www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
HAYATIN İÇİNDEN
____
Arif Nacaroğlu
Çuvaldız
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Burjuvazi, işçi aristokrasisi ve sınıf hareketi
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Emekliye, “asgari ücret” benzeri fiyasko
GÜNLÜK
____
Yücel Sarpdere
Elbette tesadüf değil
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Dersler
JİN Û JÎN
____
Derya Karaçoban
Umutlarımızı gerçekleştirelim
SAĞLICAK
____
Celal Emiroğlu
Havuz dolsun sağlık olsun!
HAYATIN İÇİNDEN
..........
Arif Nacaroğlu
Çuvaldız
Tam oturup şöyle güzel bir YÖK yazısı yazmaya hazırlanıyordum ki, çoktandır ortalıkta gözükmeyen arkadaşım odaya daldı.
- Ne yazacaksın?
- YÖK’ü.
Öztürk Serengil ağzıyla sürdürdü.
- YÖK’ü, BÖK’ü boşver.
- Niye?
- Artık kabak tadı verdi. Devletliler beyinlerinin loş köşelerinde sakladıkları düşünceyi gerçekleştirmeye odaklanmışlar. Kim ne tasarısı hazırlarsa hazırlasan boşa. Sonuçta hazırlanan her tasarı meclise gelecek. Eh, bu mecliste kalkıp, eğer tasarıda varsa, ‘Demokratik Üniversite’, ‘Parasız Eğitim’, ‘Özgür Bilim’ gibi maddeleri göz göre göre geçirmez herhalde. Ya aralara yine türbanı filan sıkıştırıp, ‘bir ver, beş al’ taktiğini uygular, ya da gelinlik kızını mahallenin oğlanlarından saklayan kıskanç babanın ruh haliyle, gizlediği kendi yasasını çıkarıverir. İki ucu pis değnek. Tepedekiler bu işe karşı çıkar. Tasarı yallah alt komisyonlara. Sen de havanda su dövdüğünle kalırsın.
“Madem böyle düşünüyorsun, o zaman sen söyle, ben yazayım.” diye çıkışmamı bekliyormuş.
- Köşe yazarlarını yaz.
“Olur mu canım. İnsan kendi kendini yazar mı? Okuyanlar ne der sonra” diye yarı
mahçup itirazımı duyar duymaz atladı.
- Sen yazmasan da başkaları yazmışlar. Dinle bak ne yazmışlar.
“…Yazıları, haberlerin, kulaktan duyma lafların ideolojik sloganlarla sayfaya taşınmasından ibarettir. Aynı cümleler yazıların içinde döner durur. Cümlelerin yerini değiştirip aynı yazıyı tekrar yuttururlar.
- Deme yahu.
- Dinle. Daha bitmedi.
“… Sormak isterim size. Hangi köşe yazarının yazısından sonra hayatınız değişti?
Hangi köşe yazısını okuduğunuzda önünüze yeni ufuklar açıldı? Hangi yazıdan sonra dünyaya farklı bakmayı öğrendiniz? Hangi köşe yazarının önerisi ülkede bir problemi çözdü? Bunlar sorun çözeceklerine yeni sorunlar üretirler.”
Hızla kendimi sorguladığımı algılamış olacak, son darbeyi vurmak için hamlesini yaptı.
- Dinle, dinle.
“.. Bunlar içmeden yazamaz. Yazmadan da içemezler.”
Bir yandan da, okuduklarının doğru olduğunu ispatlamak için gazeteyi gösteriyordu. Yazının yanındaki fotoğrafları görünce sinirlendiğimi anlamış olacak, beni daha fazla üzmemek için devam etti.
- Dreikurs ne diyor?
“Kişi grubun bir parçası olamayacağına inandığında, ilgi çekmek için her yolu dener. Hatta görmezlikten gelinmektense, cezalandırılmayı bile tercih eder. İlgi ya da yetki mücadelesiyle durumunu koruyamadığını algılar. ‘Sevilmiyorum, gücüm yok, fakat benden nefret edilebilir’ duygusundan haz almaya başlar.”
Sonra birbirimize baktık.
Bastık küfürü.
e-posta:
arif1@gantep.edu.tr
Başa dön
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Burjuvazi, işçi aristokrasisi ve sınıf hareketi
2003 yılının sahne olduğu gelişmeler üzerinden toplumsal olay ve ilişkilerin seyri üzerine son iki makalemizde, ağırlıklı olarak işçi hareketinin durumu üzerinde durduk. Burada, işçi hareketiyle ilişkili, sorunun bir başka yönüne dikkat çekmek istiyoruz.
