www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



GERÇEK ____İ. Sabri Durmaz
Sendika binalarına yürüyüş!

SÖZ-ÖZ ____Aydın Çubukçu
Emeğe, inanca, düşünceye özgürlük

UFUK ____Fatih Polat
Piyasa cuntacılığı

KONUM ____Çetin Diyar
Amerika’nın değil bu ülkenin sorunu

AVRUPA GERÇEĞİ ____Yücel Özdemir
Saflar netleşirken

İNSAN VE SPOR ____Hakan Keysan
Futbol; kötü huylu ur

  GERÇEK..........İ. Sabri Durmaz

Sendika binalarına yürüyüş!

Konfederasyon ve sendikaların yöneticileri, yıllardır parti binalarına gittiler geldiler; onları işçilerin sorunları hakkında “bilgilendirerek”, yasaların işçiler aleyhine değiştirilmesinin engellenebileceği hayallerini yaydılar. AKP iktidara gelince de, AKP il, ilçe ve merkez binaları “tavaf edilir” oldu. Sanki AKP, uygulanan ekonomik politikaların, çıkarılan yasaların işçi aleyhine olduğunu bilmiyormuş, patronlara böyle söz vermemiş gibi, AKP yöneticilerini “bilgilendirmeyi” baş işleri olarak gördüler.
Elbette zaman zaman partiler protesto edilebiler; partilerin önlerine gidilip parti yöneticileri rahatsız edilebilir; ama Meclis’ten İş Yasası madde madde geçerken, hükümet her gün özelleştirmede yeni hamleler yaparken, üçyüz-beşyüz kişilik kalablıklarla AKP önlerine gitmenin (ya da kentlerin artık her gün birkaç yüz kişinin basın açıklaması yaptığı alanlarında) eylem yapmanın bir alemi olabilir mi?
Ya da akşam Meclis’te, emek düşmanı yasalara el kaldıran milletvekili, ertesi gün yeniden Meclis’e giderken trafik kilitlenmemiş, sular, elektrikler kesilmemiş, uçaklar, trenler kalkmamış, üretim durmamışsa; neden patronlara hoş görünmeye devam etmesin!
En temel hakları ortadan kadırılırken, elindeki silahları kullanmayan bir sendikal hareket kendi rolünü oynamış olabilir mi?
Kaldı ki; sorunun böyle bir aşamaya gelmesinden elbette düzen partileri, hükümetler sorumludur, ama konfederasyon ve sendika yönetimlerinin sorumluluğu da daha az değildir; hatta işçiler karşısında sendikaların sorumluluğu daha belirleyicidir.
Sermaye örgütleri sermaye örgütlüğünün, hükümet hükümetliğinin, düzen partileri de sermaye partisi olmanın gereğini yapmışlardır. Burada kendi rolünü oyanamayan; yalnız, sendikalar ve konfederasyonlardır.
- Çünkü onlar; “Canım şu siyasiler olmasa, biz TİSK Başkanı Refik Baydur’la aramızdaki her sorunu çözeriz” diye zevzeklik yapmayı sendikacılık sanıp, sermaye basınından övgü almayı marifet saydılar.
-Çünkü onlar; “Bilim Kurulu’ndan ne çıkarsa altına imza atarız” diye protokol imzalayarak, sınıf içinde bölünme yarattılar.
- Çünkü onlar; özelleştirme karşısında, lüks otellerde patron sözcüleriyle düşüp kalkıp onların ağzından “Bizim işletmelerimizin stratejik önemi var; devlet pijama, gömlek üreten tesisleri özelleştiriyor” diye özelleştirmeye karşı mücadeleyi arkadan hançerlediler.
- Çünkü onlar; sıkışınca, aldıkları milyarlık maaşlar gündeme gelince, “profesyonel sendikacılar işçiler adına eylem yapsın” diye garip sendikacı eylemleri icat ederek, işçilerin en geri bilinçlerini okşayan anlayışları kışkırttılar.
- Çünkü onlar; “cumadan cumaya eylem”, arada bir Ankara’da toplanıp eylem yapma gibi, aslında protesto anlamı bile kalmamış eylemlerle işçileri oyaladılar. (Türk-İş geçen hafta İzmir’de miting yaptı. Bu hafta Ankara’da miting yapacak. Belki yüzbinler katılacak, ama ya sonrası!)
-Çünkü onlar; yüzbinlerce işçinin sokağa çıktığının ertesi günü, geçen işçi düşmanı yasaları kabul edip, işçileri buna ikna etmeyi sendikacılık diye yutturdular.
.........
Ve böyle böyle ne yazık ki, iş, sendika binalarının önüne giderek, sendikacılara görevlerini hatırlatan bir mücadele çizgisini benimsemeden, ilerleme şansının kalmadığı bir noktaya gelmiş bulunmaktadır.
İşçiler, sendika bürokratlarına, her kademeden sendikacılara; “ya önümüze düşün ya da çekilin aradan” (ama bunu bu sözcüklerle değil, kendi tarihlerinde nasıl söylenmişse öyle işçice söylemek durumundadırlar). Diyemezlerse; gidecek, ilerleyecek bir yolları kalmamıştır.
Dolayısıyla bu sendikal hareketin çıkış notası, sendikaları yeniden inşanın ilk basamağı; sendika binalarını sırça köşke çevirenlerin rahatlarını bozmak, onları eylemlerin önüne düşmeye çağırmak, aksi halde eylemin hedefi olacaklarını ilan etmekten geçmektedir.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  SÖZ-ÖZ..........Aydın Çubukçu

