www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



TABLO ____Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Zamlar hangi ihtiyacın ürünü?

MERCEK ____A. Cihan Soylu
Saldırı ve uzlaşmazlık zirvesi

JİN Û JÎN ____Derya Karaçoban
Türk Ceza Kanunu yeniden

SORULAR SORUNLAR ____Av. Devrim Avcı
Bölge Çalışma Müdürlüğü’nden sorabilirsiniz

ÖZGÜRLÜKLER ____Hüsnü Öndül
Hak-Par raporu

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Halksız liderler

HAYATIN İÇİNDEN ____Arif Nacaroğlu
Sorular

KARŞI KIYIYA YAZILAR ____Tijen Zeybek
Cehenneme yolculuk

  TABLO..........Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak

Zamlar hangi ihtiyacın ürünü?

Efendilerini ağırlamak için İstanbul’a sıkıyönetim uygulaması getiren işbirlikçi zevat, harcamalarda da sınır tanımadı. Sadece Topkapı Sarayı’nda verilen yemeğin faturası 200 bin dolar. Basında yer alan haberlere göre 800 kişinin katıldığı bu yemeğin kişi başına maliyeti 250 dolar. Katil Bush ve şurekasına hizmette sınır tanımayanlar geçen günlerde asgari ücretin yüzde 5 artışla 318 milyon 233 bin lirada tutulmasını uygun gördüler. Çalışanına, Bush’un bir öğün yemeği kadar bile aylık ücret uygun görmeyen anlayış bununla yetinmemiş olacak ki, ihanet zirvesi daha bitmeden zam yağmurunu başlattı.
Ne yandan bakarsak bakalım, ülkemizde emperyalist kuruluşların izlerini görmekteyiz. Savaş örgütü NATO İstanbul’da toplanmış, Ortadoğu’yu çıkarları doğrultusunda nasıl dizayn edeceğini planlarken, bir başka emperyalist örgüt olan IMF de Ankara’da ekonomik saldırılarını gerçekleştirmenin planlarını yapmaktadır.
Bu yoğun faaliyetler devam ederken yansımaları da gecikmiyor elbette! Daha önce zam yok yalanına rağmen, akaryakıta yüzde 5 oranında zam açıklamaları ile karşılaşıyoruz. Oysa daha bundan birkaç gün önce Devlet Bakanı Abdullatif Şener ve Enerji Bakanı Hilmi Güler, “gündemimizde zam yok” açıklamalarını yapmışlardı. Doğrusu bakanların bu açıklamalarının hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Ne yazık ki bütün kontrolü elinde tutan IMF’nin yapmış olduğu açıklamalar ve bu vampir kuruluşa verilen “niyet” mektuplarındaki taahhütlere dikkat etmek gerekiyor!
Hükümet, “zam yok” açıklamasını yaptığında halkın büyük çoğunluğu inanmak durumunda kalmaktadır. Oysa IMF’ye verilen niyet mektubunda satır araları iyi okunduğunda zamların planlı bir şekilde yapılacağı mevcuttur. Bu planlamayı ise kelime oyunları ile gizlemeye çalışmaktadırlar. Örneğin, IMF’ye verilen 7.niyet mektubunda; “gerektiğinde maktu vergiler ayarlanabilir” ifadesi zamların ne zaman ne kadar yapılacağının belirsiz olduğunu göstermektedir. Bu ifade doğrultusunda maktu vergiler grubunda olan ÖTV yüzde 9 oranında arttırılınca bağlantılı olarak, mayıs ve haziran aylarında ortalama yüzde 5 oranında olmak üzere toplam yüzde 10 oranında akaryakıt zammı yapılmış oldu. Doğalgaz zammı da sırada beklemektedir.
Peki dünyada petrol fiyatları düşerken, ne oluyor da biz de akaryakıt fiyatları otomatiğe bağlanmış olarak artırılıyor? Diğer bir ifade ile bu zamlar hangi ihtiyacın ürünü?
Zam gerekçelerine bakıldığında, ÖTV gelirlerindeki 300 trilyon liralık açık! Sağlığın ve eğitimin payı mı arttırılmakta, emekçilerin ücretleri insanca yaşanabilir bir seviyeye mi getirilmekte, yoksa herhangi bir yatırıma mı harcama yapılmaktadır ki açık oluşmaktadır? Elbette hayır. Peki bu açık neden oluşmaktadır? Müdahalesinden de anlaşılacağı üzere, anapara bir yana IMF’ye ödenen faizlere yetmemektedir. En kolaycı yol ise, zam ve dolaylı vergileri artırarak halkın sırtından karşılamaktır.
Bütün bu saldırılara rağmen, 8.gözden geçirme çalışmalarını tamamlayan ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın basına yapmış olduğu açıklamalar halkla alay eder cinsten. Babacan’ın ifadeleri şöyle; “... uygulayacağımız ekonomik program, Türkiye’nin ihtiyaçları ile örtüşen, sosyal boyutu ağır basan bir program olacaktır...” Sayın Babacan ya “sosyal” kelimesinin anlamını bilmemekte ya da halkla dalga geçmektedir. Her zaman olduğu gibi ikincisini yapmaktadır. Bu programın Türkiye’nin ihtiyaçları ile örtüşüp örtüşmediğine gelince; ilkokuldaki çocuklarımız bile bu programın sermayenin ve emperyalist kuruluş olan IMF’nin ihtiyaçlarını karşıladığını bilmektedir.
IMF memuru Ali Babacan da iyi bilmektedir ki, bu programın sosyal bir boyutu yoktur. Ancak, IMF’den yetiştiği için “görevini” yapmaktadır. Halkın da ilk fırsatta görevini yapacağından kuşkunuz olmasın.