Bilindiği gibi, mali sermaye ve tekellerin ortaya çıkışı, öncesiyle kıyaslanamaz yeni etken ve ilişkilerin toplumların yaşamında rol oynamasını getirdi. En önemli değişikliklerden biri, az sayıdaki ileri ve uygar ulusun bütün öteki halkların bağımlılığı koşullarındaki asalak yaşamı için olanakların alabildiğince genişlemesiydi. 20. yüzyıl, bu az sayıdaki ”uygar ülke ve ulus”un sayısında çok fazla bir değişiklik yaratmadı. Başlıca Avrupa ülkeleri, ABD ve Japonya, emperyalist ülkeler sıralamasında başı çekelerlerken, ”tefeci” ülke ve uluslar olma özellikleri de güç kazandı. Değişikliklerden biri de, kapitalizmin uluslararası gelişmesinin, bu başlıca rantiyeci ülkelerin yanı sıra, Türkiye’nin de aralarında yer aldığı bir dizi diğer kapitalist ülkede de, büyük burjuvazinin iktisadi sosyal yaşamın tepesine oturmasıydı.
Bu durum, tekelci burjuvazinin, işçi hareketini, yalnızca dışarıdan fiili baskı ve siyasal zor yoluyla değil, sınıfın kendi saflarından bozucu-dağıtıcı ve yozlaştırıcı saldırı yöneltmesinin olanaklarını genişletti. Burjuvazi hakim sınıf konumundaydı, üretim araçları mülkiyetine sahipti, ve bu hakimiyet ve mülk sahipliğini baskı ve şiddete dayalı sürdürmenin aracı olarak örgütlenmiş bir devlet aygıtını elinde tutuyordu. Buna rağmen, son yüz elli yıllık süreçte yüzlerce örneğinin kanıtladığı gibi, işçi sınıfı hareketi karşısında, bu hareket sınıfın talep ve çıkarlarını esas alan bir çizgide ilerledikçe, geri püskürmekten, geri adım atmaktan, yenilmekten kurtulamıyordu. Daha da önemlisi, Sovyet Devrimi ile birlikte Avrupa başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde esen devrim rüzgarıyla, burjuvazi, sınıf hakimiyetinin çok ciddi bir tehditle; işçi sınıfı devrimleri ve halkların kurtuluş için başkaldırılarıyla karşı karşıya geldiğini, yeniden gördü. Üstelik bu kez, 1840-70 dönemi gibi, nispeten ”ulusal ölçekte” ya da en fazla kıta çapında sarsıntılar değil, kapitalist ülkelerin hemen tümünde ve bağımlı –ezilen halkların saflarında bir devrimci dalgalanma söz konusuydu.
Burjuvazi, ve onun en deneyimli öncü kesimini oluşturan Avrupa ve Amerika burjuvazisi, sistemini ve sınıf hakimiyetini tehdit eden bu gelişmenin önünü almayı yaşamsal önemde saydı. Uluslararası alanda işçi hareketini devrimci rotasından saptırma çabaları yoğunluk kazandı. Devrimci bir kabarışın yayılmakta olduğu bu dönemde siyasal baskı ve zor yetersiz kalıyordu. İşçi sınıfının saflarında mevzi edinme, onun üst kesimini ve sendika bürokrasisini satın alarak hareketi rotasından saptırma deneyimine, burjuvazi, özellikle İngiliz emperyalizminin deneyimi ve olanaklarıyla sahip bulunuyordu. Ülke işçi sınıfının ve emekçilerinin sömürülmesinin yanı sıra sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin yağmalanması, asalak rantiyeci hakim sınıflara, satın almada kullanacakları kaynağı, yeterinden de fazla sağlıyordu.
Emperyalist burjuvazi, İngiliz ve Amerikan sendikaları başta olmak üzere, dünya işçi hareketi saflarında, onun sendikal(ve politik) örgütlenmesini zaafa uğratacak bir iç kuşatmayı, ”sosyal devlet uygulaması” demagojisiyle birlikte, artan bir hızla geliştirdi. En güçlü sendikaların üst yönetimleri içinde yuvalanmanın yanı sıra, artı-değerin paylaşımından kendisine belli bir kırıntı atılarak satın alınan nispeten gelişkin ve iyi ücret alan işçi kesimleri içinde de örgütlenmeye başladı. Denebilir ki, bir yanda sınıf bilincine ulaşmış ileri işçiler ve Marksist Partiler, diğer yanda tüm olanaklarını hareket içinde burjuva sendikacılık çizgisini konumlandırmaya hasreden uluslararası sermaye ve burjuva hükümetleri, hareket içinde etkin olma mücadelesi yürüttüler. Son kırk yıllık dönemde, burjuvazi, işçi hareketine ve emekçilere karşı önemli mevziler kazandı. Türkiye de dahil olmak üzere, hemen tüm ülkelerde, bürokratik burjuva sendikacılık hareketin üzerine çöktü. İşçi hareketi ve onun üzerinden halkın demokratik eylemi içerden ve dışardan bir tür zincirlenerek sermayenin çıkarına ekonomi politikalar pratiğe geçirildi.
