Çağımızın emperyalizminin köklü değişimi; (a) İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Leninist anlamda emperyalistler arası rekabetin sona ermesinin, (b) 1970’lerin sonlarına doğru açıkça ortaya çıktığı üzere sözde üçüncü dünyada nasyonal burjuvazinin ulusalcılığının yenilgi alması\son bulmasının, (c) Varşova Paktı ülkelerinde komünizmin çökmesi ve Çin ve Vietnam gibi ülkelerin küresel kapitalizm tutukusuna kapılıp değişmesinin ardından geldi.
Bu nedenle bu emperyalizm son 50 yıldır gelişse de asıl son 10 yılda olgunlaşmıştır. Aynı süreç (a) tarihte ilk kez neredeyse kapitalizmin üretim şeklinde yaygınlaşmasına, (b) tarihsel olarak ulusötesi sermayenin kaynaşmasına ve ulusal sermayeye üstünlük sağlamasına, (c) tek bir değer yargısı altında ürün ve sermaye için küresel piyasaların ortaya çıkmasına ve (d) tüm bu diğer süreçlerin sonucunda objektif bir gereksinim olarak, kırılmalar ve boşluklarda yapılar empoze etmek ve kontrolü ele almak üzere küresel askeri kapasiteye ve idoeolojik hegemonyaya sahip, ABD’de kurulan, küresel bir devletin ortaya çıkışına tanık oldu.
Sermayenin ve ürünlerin dolaşımı mümkün olduğunca engelsiz olmalıydı, ancak ulus-devlet formu, sadece tarihsel nedenlerle değil, her bölgeye özgü koşullarda neoliberalizm disiplinin dayatılması amacıyla, yerel olarak oluşturulan iş rejimleri ile kapitalist kanunların uluslararasılaştırılmasının uygulanması için ikincil devletlerde (çevre ülkeler) korunmalıydı.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin üstün kapitalist güç olması ve Bolşevik Devrimi’nin kapitalist sistemin tümüne karşı gelmesiyle, ABD kendine, (a) tüm potansiyel rakip kapitalist ülkeler içerisinde sürekli egemen güç olma, (b) anti-komünist savaşın lideri olma ve böyle kabul edilme görevlerini biçti.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen sömürgelerin yıkılması dalgasında kendisine üçüncü bir stratejik amaç belirledi: Üçüncü dünyada antiemperyalist özellik taşıyan her türlü ulusalcılığa karşı savaş açmak ve galip gelmek.
1990’lara kadar bu alanlarda elde edilen başarılarla ABD, kendisini bu zaferlerin mahsüllerini, müttefikleriyle olabildiğince az paylaşarak, toplama durumuna geldi. Clinton başkanlığı bu durumda geçici hareketti. 20. yüzyılın ilk ABD başkanlığı olan Bush başkanlığı bu amacın gerçekleştirilmesi için kontrolsüz bir görevi olduğunu ilan etti. Amaç buydu; olağanüstü saldırganlığı vurgulayan uzun vadeli dinamik ve başkanlığın tek yanlılığı.
Bu rejimi acımasız yapan, ABD’nin Hıristiyan köktendincilerinin, Yahudi bağnazlarının, militaristlerin ve neo-muhafazakârların oluşturduğu entrika birliğinin elinde bulunduğu konjoktürel gerçeğidir. Amacın bu birliği ve konjoktürel faktörler, Bush başkanlığının, nasıl aslında emperyalizmin bu aşamasında miras kalan mantığı sürdürdüğünü bununla beraber neo-muhafazakâr ve militarist yobaz yapısında bazı zamanlarda çağımızın emperyalizmini aştığını açıklar. Bi-
zim argümanımızın başka bir anlamı da dünyanın devlet sisteminin bir bütün olarak ABD’nin ulusal egemenliğini teşhir etmede suç ortaklığı yaptığıdır. Bu nedenle ulusal burjuvazinin bu hegemonyaya karşı kurduğu bariyerler, teoride bile, üçüncü dünyada olduğu kadar Avrupa ve Kanada’da ortadan kalkmıştır.