www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Gitme Yemen'e...
Savaş, hele sınır ötesi savaş en çok karşı çıkılması gereken bir yıkım. Irak'a Memetçik'i göndermeye çalışanlar, bu türküleri dinlememiş; dinleseler de anlamamış.

Zorunlu hayatlara tanıklık
Bekar odalarındaki zorunlu hayatları belgeleyen genç fotoğrafçı Altan Bal, iki yıllık emeğini bir sergiye dönüştürdü. Tamamı siyah-beyaz 30 fotoğraftan oluşan sergi, bugünden itabaren Fototrek Fotoğraf Galerisi'nde fotoğrafseverlerin karşısında.

Evet İsyan'dan Amentü'ye
   Amentü'den Evet İsyan'a…

Milli Gazete'de yazmaya başlayan İsmet Özel, İslamcı kesim tarafından, sol'a karşı, hidayete ermiş bir büyük şair olarak lanse edildi. Geçmişte sol adına keskin sözler söylemiş şairin durumundan kendilerine artılar çıkarır olmuşlardı.


Gitme Yemen'e...
Sennur Sezer / sezer@evrensel.net
Bilmem hiç dinlediniz mi, Sony (Türkiye) Müzik ve Sanat A.Ş. "Seferberlik ve Yemen Türküleri " adlı bir CD yayımlamış. Biraz dinleyince bu çalışmada kimlerin emeği var diye meraklandım. Kapakta bir radyo resmi var yalnızca. Kapaktaki üst başlık: Bağlama Takımı'ndan Türküler ve Oyun Havaları 1, altta yalnızca Seferberlik ve Yemen Türküleri adı.
CD'nin iç kapağında çalışmanın açıklaması olarak özetle şu bilgiler yer alıyor: "Bağlama Takımı,1950'li yıllarda, merhum Muzaffer Sarısözen'in kurduğu, yalnızca bağlama çalanlardan oluşan, saz çalanların türküyü de söyledikleri bir grubun adıymış. Önce Ankara sonra İstanbul radyosunda çalan bu müzikçi arkadaşlar, repertuarlarına her yörenin tipik ezgilerini, ender söylenen türkülerini, eski ustaların yapıtlarını almakla tanınırmış. Bir grup bağlama sanatçısı da bu örnekten yola çıkarak saz, ses ve gönül birliği yapıp, benzer bir repertuar anlayışıyla, yurdun çeşitli yörelerinden derlenmiş türküleri otantik biçimde çalmak, böylece eski ustaların unutulmamasını sağlamak üzere yola çıkmış, Seferberlik ve Yemen Türküleri Bağlama Takımı'nın ilk çalışmasıymış". Ömer Akpınar imzalı bu bilgi beni radyo günlerine götürüverdi. Erzurum'dan Trabzon'a Birinci Dünya Savaşı'nın acılarını dile getiren bu türkülerin nasıl savaş karşıtı bir hava taşıdığını farkedip etmediğimizi düşündüm. Trabzon'un işgaliyle yollara düşenlerin yaktığı türküde yurtsuz kalış yinelenir: ''Muhacirlik büktü belimi.''
Aynı yılları anlatan bir Bayburt türküsünde, savaşın bozacağı düzen anlatılır önce:
"Bir sandığım vardır sırmadan telden / Bir çift yavrum vardır tomurcuk gülden / Nasıl ayrılayım gül yüzlü yarden".
Sonra durumu kendi kendisiyle tartışır türküyü yakan:
"İşte böyle böyle hal deli gönül İster ağla ister gül deli gönül"
Direnmek, savaşmak kaçınılmazdır... Özellikle işgale karşı durmak gerekmektedir: "Bir yanım Erzincan vermem Bayburd'u / Yıkılsın düşmanın tacıyla yurdu"
Bağrı yaralı askerler
Savaşın anlatımı türküde "vurun kardaş vurun"u izleyen gece, göç için yüklenen arabalarla, sabah öküzlere ho deyişle sürer. Bu türkünün kimi söylenişlerinde mermilerle parçalanmış arabalardaki yaralıların görüntüsü yansır
"Faytonlar geliyor üstü pareli / Askerler geliyor bağrı yaralı"
