www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GERÇEK ____İ.Sabri Durmaz
Geleceği temsil edenin umut yılı

TIRTIL ____Erdal Şekeroğlu
İki böcek iki yaşam şekli

YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ____Gülsüm Cengiz
Senin adın umut...

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
AB’nin bölündüğü yıl

ROJEVA CİWANAN ____Mehmet Türkmen
Bir yılı geride bırakırken

İNSAN VE SPOR ____Hakan Keysan
Takım ruhu

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Kırmızı don ve yılbaşı

UFUK ____Fatih Polat
Sosyalizmin doğrulandığı bir yıl

  GERÇEK..........İ.Sabri Durmaz

Geleceği temsil edenin umut yılı

Sermaye güçlerinin uzun zamandır özlemini çektiği 1475 sayılı İş Yasası’nı bir esnek çalışma yasasına dönüştürme hayali, 2003 yılında gerçekleşti. Bu olay bile Türkiye’de 2003’ü, emekçiler ve emekten yana çevreler için “kara yıl” ilan etmeye yeter. Resmi grevlere katılan işçi sayısının önceki yıllarla ölçülemeyecek kadar az olması, cam grevinin saçma sapan bir gerekçeyle ertelenmesi, sınıf hareketinin göstergelerinden birisi sayılan işçi emekçi eylemlerinde gösterilere katılımın düşmesi, Emek Platformu’nun tümüyle işlevsizleşmesi, Türk-İş, Memur-Sen, Kamu-Sen, Hak-İş gibi konfederasyonların hükümetle uzlaşmak için giriştikleri kabul edilemez ilişkiler, 2003 için “umutlu” şeyler söylemeyi zorlaştıran gelişmeler oldu.
Ancak 2003, bu görünüş ötesinde, sınıfın ve sendikaların derinliklerinde mücadeleyi daha ileri mevzilere taşıyacak, son derece önemli gelişmelerin “uç verdiği”, bu nedenle de geleceğe umutla bakılmasına dayanak olan gelişmelerin yaşandığı bir yıl da oldu.
ÖNE ÇIKAN BAZI ÖNEMLİ OLGULAR
Sermaye güçleri, 2003’te İş Yasası’nı değiştirdiler, sendikal bürokrasiyi teslim aldılar, ama örneğin özelleştirmeye karşı mücadeleyi durduramadılar. Daha da önemlisi, bu mücadele TEKEL, TÜPRAŞ ve PETKİM gibi en önemli tesislerin işçilerini kapsayarak genişledi. Hükümet bu yıl 8 milyar dolar gelir beklediği bu özelleştirmeleri neredeyse tümüyle 2004 ve sonraki yıllara ertelemek zorunda kaldı.
Savaş karşıtı eylemlere işçiler ve kamu emekçileri, önceki yıla göre daha ciddi bir katılım sağladılar.
Kamu emekçileri bir yandan “rutin” takvime bağlı eylemlerini sürdürürken özellikle sağlık işkolunda hekimlerin de katılımıyla yaplan ilk grev bir genel greve dönüşecek ölçüde başarılı oldu. Ve bu gelişme, hem yılın sonuna “emek mücadelesi” damgasını vurdu hem de mücadelenin devamı bakımından önemli dersler sundu.
Türk-İş, DİSK ve KESK’e üye sendikaların İstanbul şubelerinin 50’den fazlası bir araya gelerek, 2003 başlarında İstanbul Sendikalar Birliği’ni (İSB) kurdular. Mücadeleci bir sendikacılık çizgisinin geliştirilmesi, sınıf mücadeleci bir tutumun tüm sendikalara yayılması, İstanbul çapında pratik mücadelenin koordine edilmesi... gibi amaçlar için kurulan bu birlik, İş Yasası’nın Meclis’e gönderilmesi sürecinde sendikasız işçileri de katarak yaptığı toplantılarla ve yılın son ayında Kadırga’da 500’den fazla işçinin katılımıyla düzenlenen “Sendikal özgürlükler ve demokrasi” konulu toplantıyla, mevcut sendikaların hem tabandan kopmuşluğunun aşılmasının yolunu hem de “siyaset dışılık” tutumunun aşılabileceğini gösterdi.
SENDİKAL HAREKETTEKİ EN ÖNEMLİ GELİŞME
Elbette yıl içinde, sendikal harekette irili ufaklı gelişmeler oldu. Ama bütün bunların ötesinde 2003’e asıl damgasını vuran genç işçilerin sendikalaşma çabalarının yıl içinde gösterdiği performanstı.
