www.evrensel.net
|
istatistik
|
arşiv
|
linkler
|
posta
MERCEK
____
A. Cihan Soylu
Jeostrateji tartışmaları
TABLO
____
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
GATS’a genel bakış ve son durum (1)
KARŞI KIYIYA YAZILAR
____
Tijen Zeybek
Uykudan uyanıklığa geçiş
KONUMUZ
____
Güngör Gençay
Doktor Fanon
ÖZGÜRLÜKLER
____
Hüsnü Öndül
Değişimde hız ve nitelik
KONUM
____
Çetin Diyar
İşgalcinin ipiyle...
MERCEK
..........
A. Cihan Soylu
Jeostrateji tartışmaları
Türkiye’nin “jeostratejik önemi” üzerine tartışmalar devam ediyor. Bu tartışma; egemen sınıflar ve politik-askeri temsilcileri tarafından onyıllar boyu ülkeyi pazarlamanın en etkili yöntemlerinden biri olarak sürdürüldü.
Irak’a yönelik Amerikan-İngiliz saldırganlığı ve işgalin gerçekleştirilmesi, Türkiye’deki en azgın Amerikancılar tarafından bu tartışmanın “yeniden alevlendirilmesi”nin yeni gerekçesi yapıldı. Amerikan mandacıları, Türkiye’yi yönetenlerin Bush-Rumsfeld çetesine “yeterli destek vermeyerek” ülkenin “stratejik önemine darbe vurduklarını” ileri sürmektedirler.
İşbirlikçilerin ve mandacıların bu konudaki propagandasının esas amacını, ülkenin Amerikan emperyalizminin çıkarları ve politikalarına daha fazla ve gözü kör biçimde bağlanması oluşturmaktadır. Bu amaç dün de aynı içeriğe sahipti.
Türkiye’nin Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’ya uzanan yolların “keşişme noktası” ve üç kıtaya kapı teşkil eden bir bölgede bulunması ve uzun yıllar ABD emperyalizminin söz konusu bölgelere yönelik politikalarının gerçekleştirilmesinin bölgedeki en önemli destek üssü işlevi görmesi, jeostratejik önem tartışmalarını kaçınılmaz kılmıştır. Bugün, bu önemin bölgedeki gelişmelere ve işgalci emperyalistlerin yeni ataklarına bağlı olarak erozyona uğradığı; bunun da ilgili tartışmaların yoğunlaşmasında etkili olduğu bir gerçektir. Türkiye’nin jeostratejik önemi söz konusu olduğunda, bugün de ABD işbirlikçileri ve mandacılarının aklına gelen Amerikan emperyalist şeflerinin “Türkiye’ye ne kadar önem verdikleri” ya da verecekleri olmaktadır. Kaygılarını ise, ABD’nin Irak işgali sonrasında Ortadoğu ve Asya’ya yönelik planlarını gerçekleştirmede, Türkiyeli işbirlikçilerine ve Türkiye’deki askeri üslere eskisi kadar gereksinim duymaması oluşturmaktadır. Türkiye’nin ABD işbirlikçileri belirsizliklerden “medet bekler” duruma gelmiştir.
Amerikan dış politikası, Amerikan tekelci burjuvazisinin çıkarlarının nasıl ve kimler kullanılarak hayata geçirileceğini esas almaktadır. Türkiye ile “stratejik işbirliği” bugüne kadar bu çerçevede sürdürülmüştür. ABD bölgede yeni alanlara yerleştiği, petrol ve doğalgaz kaynaklarını denetimine aldığı ve yeni askeri bölgeler ve üsler oluşturduğu oranda, Türkiye’ye ve jeostratejik konumuna ihtiyacı zayıflayacak, uşaklarının “jeostrateji pazarlama” şantajları giderek etkisini yitirecektir. Çözümsüz bırakılan Kürt sorunu, son gelişmelerle birlikte ABD’nin dayatmaları için koşulları daha uygun hale getirmiştir. Jeostratejik önem bu gelişmelerden etkilenecektir.
Ancak henüz durum önemli oranda belirsizdir. Türkiye’nin Amerikan emperyalistleri için önemini azaltan gelişmeler olmakla birlikte, bu konumsal ve askeri-politik önem bölgedeki belirsiz durum nedeniyle ve Amerikan çıkarları bakımından devam etmektedir. Özellikle de Irak halkının işgal koşullarında yaşamayı ve Amerikan-İngiliz politikalarına boyun eğmeyi reddetme yönündeki tutum ve taleplerinin devam ettiği koşullarda, Türkiyeli işbirlikçilere ihale edilecek “pis işler” olacaktır.