Ancak, sermayeden yana bu gelişmenin artık ”bıçak sırtı” bir noktaya geldiğini söyleyebiliriz. Burjuvaziyle işbirliği içinde sendika üst bürokrasisi, bir sermaye hareketi olarak önemli oranda teşhir olmuştur. Hareketin, sırtındaki bu asalak yükü atması için birikim sağladığı kesindir. Son bir kaç yılda, özellikle de ABD ve Avrupa ülkelerinde, sermaye politikalarına karşı gelişen öfke ve tepkiler, hareketin yeniden devrimci bir yönelişe girdiğinin güçlü kanıtlarını sunmaktadır. Hareketin istikrarsızlığı ve ileri kesimlerinin politik örgütlenmesindeki sancıların aşılması için güçler birikmektedir. İleri, ve sınıf bilincine ulaşmış işçi, 2004’ü, bu gelişmeleri gözeterek değerlendirecektir.
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
Emekliye, “asgari ücret” benzeri fiyasko
Günler öncesi ücretlerde “iyileşme” sağlanacak diye nara atan R. Tayyip Erdoğan’ın, kopardığı yaygaranın, gürültünün bir şovdan ibaret olduğunu, açıklanan rakamlar ortaya koymaktadır. Hükümetin başı önce asgari ücretli için; “bu ücret insani değildir en az 507 milyon olmalıdır” dedi ve sonunda 303 milyon lira bir rakam açıkladı.
Benzeri bir şovla günler öncesi “emeklilerimizi sıkıntıdan kurtaracağız” diye nara atan Erdoğan, emekliler için öngörülen yüzde 10 zammı saptırarak yüzde 21 olarak açıkladı. Birinci altı ay yüzde 10, ikinci altı ay ise yüzde 10 olarak düşünülen zammın, hesap yanıltması yapılarak yüzde 21 oranında artış yapılmış gibi açıklanması halkla dalga geçilir türden bir tavırdır. İkinci artışın altı ay sonra yapılması nedeni ile yıllık ortalamaya bakıldığında yüzde 15 gibi bir artış ortaya çıkmaktadır. Yeni Şafak gazetesi başta olmak üzere AKP yalakalığı yapan birtakım gazeteler ise yapılan artışı, “enflasyon üzerinde bir artış” şeklinde değerlendirerek manşetlerine taşıdılar.
Doğrusu artış oranını tartışmaktan öte, bu artıştan sonra bir Bağ-Kur ve SSK emeklisinin alacağı maaşın ne olacağına bakmak gerekir: Açlık sınırının 460 milyon olduğu bir ortamda şova dönüştürülen artıştan(!) sonra bile, bir Bağ-Kur emeklisinin eline 273 milyon 530 bin lira, SSK emeklisinin eline ise 332 milyon 51 bin lira geçecektir. Bozdur bozdur harca! Bu maaşlar kiraya mı, mutfak giderlerine mi, yoksa yakacak ihtiyacına mı yetecek? Giyim, çocukların okul ihtiyacı, kültürel harcamalar vb. ihtiyaçları lüks(!) olarak değerlendirip, hesaplamasak bile bu maaşların karşılama gücü ortadadır.
Bu kadar komik artışları bile karşılamak için yeni vergi ve zam paketleri hazırlandığı sinyalleri verilmeye başlandı. Hükümete yalakalık yapan Doğan Grubu (Milliyet, 7.1.2003), kendisine verilen teşvikleri göz ardı ederek bu artışın nereden karşılanacağını derin(!) analizlerle yorumlayarak hükümeti desteklediğini göstermeye çalışmaktadır.