İstanbul’dan Uşak’a, Lüleburgaz’dan Gaziantep’e, Bursa’dan İzmir’e başlıca sanayi merkezlerinde yüzlerce işyerinden onbinlerce işçi, patronların acımasız tutumlarına, resmi makamların patron yanlısı kararlarına ve sendikal bürokrasinin arkadan hançerlemelerine rağmen, sendikalaşmak için mücadeleye girdiler. Bu mücadelelerin en öne çıkanı Uşak’taydı. İki hafta içinde 6000’den fazla işçi sendikaya başvurarak üye oldu. Uşak ve öteki bögelerdeki gelişmelerin yıl içinde Evrensel’de pek çok yönüyle ele alındığını okuyucularımız biliyorlar.
Bu mücadelelerin büyük çoğunluğu sendikalaşan işçilerin işten atılmasıyla, polis ve jandarma müdahaleleriyle (tehdit, gözaltı, tutuklamalar) bastırıldıysa da bu,hareketin yayılmasını önlemeye yetmedi. Tersine; süreç ilerledikçe işçilerin ortaçağ koşullarında çalışmaya boyun eğmemek için daha kararlı, daha kitlesel bir mücadele için örgütlenme zorunluluğu fikri de yayılmaya başladı.
Bu gelişmeler yıl içinde, bir yandan sermayenin saldırılarının yarattığı moral bozukluğu öte yandan da savaş karşıtı eylemlerin gölgesinde kalsa da; yakın gelecekte sınıf hareketini belirleyecek bir olgu ve geleceği temsil eden sınıfın en genç ve en dinamik güçlerinin yönelişlerini ifade etmesi bakımından yılın en önemli ve belirleyici gelişmeleriydi.
SENDİKAL BÜROKRASİDEN ‘YOLUN SONU’ İTİRAFLARI
2003’te, sendikal hareketin sendikalar boyutunda da önemli sayılacak gelişmeler yaşanmaya başladı.
2003 içinde yapılan sendika genel kurullarında, işçi sınıfı hareketi ve onun örgütü olan sendikaların bugünkü durumu eleştirildi, mevcut sendikaların hareketin ihtiyacına yanıt vermediği, hatta bugünkü durumdan çıkışın tek yolunun sınıf mücadeleci bir hatta geçişte olduğu, sağcı, solcu, “siyasetdışı”... tüm sendikacılar tarafından açıkça “itiraf” edildi. Yılın son ayında yapılan, Türk-İş Genel Kurulu bu bakımdan; “dibevuruş” yakınması kadar, çıkışın tek yolunun mücadeleci sendikacılıkta olduğunun çok belirgin bir biçimde dile getirildiği bir genel kurul oldu.
2003’ÜN HAREKET İÇİN ANLAMI!
Son yıllardaki gelişmeler açısından bakıldığında 2003’te;
1) İşçi sınıfının en büyük bölümünü oluşturan genç, örgütsüz, çok ağır koşullar altında çalışan işçilerin; sendikalaşmak, çalışma ve yaşama koşullarını düzeltmek için inatçı bir mücadeleye yöneldiğinin bütün belirtileriyle ortaya çıktığını;
2) Sendikaların mevcut yapılar ve anlayışlar yönetimlerde kaldığı koşullarda ayakta duramayacağının, sendika yöneticilerinin en üst kastı tarafından itiraf edilmesinin; “böyle gitmez”, “daha mücadeleci bir sendikal mücadele hattı” fikrinin sendikalaşmış kesimlerde ve işçi sendikalarının içinde yayılmasının önünün açıldığını, Türk-İş içinde de tartışmanın bu fikirde merkezileşebileceğini söyleyebiliriz.
BUNDAN SONRASINI KİM BELİRLEYECEK?
Sendikal hareketin geleceği bakımından bu iki gelişmeden birincisi hayati önemde ise, ikincisi bu hayati gelişme ile işçi sınıfının örgütlü kesimlerinin deneyim ve mücadelesinin birleşmesini kolaylaştıracak çok önemli bir destek mahiyeti taşımaktadır. Bundan sonrasını sınıfın ileri kesimlerinin, mücadeleci sendikacıların, sınıf partisinin harekete katacağı bilinç ve örgütlenmenin geliştirilmesi gibi alanlarda işçilerin arayışına vereceği yanıt belirleyecektir.
Bu arayışa doğru yanıt verilirse; gelişecek hareket hem sendikaların kitleselleşmesi ve mevcut “kan kaybı” sancısından kurtulması hem sendikal bürokrasinin tasfiyesi ve sendikal yapının yenilenmesi hem de sendikal mücadele üstündeki reformcu, uzlaşmacı, sendikacılık anlayışlarının tortusunun kaldırılması bakımından önemli adımların atılacağı apaçıktır.