ABD mevcut durumda, İsrail ile birlikte kullandığı en etkili iki güçten biri olarak Türkiye’yi elinin altında tutmak isteyecek, ancak bölgedeki duruma bağlı olarak “elleri daha serbest” hareket edecektir. Bu bakımdan “hükümet başkanı olarak” Erdoğan’ın ve Türkiyeli diğer işbirlikçilerin “jeostratejik önem” üzerine tüccar pazarlıklarını, ABD’nin çıkarlarıyla uyumlu bir “duyarlılık içinde” yürütmeleri ne Türkiye’nin ne de bölge halkları ve ülkelerinin yararına olacaktır. ABD Irak’tan ve bölge ülkelerinden çekilmedikçe, dün ya da bugün “stratejik müttefik” olanın yarın sömürge zincirleriyle boğulabilmesini olanaklı kılan koşullar var olacaktır. Bunun için, Amerikan saldırı ve işgal çetesine ülkenin konumunu pazarlama yerine, bölge ülkeleriyle birlikte onu kovmanın yolunu aramak gerekmektedir. Açıktır ki bunu; ancak bütün bölge ülkelerinin işçi ve emekçileri; onların Irak halkıyla birlikte daha güçlü ve kararlı bir antiemperyalist mücadeleyi yükseltmeleri ve herbir ülkede egemen sınıflar üzerinde güçlü bir halk baskısı kurmaları sağlayabilir.
Başa dön
TABLO
..........
Hasan Hüseyin Kırmızıtoprak
GATS’a genel bakış ve son durum (1)
II. Paylaşım Savaşı sonrasında da, emperyalist saldırılar farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Başını ABD’nin çektiği emperyalist ülkeler, aralarında kurdukları çeşitli kuruluş ve yaptıkları anlaşmalara, sözde refah ve mutluluk vaat ederek gelişmekte olan ve yoksul ülkeleri de dahil etmişlerdir. Yoksul ülkeleri dahil ettikleri bu kuruluş ve anlaşmalar, IMF, Dünya Bankası, GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması), DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü), NATO, OECD( Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı), ICC (Uluslararası Ticaret Odası), WEF (Dünya Ekonomik Forumu) ve emperyalizmin son halkası olarak adlandırabileceğimiz GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması)dır. Emperyalizm, bu anlaşma ve kuruluşlara dahil edemediği ülkeleri ise, en sıcak örneği Irak’ta olduğu gibi silahlı saldırı ile işgal etmektedir.
Daha önce gazetemiz Evrensel’de çeşitli defalar dosya konusu olan GATS’ın ortaya çıkışını, neyi hedeflediğini hatırlamak ve gelinen aşamadaki son durumu ele almakta fayda vardır. Çünkü bu gelişme ve saldırıları holding medyasında bulmak mümkün değildir.
Temel hedefi; tüm hizmet ve mal ticaretinin kuralsızlaştırılması ve tekelci sermayenin egemenliğine bırakılması olan GATS, 1947 yılında yapılan Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) kapsamında, 1995’te imzalanmıştır. 1986 yılına kadar GATT içerisinde sürekli mal ticareti öne çıkmış, mal ticaretinde uluslararası kurallar ne olmalı sorusuna cevaplar aranmış ve 1986 yılında Uruguay’da, müzakere kapsamının içerisine hizmetler konusunun da dahil edilmesi ihtiyacı duyulmuştur. Çünkü gelişen, sanayileşmiş ortamda artık mal ticareti kadar hizmet ticaretinin de önemli olduğu, milli gelir payında hizmet ticareti payının giderek yükseldiği tespit edilmiştir. Dolayısı ile hizmet ticareti; uluslararası ticaretin önde gelen ülkeleri olan, ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri tarafından düzenlenmesi gereken bir konu olarak tesbit edilmiş, 1986 yılında başlayan bu çalışmalar, 1995 yılına kadar sürmüştür.Uruguay Round’u sırasında 1995 yılı rakamlarıyla 4.875 trilyon dolarlık mal ticaretinin yüzde 20’sini oluşturan hizmet ticaretinin önemi farkedilmiş ve GATT’a dahil edilmiştir. GATT’ın devamı olarak 01.01.1995 tarihinde faaliyete geçirilen, DTÖ içerisinde sürdürülmekte olan GATS anlaşmasına, Türkiye 1995 Şubat’ında imza koymuştur.