Sanki büyük bir artış yapılmış gibi, maaş henüz emeklilerin eline geçmeden, “yapılan artışların getireceği yük nereden karşılanacak?” sorusu sorularak kaynak arayışına geçildi bile. Kaynağın adresi ise bütçe kalemlerinden yüzde 10 oranında kısılma yapılacağı açıklaması ile Devlet Bakanı Ali Babacan’dan geldi. Yani, emeklilere verilen komik artışlar, kaşıkla verilip kepçe ile alınacak. Nasıl alınacağına gelince: Birincisi yeni vergi ve zamlarla geri alınacak. İkincisi ise, Bakan’ın ifade ettiği gibi bütçe kalemlerinde yapılacak kısıtlama ile geri alınacak. Şöyle ki, bütçede komik paylar ayrılan sağlık ve eğitimden kısıtlama yapılarak bu alandaki ihtiyaçların karşılanması için halka ne haliniz varsa görün denilecektir. Halk, temel kamu hizmeti olan eğitim ve sağlık ihtiyaçlarını, özelleştirmenin meşrulaştırılarak her türlü destek ve teşviğin verildiği özel hastane ve okul kapılarında “müşteri” olarak aramaya çalışacak. Bu uygulamalar da “sosyal devlet”in gereği olarak yapılmış olacak.
Ancak kaynak bulmak için repo, faiz benzeri rantiye gelirlerinin vergilendirilerek alınması ise hiç akla getirilmemektedir. Ankara Ticaret Odası’nın açıkladığı rapora göre, bir spekülatörün aylık rant geliri 86 bin 677 dolar, yıllık ise bir milyon dolardır. Yüreğiniz varsa kaynak buralarda. Kaynağı kaşıkla verdiğinizi kepçe ile halktan geri alarak sağlamak yüreklilik değildir. Olsa olsa zalimliktir.
Bütün bu gelişmelere bakıldığında AKP adeta hükümetçilik oynamaktadır. Açıkça “patronların ve IMF’nin dediğinden dışarı çıkamıyoruz, çünkü biz onların desteği ile geldik ve dolayısıyla onların dediğini yapmak zorundayız” deme cesareti gösterememektedir. Desteğindeki holding medyasının marifetiyle çeşitli şovlar yapılarak halkın kafasını karıştırma gayreti ile yerel seçim öncesi güç toplamaya çalışmaktadır.
Ancak halk, kendisine yapılan bu haksızlıkları bütün manipülasyonlara rağmen değerlendirme fırsatını iyi değerlendirecektir.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
GÜNLÜK
..........
Yücel Sarpdere
Elbette tesadüf değil
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın tam Türkiye’ye geleceği gün Manavgat suyu ile ilgili Türkiye ile İsrail arasında anlaşmanın tamamlandığının açıklanması tesadüf müdür?
Elbette, tesadüf değildir.
Ve elbette İsrail, Türkiye ile bölge ülkeleri arasındaki bir yakınlaşmayı günahı kadar istememektedir.
Ve bir başka gerçek de, Suriye Devlet Başkanının Türkiye’yi ziyaret etmesinin, iki ülke yönetimleri arasında uzun vadeli kalıcı bir yakınlaşma anlamı taşımadığıdır.
Türkiye’nin, ABD’siz adım atamadığı göz önüne alındığında, Suriye, Türkiye ilişkilerini belirleyenin de ABD olacağı ortadadır.
Nitekim, AKP hükümeti, işgalden çok kısa bir süre önce Irak’ı ziyaret etmiş, büyük ticari anlaşmalar imzalanmış, hükümet bu anlaşmaları büyük bir başarı olarak sunmuştu.
Ancak, anlaşmaların daha mürekkebi kurumadan ABD, Irak’ı işgale başlamış, Türkiye hükümeti de Irak’ın işgaline destek vermişti!
Irak işgaliyle, ABD enerji kaynakları üzerinde büyük bir hakimiyet sağladı.
İsrail’de bölgedeki en büyük karşı cephelerden birinden kurtuldu.
Kim ne derse desin, Saddam Hüseyin, onca günahına karşın, Filistin halkının yegâne destekçisi, İsrail’e en kararlı biçimde kafa tutan adamdı.
Şimdi İsrail için sıradaki hedeflerin başında Suriye ve İran gelmektedir.
***
Peki aynı anda hem Suriye, hem İsrail ile ilişkilerin sürdürülmesi, Türkiye’nin ve AKP’nin bölge ülkeleri ile eşit ağırlıklı, dengeleri gözeten bir dış politika sürdürdüğü anlamına mı gelmektedir?
Dengeleri alt üst olmuş, ortada denge menge kalmamış bir bölgede, dengeli dış politikadan söz etmek aldatmacadan başka bir şey değildir.
Irak’ı işgal etmiş Amerika ile suça ortak olduğu andan itibaren, zaten şakül kaymış demektir.
Filistin’i işgal eden, yıllardır mazlum Filistin halkına kan kusturan, işi soykırıma kadar götüren İsrail devletiyle her türlü ilişki, işgalciye, katile destek vermektir.