e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com

  Başa dön

  MERCEK..........A. Cihan Soylu

Saldırı ve uzlaşmazlık zirvesi

Önce Fransa’da, sonra G-8 Zirvesi’nde, ardından İrlanda’da bir araya gelen ABD-AB yöneticileri tarafından, NATO’nun “yeni yüzyılın ihtiyaçlarına uygun değişimi”nin zirvesi olarak reklam edilen İstanbul Zirvesi, düzenleyicilerinin hedef ve beklentileriyle “uyumsuz” bir biçimde sonuçlandı. “Teröre karşı mücadele kararlılığı”nı yineleme ve “NATO’nun yeteneklerinin geliştirilmesi için değişimin sürdürülmesi” vaazıyla halklara ve ezilen uluslara karşı politikalarını bir kez daha ilan eden gerici şefler, emperyalist çıkar dalaşına uygun bir “zirve” yaptılar. Kozlarını, bir de İstanbul’daki “NATO Vadisi”nde paylaştılar. Bush çetesi ve işbirlikçilerinin beklentilerine aykırı olarak “zirve”, “ tam bir uzlaşma ve işbirliği zirvesi” olamadı. NATO’nun ve Batı emperyalizminin şefleriyle işbirlikçileri, zirvede, kuşkusuz “birbirlerine yakın durdular”, “gerekli olduğu kadar uzun sürece teröre karşı birlikte savaşma” sözü verdiler, ama uzlaşmazlıklarına yol açan politikaların kaynaklandığı Pazar kavgası ve çıkar dalaşını sona erdirecek bir irade olmadığını da göstermiş oldular. “NATO’nun Irak’ta asker eğitimini gerçekleştirmesi” yönündeki ABD_İngiliz istemi, Almanya, Fransa ve İspanya’nın itirazıyla karşılaştı. Chirac, zirve başladığında, “Bu zirve gerçekten bir dönüm noktasıdır” diyordu, ama, zirvede Bush’la birkez daha “atışmak”tan kaçınamadı. Normandiya Çıkarması’nın 60. yıl dönümünde Chirac’ın “ayağına gelen” Bush, NATO’nun İstanbul Zirvesi’nde de onun tarafından aşağılanacak biçimde eleştirildi. Chirac, AB-Türkiye ilişkileri üzerine konuşan Bush’u , “sınırını aşmak”la-bunu ‘haddini aşmak’ olarak okumak da mümkün- suçladı.
“Teröre karşı birlikte savaşma” kararı ve Afganistan’daki işgalin sürdürülmesine katılımda bir miktar aktivite paylaşımı ötesinde, ABD ile AB’nin Fransa ve Almanya gibi başlıca ülkeleri arasındaki ‘ciddi görüş ayrılıkları’nın devam ettiği, “Atlantik ittifakındaki iç çatlağın” tamir edemediği bir kez daha görüldü. Bush çetesi ve Amerikan uşaklarının Irak’taki işgalin NATO eliyle sürdürülmesi ve yayılma stratejisi BOP’un NATO üyesi tüm ülkeler tarafından benimsenmesi hedefi gerçekleşemedi. “İsteyen NATO ülkeleri Irak asker ve polisinin eğitimine katılacak” formülünün ABD’nin talebini karşılamaktan uzak olduğu kesin. “Bazı NATO üyeleri” zaten Irak’ta. Bunların ya da bunlara eklenmiş bazı başkalarının “güvenlik birimlerinin eğitimine destek vermeleri”, ABD hesabına yeni bir kazanım oluşturmuyor. “Üyeler” ancak, “güvenlik güçlerinin eğitimine katkıda bulunabilecekler”, ve bu gerçekte belirsizlik ifadesidir. Afganistan’daki işgal kuvvetlerine yenilerinin eklenmesi kararı sürpriz değil. İzlenen politikanın yarattığı büyük tepkileri dikkate alan Bush ve ekibi, işi bir miktar yumuşatma çabasındadır. Almanya ve diğerlerinin bu ülkede zaten bulundurdukları askere bir miktar daha eklenecek. Bunun karşılığında Baklalarda bir adım daha ileri atmayı, bunu da öteden beri ABD’nin itirazı ve engellemesiyle karşılanan “Avrupa Ordusu” birimleriyle gerçekleştirmeyi başardılar. Türkiye’nin uşak takımının Amerikan çıkarlarının taşeronluğunu daha aktif sürdürmeleri ve İncirlik başta olmak üzere askeri üsleri daha etkin biçimde kullanma kolaylığı sağlaması için de bu zirvenin yapılması zaten gerekmiyordu.
Bu zirve, ama, işçi sınıfına, ezilen ulus ve halklara karşı, uluslararası sermaye ve emperyalist büyük güçlerin bir gövde gösterisi olarak değerlendirilebilir. Irak işgalinin sürdürülmesine verilen destek tarafından kanıtlandığı üzere, bağımsızlık ve özgürlük isteyen halklar, emperyalistlerle işbirlikçilerinin gerici güç birliği ya da rekabet içinde oluşturdukları tehditle, bugün daha fazla karşı karşıyadırlar. Onlar, aralarındaki çıkar çatışması ve it dalaşına karşın, ezilen ve sömürülenlere karşı iş ve güç birliğinden kaçınmıyorlar. Irak’ın bağımsızlığı için mücadele edenlerin “terörist” diye suçlanması bundandır. NATO’nun işlevi sosyalizme, işçi sınıfına ve bağımsızlık için mücadele eden halklara karşı olma politikalarınca belirleniyordu; bugün de sömürülen ve ezilenlerin kurtuluş hareketine ve halklara karşı bu işlevi görmeye devam ediyor. NATO şeflerinin “Irak halkına destek verme” yönündeki sözleri riyakarlıktan ibarettir. Onlar, Amerikan uşağı hain hükümeti “iç güvenliği sağlamaya çalışan...egemen hükümet” saymakta ve bağımsız vatanlarında yaşama kavgası verenleri terörist olarak görmektedirler. Bütün bunlar, Amerikan haydut çetesi başta olmak üzere emperyalistlere ve uşaklarına karşı mücadelenin genişleyerek sürdürülmesini zorunlu kılıyor.