 
Başa dön

  TIRTIL..........Erdal Şekeroğlu

İki böcek iki yaşam şekli

Dalıcı kınkanatlı: Hemen hemen tüm sakin sularda rastlayabileceğiniz sucul bir böcektir dalıcı kınkanatlı. Su içerisinde hareketi kolaylaştırmak için vücudu yassılaşmış, kaygan bir yapıya dönüşmüştür. Üçüncü çift bacakları küreğe benzer yapıda olup yüzme sırasında bir kayıkçının kürek çekmesine benzer şekilde hareket ederler. Su içerisinde derinlik ayarlama sistemleri denizaltılara esin kaynağı olmuştur. Derine inmek istedikleri zaman son bağırsakta bulunan balonlara rektumdan su çekerek doldurur, yükselirken suyu rektumdan geri püskürtürler. Bu sistem sayesinde özgül ağırlıklarını istedikleri şekilde ayarlayarak istedikleri derinliklerde keyif sürerler. Bazı türlerin erkekleri birinci çift bacaklarında vantuza benzer tutucu bir yapıya sahiptir. Bu yapılar su içerisinde çiftleşmeyi güvence altına almak için gelişmişlerdir. Çiftleşme sırasında erkek vantuzları ile dişiye kenetlenerek onun elinden kayıp gitmesini önler. Ergin ve ergin öncesi dönemler diğer böcek ve canlıları avlayarak beslenirler. Parçalayıcı ağız parçaları ile kendilerinden büyük avlara bile saldırırlar. Suda yaşamalarına karşın çok da iyi birer uçucudurlar. Bu nedenle, yaşadıkları sular kuruduğunda balık ve benzeri diğer canlıların yaşamı sona ererken onlar uçarak başka sularda yaşamlarını devam ettirirler.
Atsinekleri: Adında da anlaşıldığı gibi sinekler takımından olan bu böceklerin ergin öncesi dönemleri sucul ortamlarda avlanarak gelişirken, erginleri bir çift kanatları ile özgürce uçarak yaşamlarını sürdürürler. Erkekleri çiçek özü ve tozları ile beslenirken, sokucu emici ağız parçasına sahip olan dişiler sıcak kanlı hayvanların kanlarını emerek döllerini geliştirirler. Eğer onların yaşam ortamlarında dolaşıyorsanız, sizin kanınızın tadına bakmaktan hiç çekinmezler. İnsan kanı ile beslenmeleri, onları istemeden hastalık taşıyıcı konuma getirebilir. Bu nedenle, onların yaşam ortamlarında deniz sefası yapmak hastalık kapma riskini beraberinde getirebilir.
Her iki böceğin ortak yanı, gençliklerinde sular içerisinde avlanarak gelişmeleridir. Ancak ergin olunca yaşamlarını sürdürmek için kendilerine apayrı yollar seçerler. Birisi suyun derinliklerinde kürek çekerken, diğeri kanatları üstünde uçuşa geçer. İster avcı olsunlar ister kan emsinler, başkalarını sömürme gibi bir niyetleri yoktur. Tek amaçları, doğadaki yaşam kavgası içerisinde başarılı olmak, geleceğe sağlıklı nesiller yetiştirmektir.
Ya ne yaptıysa vatan için yapanlar? Ya kolluk güçleri? İnsanca yaklaşmaları gerekirken bir böcek kadar bile olamıyorlar.


 
Başa dön

  YAŞAMANIN YEDİ RENGİ VAR ..........Gülsüm Cengiz

Senin adın umut...

Bir yılı daha geride bıraktık. Öyle bir yıl deyip geçmeyin; tam 365 gün. Her sabah güneşin üzerimize bir kez daha doğduğu; güneşin doğuşuyla batışı arasında kimi için hızlı, kimi için ağır bir akışla yaşanan 365 gün. Kiminin bolluk ve mutluluk içinde geçirdiği; kimilerininse güçlükleri, acıları, yoksulluğu göğüslemek zorunda kaldıkları bir 365 gün. Yaşadığımız dünyadaki ve toplumdaki ekonomik, politik, toplumsal koşulların belirlediği bir yaşam biçimi bu yıl da yinelendi.
Peki biz bu 365 günü nasıl geçirdik? Güneşin doğuşuyla batışı arasında geçen hızlı, dayatılmış, belli çerçevelerle sınırlanmış yaşam biçiminin, değer yargılarının dışına çıkabildik mi? Kaç kez, çevremizdeki insanlara çıkarsızca gülümseyerek günaydın dedik; sokağımızı süpüren temizlik işçisinin, bizi işe taşıyan ulaşım işçisinin hatırını sorup sorununu dinledik? Komşumuzun, iş arkadaşımızın, akrabalarımızın sıkıntısında yanında olup sevincinde onunla gülebildik mi? Sevdiğimiz insana, çocuklarımıza kaç kez onu sevdiğimizi söyledik? Arkadaşlarımızı ya da yakınlarımızı herhangi bir iş nedeniyle değil de, yalnızca hatırını sormak için aradık mı hiç?
2003 yılının; doğal yıkım, savaş, saldırı vb. nedeniyle dünyamıza getirdiği acıları hepimiz çok yakından tanıyoruz. 365 gün boyunca Irak işgalinde, sel-deprem yıkımlarında, bombalamalarda ölenlerin resimleri gözümüzün önünden gitmedi. İçinde yaşadığımız toplumsal sistemin dayattığı yaşam biçiminin, değer yargılarının etkisinden sıyrılıp daha güzel bir dünya için verilen mücadeleye katıldık birçoğumuz. Adımlarımızı bizimkine benzeyen adımlara uydurup yürüdük birlikte barış, demokrasi ve bağımsızlık için... Umudumuzu çoğalttık birlikte mücadele ettiğimiz insanların arasında. Biliyoruz ki, içinde yaşadığımız toplumda, insanın kendini gerçekleştirmesi, özgür bireyler olabilmesi çok da kolay değil. Ancak sorgulayarak, yaşama müdahale ederek, okuyarak, öğrenerek...
Peki, biz bu 365 gün içinde, kendimize hiç zaman ayırdık mı? Şiir okuyabildik mi, türkü söyleyebildik mi kendimiz için? Peki, 2003’te kaç kitap okuduk? Kendimize ya da çevremizdekilere kitap armağan ettik mi hiç? Kaç kez, elimizi cebimize sokup bir deniz kıyısında, bir parkta ağaçların arasında dolaştık? İşten eve, evden toplantıya ya da başka bir yere yetişmeye çalışırken, başımızı kaldırıp gökyüzüne baktık mı hiç? İlkyazda beyaz çiçeklerle donanan ağaçları, sonyazda dökülen kızıl yaprakları, kışın üzeri karla kaplı çıplak ağaç dallarını izleyip düşündük mü hiç? Kentin içindeki bir parkta, mevsimsiz açılan sarı kır çiçeklerini, çiçeklerin üstündeki kelebek, arı, karınca ya da uğur böceğini görebildik mi? Doğanın döngüsü, kendi yaşamımızın da döngüsüdür ve doğa bize bir kez daha anımsatır bu döngüyü. Bizler, kendisini olumsuz değer yargılarının, emperyalist kültür kuşatmasının olumsuz etkisinden koruyabilenler; bizler, toplumu ileriye doğru değiştirip dönüştürmek için mücadele edenler, ilkyazı değil miyiz toplumların?
Ben her yılın sonunda, giden yılın nasıl geçtiğini değerlendiririm kendi açımdan ve gelen yıl için tasarılar yaparım. Daha verimli çalışmak, daha insanca ve çoğul yaşayabilmek için... Bugün 31 Aralık. O yüzden sizlerle de, paylaşmak istedim bu hesaplaşmamı... Bu yazıyı; gelenin her zaman umut taşıdığı gerçeğinden yola çıkarak, umutlu dizelerle bitirmek istedim. İçerde, dışarda, yaşamın her alanında değer üreten, umut büyüten bütün insanlar için... Hepinizin yeni yılı kutlu olsun...
“Senin adın umut
sevginin, dostluğun, aşkın adı.
Masmavi gökyüzünün, gün ışıklarnın
kırlarda gelinciklerin
peygamber çiçeklerinin sevinci,
kuytularda menekşelerin kokusu sensin.
Sen, sevdiğim her şeysin.
Al yazmalı güzelliğim,
grev halaylarının coşkususun başımda.
Sen,
deniz kıyısında yosun kokulu
bir bardak çaysın
birlikte içilen
ve yaşamaya sevdalı olan ben
seni seviyorum
sana inanıyorum.” (*)
* Senin Adın Umut, Sevdamız Çiçeklenir Zulada’dan. Gülsüm Cengiz, Evrensel Basım Yayın.