GATS tüm hizmet alanlarının serbest piyasaya (serbest dolaşıma) açılması için mevcut düzenlemeleri genişleten ve hukuki işlerlik kazandıran ilk çok taraflı yatırım ve ticaret anlaşmasıdır. Hatta, DTÖ Sekreteryası bu anlaşma için şöyle demektedir: “GATS, sadece sınır ötesi ticaret ve yatırımları kapsamakla kalmayıp ; bir hizmetin yerine getirilmesiyle bağlantılı olarak akla gelebilecek tüm sektörleri (hizmet ve mal üretim sektörleri) kapsayan bir hizmet yatırımları ve hizmet ticareti anlaşmasıdır”.
DTÖ, GATS müzakerelerini 11 ana başlık altında yürütmektedir. Belirlenen ana başlık, alt bölüm ya da sektör ve grupların anlam ve içeriğinin tanımlanması için DTÖ’nün ciddi çaba sarf ettiği görülmektedir. Bu anlaşma; hayata geçirildiğinde yazılması unutulmuş olan boyutları kapsayabilecek kadar esnek bir metinden oluşmaktadır.
Piyasanın acımasız ellerine teslim edilmesi konusunda anlaşma sağlanan 11 temel kategori ise şunlardır; Telekom, posta hizmetleri, iletişim hizmetleri; inşaat ve bağlantılı mühendislik hizmetleri; eğitim ve öğretim hizmetleri; su sistemleri, enerji ve atık su işleme hizmetleri; çevresel hizmetler; finansal, mali ve bankacılık hizmetleri; sosyal hizmetler ve bağlantılı hizmetler; kültürel ve sportif hizmetler; tüm diğer ulaşım hizmetleri ve diğer hizmetler. Bu kategori; geniş tanımlamalar ve muğlak ifadelerle ile geniş tutularak, yazım aşamasında akla gelmemiş grup ve sektörleri de ileride kapsama alabilmek için açık bırakılmıştır.
Haftaya, anlaşmanın işleme süreçleri ve son durumu yazmaya devam edeceğim.
e-posta:
kirmizitoprak@hotmail.com
Başa dön
KARŞI KIYIYA YAZILAR
..........
Tijen Zeybek
Uykudan uyanıklığa geçiş
Belirsizlik ve güven bunalımının etkisiyle kuşku ve güvensizlik duygusu kocaman bir sis bulutu gibi Kuzey’den başlayarak bütün adayı kaplamakta. Geçmişten bugüne kadar yaratılan ve topluma benimsetilen taleplerin değişkenliği ve süreksizliği nedeniyle, insanlar, bugün hangisini tutsalar ellerinde kalan bir “mazi” ile ne yapacaklarını bilmez bir haldeler. ‘40’lı yıllardan ‘70’li yıllara kadar süren, Türk-Rum karışık bir yaşamın bilinçlerde bıraktığı çağrışımlar var. İşte maden işçilerinin (Türk-Rum) ortak grevi, ayakkabıcıların ortak eylemi. Sonrasında gelişen olaylarda Rumlar’ın İngiliz sömürge düzenine karşı başkaldırısı yanında Türkler’in ikircikli tutumu ve birlikte vardıkları 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti suları. Bunu izleyen yıllarda her iki tarafın EOKA’cı ve Taksim’ci milliyetçilerinin ayrılıkçı tutumlarına yer yapmak için hazırladıkları senaryoların sahnelenmesiyle başlayan yeni bir heves; Türkler’de “Ya taksim ya ölüm” söylemiyle sloganlaşırken, Rumlar’da da “büyük Elen” düşlerinin canlanmasına yol açıyordu.
Bütün bu süreçte yaşananların ortak devletin “ortaklaşılmaktan” çıkmasına yol açmasıyla başlayan gerginlik ve kaos ortamı da belleklerde. Şehir girişlerindeki barikatlar, otobüslerin durdurulup yoklanması, birçok Türk’ün evinden, mahallesinden sürülmesi. Göçmen bölgelerinin yaratılması. Bombalama olayları...
