tesis edilmesi için atılacak her adımı destekleriz” dedi. Platformdan bir heyet de öğle saatlerinde DEHAP Genel Merkezi’ni ziyaret etti. DEHAP Genel Başkan Yardımcısı Ali Ürküt, barış için yapılan çalışmaları desteklediklerini ifade etti. Gençler daha sonra EMEP’i ziyaret ederek, Genel Başkan Yardımcısı Haydar Kaya ile görütüler. Gençlerden Faruk Şehir, bu ziyaretlerle savaşın Türkiye halklarına yarar getirmeyeceğinin anlaşılması ve tecrit olgusuyla birlikte AKP’nin demokrasi anlayışının tartışılması için gerçekleştirdiklerini söyledi. Haydar Kaya ise, Kürt halkının bir halk olarak tanınması ve genel af taleplerini savunduklarını belirterek, bunun Türk ve Kürt halklarının birlikte mücadelesinden geçtiğini ifade etti. Sürecin tekrar yaşanmaması için “canlı kalkan” olma fikrini tartıştıklarını söyleyen Şehir ise bu konuda Kaya’ya fikirlerini sordu. Böyle bir eylemin devletin yönlendirmesiyle gençliğin savaşın bir tarafı olarak algılanmasına neden olacağı tehlikesine dikkat çeken Kaya, acil bir biçimde en geniş kesimlerin mücadeleye katılması gerektiğini bildirdi.
    Hükümet ve firmalar halk sağlığını hiçe sayıyor
    Türkiye, halk sağlığını tehdit eden ve tarım alanlarına zarar veren “Uçucu Organik Maddeleri” (VOC) boya sanayiinde yüksek oranlarda kullanmaya devam ediyor. Boya firmaları teknolojilerini yenileyerek VOC oranını düşürmek için gerekli yatırımları yapmaktan kaçınıyor. Her adımını AB’ye endeksleyen hükümet ise bu konudaki standartları gözardı ediyor. Uçucu Organik Maddeler (Volatile Organic Compounds-VOC) boya, kozmetik ve temizlik sanayilerinde kullanılıyor. Bu uçucu solventler altmosferin alt tabakalarında uzun süre bozulmadan kalabiliyor ve Azot gazını sentezleyerek, Ozon oluşumunu sağlayabiliyor. Altmosferin alt seviyelerinde oluşan bu ozon gazı da astım gibi ciddi solunum yolları problemlerine yol açarak, halk sağlığını tehdit ediyor. Aynı zamanda toprağın asitlenmesine de neden olarak tarım alanlarında zarara yol açıyor. Türkiye’de duvar boyalarında su bazlı sistemler kullanıldığı için problem yaratmazken, sanayi boya ürünlerinde VOC oranının yüzde 80’lere ulaşması halk sağlığını tehdit ediyor. “Uzun Mesafeli Sınırları Aşan Hava Kirliliği Birliği”ne 1989’de taraf olan Türkiye ise, bu birlik altında yürürlüğe giren protokollerden biri olan VOC Protokolü’ne imza koymamakta diretiyor. Dünyada 2004 yılında bir galon (4 lt) boyada VOC miktarının 400 grama indirilmesi hedeflenirken, Türkiye’de 1 galon boyada 2.5 kilo VOC bulunabiliyor. Devletin VOC oranına Avrupa ölçütlerinde sınırlama getirmemesinin temelinde ise, Türkiye’deki firmaların bu düzeyde üretim yapacak teknolojilerinin olmamasının yattığı belirtiliyor. Kârlarından başka hiçbir şey düşünmeyen firmalar ise yasal sınırlama olmadığı için mevcut teknolojilerle üretime devam ediyor. Konuya ilişkin olarak gazetemize bilgi veren İskender Akdoğan, 23 yıllık bir kimya mühendisi. Akdoğan 1989’da 3 işletmenin yöneticiliğini yaptığı Yaşar Holding’ten ayrılarak, Amerika’ya gitti. 9 sene Amerika’da kalan Akdoğan, Çevreye Uyumlu Sanayi Boyaları Teknoloji’lerinde uzmanlaşarak, uluslararası firmalarda çalıştı. Akdoğan’ın aktarımına göre, kendisi düşük VOC’lu üretime geçilebilmesi için gereken teknolojiler konusunda Türkiyeli tek uzman. Bu teknolojinin Türkiye’ye getirilip, yılları alabilecek bir uygulama çalışması olmadan düşük VOC’lu üretim yapılamayacağını söyleyen Akdoğan, “Türk firmaları ve Türk devleti düştükleri bu sıkıntıdan kurtulmak için maalesef ki 1997’de ben Amerika’dayken gelip bu teknolojiler konusunda benimle görüşerek, beni demokratik yollardan ikna ederek Türkiye’ye gelmemi ve bu sıkıntıları aşmada Türkiye’ye yardımcı olmamı talep etmemişlerdir” dedi. Akdoğan, bunun yerine Türkiye’ye dönmesi için Amerika’da çalıştığı Akzo-Nobel isimli firmada üzerinde baskı kurulduğunu öne sürdü. Bunun üzerine Amerika’dan Türkiye’ye döndüğünde bir süre Yaşar Holding’te yeniden çalışan Akdoğan, firmanın istediği ve bir teknoloji transferi niteliğindeki “Düşük VOC içeren sanayi boyası” projesi ile ilgili ücret konusunda anlaşamadıklarını belirtti. Yaşar Holding’in “Nasıl olsa avcumuzun içinde, istediğimiz ücrete yaptırırız” diye düşündüğünü öne süren Akdoğan, Kanada’ya gittiğinde de Amerika’da karşılaştığı baskıların benzerlerini yaşadığını belirterek, “Bu baskıların Türkiye’deki boya firmalarının benim uzmanlığıma olan ihtiyaçlarından dolayı beni Türkiye’ye döndürmeyi amaçlamalarından kaynaklandığını anladım” dedi.
    Bomba paniği
    Beşiktaş’ta bir metro istasyonundaki güvenlikçiler tarafından duvara yapıştırılmış halde bulunan kutu paniğe neden oldu. Polisi alarma geçiren olay, Levent Zincirlikuyu Caddesi’ndeki Metro İstasyonu’nda dün saat 02.00 sıralarında meydana geldi. İstasyon görevlileri, Levent-Taksim hattındaki metro istasyonunun duvarında bantla yapıştırılmış şekilde garip düzenekli bir kutu buldu. Bomba imha uzmanlarının yaptığı incelemelerde duvara monte edilen kutunun, elektrik kablolarının bağlanması için yerleştirilen elektrik prizi olduğu ortaya çıktı.

    Bize ulaşmak için;

    Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net