 
Başa dön

  JİN Û JÎN..........Derya Karaçoban

Türk Ceza Kanunu yeniden

Türk Ceza Kanunu Tasarısı, Meclis Adalet Alt Komisyonu’nda iktidar ve muhalefet partilerinin oybirliği ile kabul edildikten sonra Adalet Komisyonu’nda görüşülmeye başlandı.
Halen yürürlükteki TCK, bir kısmı sonradan değiştirilmekle birlikte faşist İtalyan Ceza Kanunu’ndan alınma ve büyük ölçüde baskıcı bir kanun.
Ceza kanunları bir ülkenin demokrasisine ayna tutması bakımından önemli temel kanunlardır. Zira bu kanunlar; egemen sınıf karşısında ezilen sınıfın, egemen düşünce karşısında muhalif düşüncenin, egemen cins karşısında ezilen cinsin, egemen ulus karşısında farklı kimliklerin birbirleri ile ilişkilerini ve bütün bunların devletle ilişkilerini; karşılığında bir ceza tehdidi önererek düzenler. İşte demokratik bir ülkede, bu ilişkilerin ne kadar eşitlikçi ve ne kadar özgürlükçü ise, o oranda bu durum ceza yasalarına da yansır.
TCK tasarısı önceki aşamalarda kadın örgütleri, demokratik siyasi partiler, sendikalar ve meslek örgütleri tarafından tartışıldı, özellikle kadınlar aleyhine cinsiyetçi hükümleri eleştirildi. Bu eleştiriler sonucunda tasarının son halinde gelinen nokta şu:
Evlilik içi tecavüz tasarıda suç kabul edilmiş ve takibi şikâyete bağlanmış. Toplu tecavüz hallerinde tecavüzcünün mağdurla evlenmesi durumunda tecavüzcünün cezasız kalmasına neden olan hükümler ayıklanmış. Kadınlara yönelik cinsel saldırı suçları “ırz”, “edep”, “namus” gibi kadınları erkeğin ve mahallelinin namusu haline getiren gerici-feodal kavramlardan kurtarılmış ve tek bir başlık altında “cinsel saldırı suçları” başlığı altında toplanmış. Taciz ve tecavüz suçları eski ırza geçme, ırza tasaddi, söz atma ve sarkıntılık suçları tek bir cinsel saldırı suçları başlığı altında toplanarak cezalandırılmış. Önemli bir yenilik, tecavüzde organ dışında cop-şişe-parmak vs. türlü aletlerle yapılan saldırı da tecavüz olarak değerlendiriliyor. İşyerinde cinsel taciz özel olarak cezalandırılıyor.
Tasarıya ruhunu veren yenilik; kadınlara karşı suçların “aileye, edep ve törelere karşı suçlar” olarak tanımlanmaktan çıkması ve “kişilere karşı suçlar” ana başlığı altında yer alması. Bu sistematik; kadınların erkeklerle eşit kimlikte olduğunu kabul ediyor ve kadını kardeşine-eşine-babasına-evli veya bekâr oluşuna göre tarif etmekten vazgeçerek onu bir “birey” olarak kabul ediyor.
Bunlar olumlu düzenlemeler ve yıllardır sürdürülen eşitlik mücadelesinin, yasaların demokratikleşmesi mücadelesinin kazanımları ve Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi’nin (CEDAW) gereklerinin yerine getirilmesinde bir adım.
Ancak; aile içinde yoğun olarak yaşanan çocuklara yönelik cinsel saldırı anlamına gelen ensest halen ayrı bir suç olarak tanımlanmış değil. Çoğu demokratik ülkede kürtaj süresi 12 hafta iken tasarıda kürtaj süresi 10 hafta olarak sınırlanmış, bebeğin sakatlığı halinde süre 24 haftaya çıkarılmış. Töre cinayetlerinin tıpkı, kan davaları gibi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren nitelikli adam öldürme cürümleri altında düzenlenmesi talebi de havada kalmış. Oysa bu düzenleme özellikle töre cinayetlerinin çokça yaşandığı bölge kadınları yönünden son derece önemli.
Tasarıda düşünce suçlarında ciddi bir ilerleme yok; halkı ırk ve sınıf, din farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahriki düzenleyen ünlü 312, hükümetin, silahlı kuvvetlerin, adliyenin, cumhuriyetin....manevi şahsiyetini tahkir ve aşağılamayı düzenleyen 159, vb. gibi düşünce suçlarının düzenlemesinde ciddi bir yenilik yok. Pek çok demokrasi ve insan hakları savunucusu ceza tehdidi altında yaşamaya devam edecek.