Ancak bugün özellikle Kıbrıs Türk halkının belleğinde bunların yanında başka görüntüler de var. Birbirlerini korumaya çalışan, kardeş Türk ve Rumlar. Türk kadınlarını evlerinde maharetle doğurtan Rum ebeler, gün doğumundan gün batımına çalıştıkları tarlalarda daha kısa çalışma saatleri için birlikte mücadele eden tarım işçileri. (Ne de olsa patronların Rum’u Türk’ü fark etmiyordu.)
Ve bütün bunların yanında her şeye tuz biber eken, Yunanistan cuntasının Rumlar’a yönelik darbe girişiminin her iki halka karşı ciddi bir tehdit oluşturmasıyla, Türkiye’nin adaya askeri müdahalesinin gerçekleşmesi.
Savaşla birlikte parçalanan aileler, yerinden yurdundan sökülüp atılan insanlar, binlerce ölü ve kan deryası arasından yükselen variller ve tel örgülerle yeni bir yaşam kurulmaya çalışılıyordu. Rumlar Güney’e sürülmüş, Güney’deki Türkler Kuzey’e çağrılmış, ortasından bölünmüş bir coğrafyayla tüm geçmiş ve ortak yaşam, bir anda, kanla yıkanarak silinmek istenmiş ve herkesten de geçmişini, ortak değerlerini ve ortak kültürünü unutması talep edilmişti. O günlerde yaşanan travmanın etkisiyle, kimsenin acısından ve öfkesinden sıyrılarak, ortak geçmişine sarılmasına pek de olanak yoktu. Zaten kurulmaya çalışılan yeni düzen için hesap kitap yapanların da buna izin vermeye niyetleri yoktu. Ada halklarının “sade ve yalın” yaşamları, iki farklı dilin, dinin ve yaşam biçiminin yarattığı “ortak kültür” sayesinde kurulan renkli ve zengin çeşitliliğin yok edilmesi; binlerce ölü, binlerce yaralı pahasına taksim gerçekleştirilmişti. Harita ortasından kesilmiş ve adanın üzerinde yaşayan halklara bütün olarak “ev” olmasına son verilmişti.
1974 sonrasında yaratılan yeni düzenin kalıcılığının sağlanması ve bu durumun iyice sağlamlaşması için atılan adımlarda, Türk halkına gerektikçe yeni yeni “oyuncak hedef”ler ve bu hedeflere ulaşmanın sözde zaferi tattırıldı. Mesela Otonom Türk Yönetimi kuruldu. Sonra Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edildi. Coşkulu kutlamalar yaşandı, yaşatıldı. Sonrasında, nihayet Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilerek geçmişe dönüşün, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne (bir anlamda ortak devlete ve ortak yaşama) dönüşün bütün yolları iyice kapatılmak istendi.
1960 antlaşmalarında garantör ülkelere verilen yetki kullanımının şartlarının olanca açıklığına rağmen halk içinde bunların tartışılmasına asla izin verilmedi. Sokaktaki insanın bu konudaki özet bilgisi “Eğer Türkiye gelmeseydi Rumlar bizi kesecekti”den ibaret bir temel üzerine inşa edilmiş ve savaş sonrasında gerek toplu mezarların başında atılan hamasi ve şoven nutuklarla, gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin ve adanın kuzeyinde oluşturulan Türk yönetiminin tarihten kaynaklanan özel günlerinde gerçekleştirilen kutlama ya da anma törenlerinde verilen mesajlarla, olmayan bir milliyetçilik özenle yaratıldı, beslendi, büyütüldü. Tek kanallı devlet televizyonu BRT, Bayrak Radyosu ve Türkiye televizyon kanalları aracılığıyla tam bir dezenformasyon ve onun da ötesinde, yaratılan ve sürdürülen durumu “normalleştiren” bir yayın politikasıyla uzun bir yarı uyku dönemi yaşatıldı.
Şimdi ise, özellikle son iki yıldır Kıbrıs sorununun dünya siyaset alanında çok sık gündeme gelmesiyle, Kuzey Kıbrıs’ta kurulan özel TV ve radyo kanallarının muhalif siyaset üretmeye başlamasıyla, bütün bunlara ivme kazandıran, belirli tarihleri içermesi nedeniyle Annan Planı’nın da etkisiyle halk, neredeyse otuz yıldır sürdürülen yarı uykulu dönemden dürtülerek, sarsılarak uyandırılıyor.