Türkünün bağlantılarında (nakarat) barış dileği olayları anlatanın, savaşı lanetlemesiyle dile gelir: "Sene gardaş sene ille bu sene / Gide de gelmiye bu hain sene"
Birinci Dünya Savaşı'nın acıları, savaşa katılanlar kadar arkada kalanlarca da dile getirilmiştir. Ben hep düğüne gider gibi savaşa giden kardeşine, oğluna, kocasına çıkışan bir kadın görürüm şu türküde :
"Mızıka çalındı düğün mü sandın / Al yeşil bayrağı gelin mi sandın / Yemen'e gideni gelir mi sandın?"
Türküler eşlerin, anaların, kızkardeşlerin "Dön gel ağam dön gel" çığlıklarıyla bölünür.
Bir Yemen türküsündeki ihtiyarın "gelinlerin ağlamasından uyuyamadığını" söyleyişini anımsayabilirsiniz. Analar askerlik çağına getirene dek verdikleri emekleri dile getirirler.
Gidip de gelmeyen oğullarına ağlarken. Biliyorum sözünü ettiğim CD'de yok ama çoğunlukla "bedel" dile gelir bu türkülerde. Bedel vermeye parası olmayan anababa kimi kez gelinininin üzüntüden hastalanışını, torunlarının öksüz yetim kalışını anlatır. Kimi kez ana, "babası evin hayvanlarından birini bedel versin diye oğulcuğum boynunu bükmüştü" diye ağlar.
Askerimiz fakirdendir
Asıl suçluyu, savaşı, savaşı çıkaranları, isteyenleri değil, kendi kadar çaresiz olan kocasını suçlar. Asıl gerçek bir başka türküdedir:
"Gittiği yol takırdandır / Karavana bakırdandır / Zengin olan bedel verir/ Askerimiz fakirdendir."
Birinci Dünya Savaşı/Seferberlik boyunca savaşın getirdiği yoksunluk ve yoksulluğun acılarının, gencecik kocasının askere gidişine eklenen "iş mükellefiyeti" yükünün köydeki kadın kadar şehirdeki kadını da etkilediği bir gerçektir.
Adnan Özyalçıner'in halası Samiye Çelik "Çanakkale İçinde" türküsünü ne zaman dinlese ağlardı. İlk eşi yazdığı mektuplardan birinde yazmış "Gençliğim eyvah" çığlıklı dizeleri. Sonra şehit düştüğü haberi gelmiş. O sıralar askeri dikimevinde mükellef olarak çalışan Samiye Hanım, inanamamış öldüğüne kocasının. Hep dönüp geleceğini sanmış. Anılarını anlatırdı bazen. Bir seferinde hem ağlayıp hem gülerek, "Çanakkale Savaşı'nın filmi yapıldığında gerçekten savaşanları gösterecekler sandım," demişti. "Arada ben de kocamı görürüm diye gittim sinemaya. Cahillik işte."
Anlayana...
Profesyonel asker olan Mustafa Kemal Atatürk, yurt tehlikeye düşmedikçe, ulus yaşam kaynakları tehtid altında olmadıkça savaşı cinayet sayar. Haklıdır da. Kuşkusuz onun bu bakış açısı hem savaşı iyi bilmesinden hem halkı iyi tanımasındandır. Doğuda, galiba Bitlis'te, bir çocuğun savaştan kaçanların arabalarının arkasından koşup ağlayışına dayanamaz.
Arabadakilere "Neden bu çocuğu almıyorsunuz ?" diye sorar. Arabadakiler, kendi çocuklarına bakamadıklarını, tanımadıkları bir çocuğu alamayacaklarını anlatırlar. Mustafa Kemal'in kimi fotoğraflarında yerel Doğu kılığıyla yanında duran çocuktur bu.
Savaş, hele sınır ötesi savaş en çok karşı çıkılması gereken bir yıkım. Irak'a Memetçik'i göndermeye çalışanlar, "Asker ettiler beni, kıdemli çavuş / Kore dağlarında oldum ben bir kuş / Uçun kuşlar uçun İzmir'e doğru"yu dinlememişlerdir. Dinleseler de anlamamışlar.