 
Başa dön

  sorular sorunlar..........Av. Devrim Avcı

Bölge Çalışma Müdürlüğü’nden sorabilirsiniz

SORU: Bizler 3 bin beş yüz kişilik BOYTAŞ A.Ş.’de çalışıyoruz. Buraya 1 yıl önce Hak-İş’e bağlı Öz Ağaç-İş Sendikası getirildi. Ancak bu sendikanın gelmesinin ardından maaş bordrolarında, “sendika aidat bölümü” yerine “borç taksidi” yazıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bu iş yerinde sendika yasal mı?
Ayrıca bizim sendika, Öz İplik-İş ile aynı anda sözleşme görüşmelerine oturabilir mi? Öyle ki imzaladıkları TİS, Öz İplik-İş’inkiyle kelimesi kelimesine aynı. Bunun yanında şube kongresi de yapılmış değil. Bu durumlar yasal mıdır? Haklarımız nelerdir?
CEVAP: Bilindiği üzere, işçi sendikaları işkolu esasına göre bir işkolunda çalışan işçiler tarafından kurulurlar. Bir işyerinin girdiği işkolunun tespiti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca yapılmaktadır. Dolayısıyla, öncelikle önemli olacak olan husus, çalıştığınız fabrikanın işkolu ile söz konusu sendikanın (Öz-Ağaç İş) faaliyet yürüteceği iş alanının aynı olması gerektiğidir. Sendikalar işkolları dışında kalan alanlarda örgütlenme çalışmaları yürütemeyeceklerdir.
Ayrıca, bir sendikanın getirilmesi gibi bir durum söz konusu olmamalıdır. Siz üye oldu iseniz, fabrikanızda sendikanız yetkili olmuştur. Haberiniz olmadan bir fabrikaya sendika gelemez. Eğer böyle ise, olayda bir sahtecilik vardır. Sendikaya üye olmak serbesttir. Ancak, bu sendika işyerinin bağlı olduğu işkolunda kurulu olan bir sendikaya üye olabilirler. Üye olmak için de noterden tasdik edilen üye kayıt fişinin sendikaya verilmesi zorunludur. Ayrıca sendika, söz konusu fişlerden birini Bölge Çalışma Müdürlüğü’ne de vermek zorundadır. Eğer siz böyle bir üyelik fişi doldurmadıysanız (sorunuzdan öyle anlaşılıyor) çalıştığınız fabrikada örgütlü sendikayı Bölge Çalışma Müdürlüğü’nden sorabilirsiniz.
Bir sendikanın TİS yapabilmesi için, kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde onunun o sendikaya üye olması gerekmektedir. Ayrıca, TİS yapılacak olan işyerinde çalışan işçilerin de yarıdan fazlasının o sendikaya üye olması gerekir. Eğer Öz Ağaç-İş Sendikası bu şartları taşıyorsa, TİS yapmaya yetkilidir. Aksi takdirde sendika yetkisizdir ve TİS’in hükümsüzlüğü dava yolu ile istenebilir. Maaş bordrolarında sendika üye taksidi yerine borç taksidi yazılması ortada bir belirsizlik olduğunu göstermektedir. İşçiler neyin borç taksidini ödemektedirler? Eğer, yasal olarak bir sendikaya üyelik varsa, o takdirde bu durumun yazılması gerekmektedir. Bu ‘yanlışlığın’ düzeltilmesi için işverene noter yolu ile bir ihtar gönderebilirsiniz.