O zaman lafı dolandırmadan, kafaları karıştırmadan yanıtı beklenen tek bir soru vardır:
ABD’nin yanında mısınız, yoksa Irak halkının mı?
Filistin halkının yanında mısınız, yoksa işgalci İsrail’in mi?
Gerçek şudur:
Suriye ile iyi dilek ve temenniler bölümü icra edilecek, Manavgat suyu, GAP arazileri, askeri ihaleler İsrail’e verilecektir.
İsrail, Türkiye’nin Suriye, İran sınırında dinleme istasyonları yerleştirir, içeriye ajan sokarken ve Türkiye, bu işlerde İsrail’in güvenliğini sağlarken, dengeli ilişkilerden söz etmek mümkün değildir.
Ve bu gün İslami etiketli AKP’nin, İsrail’le can ciğer kuzu sarması olurken, komşu Müslüman halklarla papaz olması işin dramatik tarafıdır.
Suriye ve İran gibi ülkelerle su meselesi yüzünden neredeyse çatışma durumuna gelirken, İsrail’e hem de Türkiye’nin pek çok bölgesi susuzluk çekerken su verilmesi, İsrail’in hem Suriye, İran ve diğer bölge ülkeleriyle savaşımına destek vermek, hem de mazlum Filistin halkının katledilmesine suç ortaklığı yapmaktır.
Ve ne gariptir ki, bu şeref de dini bütün AKP’ye ve onun imanlı başkanına nasip olmuştur.
e-posta:
yucel@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Dersler
Bu köşede ve Özgür Gündem’deki yazılarımda birkaç kez sözünü etmiştim. Kant, “Hukukun muhatapları, hukukun yazıcısı olmalıdır” diyordu.
Haklar ve özgürlükler açısından söyleniyordu bunlar.
Türkçe dışındaki dillerin (Kürtçe, lazca, Çerkezce ve benzeri dillerin) kurslarda öğrenilmesine ve radyo ve televizyonlarda bu dillerle yayın yapılabilmesine olanak sağlayan yasalar, 3 Ağustos 2002’de kabul edilmişti. Üzerinden bir buçuk yıla yakın zaman geçmiş. Yasalar uygulanmayınca, Temmuz 2003’te 6. ve 7. uyum paketlerinde bu alanlarda yeniden düzenleme yapılmıştı. Beş ay geçmesine karşın yönetmelikler çıkmadı. Bu arada bir yılı aşkın bir süredir kurs açmak için binalar kiralayan kurs sahipleri, gelir elde etmeden kiralarını ödemeye devam ettiler. Bazıları mali nedenlerle kursları kapatma ile karşı karşıya kaldı. “Kapı pencere boyutları santimetre uyumsuzluğu, levhalarındaki isim uyumsuzluğu, itfaiye raporu uyumsuzluğu(!?)” gibi ‘uyumsuzluklar’ gerekçe gösterilerek, faaliyetleri engelleniyor.
Bir süre önce CNN-Türk’te Mehmet Ali Birand, sanatçı Ferhat Tunç’un Zazaca söylediği bir klibini yayınladı. Yayın sırasında RTÜK Başkanı Fatih Karaca’nın Birand’a çıkışına tanık olduk. Birand, suç işliyordu! ‘İşte devlet tavrı budur’ dedim içimden. Yayınların neden başlamadığı çok açık. Yönetmeliklerle, yasama organının öngörmediği sınırlamaların neden getirildiğini anlayabiliyoruz.
Kant’ın sözünü anımsayalım: “Hukukun muhatapları, hukukun yazıcısı olmalıdır.”
Türkiye’de haklar ve özgürlükler mücadelesi veriliyor. İtirazlar ve talepler hem de yüksek sesle dile getiriliyor. Ancak itiraz ve taleplerde bulunanların gücü, bugün itibariyle siyasal iktidarları değişime zorlayıcı boyutta değil. Ya da hakları ve özgürlükleri içselleştirmiş politik kadrolar, bugün itibariyle iktidarda değil.
İktidarda bulunanlar ve devletin bürokratik kadroları ise, demokrasiyi içselleştirmiş kadrolardan oluşmuyor. Onları harekete geçiren saik -bazılarını- AB ile kurulan ilişkilerdir. Dolayısıyla bu dış dinamikle kurulan ilişkiler üzerinden kendi toplumu ile diyaloğunu sürdüren bir yapı bulunmakta. Bu bir zoraki yürüyüştür. Bu zoraki yürüyüşte belirleyen faktör, yurttaşın hak ve özgürlüğüne saygı ve bunun gereklerinin yerine getirilmesi değil, devletin dış politik ihtiyaçlarının gerektirdikleridir. Dolayısıyla, insan hakları ve özgürlükleri konusu da, rejimin demokratik standartlar açısından niteliği de, devletin dış politikasında duyduğu ihtiyaçlar kadardır. Belirtilen durumda, belirleyen, yurttaşın insan hakları ve özgürlüklerine duyduğu ihtiyaç değil, devletin dış politikada duyduğu ihtiyaç ve onun gerektirdikleri olmaktadır.