Bu travmatik uyanışa bir yenisi daha eklendi. O da, 16 Nisan’da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ve onun vatandaşları olan Kıbrıs Türk ve Rum halklarının AB üyeliği. (Her ne kadar bu durumun Kuzey’de hapis hayatı yaşayan Türkler’in hayatına, AB pasaportunu alıp ülkeden göç etmedikçe nasıl bir değişiklik getireceği belirsiz ise de, insanlar arasında bir heyecan yarattığı yadsınamaz.) Neredeyse 30 yıldır unutulan bu “vatandaşlık” şimdi bambaşka bir dünyanın kapılarını açan bir anahtar olarak görünmekte Kıbrıs Türkü’ne. Aslında bunda ne şaşılacak ne de kınanacak bir durum var. Nesillerdir dünyada tartışmasız bir kimlik edinme ve kabul görme sorunu yaşayan insanların kendilerine dünyanın kapılarını açacak, saygın, gümrüklerde itilip kakılmalarını önleyecek, vize kuyruklarında hakarete uğramalarını ortadan kaldıracak, diasporada yaşayan yarı halkıyla iletişimini kolaylaştıracak bir olguya, yani AB üyeliğine “sihirli anahtar” olarak bakması sanırım olaylara nesnel bakabilen herkesin teslim edeceği bir sonuçtur.
Başa dön
KONUMUZ
..........
Güngör Gençay
Doktor Fanon
Irak’ta yaşanan olaylar, ABD tarafından Ortadoğu’da başlatılmak istenen bir sömürgeciliğin önsözü olduğu havasını veriyor. Stratejik ortakları, büyük saldırganın girişebileceği bu işe yine destek sunarlar mı? ABD; böylesi bir deliliği nereye kadar sürdürebilir? Sonuç ne olur gibi sorular şimdilik beklemede dururken, sömürgecilik karşıtı bir doktor, bir eylem adamı ve yazarla tanıştım.
Frantz Fanon adını kitap tanıtımı dergilerinden okumuştum, ama onun ötesinde hakkında hiç bir bilgim yoktu. Popüler Psikiyatri dergisindeki yazısında: “Sömürgeciliğin politik tahakkümü ve ırkçılığın psikolojisi üzerine yazanlar, Frantz Fanon’un eserlerine sıklıkla atıfta bulunurlar. Dilimize üç kitabı ve bir biyografisi kazandırılmış olması ilginçtir.” diyen piskiyatri uzmanı Doç. Kemal Sayar’ın, Fanon’un yaşam öyküsüyle birlikte dünya görüşünü de açımlayan bu yazısı, benim için çok yararlı oldu. Aynı zamanda bir siyaset kuramcısı ve eylem adamı olan Fanon’un, sanatçılarla birlikte hak, emek ve özgürlükten yanayım diyen tüm insanlar tarafından bilinmesi gerektiğine inandığım için Sn. Kemal Sayar’ın yazısından zaman zaman alıntılar yaparak Fanon’lu bir birliktelik kuralım istedim.
“Frantz Fanon, Martinik’in Fort-de-France’da 20 Temmuz 1925’te, asırlar önce burayı Afrika’dan getirilen kölelerin soyundan gelen ve Fransız asimilasyon politikalarından etkilenmiş orta sınıf siyah bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Frantz’ın öğretmenlerinden birisi, sol politikayla meşgul olan bağımsızlık yanlısı genç şair ve entelektüel Ainam Cesaire’ydi. Bu dönemde Frantz kendini tamamıyla Fransız hissediyor ve 1943’te Fransa’yı savunmak üzere de Gaulle’nin Hür Fransız Kuvetleri’ne katılmakta beis görmüyordu.
1944 yılında, Kuzey Afrika’da kısa bir eğitim aldıktan sonra İsviçre cephesinde savaşa katıldı. Burada yaralanan Fanon’a cesaret nişanı verilecektir. Kendisine nişanı veren, dönemin komutanlarının yıllar sonra Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın bastırmak amacıyla görevlendirilmesi de tarihin tuhaf bir cilevisi olsa gerektir. Savaş bitince Martinik’e döner ve Aime Cesaire’nin seçim kampanyasında etkin görev alır.
1946 yılında tıp okumak amacıyla Fransa’ya döner. Bu dönemde tıpla birlikte edebiyat, felsefe ve öğrenci siyasetiyle ilgilenir. ‘Tam Tam’ adlı bir dergi çıkarır.