e-posta:
gulsum@evrensel.net

  Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

AB’nin bölündüğü yıl

Wiesbaden’de bulunan Alman Dili Topluluğu, “yılın lafı” olarak, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in, Almanya-Fransa merkezli Avrupa Birliği’ni aşağılamak için kullandığı “Eski Avrupa” seçti.
ABD’nin “yeni Avrupa politikasını” özlü bir şekilde ifade eden “Eski Avrupa”, son bir yıl içinde, AB ve transatlantik ilişkiler düzlemindeki tartışma ve gelişmeler sırasında sık sık gündeme geldi.
Rumsfeld, “Eski Avrupa” ile hiç şüphesiz, Avrupa’nın, Fransa-Almanya ekseninden ibaret olmadığı, ABD ekseninde hareket eden Polonya, İngiltere, İspanya, İtalya vb. ülkelerin de Avrupa’da olduğu, dolayısıyla yekpare bir Avrupa’nın olmadığına işaret ediyordu.
Eski kıta Avrupa’yı “eski” ve “yeni” diye ayıran ABD’nin bu bölme politikası, elbette 11 Eylül sonrasında geliştirilen “Ya bizden yanasınız ya da bize karşısınız” stratejisinin bir gereğiydi.
Bu tarzda Avrupa ülkelerine yönelik izlenen “bölme stratejisi”nin ilk ürünü, ünlü “Sekizler Açıklaması” oldu. AB Dönem Başkanı Yunanistan’ın bile haberi olmadan, sekiz AB üye ve aday üyesi ülke, Irak konusunda ABD ile aynı safta olduklarını bir deklarasyonla ilan ettiler. Bu açıklama, kıtanın “eski Avrupa” ve “Amerikancı Avrupa” biçiminde bölünmeye açık olduğunu gösterdi.
Gerçekten de; 2003’e damgasını vuran Irak’ın işgali ve sonrası gelişmeler ekseninde AB-ABD ilişkilerine ve AB’nin iç çelişkilerine bakıldığında, AB’nin aslında “parçalı bir birlik”ten ibaret olduğu görüldü.
Avrupa’nın yumuşak karnının ortak dış politika olduğu, Irak işgali öncesinde ve sonrasında bir kez daha ortaya çıktı. Birlik üyesi bazı ülkeler işgale karşı çıkarken; diğer bölümü destek verdi, bilfiil işgale katıldı.
Bu durumun ortadan kaldırılması için Almanya-Fransa ekseni tarafından dayatılan “ortak dış politika”da, 2003’te de önemli sayılabilecek bir ilerleme sağlanamadı. Avrupa Anayasası’nın temel ayaklarından biri olan “ortak savunma ve dış politika kararlarının tek merkezde toplanması” isteği, İngiltere ve Polonya tarafından reddedildi.
Ortak bir askeri birliğin kurulması için Almanya-Fransa merkezi daha somut adımlar atılırken, İngiltere bunun en zayıf düzeyde gerçekleşmesi için çaba harcamaya devam etti. En son Brüksel Zirvesi’nde alınan karara göre, AB’nin askeri gücünün NATO bünyesinde olmasına karar verildi.
AB Savunma ve Dış Politika sözcüsü Javier Solana’nın Selanik Zirvesi’nde liderlere sunduğu “Güvenlik Stratejisi” ile aynı zirvede sunulan Avrupa Anayasası, öz itibariyle AB’nin askeri bir emperyalist güç olarak dünya politikasında daha etkin rol oynamasını öngörüyor.
Bu bakımdan 2003’ün AB’nin yapısının militaristleştirilmesi, temel demokratik ve sosyal hakların budanmasında bir dönemeç yılı olduğu söylenebilir.
Bu yıl aynı zamanda, daha önceki yıllarda alınan kararlar ve yapılan planların önemli bir kısmının hayata geçirildiği ya da geçirilmeye çalıştığı yıl olarak tarih sayfalarındaki yerini alacaktır.
Dolayısıyla, 2003, AB’nin “çekirdeği”nin askeri, ekonomik ve politik olarak sertleştiği, ülkeler arası çatışmaların su yüzüne çıktığı, hiçbir ülkenin “birleşik Avrupa” için kendi ulusal çıkarlarından vazgeçmediği bir yıl oldu. En son Belçika Zirvesi’nde, Polonya ve İspanya’nın itirazı üzerine, Almanya-Fransa merkezli sermayenin Avrupa üzerindeki egemenliğini tescil ve küçükleri büyüklere mahkûm eden Avrupa Anayasası üzerinde süren pazarlıklardan istenilen sonuç alınamadı. AB tarihinin en büyük kriz aşamasına girmiş bulunuyor. Bu kriz, ABD tarafından “eski” ve “yeni” olarak parçalanan AB’yi “çekirdek” ve “elekronlar”a böldü.
Hal böyle olunca, AB’nin gelecek yapılanması ve mimarisine ilişkin tartışmalar, çelişmeler ve çatışmalar 2004’te, kaldığı yerden sertleşerek devam edecek.
Çünkü, 2004 AB için bir nevi karar yılı olacak. 1 Mayıs’ta 10 ülke tam üye olacak ve Avrupa Anayasası üzerindeki tartışmaların sonuçlandırılması gerekiyor.
AB’de bunlar yaşanırken, Avrupa-ABD transatlantik ilişkilerinde de çok önemli gelişmeler yaşandı.
Denilebilir ki; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist-emperyalist ülkeler arasındaki çeşitli düzeylerde sürüp gelen çatışmalar, 2003’ün başından itibaren ilk kez bu denli kendisini açığa vurdu. Sovyetler’e karşı ABD’nin gölgesine sığınan Fransa ile Almanya, 1963’te imzalanan Elysee Anlaşması’nın yıldönümünde, artık ABD’nin her dediğine “Evet” demeyeceklerini ilan ettiler. Hem de yanlarına Rusya’yı da alarak. Kısa bir süre önce yapılan AB-Çin Zirvesi’nde, Çin’in de bu ittifaka dahil olacağının mesajları verildi.
AB içinde ve AB-ABD ilişkilerinde çatışmaların su yüzüne çıktığı 2003, bu bakımdan da bir dönemeç oldu. 2004’te çelişki ve çatışmalar keskinleşerek sürecek.
Bu çelişki ve çatışmalar, tüm kıtalarda emperyalist savaş ve işgallere, militarizme ve silahlanmaya karşı güçlü antiempyalist mücadelenin olanaklarını genişletiyor.
Yeni yıla yeni umutlarla giriyoruz...