Karar vericiler bir strateji oluşturmuşlardı ve biz bu stratejiyi, ‘sistemin otoriter özünü muhafaza ederek değişim stratejisi’ olarak nitelemiştik.
2000 yılında hazırlanan bir belgede, anayasa ve yasalarda yapılacak değişikler konusunda, “AB üyesi ülkelerin mevzuatından daha ileri düzenlemelere gidilmemesinde yarar bulunmaktadır” denmektiydi (Mayıs 2000, Demirok raporu). 57. hükümet bu raporu çalışma ve referans belgesi kabul etmişti. (Eylül 2000).
O nedenle de, insan hakları ve demokratik standartlar konusunda her defasında minimum seviyede hak tanımalarında bulunulmakta, tanınan hakların uygulama aşamasında ise, iş ağırdan alınmakta ya da yönetmeliklerle o haklar kullanılamaz hale getirilmektedir.
Dil kullanımına ilişkin, bazı alanlarda yasakların kalkması (Milletvekili Seçimi Kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu’nda hala var olan yasaklar hariç) olumlu olmakla birlikte, her defasında haklar ve özgürlükler kullanılmaya kalkışıldığında yeni engeller çıkarılmaktadır. İHD’nin Kürtçe afişleri konusunda olduğu gibi. Yukarıda değindiğimiz, dil kursları ve radyo ve televizyon yayınlarında olduğu gibi…
Bu durumda, hukukun muhataplarına (iç dinamiklere) iş düşmektedir. Hakların ve özgürlüklerin kazanılması, kullanılması, korunması ve geliştirilmesi ancak onların mücadelesi ile güvence altına alınabilir. Her bir hak ve özgürlük için verilmekte olan mücadelenin başarısı daha örgütlü, sistemli ve düzenli olmayı şart kılmaktadır. Siyasal özgürlükler için, açık ve net stratejilere ve programlara ihtiyaç var.
Ve odaklanmaya…
Başa dön
JİN Û JÎN
..........
Derya Karaçoban
Umutlarımızı gerçekleştirelim
Bölgemizde, kızlar küçük yaşlarda başlar çalışmaya. Çok çocuklu ailelerde kızlar diğer kardeşlerin bakımından ev işlerine kadar annenin baş yardımcısıdır. Köyde yaşayanlar, bunların yanısıra tarlalarda da çalışır. Okumak, gezmek, herhangi bir sosyal ve kültürel etkinliğe katılmak onlar için imkansızdır.
Bölgede yaşanan 15 yıllık çatışma döneminden sonra, köyden kente göçlerle birlikte, binlercesi varoşlara yerleşmek zorunda kaldı. Ne çalışacak bir iş, ne de barınılacak bir evleri vardı. Bir kısmı zamanla iş ve ev bularak yaşamını idame ettirmeye çalıştı. Bu süreç içerisinde baba ve erkek kardeşlerin yanı sıra; daha önce evlerinden çıkmalarına, karşı cinsten birileriyle konuşmalarına dahi müsade edilmeyen kız çocukları da çalışmak zorunda kaldı. Kimi ailelerde evin geçimini sadece kız çocukları üstlendi. Evde derinleşen açlık, feodal bakış açsına üstün geldi ve kızlar da çalışmaya başladı.
Diyarbakır’da, Valilik bünyesinde kurulu atölyelerde yüzlerce genç kız çalıştırılıyor. Bu halı dokuma atölyelerindeki koşullar anlatılacak gibi değildir. Parça başına alınan ücret hemen hemen tüm aileyi çalışmak zorunda bırakır. Okuldan dönen kız çocukları da atölyede çalışan ablalarına yardım için kolları sıvar. Ne kadar çok kişi çalışırsa o kadar iyi ve o kadar çok para demektir onlar için. Bu kızların, kafalarını dahi kaldırmalarına müsade edilmez. Birkaç kardeşin çalışması sonucu ellerine geçen maksimum ücret 150 milyon liradır. Oysa söz konusu olan 12 saati aşkın bir sürede, birkaç kişinin birden çalışmasıdır. Yemeklirini ise, ya beraberlerinde getiriyorlar ya da evlerine gidip karınlarını doyuruyorlar. Saatlerce eğilerek çalışmaktan birçoğunun vücut şekli bozulmuş, elleri inceliğini kaybedip nasırlaşmış. Sürekli bir noktaya bakmaktan görme sorunu da yaşıyorlar. Buna birde tozlu, rutubetli ve soğuk eklenince sağlıklı kalmaları mümkün değil. Yanındaki arkadaşlarıyla dahi konuşmaları yasaktır. Her yönüyle kendilerini işlerine vermeleri gerekiyor; düşünceleri, hayalleri, umutlarıyla...