Başa dön


Zorunlu hayatlara tanıklık
Koray Karaermiş
Eminönü ile Bayazıt arasında Küçükpazar denilen bir bölge ve burada dışarıdan kolay kolay görülemeyen binlerce bekar odası. Bu odalar, İstanbul'un gizli ahalisini saklıyor. Anadolu'nun dört bir yanından sayısız gurbetçinin geçici barınak olma temennisiyle kapağı attığı, ama zorunlu olarak yıllarını geçirdiği köhne, bakımsız, karanlık sığınaklar. Bu aslında on yıllardır değişmeyen bir İstanbul'a tutunma öyküsü. Genç fotoğrafçı Altan Bal'ı bekar odalarını görüntülemeye iten neden; bir dönem orada kalması değil elbette. Ama babası 1965'de Erzurum'u arkasında bırakıp İstanbul'a kaçtığında kısa bir dönem bu odalarda kalmış. Ve çocuklarını büyükşehirde büyütme emeli gerçekleşen baba, oğlu Altan'a buradaki anılarını ders alınacak hikâyeler misali yıllarca anlatıp durmuş. "Nereden aklıma geldi dersen, babamın anlattıklarının peşinden gittim." Altan Bal o sıra Marmara Üniversitesi Fotoğraf Bölümü 3. sınıf öğrencisi ve dersleri gereği bir proje çalışması gerek.
O da bunu seçiyor.
4 ay kamerasız
Bu insanların arasına girmek kolay olmasa gerek. Gerçekten de Altan, ilk dört ay boyunca oralarda kamerasız gezmiş. Onların takıldığı kahvehanelere gitmiş. Günler, saatler boyu bir masada tek başına oturmuş. Fotoğraf çekmek için yaptığı tüm teklifler geri çevrilmiş. Kahveciyle konuşmuş ama nafile. Sonunda onların gittiği bir bakkal yardım etmiş Altan'a. "Şu çocuk aylardır buralarda dolanıyor. Bir gelsin de sizi çeksin" demiş odalarda kalan birilerine. Bunun üzerine davet edildiği odada ilk fotoğraflarını çekmiş ve gerisi gelmiş; "Onları çektim, sonra basıp fotoğrafları ellerine verdim. Çok sevindiler. Ünüm "para almayan fotoğrafçı" diye yayıldı. Bu yolla diğer odalara da girdim." Genç fotoğrafçı tam iki yıl boyunca her pazar soluğu oralarda almış. "Niye yalnızca pazar günleri gidiyorsun?" diye sorarsanız bunun cevabı çok basit; "Çünkü başka zaman gidince bulamıyorsunuz." Birtakım önyargıları kurduğu dostluklarla aşmış;"İlk aralarına girerken tedirgin oluyor insan; makineni kaptırma, hırsızlık olmasın, seni dövmesinler gibisinden. Ama aralarına girince utandım. Hakikaten görülmeyecek bir dostlukları var."
İstanbul'un kimliklerinden biri
Peki bu insanlar kimdir? Ne yer, ne içerler, nasıl yaşarlar gibi sorular çoğalıyor kafada. Dışarıdan bekar odalarına dönüştürüldüğü kesinlikle anlaşılmayan bakımsız hanlar ve apartmanlar, Vezneciler'den başlayıp Eminönü'ne kadar uzanıyor. Anadolu'nun dört bir yanından iş bulma umuduyla gelen sağlıklı erkeklerin kaldığı bu odaların çok kötü koşullarda olduğunu anlatıyor genç fotoğrafçı. Dediğine göre 6-7 kişinin bir odada kaldığı bu yerlerde, en basit sağlık koşulları bile bulunmuyormuş. Odaların aylığı 30 milyon. Herkes kâğıtçılıkla uğraşıyor. Yani el arabasıyla çöplerden kâğıt toplama işiyle. Bu işten günde 5-10 milyon lira para kazanıyorlar. Bu işi yapmalarının sebebi ise çok basit. Bu serbest ve sabit gelirli bir iş. "Bir araba aldığınız zaman tüm İstanbul sizin yani" diye özetliyor Altan. Temel amaçları memleketteki ailelerine para göndermek. Çoğunun çocuğu var. Çok az para harcamaya çalışarak yaşıyorlar. İstisnasız hepsi geçici bir süre için kalmaya geliyorlar ama... Altan Bal 25 yıldır burada kalan biriyle tanıştığını söylüyor. "O kadar sorunları var ki... Çok net söyleyeyim bir tanesi de demedi, 'iyi ki gelmişiz ağabey' diye. Herkes bıkmış, 'nasıl gidiyor?'diye sohbet ettiğimde, 'nasıl gitsin, istanbul'un çöpünü karıştırıyoruz' diyorlar. Çok doğru. Kendine ait olmayan bir yerdesin ve sürekli dışlanıyorsun."
Altan Bal, bekar odalarının tarihini de araştırmış. Öğrendiğine göre burası Osmanlı'dan beri yaşayan bir yer. Hatta 2.Abdülhamit zamanında resmi kayıtları varmış. O zamanlar İstanbul'a gelen ayaktakımındaki insanların burada kalması mecburiymiş."Bekar odaları İstanbul'un kimliklerinden biri aslında. Ama hiç bilinmeyen bir kimlik"
Sefaleti göstermek değil
Bu onun ilk sergisi. Altan Bal 2000 yılında Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Fotoğraf Ödülü'nü kazanmış. Altan'ın projesindeki mantığı ,onları doğal halleriyle fotoğraflamak. Bir özne olarak kendi varlığını görüntünün içine katmamak. "Onlarla iyi vakit geçirirken makineyi çıkarıp çektim. Poz durumu yok." Altan'ın projesi belli bir aşamasından sonra Fotoğraf Vakfı'ndan burs kazanmış.
Altan projesinin amacını şöyle ifade ediyor; "O kadar samimiler ki birbirleriyle. Ben çekerken 'onların sefaletini göstereyim' gibi bir derdim olmadı asla. Aralarına girdikçe şunu gördüm; kimse bunları takmıyor. Bu insanlar İstanbul'un göbeğinde yaşıyorlar, ama kimse onlardan haberdar değil. Ben onların bu geçici hayatlarını ölümsüzleştirmek istedim. Sadece fotoğrafçı olarak değil insan olarak da; bu gördüğüm görüntüleri bu insanların hayatlarını kafamdan atamıyorum. Ben kafamdan atamıyorum bir başkası da atamasın diyorum."
Onlarla yaşadığı tecrübeler Altan'da bazı değişimlere neden olmuş; "Bazı alışkanlıklar geliştirdim. Kâğıtları çöpe ayrı atmaya başladım. Adamların işini kolaylaştırıyor çünkü. Ben biraz 'mız mız' bir adamdım. Artık öyle ufak şeyleri dert etmiyorum. Ekmek alacak paranın sorun olduğu bir yeri gördükten sonra..."
Genç fotoğrafçı artık mezun, ama projesi bitmiş değil. Projenin devamı olarak onların dış hayatlarını da çekiyor. Babası kendinden yıllar sonra oğlunun da orada kalacağını! bir de üstüne üstlük oraları fotoğraflayacağını nereden bilebilirdi dersiniz..! (0212)251 90 14