e-posta:
hukuk@evrensel.net

  Başa dön

  ÖZGÜRLÜKLER..........Hüsnü Öndül

Hak-Par raporu

Hak ve Özgürlükler Partisi (Hak-Par), "Türkiye'de demokrasi ve Kürt sorununun çözümü için öneriler" başlığını taşıyan raporunu açıkladı. Raporun, Türkiye'nin pek çok ilinde gerçekleştirilen bölgesel toplantıların sonucunda hazırlandığı bildiriliyor.
Raporun ana başlığı, "AB sürecinde demokrasi ve Kürt sorununun çözümü için öneriler" şeklindedir. Ara başlıklar da şöyledir:
1) "Kürtler Ortadoğu'nun en eski halklarından biridir ve her halk gibi bütün ulusal demokratik haklarını özgürce kullanabilmelidir.
2) Katılım ortaklığı belgesi ve ulusal program Kürt halkının haklarını tanımlamaktan uzaktır.
3) AB ile uyum çerçevesinde yapılanlar ve yapılmayanlar nelerdir?
4) Evrensel normlar Kürt sorunun çözümünde yol gösterici olmalıdır,
5) Kürt sorununun çözümü ve AB standartlarında bir demokrasi için.
Raporda birinci ara başlıkta, Kürtlerin azınlık olmadığı, Cumhuriyet'in kuruluşu ile birlikte Kürtlere yapılan vaatlerin unutulduğu, isyanların çıktığı, son 15 yılda zoraki göç politikalarının uygulandığı, silahlı çatışmalarda 50 bine yakın insanın yaşamını yitirdiği, köy koruculuğu sistemi ile Kürt toplumu içinde düşmanlık tohumları ekildiği, OHAL, özel tim ve JiİTEM gibi kurumlaşmaların hayatı çekilmez hale getirdiği vurgulanmaktadır. AB sürecindeki yasal düzenlemelere rağmen inkâr politikasının değişmediği, Kürt halkının resmen tanınmadığı ifade edilmektedir. Ayrıca Türkiye'yi yönetenlerin, Kürt sorununu terör sorunu olarak lanse ettiği belirtilmektedir. Bölüm sonunda da, Kürt sorununun, esas olarak ulusal bir sorun olduğu kaydedilmektedir.
İkinci ara başlıkta, katılım ortaklığı belgesi ve ulusal programda Kürt sorununun görmezden gelindiği vurgulanmakta ve kişisel haklar düzeyinde ele alındığı belirtilmektedir.
Üçüncü ara başlıkta olumlu yasal düzenlemeler sayılmakta; ancak uygulamaların insan hakları örgütlerinin raporlarında da görüldüğü gibi ihlallerle dolu olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, köy koruculuğu sisteminin varlığı eleştirilmekte, siyasi partiler için dil yasaklarının sürmesi, TCK'nın 159. ve 312. maddesine eleştiriler yöneltilmektedir. Radyo ve televizyonlarda yayın ve kurslarla ilgili düzenleme ve uygulamalar için ise, "Kürt toplumu ile alay edici niteliktedir" şeklinde değerlendirme yapılmaktadır.
Dördüncü ara başlıkta, AB üyesi olan İspanya, Belçika, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin, etnik sorunlarını barışçıl biçimde çözme başarısı örnek gösterilmektedir. Bu bölümde çeşitli ulusalüstü belgelere atıfta bulunulmaktadır. Beşinci ara başlık aynı zamanda sonuç bölümü niteliğindedir. Bu bölümde Kürt sorununun çözümü konusunda talepler yer almaktadır. Talepler 17 paragraf halinde sıralanmaktadır. Talepler arasında,
a) 12 Eylül Anayasası yerine Kürt halkının kimliğini tanıyan, varlığını ve haklarını güvence altına alan, yeni, demokratik, çoğulcu ve evrensel hukuka uygun bir anayasa istemi
b) Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde temel eğitimden üniversiteye kadar eğitim dilinin Kürtçe olması; kamusal alanda Türkçe yanında Kürtçe'nin de kullanılabilmesi; Kürt dili ve kültürünü araştıran devlet destekli kurumların oluşturulması; Kürtçe yerleşim alanlarının Kürtçe isimlerinin iade edilmesi; çocuklara Kürtçe isim konulması alanında idari engellerin kaldırılması,
c) Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde yerel parlamentoların kurulması ve belli bazı konularda (eğitim, sağlık gibi) bu parlamentolara yetkiler tanınması gibi öneriler yer almaktadır.
Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü konusunda, siyasiler de, sivil toplum örgütleri de çaba gösterdiğinde, serbest tartışma ortamı ve koşulları yaratıldığında, mesafe alınabilir, çözümler üretilebilir. Konu ile ilgili olarak Hak-Par görüşlerini oluşturmuş ve kamuoyuna açıklamıştır. Katıldığım, katılmadığım bölümler ve nitelemeler de var. Raporda, benim açımdan sorunlu ve net olmayan kavramlar da var. Ancak, farklı düşünceleri bilme ve tartışmaya ihtiyacımız var. Barışa ihtiyacımız var ve barışa tartışarak ulaşabiliriz. "Kapalı sistemlerde düzensizlik artar." O nedenle tartışmalıyız.
Diyalog şart.