4-5 ay önce sefalet ücretleri aylarca ödenmeyen bu işçiler eylem yaptılar. Aylardır çalışmalarının karşılığı olan ücretlerin verilmemesi açlıklarını derinleştirmişti. Tek çare baş kaldırmaktı. Aslında bu sonuç da kaçınılmaz oldu. Seyrantepe Halı Dokuma Atölyesi’nde çalışan işçiler iş bıraktılar. Diğer atölyelerde çalışanlar ise işten sonra Diyarbakır AKP İl binasının önüne giderek, il başkanıyla görüşmek istedi. İstemleri, yoğun güvenlik önlemleriyle engellendi. Sorunlarını anlatmalarına dahi izin verilmedi. Tepkiler giderek attı, sonunda ücretleri ödendi.
Bu işçilerin büyük bir çoğunluğu ilkokula dahi gitmemiş. Birçoğu da annesinin evde işleri yetiştirememesi üzerine okuldan alınmış ya da çalışmak zorunda kalmış. Dünyada olup bitenler çok fazla ilgilendirmiyor onları. Zamanları da buna yetmiyor zaten. Kendi dünyalarında küçücük umutlarıyla çırpınıyorlar. İçlerinde evlenmek için taliplileri çıkanlar en şanslıları. Çünkü bu ağır çalışma koşullarından kurtuluşun tek çaresi evlenmektir onlar için. Son dönemlerde intiharlar olayları sıkça gündeme geldi. İntihar oranları dünyada erkelerde kadınların iki katı iken; bölgede kadın intiharları daha fazla. Peki bu genç kızlar içine düştükleri bunalımdan çıkış yolunu neden ölümde buluyorlar? Yaşamaya değmediğini mi düşünüyorlardır dersiniz. Yoksa isteklerini gerçekleştirme olanağı bulamadıklarından mı?
Atölyelerde çalışan kız çocukları ve genç kızlar madalyonun sadece bir yüzü. Onlarında yaşamdan bir beklentileri yok. Her şeye rağmen bir gerçekliklik var ki, o da umutsuz yaşanmayacağıdır. Umutlarımızı gerçekleştirmek ve hiç olmazsa gelecek kuşakların umutlarına ışık tutmak için çaba harcamak gerekiyor. Bu adımı da başta biz kadınlar ve genç kızlar atacağız.
Başa dön
SAĞLICAK
..........
Celal Emiroğlu
Havuz dolsun sağlık olsun!
“Genel Sağlık Sigortası’nın (GSS) temel amacı; sağlık hizmetlerine erişimi, hakkaniyete dayalı olarak üst düzeye çıkartmaktır” cümlesi, ilk bakışta anlaşılıyor ve güven verici izlenim veriyor. Ancak, cümlenin açılımında; hakkaniyetten anlaşılan ‘risk paylaşımı’ olup amaç; “tüm bireylerin eşit biçimde sağlık hizmetlerine karşı koruyuculuk altına alınması” anlayışına uygun olarak “sağlık hizmetine sürekli ve belirsiz kaynak aktarımı gereğini ortadan kaldıracak” finansal koruma mekanizmalarını kurmaktır. Yani bütçeden kaynak aktarımı olmadan sürdürülebilir sağlık finansman modelinin oluşturulabilmesi için herkesten sağlık sigorta priminin toplanması hedefleniyor.
Burada söz konusu olan “bireylerin eşitliği”, hizmetin verilmesindeki hakkaniyeti değil, “toplanacak paranın eşitliği” ilkesini gözeten duruşu yansıtıyor. Bireyler finansmana katkıyı eşit olarak sunarken, hizmetin verilmesi tamamen eşitsizlikler üzerinden kurgulanıyor. Herkes ödediği prim kadar hizmet alıyor, ancak prime esas verilecek hizmet ‘Temel Teminat Paketi’ ile sınırlı ve ek hizmet ek ücret ödemeyi gerektiriyor. Ek ödemede ise eşitsizlikler azalmıyor, tersine artıyor.