***

Bütün Evrensel okurlarının yeni yılını kutlar; 2004’ün savaşsız, sömürüsüz yeni bir dünya kurma mücadelesinin büyüdüğü bir yıl olmasını dilerim...

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  ROJEVA CİWANAN..........Mehmet Türkmen

Bir yılı geride bırakırken

Bir yılı geride bırakıp yeni bir yıla giriyoruz. Geçen yılın muhasebesini yaptığımızda, ülkemizdeki işçiler, emekçiler özellikle de bölgede yaşayan Kürt emekçiler ve Kürt gençliği adına çok iyi gelişmelerden söz etmek pek mümkün değil. Genel olarak; Kürtlerin kimlik, anadilde eğitim vb. demokratik taleplerine ve bu talepler için verdiği mücadeleye yönelik yasakların ve baskıların artarak devam ettiği 2003, aynı zamanda bu inkâr, yasak ve baskılardan en fazla gençlerin nasibini aldığı bir yıl oldu. Sözde, uyum yasaları ile Kürtçe eğitim ve Kürtçe yayın gibi demokratik taleplerin önündeki yasal engellerin kalkmasına rağmen, bunların hiçbiri uygulamada hayat bulmadı. Yasal ve demokratik olan bu hakları kullanmaya yönelik her girişim, devletin kolluk kuvvetlerinin ırkçı, baskıcı ve tahammülsüz şiddeti ile yanıtlandı.
Kürtlerin demokratik talepleri ve mücadelesi böyle yanıtlanmalıydı; çünkü, Cumhuriyet tarihi boyunca devlet ve bütün kurumları Kürtlerin, Kürt dili ve kültürünün inkâr edildiği ve yok sayıldığı bir anlayışla şekillenmişti. Kürt diye bir halk yoktu, Kürt kelimesi ise dağdaki Türklerin kara basarken çıkardığı “kart-kurt” sesinden türemekteydi! Kürt dili, Türkçe’nin mahalli bir lehçesiydi sadece! Onyıllardır bunun böyle olmadığını iddia eden ve Kürt dili ve kültürünün kabul edilmesi için mücadele edenler ise, başı ezilmesi gereken “bölücüler, ayrılıkçı teröristlerdi”! O yüzden bugün devletin, Kürtlerin demokratik taleplerine ve barış isteğine yanıt vermesi, 80 yıllık geleneğini ve söylediklerini inkâr etmesi, “bölücülüğe ve terörizme “ taviz vermesi anlamına gelirdi.
Bu geleneği sürdürmek, yalnızca Kürtlerden nefret edildiği için değil, aynı zamanda ülkedeki bir avuç kan emici azınlığın, Türk, Kürt her milliyetten milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamına, emeğine ve yarattığı bütün değerlere hükmedebilmesi ve bu sömürü çarkının devam etmesi için de gerekliydi. Çünkü milyonlarca işçi ve emekçinin ve onyıllardır verilen bağımsız ve demokratik Türkiye mücadelesinin en dinamik ve en kararlı unsuru olan Kürt ve Türk gençliğinin kurtuluşu, sistemin burjuva söylemlerinden, ırkçı ve şovenist propagandasından kaynaklı önyargılardan kurtularak çıkarlarının ve kaderlerinin ortak olduğunu anlayıp birleşmesi ile mümkündü. O yüzden ırkçı, şovenist ve bölücü politikalar ve uygulamalar artarak devam etmeli, işçiler, emekçiler ve gençler arsındaki önyargılar sürekli körüklenmeliydi.
2003 yılı da bütün bunların geçerli olduğu ve belki de daha önce olmadığı kadar yoğun bir şekilde hissedildiği bir yıl oldu. 2004’e de böyle gireceğiz. Çünkü daha hiçbir şey sonuçlanmış değil. Ne egemenler emek, barış, demokrasi ve kardeşlik mücadelesini yenilgiye uğratıp zafer kazanmış durumda ne de başta Kürt ve Türk gençliği olmak üzere halk, bu taleplerinden ve mücadelesinden vazgeçmiş durumda. Tam tersine son bir yıl emek ve demokrasi mücadelesinin daha da gelişip güçlendiği ve olgunlaştığı bir yıl oldu.
Ancak mücadelenin parçalarını doğru birleştirmede
hâlâ sıkıntılar ve kafa karışıklığı var. Bu kafa karışıklığına neden olan ise, hangi sorunun, hangi talebin daha önemli olduğu ve öncelikli olarak hangisi için mücadele edilmesi gerektiği sorunu. Hangi politik anlayıştan olursa olsun, emek ve demokrasi adına mücadele eden her kesimin söylemde de olsa kullandığı ve kabul ettiği bir doğru vardır; “Kürt sorununun demokratik çözümü de, emekçilerin sömürüden kurtulması da Kürt ve Türk halkının gerçek anlamda kardeşliği ve ortak mücadelesi ile mümkündür”.