Başa dön


Evet İsyan'dan Amentü'ye
   Amentü'den Evet İsyan'a…
Rahmi Emeç
Şiir'le yol arkadaşlığı kuranlar, İsmet Özel'i, onun keskin yön değiştirmesini de bilirler. Herkesin olduğu gibi Özel'in de seçme konusundaki istencine karışılamaz; hem ideolojik bağlamda, hem dinsel bağlamda. Ama bu her çark edişte, bir önceki seçtiği yerin insanlarına acımasızca saldırma hakkını vermez ona. Bu saldırı ateşini, karşı tarafa geçtiğinde hangi Amentü'yle söndürebilir; düşünmeliydi, düşünmedi!
Özel, 1969 yılının Aralık ayında, "Devrimci Genç Şairler Savaş Açıyor" başlıklı açıkoturumda, devrimci şiir adına dönemin siirine ve şairlerine karşı çıkar. Yanında, "Halkın Dostları" adlı dergiyi birlikte çıkardığı arkadaşı Ataol Behramoğlu ve Süreyya Berfe ile Özkan Mert de vardır. Özel, İkinci Yeni şiirini kıyasıya eleştirir:
"… Gerçekten de Türkiye edebiyatında bugün iki tür gericiliğin sözü edilebilir. Bunlardan birincisi sağcı, idealist düşüncenin uzantısı, kokuşmuş bir edebiyattır. (…) Bir de gerici gibi görünmediği halde gerici olan bir başka edebiyat anlayışının varlığı görülmektedir. Bu da kendini hayatla yenileyemeyen, hayat tarafından eskitildiği için gerici olan edebiyattır. (…) İleri sanat, emperyalizme karşı döğüşte yerini alırken, bu arada yeni bir kültür ve ahlâk da oluşturmak zorundadır. Bizlerin, bu görevleri yerine getiremeyecek olan gerici, dejenere edebiyata karşı çıkarken getirdiğimiz, önerdiğimiz yeni değerler vardır. Burada bize kaynaklık edecek olan şeylerin başında, halkımızın değerleri gelmektedir."(1)
İkinci Yeni'yi gerici olarak nitelendiren Özel, bu akımın önde gelen şairlerine de ağır saldırılarda bulunur. Onların Lautréamont'dan, Apollinaire'den, Pound'dan yararlanarak şiir dünyası kurmaya giriştiklerini söyler ve Halkın Dostları dergisinin 1970 yılı mart sayısında şunları yazacaktır: "… ne bu toplumların gelişimi, ne diyalektiği, ne de kendi toplumunun varlığından, T.S. Eliot'tan haberdar olduğu içindir ki sonuçta şiirin yeni tadından duyduğu heyecan dönemi geçince ya Turgut Uyar gibi toplumun tutucu, gerici safında yer alıyor, ya Cemal Süreya gibi niteliksiz bir anlama bel bağlıyor, ya da Edip Cansever gibi bir şiir fetişisti olup çıkıyor." (2)
Kuşkusuz İkinci Yeni de her siir akımı gibi eleştirilmez değildir. Dönemin bir çok şairi ve daha sonra gelen şairlerce de eleştirilmiştir. Açıkoturumda, onunla birlikte konuşan arkadaşları gibi o da, bu eleştirileri (!) yapmadan önce İkinci Yeni doğrultusunda şiirler üretmiş olmasına rağmen, en acımasız saldırılar ondan gelmektedir. Yazımızın bu bölümünde, dönemin tanıklarından Asım Bezirci'nin bir yazısına (3) kulak verelim:
"Özel, faşizme karşı direnmesi, yolundan sapmaması için Ataol Behramoğlu'na öğütlerde bulundu, 'Yıkılma Sakın' şiirini yazdı.