Emeğe, inanca, düşünceye özgürlük

Yeni İş Yasası, işçilerin hayatında köklü değişiklikler getiriyor ve bunların tümü işçilerin aleyhine. Ne var ki, Meclis’teki muhalefet partisinin sözcüleri, işçilerin hak ve çıkarlarının yerle bir edildiği bu yasaya, “tatil gününü cumaya çekmek istiyorlar” diye itiraz ediyor. Amaç, hak kısıtlamalarının gözlerden saklanmasına yardım ederken, hükümet partisine de, belden aşağı bir saldırı yöneltmektir.
Böylece, emeğin haklarıyla, inançları üzerinde baskı kurmuş olanların özlem ve beklentilerinin, aslında birbirine içten bağlandığını gösteren bir örnek ortaya çıktı. Belki, aynı oyunu hükümet çevreleri de tersinden oynayacak: Sırf inançlarına bağlı oldukları için kendisine oy vermiş işçilere dönerek, “bakın biz cumayı tatil yapacağız, ama hınzırlar karşı duruyor” diye fısıldayacak. Böylece, iki yanlı olarak; hem muhalefet, hem iktidar işin özünü saklayan, işçilerin hak kayıplarını cuma tatili perdesi arkasına iten bir gölge oyununda karşılıklı eğlenecekler. Onlar eğlenirken, her mezhepten, her inançtan, her milliyetten işçiler, esnek çalışmanın, sendikasızlaşmanın acısını çekecek, sınıf dayanışması olanaklarının kaybolması altında ezilecek, güçsüzleşecek ve artık yeni haklar kazanmak için etkili mücadele yollarını kullanmaktan mahrum kalacaklar.
“23 Nisan Krizi”nin yarattığı yapay tartışmanın dumanı tütmeye devam ederken, İnsan Hakları Derneği’nin genel merkezine ve Ankara Şubesi’ne yıldırım baskınlar düzenlendi ve Fikret Başkaya’nın yıllar önce yayımlanmış kitap ve makalelerine yeni davalar açıldı.
Emeğin ellerine, ayaklarına bin bir pranga geçirilirken, inançlar ve düşünceler üzerindeki baskılar da görünür bir biçimde arttı. Özellikle, “görünür” bir biçimde artırıldı. Bunun pek çok nedeni sayılabilir, ama aslı şudur: IMF programlarının hızla uygulanmasını, özelleştirmelere hız verilmesini, işçi ve emekçi haklarına sınırsızca saldırılmasını isteyenler, sürekli olarak laiklik korkuluğunu sallıyor, bölücülük-Kürtçülük heyulası arkasına saklanarak kendilerini görünmez kılmak istiyorlar. Saldırı çok cephelidir ve bunların tümünün, aynı kaynaktan, uluslararası sermayenin emeği tümüyle tutsak ve etkisiz hale getirme planlarından doğduğunu görmeliyiz. Mücadele de çok cepheli olmalıdır: Emeğin hak ve çıkarlarının savunulması, inançlar ve düşünceler üzerindeki baskıya karşı mücadeleyle birleştirilmelidir. İnanç farklılıklarının emekçiler arasında düşmanlık vesilesi yapılmasına izin verilmemelidir. Ekmek ve hürriyet davası etrafında birlik, kapitalistlerin oyunlarını bozacaktır.