1952’de yayımlanan ‘Siyah Deri Beyaz Maske’, kişisel hikâyesini damıttığı ve Fransa’da bizzat tecrübe ettiği ırkçılığı teşhir masasına yatırdığı bir eserdir.
Psikiyatri uzmanlığını aldıktan sonra, bir süre Fransa’da geçici bir görevde çalışır ve daha sonra Cezayir’in Blida şehrindeki psikiyatri hastanesine şef olarak atanır. Bu hastanede pek çok reformlar yapar. Temel ilgisi Cezayir Bağımsızlık Savaşı üzerine yoğunlaşır. Kısa bir süre sonra Cezayir Kurtuluş Cephesi ile teması geçer. Yaralı savaşçılar gizlice hastanede tedavi edilir. Kliniğinde hem işkence kurbanlarıyla, hem de Fransız ordusunun edilgenleştirme politikasının asli unsuru haline gelen işkence uygulamalarıyla uğraşmaktadır. 1956’da yaşadıkları ve gördükleri, tahammülü aşan boyutlara ulaşınca istifa eder.
Bakana yazdığı bir mektup sonrasında, iki gün içinde Cezayir’i terk etmesi istenir. Buradan Tunus’a geçerek ülkenin ilk gündüz hastanesini kurar... Bu arada, Cezayir Direnişi ve El Mücahid dergilerinin editörlüğünü yürütür. Cezayir Kurtuluş Cephesi’nin sözcülüğünü yapar. 1960 yılında lösemi olduğunu öğrenir. 6 Aralık 1961’de hayata veda eder. Ölüm haberi Paris’e ulaşır ulaşmaz, polis “Yeryüzünün Lanetlileri’ adlı kitabını insanları baştan çıkardığı gerekçesiyle toplatır.
Yeryüzünün Lanetlileri kitabında: “Üçüncü Dünya, Avrupa’nın bazı büyük başarıları kadar cinayetlerini de göz önüne alarak insanlık tarihine baştan başlamak zorunda. Bu cinayetlerin en korkuncu, birey düzeyinde; insanın işlevlerinin hastalıklı bir biçimde bölünmesi ve birliğinin parçalanması... Toplun düzeyinde; kopukluklar, katmanlaşma, sınıfların körüklendiği ve öldürücü gerginlikler... Nihayet insanlık düzeyinde, ırklar arası kin, kölelik, özellikle soykırımdır.
Öyleyse arkadaşlar, Avrupa’dan esinlenen devletler, kurumlar ve toplumlar kururak Avrupa’ya haraç ödemeyelim.” diyerek, günümüz gerçeklerine de vurgu yapan, ayrıca Cezayir İç Savaşa’nın Anatomisi (1959), Afrika Devrimi İçin (1964) adlı kitapları bulunan Fanon; Cezayir devriminin ideoloğu olmasının yanı sıra, sömürgecilik aleyhtarı kuramcıların da en önemlilerinden biridir.
e-posta:
gençay@evrensel.net
Başa dön
ÖZGÜRLÜKLER
..........
Hüsnü Öndül
Değişimde hız ve nitelik
12 Eylül 1980 darbesinin mimarları 1983 yılı sonuna değin, devleti yeniden yapılandıran ve 600’ü aşan yasayı yürürlüğe sokmuşlardı. Üstelik hazırladıkları 1982 Anayasa’sı ile de, o yasaların Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemeyeceğini, dönemin yetkili otoritelerinin eylem ve işlemlerinin de hesabının sorulamayacağını hüküm haline getirmişlerdi. Yoğun yasama faaliyetini takip etmek olanaklı değildi. Sistem, Türklük ve İslam temelli bir devleti öngörüyordu. Militarizmin tayin edici rolü yasalarla yapılandırılıyordu. Nitelikleri Anayasa ve yasalarla şekillenen devlet “herşey”, yurttaş ise bir “hiç” olacaktı. Öncelikle siyasal özgürlükler alanının (insan hakları ve temel özgürlükler) hızla yeniden düzenlenmesi gerekiyordu ve bu yapıldı.