Bundan aylar önce Evrensel’in okur sayfasında Antep’ten genç bir Kürt kızı, Türk gençliğine şöyle seslenmişti: “Dilimi, kimliğimi, özgürlüğümü tutsak eden zincirin halkalarından biri de senin sessizliğindir”. Evet, belki de en güçlü halkası... Ancak bu halkanın parçalanabilmesi, Kürt gençliğinin de kendi mücadelesi ile Türk gençliğinin iş, bilim, özgürlük ve bağımsızlık kavgası arasındaki hayati bağı doğru kurabilmesi ile mümkün olacaktır.
İyi seneler!...


 
Başa dön

  İNSAN VE SPOR..........Hakan Keysan

Takım ruhu

Futbolda başarı, bireyin çabasıyla mı yoksa ekip dayanışması ve çabasıyla mı sağlanır? Futbol artık günümüzde yıldızların takımlarını sürüklediği ve bireysel becerilerin ön planda olduğu süreçleri çoktan aştı. Şimdi artık farklı becerilerin üst düzey performansla harmanlandığı bir ekip dayanışmasını kullanıyoruz futbolda. Profesyonel ya da amatör futbol hiç farketmez, başarıya ulaşmanın yolu, ekip ruhundan ve takım olma bilincinden geçiyor.
Futbol da artık iş gibi bir tür işbirliğine dayanıyor ve oyun, tıpkı bir işletme gibi değişik görev dağılımının unsurlarından oluşuyor. Futboldaki belirleyici verimlilik anlayışı, üst düzey mücadele ve yüksek performanstır. İşletmenin verimlilik anlayışı da yaratıcı üretkenlik ve performansa dayanan, tam zamanı kapsayan bir süreçler bütünüdür.
Futbol da bir tür iş olduktan ve yetenekli oyuncuların bu eylemden para kazanmaya başladığı günden beri performans işi olmuş, üstün fizik gücü bu oyunun estetik süreçlerini yok etmeye başlamıştır. Gelinen yeni aşamada ise 11 oyuncudan kurulu ve ortak amaç taşıyan farklı özelliklerin en uyumlu bütünü, futboldaki mekanik davranışı ve ekip tutumunu öne çıkarmış, işbirliğini zorunlu kılmıştır.
Bundan etkilenmemek mümkün değil. Bu değişimin farkında olmak ve tutumları, davranışları bu değişime göre belirleyip bu koşullar doğrultusunda örgütlenmek, yapılanmak zorunlu. Becerilerin ve farklı farklı kişiliklerin tek bir amaç etrafında yapılandırılması, gerçekten çok zor bir konu. Bir de kazanmak önemli. Çünkü kazanmak, sadece ekibin çabası ve imkanlarıyla elde edilen bir sonuç değildir. Kontrol dışı farklı ve dış koşullar da kazanmayı belirler.
Bütün uygun koşullar oluşacak ve siz bir karşılaşmayı kazanacaksınız. Ama ekibin, sadece futbolcu-antrenör arasında kurulan bir bağdan oluşması mümkün değil; doktor, malzemeci, seyirci, yönetici, aile, medya vb. bir çok unsur bu ekibin bir parçasıdır ve gerçekten de takımı etkileyen unsurların çeşitliliği açısından durum göründüğünden çok daha karmaşıktır.
Ama birileri çıkar, sizden önümüzdeki maçı mutlaka kazanmanızı ister. Peki kazanmak için o takım ruhunu açığa çıkaracak nasıl bir davranış içindesiniz, aktif rol aldınız mı, önemli değil. Size kapı gösterilir, ama ya onu açacak anahtar yoktur ya da anahtarı hangi yöne çevireceğiniz belli değildir!..
Siz yine de takım olmaya çabalarsınız, eğer ekip dayanışmasına biraz olsun yaklaşabildiyseniz ne ala. Belki küçük sürprizler yapabilir, kendinizden söz ettirirsiniz. Maçı kazanırsınız. Övgünün tatlı rüyaları, getireceği okşayışlar sizi daha da onore edecektir. Motivasyon kazanacaksınız. Tamam, takım bir ruh kazandı belki ama ya kendi ruhumuz? Tatmin olabildi mi yaptıklarımızdan?..
Çünkü futbol artık etik ve estetik açıdan tatminkar bir erdem barındırmıyor içeriğinde. Kazan, ama nasıl kazanırsan kazan… Puan cetvelinin alt sıraları, acınası bakışlarla trajik hüznü her zaman içeriğinde taşıyacak ve siz kazananların gölgesinde bırakın hatırlanmayı her zaman unutulacaksınız!..