e-posta:
aydincubukcu@evrensel.net

  Başa dön

  UFUK..........Fatih Polat

Piyasa cuntacılığı

AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz’un, dün Yenişafak gazetesinde sürmanşetten verilen sözleri, demokrasi tartışmalarının tarihine geçecek türdendi. Kapusuz, “Bir kanunun maliyeti 2.4 trilyon” diyor ve komisyonların ardından Genel Kurul’da kabul edilen kanunların Cumhurbaşkanı’nca veto edilmesinin, maliyeti iki kat artırdığını iddia ediyor.
Son on yıldır piyasa ilişkilerinin, borsadaki trendlerin, dolardaki iniş çıkışların siyasal alan üzerinde bir sopa gibi sallandığı biliniyor. Önceleri “nazlı” ve “kırılgan” yapısıyla yeni bir yaptırım gücü olarak gündemimize giren piyasa halleri, uzunca bir süredir de neredeyse bir “demokrasi Tanrısı” durumuna yükseliverdi.
Demokrasi ile Tanrı yan yana olur mu? Demokrasi, Tanrısal kuralların yerini insan aklına dayalı bir yönetim tarzının esas alınmasıyla başlamamış mıdır?
Evet, elbette öyledir.
Ancak, Cumhurbaşkanı Sezer’le, dönemin Başbakanı Ecevit’in tartıştığı ve masaya Anayasa kitabı fırlatıldığı MGK toplantısından itibaren gündeme gelen kriz tartışmaları, piyasa Tanrısı’nın yeryüzündeki ve ülkemizdeki elçileri tarafından öylesine manipüle edildi ki, bir siyasal tutum ortaya konmadan önce, herkes “Acaba piyasamız nasıl bir tepki verir, ekonomimiz ne hale gelir?” diye düşünmeye koşullandırıldı.
Bu piyasa ilişkilerinin, kendilerine bol sıfırlı dolar maaşı kazandırdığı köşe yazarlarının, televole iktisatçılarının hurafeleri de, bu iklimin maddi zeminini güçlendirdi.
Artık, sınırlı memur maaşından artırdığı küçük tasarrufları bir kara gün için dolara çeviren ya da borsada yatırıma dönüştürenlerin de kitle tabanını oluşturduğu bir ortamda, siyasal ortamın piyasa Tanrısı’nın görünmez eli tarafından daha kolay yönlendirilebildiğini söylemek abartı olmasa gerek. Özal zihniyetinin düğmesine bastığı bu ortamın bugüne kadar ulaştığı boyut, AKP’li Kapusuz’un arkasına aldığı iklimi oluşturuyor.
Bu açıdan bakıldığında, piyasanın siyasal alan üzerindeki baskısının askeri cunta iklimini bile aşan bir etki yarattığı açık. Askeri bir rejimin, askıya aldığı ve devreye soktuğu kuralları bildiğinizde, önleminizi bu duruma göre alabilirsiniz. Ama piyasa sopasının, nereden ne zaman karşınıza çıkacağını öngörmek o kadar kolay değildir. George Orwel’in ünlü romanı 1984’ündeki “Big brother” gibi bir şeydir o. En yukarıdan her şeyi gören ve ne zaman “hükmünü” vereceği kestirilemez olan bir güç.
Bu bir piyasa cuntacılığıdır özünde. Daha önce kullanıldığı haliyle piyasa faşizmi de denilebilir. Açıklamaları ve şu ana kadarki siyasal yaşamındaki tutumları üstünden değerlendirdiğinizde, siyasi bir zekâya sahip olmadığını rahatlıkla söylebileceğimiz Kapusuz’un, bir “cin fikirlilik” olarak başvurduğu bu yöntemi, kıyas yoluyla yürütürseniz, o zaman Meclis’e de, Kapusuz ve arkadaşlarına da gerek yok.
Hatta seçimler bile bir külfet. Milyonlarca seçmen kartının hazırlanıp seçmenlere gönderilmesi, milyonlarca oy pusulasının basılması, onların ülkenin en ücra köşelerine kadar gönderilmesi, oyların kullanımından sayımına kadar geçen sürede çalışan personelin maaşı, hepsinden de önemlisi siyasi partilere seçim harcaması adı altında Hazine’den ayrılan ödenek. Tüm bunların son yapılan 3 Kasım seçimlerindeki maliyeti yaklaşık olarak 120 trilyon lira.
Böyle bakıldığında, maliyeti düşürmek amacıyla Kapusuz dahil olmak üzere, tüm AKP milletvekillerinin de aslında maliyeti bütçeye çıkan birer külfet olduğu ileri sürülebilir.
Nihayetinde son sözü Erdoğan söylediğine göre, demokrasinin bütün mali külfetlerinden kurtulmak için tüm yetkiler ona verilebilir. Erdoğan da “tüccar” siyasetçi olmakla övünen biri olarak, “piyasa kışlasına” döndürülen bir ülkenin “tek adamı” olmayı muhtemelen gayet ekonomik ve akılcı bulacaktır.
Piyasanın aklı dışında, beş paralık kendi mantığı olmayan bu siyasal zihniyetin ömrü de elbette piyasa Tanrılarının ömrü kadar olacaktır.