Özal dönemi, siyasal özgürlüklerin işte böyle yeniden yapılandırılmış Türkiye’sinde, ekonomik ve mali yasaların ve kararların hızla alınması sürecinin başladığı dönemdi. Siyasal özgürlükleri düzenleyen yasalara dokunulmayacaktı. Yalnızca, seçim yasaları ile oynanacaktı. Büyük bir reform olarak 1991 yılı Nisan ayında Terörle Mücadele Yasası gündeme getirilecek; TCK’nın o kötü ünlü 140, 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırılacaktı. Uygulamada ise, TCK’nın 141. maddesi yerine Terörle Mücadele Yasası’nın 7. maddesi, 142. maddesi yerine aynı yasanın 8. maddesi ve 163. maddesi yerine de TCK’nın 312. maddesi uygulanacaktı. Hız ile övünme dönemiydi bu. Tıpkı darbecilerin övündüğü gibi.
Bir üçüncü hızlı dönem Bülent Ecevit’in başbakanlığı dönemiydi. Hükümet, 1999-2002 arasında çıkardığı yasaların sayısı ile övünecekti. AB’ye aday ülke ilan edilmenin de bu süreci etkilediği görüldü. Ancak bu noktada, değişimin hızının niteliğe tercih edildiği, sistemin otoriter ve militer özünün muhafaza edilmek istendiği de anlaşıldı. Uygulamada ise, değişen bir şey yoktu.
59. Hükümet döneminde, Türkiye toplumunu bekleyen süreç nasıl bir süreç olabilir? Klasik yaklaşım bu sorunun yanıtını ; iki güce bakarak vermektedir: Bunlardan ilki, iktidardaki siyasal partinin yasama organındaki sandalye sayısıdır. İkincisi de AB ile ilişkilerin niteliğidir. Tek başına iktidar olma ve yasama organında neredeyse Anayasa’yı değiştirecek sayısal çoğunluğa sahip olma, siyasal özgürlükler alanında atılım yapma sonucunu doğurmaz. İktidarın niteliği ile ilgili bir sorundur bu. Anavatan iktidarları bunu göstermektedir. Ancak, geçmişte yaşadığımız hız olgusunu yeniden yaşayacağımız kesin gibidir. Burada önemli olan niteliktir. Diğer ve etkileyici güce, dış dinamiğe de bakmak gerekir. Dış dinamik, tıpkı iktidar gibi politik bir organdır. Türkiye halkının da muhatabı değildir. Belirtilen durumda, Türkiye siyasal iktidarının tutumu ve ilişkileri belirleyici olmaktadır. Klasik yaklaşım dışındaki bakış açısının merkezinde ise toplum, halk ya da demokratik kamuoyu bulunmaktadır. Biz soruna böyle bakanlardanız.
Bize göre toplum, kendisini yöneten politik ve bürokratik kadrolardan en az yirmi yıl ileridedir. Dolayısıyla artık, siyasal özgürlükler alanında, iktidarların, -halkın oylarıyla iktidar olanlar ve seçimle gelen siyasal iktidarın Anayasal ve yasal olarak sürekli ortağı bulunanların- belirleyici güç olmaları dönemi aşılmıştır. Bunlar, demokratik değişim ve dönüşümü geciktirebilirler; hızını ve niteliğini etkiyebilirler. Ancak sonuç olarak halkın demokrasi yürüyüşü devam edecektir. Hakları ve özgürlükleri talep etme ve kazanma kararlılığı; kazanımları pratiğe taşıma arzusu; hızı ve niteliği tayin edecektir.
Başa dön
KONUM
..........
Çetin Diyar
İşgalcinin ipiyle...
Hiç şüphe yok ki, yüzyılardan bu yana yok sayılmış, bütün özgürlük ve varlık istemleri zor yoluyla bastırılmış bir halkın özgürlük arayışlarını sürdürmesinden, önüne çıkan fırsatları değerlendirmesinden doğal bir şey yoktur. Dolayısıyla, Mezopotamya tarihinin en eski halklarından biri olmasına rağmen, hâlâ varlığının kabulünde direnilen Kürtlerin de arayış içerisinde olması doğallığından öte gerekli bir durumdur.
Ancak burada mesele özgürlüklerin kime dayanılarak, hangi güçlerle işbirliği yapılarak kazanılmak istendiğindedir? Ya da bir başka deyişle, emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanmak adına bir halkın kaderini emperyalizmin eline vererek, özgürlüğün kazanılıp kazanılamayacağıdır?
Kuzey Irak’da Talabani ve Barzani önderliğinde yürütülen oluşum bu açıdan değerlendirilmek zorundadır.