"Yılgı yanımıza yanaşmazken Bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat Yıkılmak elinde mi?"
Behramoğlu, üzgülere göğüs gererek arkadaşını utandırmadı, fakat 'budandıkça fışkırdığını' söyleyen Özel, iki yıl geçmeden toplumcu inancından cayarak sağcı dergi ve gazetelerde yazılar yayımlamaya başladı."
Özel'in, konuşmalarında sıkça vurguladığı faşizmin 12 Mart'ı gelip çatmıştı.
O, yüksek sesle dillendirdiği devrimciliğini terk edecek ve kendi sözleriyle, "12 Mart 1971 müdahalesiyle doğan siyasi rejim, bağlanma kavramıyla köktenci bir hesaplaşmaya girmesine" neden olacaktı.
İslamcı bir şairdi artık ve Sezai Karakoç'un Diriliş dergisinde yayımlanan Amentü'sü, bu doğrultuda yazılmış şiirlerden biriydi.
Mehmet H. Doğan, bu noktadan sonraki siir serüvenine ilişkin, yıllar sonra şu değerlendirmeyi yapıyordu:
"… 1971'den sonraki kesin dönüşten sonra şiirinde önce nicelik, daha sonra da nitelik yönünden düşmeler görüldü." (4)
Milli Gazete'de yazmaya başlayan İsmet Özel, İslamcı kesim tarafından, sol'a karşı, hidayete ermiş bir büyük şair olarak lanse edildi. Geçmişte sol adına keskin sözler söylemiş ve "Evet, İsyan" demiş bir şairin durumundan kendilerine artılar çıkarır olmuşlardı. Öyle ki, Sivas katliamını onaylayacak kadar sivri bir tutum içine girmişti. Bu kadarı da, bir çok çevre için şaşırtıcıydı.
Sivas yangınında yaşamını yitiren Asım Bezirci, Özel'in yıllar önce yaptığı, "… Doğrusu, Türk şiirinin halsizliğini gençler meselesi olarak anlamak yanlış. Genci de, yaşlısı da içinde olmak üzere, kelimenin her iki anlamıyla da 'parazit' bir şiirle karşı karşıyayız bugün"(5) şeklindeki eleştirileri karşısında, "… Özel, yoksa -sık sık yaptığı gibi- bu keskin yargısından da sertçe dönecek mi?" (6) diye soracaktı.
4 Ağustos 2003 tarihinde Milli Gazete'deki "Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı" başlıklı yazı ile başlayan dönüşten sonra, en taze ve ayrıntılı değerlendirmelerini Milliyet Gazetesi'nde açıkladı:
"… Türk toplumunun kültürel değeri zaten İslâmiyettir. O yüzden de İslami siyaset yapan insanlar hazır bir şeyi kullandıkları ve bu yüzden de sosyalistler gibi harç taşımak zorunda olmadıkları için bu hareketi kullanmakla geçirdiler vakitlerini. Sosyalistler, mücadelelerinde büyük sıkıntıya girdiler, öbürleri ise sıkıştıklarında hemen 'Tamam, ben savunmuyorum, zaten bu İslamdır' deyip bıraktılar. Sosyalistler, İslamcılardan daha samimiydi. İslami hareket, sadece pastanın peşinde." (7)
Yıllar sonra, İsmet Özel'in sözleriydi bunlar. İki tarafta da yer almış bir şairin sözleri.
Asım Bezirci, "… bu keskin yargısından da sertçe dönecek mi?" diye sormuştu ya…
"Döndü" diyenlere yine de sormalı:
"Döndü mü acaba?"…