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön

  KONUM..........Çetin Diyar

Amerika’nın değil bu ülkenin sorunu

Artık kesinlikle kabul edilmek zorundadır ki, Kürt sorunu bu ülkenin çözmek, ya da çözüm yolunda adımlar atmak zorunda olduğu en önemli sorunlardan biridir.
Ancak son gelişmelerden sonra bile siyasal iktidarı elinde bulunduran güçler, Kürt sorununun çözümü konusunda zikzaklar çiziyor, çözümler geliştirmek yerine hâlâ yine bilinen o entrikalara sarılıyorlar.
Bir yanda Kuzey Irak Kürt devleti yaygarası yapıyor, bunu vatan millet sorunu olarak sunuyor, ortalığı kızıştırıyor, öbür yandan Talabani ve Barzani ile ilişkileri aksatmıyor!
Bir yandan Talabani ve Barzani’yi muhatap kabul ediyor, onların istek ve taleplerini dinliyor, öbür yandan kendi Kürt’ünü görmezden geliyor!
Bir yandan ABD’nin politikalarına güven olmayacağını fısıldıyorlar, öbür yandan Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünü o güvenilmez buldukları Amerika’ya havale ediyor, Kandil Dağları’nda meselenin çözümü için ABD’ye ricacı oluyorlar!
Bir yandan Kürt sorunu karşısında sıkıştıklarını, demokratik açılımların kaçınılmaz olduğunu görüyorlar, diğer yandan eski ve geçersiz tutumda ısrar ederek pişmanlık yasaları peşinde koşuyorlar!
Oysa tarihten azıcık ders çıkarmasını bilenler, olmazda ısrar etmenin anlamsızlığının da farkında olmalılar.
Öncelikle şu kabul edilmelidir ki, Kürt sorunu Türkiye’nin kendi sorunudur, Amerika’nın değil. Dolayısıyla bu sorunu çözecek olan da Türkiye’dir. Sorunun çözümünü Amerika’ya bırakmak, o “güvenilmez denilen” Amerika’nın eline koz, şantaj aracı vermek, kendi iradeni terk etmek demektir. İkincisi, böyle yapılmakla Kürtler ABD’nin kucağına doğru itilmiş olmaktadır ki, bunun acı faturasını ödeyecek son yer yine Türkiye’dir.
BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİN
Şaşkın ördek misali Kürt sorununun çözümünü ABD’den bekleyen Türkiye’nin, içerde de yalama olmuş yöntemlerden medet umduğu görülüyor. Kürt sorununda demokratik ve barışçı adımlar ataması gereken siyasal erk, yeniden pişmanlık yasasını gündeme getiriyor.
Oysa pişmanlık yasası olmayacak duaya amin demekten başka bir şey değildir. Gerçekten dost olmak, barışı sağlamak, kardeşlik ortamı yaratmak isteyen kişi, karşısındakine, arkadaşlarını, dostlarını sat, pişman olduğunu, teslim olduğunu açıkla, gel önümde diz çök demez.
Birisi, karşısındakinden onurunu, haysiyetini satmasını, insanı insan yapan değerleri bir kenara bırakmasını, kişiliksizleşmesini, şerefsizleşmesini istiyorsa nasıl olurda bunun adı dostane çözüm olabilir?
Kaldı ki, çözüm pişmanlık yasalarıyla olsaydı, şimdiye kadar meselenin çoktan çözülmesi gerekirdi. Ama çözülmedi.
Eğer bugün ülkede gerçekten Kürt sorununda kalıcı ve dostça adımlar atılması, emperyalizmin elinde oyuncak ve şantaj aracı olması önlenmek isteniyor, kendi Kürt’üne karşı insanca duygular besleniyorsa yapılması gerekenler bellidir: Talabani’ye, Barzani’ye farklı, kendi Kürt’üne karşı farklı davranmaktan vazgeçilmeli, en azından hakkaniyetli ve adil davranılmalıdır.
Türkiye’deki Kürt sorununun muhatabının ve sorunu çözecek gücün de Türkiye olduğu görülmeli, Kürt sorunu Amerika’ya havale edilmekten vazgeçilmelidir.
Yine, Kürt’ü Kürt’e düşürerek Kürt meselesinin ortadan kalkacağını sanmak gibi sivri zekâlılıklar bırakılmalıdır!
Pişmanlık yasası gibi yalama olmuş yöntemlerle işin yürümeyeceği kabul edilmeli, kalıcı dostluk, samimiyetin ve içtenliğin göstergesi olarak genel af çıkartılmalıdır.
Kürt sorunu Türkiye’nin, Türkiye emekçi halkının sorunudur. Sorunun muhatabı ise ABD, o, bu değil, bu toprakların bileşenleridir.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  AVRUPA GERÇEĞİ..........Yücel Özdemir