e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Kırmızı don ve yılbaşı

Bu gün yılın son günü.
Bu gece yılbaşı.
Acılar, sıkıntılar, varlıklar, yokluklar, umutlar, umutsuzluklar…
Geride kalsın, eskiyle tarihe gömülsün istediğimiz şeyler vardı.
Düşmesinler peşimize, dolanmasın artık üzerimizde dediğimiz, kurtulmayı istediğimiz şeyler…
Yeni yıla taşımayı istediğimiz güzellikler, küçük mutluluklar, yeşeren umutlar.
Yılın bu son gününde can sıkıcı şeylerden söz etmeyelim.
İşsizlik, yokluk yoksulluk, kuyruklar, çöplerden ekmek artığı toplayanlar, dilleri, kültürleri yasaklananlar, boyacı çocuklar, hastane kapılarında ölenler…
Hayır bunlar ülkemizin gerçeği de olsa, gözlerimizi kapatıp gerçeğin üstünü çizelim!
Bu gece yılbaşı, güzel şeylerden söz edelim.
Gözlerimizi beş yıldızlı otellerde düzenlenen yılbaşı partilerine çevirelim.
Biz eğlenemesek de, eğlenenler adına sevinelim!
4-5 bin dolarımız bile yok, ne beceriksiz insanlarız, o kadarcık paramız olsa biz de eğelenebilir, şampanyalar patlatıp çılgınca dans edebilirdik diye iç geçirelim.
Aslında 4-5 bin dolar da çok para sayılmaz, asgari ücret hesabından bir işçinin iki yıllık toplam kazancı kadar bir şeycik!
İki yıl hiçbir şey yemeden içmeden eşşekler gibi çalışsak, biz de bir gece eğlenebiliriz diye yüreğimizi serinletelim.
Eğlenenlere bakıp komplekslere kapılmayalım. Kıskançlık durumları yaşamayalım!
TV’nin üstüne kocaman harflerle, “Kıskanıp nazar etme ne olur, çalış senin de olur” yazıp yapıştıralım.
Bir eğlenenlere, bir de o yazıya bakıp kendimiz avutalım.
***
Bakın, medya mutluluğun reçetesini veriyor bize.
Yeni yılda mutlu ve zengin olmanın yol ve yöntemlerini gösteriyorlar hiçbir karşılık beklemeden, insaniyet namına!
Bu formülü uygulayanın tüm sıkıntı ve dertleri bitecek.
Yeni yılda mutlu olmak isteyen, bu gece kırmızı don giyecek!
Ne atom bombası, ne işgal, ne savaş, ne yokluk, yoksulluk, bunların hiçbirini düşünmeyeceksin.
Mutluluğun formülü işte bu kadar basit: Sadece kıçına kırmızı bir don giyeceksin!
Ama, kırmızı don mutluluk ve huzuru sağlamaya yetseydi eğer, dünyanın en mutlu ve huzurlu insanları, köşe başlarında, sokak aralarında, barlarda, pavyonlarda, gece kulüplerinde, Avrupa’nın, Amerika’nın batakhanelerinde, striptiz kulüplerinde, iş bitiren, müşteri bekleyen fahişeler olmaz mıydı?
Bırakın o haberleri yapanlar istedikleri çeşit kırmızı donu alsınlar, isterseler uğur getirsin diye donsuz dolansınlar.
Eğer üç kuruş paranız varsa, siz ekmeğinizi, yanına biraz karışık çerez, bir şişe aile boyu gazoz, bir kilo elma, mandalina alıp evinize gidin.
Eşinizin, sevgilinizin elini tutun, en içten, en temiz, en saf duygularınızla ona sevdiğinizi söyleyin.
Hele bir de bir küçük gofret, ucuz da olsa bir parça çikolata götürebilirseniz çocuğunuza eğer…
Çocuğunuzun gözlerinde parlayan o ışık demeti, eşinizin, sevgilinizin yüreğinden fışkıran mutluluk çarpıntısının heyecanı, hiçbir kırmızı don da olmayacaktır.
Emin olun ki, o mutluluğu, o içten sıcaklığı, o yürek tutkusunu hiçbir para satın alamayacaktır.
Herkese iyi ve mutlu yıllar.