 
Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Halksız liderler

NATO İstanbul toplantısı hakkında elbette pek çok şey konuşulabilir; alınan ve alınamayan kararlar, kararların hayata geçirilip geçirilemeyeceği, bundan sonra NATO’nun işlevi ve geleceği hakkında değişik şeyler yazılabilir ama, ortaya çıkan en büyük gerçek, NATO ve ABD’nin gerek Türkiye halkı, gerekse dünya halkları açısından tamamen terk edilmiş bir konumda olduğunun açıkça görülmesidir.
Bush ve Amerikan politikaları artık Amerikan halkı dahil, dünyanın her ülkesinde nefret paratoneri gibidir.
Nereye gitse halkların öfkesini üzerinde toplamaktadır.
Hatta şöyle bile söylenebilir; Bush ve ABD, kitleleri birleştiren bir odak haline gelmiştir.
Son yıllardaki ABD’nin içinde yer aldığı tüm zirvelere, toplantılara bir bakın:
“Liderler”, ülke yöneticileri, askerler, uzmanlar, patronlar, ağır toplar, hafif toplar, yan yatmış çamura batmışlar, üst düzey zevat, alt düzey zerzevat hepsi vardır.
Ama arkalarında halk desteği yoktur.
Tersine karşılarına her zaman giderek daha da büyüyen ve öfkelenen halk kitleleri çıkmaktadır.
Son İstanbul toplantısı bu bakımdan tipik örnektir.
Yasaklanan sokaklar, caddeler, yasaklara boğulan koca kent ve kentler, insanlardan, halktan kaçan “liderler.”
Yani durum burjuvazi ve Amerikancılar için o kadar vahimdir ki, bizim tescilli Amerikancı medya bile, şöyle ağız tadıyla Bush’un burnunu sıkan bir bebek resmi basamamıştır gazetelerine!
Koca İstanbul’da balkondan Tayyip Bey’in “misafirlerine” alkış tutan bir poz bile yakalayamamışlardır.
***
Şimdi belki denecektir, Bush, halkın arasına hiç girmedi ki, alkışlayan insan fotoğrafı çekilsin!
İşte vaziyetin gerçek fotoğrafı da budur aslında.
Halkın arasına girmek bir yana, sokulamayan bir dünya “lideri!”
Halksız bir lider olur mu?
Halkın bir biçimde desteği olmadan hangi örgütün, hangi kararın, hangi politikanın geleceği olur mu?
Boş sokaklar.
Yasaklı kentler.
İnsanlardan korkan halksız “liderler.”
ABD’nin ve NATO’nun gelip dayandığı yer burasıdır.
İnsanların, halkaların yaşamlarını cehenneme çevirenlerin yaşamı cehenneme dönmüştür.
Kapalı mekânlardan dışarıya kafasını çıkaramayanlar, helaya bile bir ton korumayla gidenler…
Terör merör sonuçta hepsi hikâyedir.
İstanbul’da tüm çıplaklığıyla ortaya çıkan gerçek, ABD’nin işgalci, katliamcı politikalarının geldiği tecridin açık göstergesidir.
ABD ve NATO’ya Türkiye halkı tavrını açıkça koymuştur.
Bush’a ve NATO’ya kafasını çevirip bakmamıştır.
Katile el vermemiştir.
Katile, “misafirim” diyenlerle katili baş başa bırakmıştır.
Dolayısıyla bundan sonra hükümetin, ABD ve NATO kararları, istekleri doğrultusunda alacağı her türlü karar şimdiden halk meşruiyetini kaybetmiştir.
Halksız “liderler.”
Halksız “toplantılar.”
Halksız “planlar, programlar.”
Türkiye halkı devrimcilerin, demokratların, gerçek yurtseverlerin, insan severlerin çağrılarına yanıt vermiş, katillere el bile sallamamıştır.
İşte kral çıplaktır!
Bu kez biz kazandık, halk kazandı, Amerikancılar kaybetti.