Eğer meseleye gerçekten sağlıklı çözüm aranıyor, Kürtlerin kalıcı kazanımlarından söz etmek isteniyorsa, suların üstünde parlayan köpüklerin cazibesine kapılmak yerine, altına bakmak gerekir.
O zaman da, Talabani ve Barzani’nin dediği gibi, geleceğe ilişkin mutlu ve özgür Kürt tablosu ortaya çıkmamaktadır.
Gelişmeler, ABD’nin Ortadoğu planları ve bölgedeki içten içe kaynama birlikte değerlendirildiğinde, Barzani ve Talabani önderliğinin coğrafyanın en mazlum halkı olan Kürtleri bir kez daha sonu hüsranla bitecek kötü bir maceraya sürükledikleri anlaşılabilecektir.
Hele dansettiği, varlık koşulu, halkları boyunduruk altına alıp iliklerine kadar sömürmeye bağlı işgalci Amerika ise, insanın atacağı her adamın öncesi, on kez düşünmesi gerekir.
AMERİKA’DAN DOST OLMAZ
Bugün yaşanılan, Talabani, Barzani ve ABD ilişkisinin, Amerika’nın yüreğindeki mazlum halk aşkından, özgürlük sevdasından kaynaklanmadığı, ABD’nin bugüne kadar dünyada yaptıklarına bakarak kolaylıkla anlaşılabilir.
Amerika, Irak’ta genel bir hakimiyet sağlayana, kendi iktidarını tam olarak kurana, kontrol ve egemenliğini yerleştirdiğine emin olana kadar, Kuzey Irak’ta Kürtleri kendi çıkarlarına bekçi olarak düşünmektedir.
Yaşanılan işgalin ardından Amerika böyle bir şeye mecburdur. Çünkü, bölgeyi denetlemek, Musul, Kerkük petrol sahalarını kontrol altında tutabilmek, çıkarlarının güvenliğini sağlayabilmek için, şu an bölgede ABD’nin ne yeterli askeri yığınağı, ne de personel gücü vardır. Ama bölgenin en verimli petrol kuyuları ve yatakları burada bulunmaktadır. Zaten ABD de bu işgali petrolü ele geçirmek, enerji kaynakları üzerinde tam egemenlik kurabilmek için yapmıştır.
ABD’nin amaçları ortadayken, Musul ve Kerkük petrollerine Kürtlerin sahip olabileceğini, hadi sahip olmayı bir kenara bırakın, ortak olabileceğini düşünmek yaşamın gerçeklerinden hiçbir şey anlamamak demektir. ABD’nin Kürtlere biçtiği ve Talabani ile Barzani’nin de özgürlük gibi sunmaya çalıştıkları şey de aslında, petrol sahaları ve Kuzey Irak’ın ABD adına bekçiliğidir.
Ancak bekçilik ile özgürlük, iki farklı ve birbiriyle hiç mi hiç ilişkisi olmayan kavramlardır.
Üstelik Irak ve bölgedeki gelişmeler göz önüne alındığında, ABD’nin işi çok zordur. Bölge halklarının ve Iraklıların gözünde ABD melanet demektir. Sadece ABD değil, ABD ile el ele veren herkes bu öfkenin hedefindedir.
Kürtler bölgede özgürlüğe en fazla susamış halktır. Ancak, ABD’nin ipiyle kuyuya inilemeyeceği de gerçektir.
Dünyada bu güne kadar hiçbir yere işgalcinin özgürlük getirdiği, işgalciyle işbirliği yapanın da özgür olduğu görülmemiştir.
Aynı şekilde, halkların işgalcilere ilelebet boyun eğdiği de görülmemiştir.
Unutulmaması gereken nokta şudur: İşgalciler gidici, halklar kalıcıdır. Özgürlük mücadelesi ne kadar kutsal ve onurlu armadaysa, işgalciyle işbirliği, bir kere yapışınca çıkmaz bir lekedir.
Unutulmaması gereken bir başka nokta da şudur: Kawa, zalime el verdiği için değil, zalime başkaldırdığı için Kawa olmuştur.
e-posta:
diyar@evrensel.net
Başa dön
Bize ulaşmak için;
Tel
: +90 212 665 69 36 (6 hat)
Fax
: +90 212 665 69 43 - 44
E-mail
:
posta@evrensel.net