Saflar netleşirken

Zaman su gibi akıp giderken, sınıfsal çatışmaların hızla arttığı, safların netleştiği; kimin dost, kimin düşman olduğunun belirginleştiği bir dönemden geçiyoruz.
Daha beş yıl önce, 16 yıllık muhafazakâr Helmut Kohl’ü devirip, yerine sosyal demokrat Gerhard Schröder’i getirmek için “Başka bir politika için ayağa kalk!” sloganıyla onbinlerce emekçiyi sokağa döken sendikalar, sosyal kuruluşlar ve kitle örgütleri, şimdi “Ne yaptık?” demekten kendilerini alamıyor. Yüzbinlerce emekçiyi meydanlara doldurarak Kohl’e kırmızı, Schröder’e yeşil kart gösterenlerin önemli bir kısmı öfke ve hüsranı bir arada yaşıyor.
SPD ve Schröder’in, işçilerin ve sendikaların değil, “patronların yoldaşı” olduğu, 14 Mart’ta açıkladığı “Ajanda 2010” sosyal saldırı paketiyle netlik kazanınca, ülkedeki politik atmosferin de rengi değişmeye başladı.
Sosyal devletin temeline dinamit koymak anlamına gelen “ajanda”ya, demeçler düzeyinde gösterilen sözlü tepkiden sonra ilk ciddi protesto, 1 Mayıs gösterilerinde yapıldı. Bir milyon insanın katıldığı gösterilerin en ilginci, Schröder’in de katıldığı Neu-Ansbach’da oldu. Protesto ıslıkları karşısında neye uğradığını şaşıran Schröder, “patronların yoldaşı” olduğunu bir kez daha göstererek, meydanı dolduran emekçilere öfkesini kustu, onları aşağıladı.
Aynı tablo, bakanların katıldığı diğer mitinglerde de yaşandı.
Dolayısıyla 1 Mayıs’a, hükümetin protesto edilmesi damgasını vurdu. “Ajanda 2010”a pratik tepki açısından ilk olan ıslıklama ve yuhalamalar, sendika bürokrasisine de bir mesaj oldu. Saldırılara sessiz kalmaları, onaylamaları durumunda kendilerinin de ıslıklanacağını biliyorlar.
140 yıllık bir geçmişe sahip SPD, devrimci dönemini bir yana bırakırsak, sendikaları bugüne kadar hep kendi “arka bahçesi” gibi kullandı. Mesleği avukatlık olan Schröder, ne alakası var demeyin, 1972’den beridir kamu işçileri sendikasına üye. Aidatını düzenli ödüyor. Bakanların çoğu da sendikalara üye. Sendikaların üst yönetiminin büyük bir bölümü de SPD üyesi. Onlar da partiye aidatlarını ödüyor.
Al gülüm ver gülüm hesabı.