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  HAYATIN İÇİNDEN..........Arif Nacaroğlu

Sorular

İşin siyasi ve askeri yanı gazetemizin her köşesinde enine boyuna tartışıldı. Sorular soruldu, yanıtlar verildi.
İlgililerin yanıt vermeyeceği kesin olsa da, aşağıdaki soruları sormak gerekiyor.
İlk soru Galatasaray Üniversitesi yöneticilerine.
NATO bir savaş örgütü. Tarihi, kanlı saldırılarla dolu. Hele ABD başkanı Bush, tüm dünya halklarınca düşman ilan edilmiş ve tarihin çöplüğüne atılmak üzere olan bir lider(?) Bu halkın size bahşettiği ılık boğaz sularının yakamozlarında dünyaya savaş mesajları veren bu çeteyi konuk etmek, Galatasaray Üniversitesi’nin dünyadaki saygınlığını arttırır mı? Daha iki ay önce NATO başkanına da aynı kürsüde söz hakkı vermiş olmanız ile salonlarınızda gençlere “Onuncu Yıl Marşı” okutuyor olmanız çelişkisi “Bilimsel ve çağdaş üniversite” tanımına uyar mı?
İkinci soru İstanbul polisinin Bush’tan çok Bush’çu bazı elemanlarına.
Sen 800 milyon maaşla ayın sonunu zor getirirken, akşam yemeğinde Fransız konyağıyla, Rus havyarını mideye indirmiş dürzüyü korumayı, Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak mı sanırsın? İçinde senin de olacağın gençlerimizi Irak çöllerinde telef etme planları yapanları korumayı, müslüman dünyaya haçlı seferi ilan etmiş olanları korumayı, vatanı, toprağı, dinimizi, milletimizi korumak mı sanırsın? Senden daha onurlu yoksul genç kızın kafasına sopayı indirip, onu hastanelik etmeyi kahramanlık mı sanırsın? Bu gün sana o sopayı kullandıranlar, yarın seni “İşkenceci”, “Sadist”, “Çürük elma” ilan edip, günahlarından arınmaya kalktıklarında, Bush’tan çok Bush’çuluğun utancıyla, onursuzluğuyla nasıl yaşayacaksın? Çocuklarının yüzüne nasıl bakacaksın?
Üçüncü soru devletlilere.
Hadi kerameti kendinden menkul şişme başkan Bush’u Galatasaray Üniversitesi’nin bahçesinde dinlemek eziyetine katlanarak onurlandınız. Başkanınızın gurup kararıyla onu alkışlamak zorunda bırakıldınız diyelim. Peki bu toplantıya neden “El temizliğinizi” yapmadan geldiniz? Başkan Bush ellerinizi sıkmadan önce ellerinizi, tırnaklarınızı kontrol eden goril bozması CIA ajanlarına neden bizi rezil ettiniz? Şart mıydı el sıkmanız? Şart mıydı ellerinizi gorillere kontrol ettirmeniz? Ellerinizi şeyinize (cebinize) sokamadınız mı?
Dördüncü soru satılık gazeteci bozuntularına.
1996 yılında dünyanın en zengin 25 kişisinin toplam serveti 218,6 milyar dolarken ve bunun yüzde 24,8’i ABD’lilere aitken, sizin de içinde bulunduğunuz borozan takımının küreselleşme, serbest piyasa, v.s. sloganlarını kutsallaştırma gayretleriyle, bu rakamın, 2002 yılında 454,9 milyar dolara çıktığını ve ABD’lilerin payının da yüzde 64,5’e ulaştığını bilmez misiniz? ABD’nin var olmasının tek amacının 28. Başkan Wilson’un “Ticaret, uusal sınır tanımadığı ve imalatçı da dünyayı bir Pazar olarak gördüğü için, ülkesinin bayrağı da onu takip etmelidir. Ona kapalı olan ülke kapıları devrilmelidir.” ayetleşmiş sloganını yaşatmak olduğunu bilmez misiniz?
Beşinci soru kapalı çarşı esnafına.
İşler iyi mi?
Son soru kendime.
Bu güzel gazetenin, bu güzel köşesinde, yazacak daha güzel konu, daha onurlu, daha kaliteli insanlar bulamadın mı?