e-posta:
yucel@evrensel.net

  Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Sosyalizmin doğrulandığı bir yıl

İçinde yaşadığımız dünya her ne kadar “balık hafızalı” olmayı örgütlese de, insanların hafızaları derindir. Toplumların ki daha da derin.
En ileri teknolojilerin kullanıldığı sistemli bir manipülasyon sürecinden bile geçse, bir Iraklı’nın, Afgan’ın Amerika’yı, Yasemin Çongar kadar sevmesi beklenebilir mi?
Bütün tarihi ve kültürel varlıkları talan edilmiş olan Irak’ın aydınları, Beyaz Saray’a ve Pentagon’a Cengiz Çandar kadar sempatik bakabilir mi?
Mardin’den gelerek Eskişehir’e yerleşen ve Kürt oldukları için köy içinde gezmeleri, çeşmeden su almaları, camiye girmeleri, yıllardır yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmiş olan şovenizmin yarattığı ön yargılarla biçimlenmiş “toplumsal adalet” tarafından yasaklanan Güngörün ailesi (28 Aralık 2003 Evrensel) dağa mı çıksın? Yoksa kendisini canlı bomba yapıp ortaya mı atsın? Taha Akyol’un, “çok kimliklilik” tehayyülünde onların bu durumlarına karşı ne öneriliyor acaba?
“İslami Terör” uzmanımız Ruşen Çakır’ın, üst düzey bir polis yetkilisine dayanarak verdiği bilgiye göre, Türkiye’de El Kaide’nin işi bitirilmiş ve Türkiye’nin Ortadoğu’nun en güvenli ülkesi durumuna getirilmiş. (29 Aralık 2003 Vatan) Eğer gerçekten böyleyse, o zaman “İslami terör” uzmanımız Ruşen Çakır, 2004’te işsiz mi kalacak? Ya da böyle bir “tehlike” karşısında, geçim sıkıntısına düşmemek için, şimdilerde medya patronlarımız nezdinde beş para etmeyen CIA ve MOSSAD kaynaklı terör konusuna biraz olsun itibar edecek mi? Yoksa, “Ben öyle şeylere meylederek mesleki kariyerimi marjinalleştiremem” deyip, bundan sonra anılarını yazmak için bir kenara mı çekilecek?
Peki, 2003’te, Türkiye’ye ABD ve İsrail’le ilişkileri güçlendirmeyi tek çıkış yolu olarak gösteren Mehmet Ali Birand’ın, 2004 için de benzer dahiyane görüşleri var mı?
2003’te kendisine bir “11 Eylül” hediye edilen Türkiye’den sonra, şimdi hangi ülkenin 11 Eylül’e ihtiyacı olduğu düşünülüyor acaba? Amerika’nın 11 Eylül konseptinin eleştirisi üzerinden mevzi kazanmaya çalışan Fransa’nın mı, Almanya’nın mı? Yoksa Irak’ın işgaline karşı en kitlesel eylemlere ev sahipliği yapan İngiltere’nin mi?
Başka örneklerle uzatabileceğimiz bu sorular, sosyalizmin baskısından kurtulmuş günümüz emperyalist dünyasının önümüze koyduğu sorulardır.
2003’ten çıkarılabilecek en önemli sonuçlarda birisi budur: Kapitalizm, soylalizmin baskısından kurtuldukça dünyamız insana daha fazla yabancılaşıyor. Sosyalizmsiz bir dünya, savaşsız tek bir günün geçmesinin bile neredeyse sürprize dönüştüğü bir dünyadır. Bu yönüyle, geride bıraktığımız yıl, emperyalizm ve sonrası üzerine yapılan tahliller açısından en fazla Lenin’i doğrulamıştır.
Sosyalizmden uzaklaştıkça, dizginsizleşen bir sömürüye ve işgallere yakalanmaktan kurtulamayan insanlık, 2003’te yaşadığı karelerden kurtulmak için, dünyanın başka türlü dönmesine ihtiyaç duyuyor.
Bunun başarılabilirliliği yine insanlığın kendi tarihinde saklıdır.
Amerika’nın başını çektiği dünyaya büyük bir muhafazakârlıkla bağlanıp, sosyalizme dair her olumlu yaklaşımı, “denendi, olmadığı görüldü” diyerek geçiştiren hazır cevaplar, insanlığın denediğine bin pişman olduğu kapitalizmi meşrulaştırmak için yeni başka işgallere mi ihtiyaç duyuyorlar? Açlıktan ölenlerle, emperyalist işgallere karşı ülkesini savunurken can verenlerin sayısının at başı gittiği bir sistemin içinde mutlu olabilmek için, bu sistemin belirlediği statükodan nemalanan küçük mutlu azınlığa dahil olmayı başarmaktan başka çare var mı? Peki bunu başarmış olanlar, hangi yüksek insanlık idealleri bakımından örnek alınmayı hakediyorlar?
İnsanlığın yükseldikçe alçaldığı kapitalizmden başka bir sistem var mıdır?
2003 her yönüyle sosyalizmi doğrulayan bir yıl olarak geride kalıyor. 2004’ün de kapitalizmin hanesine olumlu şeyler yazmayacağını söylemek kehanet olmasa gerek!

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net