Sendikalarla SPD arasındaki bu geleneksel ilişkiyi kullanan sermaye ve basın, hükümetin nasıl da sendikaların esiri olduğunu kanıtlamak için SPD milletvekillerinin sendikalara üyeliğini, ilişkisini araştırmaya başladı. Sonuç: 251 SPD milletvekilinden 186’sı sendikalı. Bununla da kalınmadı; hükümet danışmanları, sözcüler, müsteşarların da bir incelemesi yapıldı ve orda da benzer bir tablonun olduğu ortaya çıkarıldı! Der Spiegel, bütün bunları Schröder’in eline kızıl bayrağı tutuşturarak, “Yoldaş Schröder” kapağıyla bir süre önce verdi.
Schröder’e böyle hince “biz arkandayız” mesajı verenler, yine bir süredir sosyal devletin yok edilmesine karşı çıkan sendikaları “beton kafalılar”, “21. yüzyılın köylü örgütleri” diye aşağılıyorlar.
Sermaye örgütleri, basın ve hükümet tarafından sendikalara karşı başlatılan bu kapsamlı saldırı, aynı zamanda sendikalar arasında bir parçalamayı da hedefliyor.
Ama, bugün gelinen süreçte tarafların öyle kolay geri adım atması mümkün görünmüyor. Çünkü sendikalar açısından kazanılmış hakları savunmak için mücadeleden başka bir yol kalmadı. Önümüzdeki cumartesi Berlin’de ilk büyük gösteri, 24 Mayıs’ta da ülke çapında değişik merkezlerde kitlesel gösteriler yapılacak. Bu gösterilere katılım, taşınacak pankart ve atılacak sloganlar hem sendikaların bundan sonra nasıl bir tutum alması gerektiği konusunda, hem SPD içindeki tartışmaların seyrinde belirleyici.
SPD üyeleri arasında başlayan imza kampanyası ve yaklaşan kongre de hesaba katılınca, SPD ile sendikalar arasındaki ilişkinin bir dönemeçte bulunduğu görülüyor. Bu dönemeçte, sendikaların sözünü ettiğimiz partinin kontrolünden çıkmaya doğru evrileceği açık.
Sosyal saldırılardan elbette, 40 yıldan fazla bir süredir Almanya’da göçmen olarak yaşayan ve artık bu ülkenin bir parçası olan Türkiye kökenli emekçiler de büyük ölçüde etkilenecek. Bugün Türkiye kökenlilerin yüzde 25’i işsizliğin pençesinde. Bu oran, başkent Berlin’de yüzde 42.5.
Bu çarpıcı rakamlar, Türkiye kökenli işçi ve emekçilerin de, Alman emekçilerle birlikte işsizliğe, yoksulluğa ve sosyal kısıtlamalara karşı alanlarda olması gerektiği anlamına geliyor. Ekonomik-sosyal saldırılara karşı verilen “ortak mücadele”, aynı zamanda yerli ve yabancıların “ortak yaşam” olanaklarını artıracak.