e-posta:
arif1@gantep.edu.tr

  Başa dön

  KARŞI KIYIYA YAZILAR..........Tijen Zeybek

Cehenneme yolculuk

Yanıyor dünya. Yansın, diyor dünyayı yönetenler. Başta ABD. Ama ya diğerleri, diğerleri ne yapıyorlar? Takılmışlar Bush’un kuyruğuna; emredersiniz patron, okey man, olmaz ama, ya ekonomimizin dolara bağlı hassas dengeleri bozulursa, diye diye üflüyorlar yangına. Ya biz? Biz de kaptırmışız burnumuzu kapitalist düzenin çarklarına, nereye çekerse oraya. Başımızı kaldırıp doğru dürüst diklenemiyoruz bile. Deliler gibi çalışıyoruz. Çünkü çok tüketmek gerek. Çok tüketmek için de çok kazanmak gerek. Böyle diyor psikoloji eğitimi almış reklamcılar. Bir saatlik dizi içinde 64 dakika sürüyor reklamlar. Alın, alın, alın. Tüketiyorum, öyleyse varım! Kıbrıslı Zenon yüzyıllar öncesinden baksa bu günkü halimize çok gülerdi herhalde. Kinik felsefenin kanaatkâr insanlarına 2004 yılının dünyasında yaşayanların toptan delirmiş görüneceği kesin. İnsanları açlıktan kıvranmayan ülkelerde yaşayanlara ve zengin ülkelerin yurttaşlarına baksanıza. Deliler gibi çalışıp dinlenme zamanlarını dahi satın alıyorlar. Evet, tatillerimizi de satın alıyoruz. Çünkü “tatile çıkmak” için daha çok çalışıyoruz. Çünkü insanların tembellik hakkını nasıl kullanacağı, çalışma zamanı dışında kalan zamanını nasıl geçireceği de belirleniyor ve şablonlar halinde konuyor önümüze. Mesela yaz geldi mi bir tatil köyüne gidilir ve “herşey dahil”de patlayasıya kadar yenilir, azgın güneşin altında kremlenip yatılır. Bu dayatılmış modele ulaşmak için daha fazla, daha fazla çalışmak gerekir. Çünkü pahalıdır “herşey dahil”.
Çalışın, çalışın ey zavallılar! Çalışın, çalışalım ve tatilimizi de satın alalım. Kapitalistimizi kutsayalım.
Çok çalışın, diyor düzen. Çok çalışın ki yiyeceğinizi kendiniz üretemeyin. Kendiniz pişiremeyin. Fast food ile beslenin. Şeker hastası olun, kolesterolünüz yükselsin, kalp damarlarınız tıkansın, kanser olun, buradan buyrun, obez olun. Biz sizler için devasa bir ilaç endüstrisi yarattık -bir diğeri de silah endüstrisidir bu devlerin-, spor salonları, zayıflama merkezleri, diyet ürünleri yarattık. Önce çok çalışın, sonra buralara gelin, yorgunluktan ve yaşamaya çalışmaktan, hayatta kalmak gayretinden gebererek bilmem hangi apartmanın kaçıncı katında payınıza düşen sıçan deliğinize koşun. Kâbuslarla dolu uykulara dalın. Unutmayın, işe vaktinde gelmek gerek. Kâbuslarınızda bile fazla oyalanmayın.
Siz düşünmeyin. NATO düşünür sizin için. Siz “Sex and The City” izleyin, Zerda’yı izleyin, sizi size röntgenlemeleri için düzenlenmiş, ilkel dürtü ve duygularınızı tatlı tatlı kaşıyan “interaktif” programlara katılın. Çok sıkılanlar, kadınlar, topluca intihar edin. Ya da behlül behlül yaşamaya devam edin. İnanın, hiçbir sakıncası yok UN için, EU için, NATO için. Kilise ve rahipler ve cami ve imamlar için de en makbulü bu; behlülleşin. Öyle olun ki gerektiğinde Bush ve çevresinde fır dönen yardımcı katilleri öl deyince ölesiniz, öldür deyince öldüresiniz. Baksanıza müreffeh ülkelerin, uygarların, iyi yetişmiş, eğitimli insanları ne güzel eğleniyorlar Irak’ta. İşkence yaparak öldürdüklerinin başucunda durup objektiflere sırıtmak “in”, merhamet duygusu “aut” artık buralarda. Esir edilen kadın, erkek, çocuk kim varsa çırılçıplak soyup, kendi utançlarından üretilmiş, öldürmeyen ama ölmekten beter eden kurşunları ruhlara sıkmak moda artık bu dünyada.
Hey! Siz, sen, yanındaki, az ileride yemek yiyen, gülüp eğlenen, sevişen; sizler, ben, biz... Yaşıyor musunuz? Yaşıyor muyuz gerçekten?
Hamile kadınların bebekleri çalınıyor karnından ve dünyanın bir yerlerinde çocuklar zenginlerin yedek organ depoları olarak kullanılıyorlar. Köprü altları, parklar, varoşlar ve arka sokaklar modern dünyamızın “ölüm tarlaları” olmuşlar. Beş yıldızlı otellerin önünde duran limuzinlerden inenlerin gözleri rahatsız olmasın, steril dünyalarına “pislik” sızmasın diye izin verilmiyor sokak çocuklarının, gidecek yeri olmayan ihtiyarların buralarda görünmelerine. Yumun gözlerinizi ey büyük devletler ve onların silah tüccarlarından emir alan, kapitalistlerin beslemesi savaş örgütleri, NATO duayenleri. Korkmayın, gereken önlemler alındı, kimse size çürük yumurta fırlatamayacak, kimse üzerinde okkalı bir küfür yazan pankartları gözünüze sokamayacak. Arka sokakların birinden fırlayıp, güvenlik güçlerinin arasından kafanıza bir kavanoz dolusu kırmızı boya boca edemeyecek. Korkmayın! Ama unutmayın da sakın:
Cehenneme ve yok oluşa sizin başlatmış olduğunuz bu uzun yürüyüşte yalnız değiliz. Sizler de, evet sizler de bizimle geleceksiniz. Davetlisiniz.

e-posta:
tijenz2002@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net