KAYNAKÇA:
(1) Ant Dergisi, 2.12.1969, 16.12.1969...
(2) Halkın Dostları, Mart 1970...
(3) Yazko Edebiyat, Ekim 1982...
(4) Yüzyılın Türk Şiiri, 2. Cilt. S. 387...
(5) Sanat Olayı, Ocak 1982...
(6) Yazko Edebiyat, Ekim 1982...
(7)Edebiyat ve Eleştiri, Eylül 2003'ten aktarım...


Başa dön


Sonbahar'da sinema keyfi
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nca (İKSV) düzenlenen "İKSV Sonbahar Film Haftası-Filmekimi", 10-16 Ekim tarihleri arasında Beyoğlu Emek Sineması'nda gerçekleştirilecek. Beyoğlu Ara Kafe'de düzenlenen basın toplantısında konuşan "Filmekimi" yönetmeni Hülya Uçansu, hafta boyunca sinemaseverlerin dünya sinemasının önde gelen yönetmenlerinin filmlerini izleyeceklerini söyledi. Hafta süresince, Kanada, ABD, Çin, Japonya, İsrail, İspanya, İtalya, Almanya gibi ülkelerden toplam 20 film gösterilecek. 7 gün boyunca 36 seansta vizyona girecek filmler arasında; Kanadalı yönetmen Denys Arcand'ın "Barbarların İstilası", Oliver Stone'un "Comandante" adlı belgeseli, Çinli yönetmen Zhang Yimou'nun "Kahraman", Japon yönetmen Kinji Fukasaku'nun "Ölüm Oyunu", İspanyol yönetmen Fernando Leon De Aranoa'nın "Güneşli Pazartesiler", Ken Loach'ın "Afili Delikanlı" ve Lars Von Trier'in "Dogville" adlı filmi de yer alıyor. Beyoğlu Emek Sineması'nda, 11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30 seanslarında gösterilecek filmler için biletler, tam 9 milyon, öğrencive 65 yaş üstü izleyiciler için 6 milyon lira olarak belirlendi. "Filmekimi"nin broşürü, gösterim çizelgesi ve rezervasyon formları 26 Eylül'den itibaren Emek Sineması ve İKSV'nin Beyoğlu'ndaki merkezinden alınabilecek. Biletler, 7 Ekim'den itibaren sinema gişesinden satışa sunulacak.

Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net