e-posta:
yucel@evrensel.de

  Başa dön

  İNSAN VE SPOR..........Hakan Keysan

Futbol; kötü huylu ur

Süper Lig’in bitimine üç hafta kala gözler, düşecek takımların mücadelesine çevrildi. Beşiktaş yakaladığı 5 puanlık farkı korumayı amaçlayacak kalan müsabakalarda. Galatasaray da elbette bütün rakiplerini yenme derdinde olacak. Ligden beklentisini gelecek sezona bırakan Fenerbahçe’de ise, durum oldukça farklı. Fenerbahçe şimdilik yeni komutanını bulmaya çalışıyor.
Şampiyonluk parolasıyla başladığı ligde, erkenden havlu atan ve zirve yarışındaki rakiplerinin çok çok gerisinde kalan Fenerbahçe, onca yatırım ve transferlere karşın bu sezon en büyük hayal kırıklığı yaşayan ekiplerin başında geldi. Futbola genel olarak bakıldığında da, aslında kulüp yönetimi kültürünün ülkemizde bir türlü oturtulamadığı görülecektir. Kültürsüzlüğün ve bilinçsizliğin buram buram yaşandığı Süper Lig’de her şey kazanmaya yönelik algılandığı ve programlandığı için kimse altyapıdan, çağdaş yönetim anlayışlarından söz edememekte.
Çağdaş kulüp yöneticiliği ile eğitilmiş personel ve sporcu oluşturma çabaları artık çok gerilerde kalmıştır. Ersun Yanal ile futbolda bilimin önemli bir araç durumuna getirilmesi çabalarını umutla izliyoruz. Gerici popüler futbolun batağına saplanmadan umarız çabalarının karşılığını alır Ersun Yanal. Bu futbol karanlığında, sporcuların 20 kelime çevresinde dönen röportajlarını acı içinde izliyoruz. Şiddet ve kaba kuvvetle yapılanmış spor ortamı içinde, bir sezon boyunca centilmenliğin ve arkadaşlığın talan edilişini de izliyoruz. Artık her şey sportmenliğin dışında uygulanıyor.
Çok kısıtlı kültürel bilinç içinde organize edilen futbol ligleri, bütün bir ülkenin yaşamını da adeta çepeçevre kuşatmış durumda. Bu bilinç bulanıklığı içinde sosyal rollerimiz futboldan ibaret hale getirilirken, kendi yaşantımızın iplerini de elimizden kaçırıyoruz. Şimdi ligi kim birinci sırada tamamlayacak? Hangi takımlar küme düşecek? Ve Fenerbahçe kimle anlaşacak?... Gündemdeki en önemli konular, bunlar.
Ligin bitmesine üç hafta kaldı. Takımlardan birisi şampiyon olacak, üçü de bir alt lige düşecek. Ancak bütün bunların babam için hiçbir getirisi yok. O emekli olmasına karşın geceleri çalışıyor ve yetmeyen emekli maaşının yanına bir katkı daha koymaya uğraşıyor. Devlet 100 milyon lira zam verdiğinde çok sevinmişti. Ama şimdi bu zam her yerden budanıyor ve yine yönetenlere geri gidiyor. Şimdi de sırtında çıkan bir urla başı dertte. Umarız ur iyi huyludur. Zira yüzyıllardır sırtımızda taşıdığımız kötü urlu egemenlerin basıncı altında ancak küçük yaşam alanları yaratabilmişiz kendimize. Bu koşullarda Fenerbahçe şampiyon olsaydı ne çıkardı? Bu ur durmadan büyürken.....

e-posta:
hakankey@msn.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net