“Sağlıkta hizmet sunumu ile finansman boyutlarının birbirinden ayrılması” varsayımı gereği; hizmet sunumu “rekabet ortamında” sürdürüleceğinden, hizmet karşılığında prim ve katkı payı toplanarak elde edilecek gelirlerin, sürekliliğe ve güvenceye kavuşturulmuş olması zorunluluğu var.
Bir başka anlatımla “idari ve mali özerkliğe” sahip Sağlık Sigorta Kurumu’nun hizmet sunumu ile finansman arasında denge unsuru olabilmesi için ödenen primler (ek vergi) karşılığında hizmet satın alması kurgulanıyor. Buradan çıkartılması gereken sonuç şu; bugün SSK ve Bağ-Kur hizmetlerinde olduğu gibi, primler yeterince toplanamazsa hizmet satın alınması da aksayacak ve aktüeryal denge bozulacak.
Böylesine bir denge için oluşturulan havuzun bir taraftan doldurulup, diğer taraftan da boşaltılması gerekiyor. Hazine örneğinde olduğu gibi, olacaklar tahmin edilebiliyor; havuzu boşaltmak kolay da yanıt aranan soru başka: Havuz nasıl dolacak?
Havuz; primler ve katılım payları ile dolacak. Primler; çalışanlar ve işverenler tarafından ödenecek olup, işsizlerin ve yoksulların payını ise teorik olarak devletin ödemesi kurgulanıyor. Yani sistemin işleyebilmesi için TC vatandaşı olan herkesten GSS kapsamında prim alınacak. Her şey çok güzel!
Peki, primlerin miktarı ne olacak, sorusunun yanıtını “GSS Sistemi ve Sağlık Sigorta Kurumu Kanunu Tasarısı” Taslağında bulabilirsiniz.
2004 yılı için prime esas kazancın aylık üst sınırı 2 milyar 748 milyon olup, yüzde 12.5 olarak belirlenen GSS primlerinin yıllık ödenecek üst sınırı 4 milyar 122 milyon TL olacak. Gelir bu değerin üzerinde ise, prim oranı adaletsizliği gelirle orantılı olarak artacak.
2004 yılı için prime esas kazancın aylık alt sınırı 550 milyon olup, yüzde 12.5 olarak belirlenen GSS primlerinin yıllık ödenecek alt sınırı 824 milyon TL olacak.
Alt sınır dikkate alınmış olsa dahi; bu değer Çalışma Bakanlığı tarafından belirlenen prim ödeme gücü olmayan 14.5 milyon kişilik nüfusa göre hesaplandığında 4.5 katrilyonluk bir açık çıkıyor. SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı kapsamındaki sigortalıların primlerinin ödeneceği varsayılsa dahi, devletin ödemesi gereken 3.6 katrilyon ile birlikte 8.1 katrilyon TL’nin bütçeden aktarılması gerekiyor.
Sorular çoğalıyor: 1) Hükümet bütçeden sağlığa 4.7 katrilyon ayırırken ilave katkıyı hangi kaynaktan sağlayacak? Yanıt; “ek vergi ve zam paketleri” olsa gerek. 2) Sistemin yürümesi için hiçbir sosyal güvencesi olmayan ve kapsama alınması beklenen kayıtdışı 11.4 milyon kişiden prim toplanabilecek mi? Bu soruya yanıt aramak gerekmiyor, çünkü prim ödemeyene hizmet verilmeyecek veya ücreti sonradan mahsup edilmek üzere acil hizmet verilecek. Toplanamayan primler yerine ya cepten ödeme yapılacak ya da bütçeye yeni bir yük gelecek. 3) Devlet dışı prim ve katılım paylarının ne kadarı toplanabilecek veya devlet kendi vaat ettiği katkının ne kadarını, ne zamana kadar sürdürecek? Yanıtlar, bilinmiyor.
Konu ile ilgili tüm meslek kuruluşları ve uzmanların katıldığı bilinen bir şey var ki; bu kadar kaynak ayrılabiliyorsa genel vergi finansmanı ile sağlıkta sorunu çözecek sistemi oluşturmak olası.
Ancak, talip olanların kamu kaynakları olmaksızın etkin ve eşitlikçi sistem gibi bir iddiaları yok. Özelleştirme kurgusu ile sistemin içinin boşaltılması hedefleniyor.
Hükümetin “sağlık hizmetine kaynak aktarımı gereğini ortadan kaldırma” ütopyası; arzuladığı, ancak kendisinin de sonuç alacağına inanmadığı özelleştirme hedefine endeksli yeni liberalizmin mantığına uygun bir söylem.
e-posta:
celalemiroglu@ttnet.net.tr
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)
Fax
: +90 (0212) 233 18 60-70
E-mail
:
posta@evrensel.net