www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



Gerçek ____İ. Sabri Durmaz
İşyerlerindeki mücadeleyi birleştirmek

Güncel ____Kamil Tekin Sürek
Şimdi ne olacak?

Konum ____Çetin Diyar
Kürt sorunu çözülmedikçe

Ufuk ____Fatih Polat
Zehir zıkkım bir çelişki

  Gerçek..........İ. Sabri Durmaz

İşyerlerindeki mücadeleyi birleştirmek

Özelleştirmeye karşı eylemler; savaşın, gündemi bütün ağırlığı ile doldurmasına karşın sürdü. Ve eylemlerin daha da yaygınlaşacağını gösteren belirtiler giderek çoğalıyor. En azından özelleştirmenin hedefi olan işyerlerinde örgütlü sendikaların, yeni eylem kararları alacağı belirtiliyor.
TEKEL, PETKİM, SEKA gibi işletmelerde, her gün eylemler oluyor. Üstelik bu eylemler, geçmiştekilere göre daha “militan” bir biçimde cereyan ediyor.
Telekom başta olmak üzere, başka işyerlerinin de özelleştirmenin hedefi olduğu ilan edildi. Dolayısıyla, özelleştirmeye karşı eylemlerin daha da yaygınlaşması kaçınılmaz. Ancak bütün bu eylemlerden, işçiler, kamu emekçileri ve genel olarak halk sadece Evrensel yazdığı için haberdar oluyor, Çünkü; eyleme geçen işçilerin, kamu emekçilerinin ne birbirlerinden haberi var, ne de birbirleriyle dayanışabiliyorlar. Ayrıca, özelleştirmeye karşı mücadele ettiğini söyleyen sendikaların da birbirleriyle ilişkileri yok. (Burada ilişki derken, bu sendikaların birbiriyle görüşmesini, hatta ortak bir ‘birlik’ oluşturmasından değil; ortak eylem kararları alarak hayata geçirecek düzeyde bir ilişkiden söz ediyoruz!) En azından böyle bir birlik, böyle bir ortak mücadele çabası hissedilmiyor.
Kuşkusuz burada en başta; Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Selüloz-İş, Türkiye Haber-iş, TEKSİF, KESK’e bağlı işyerlerinde örgütlü sendikalar ve KESK’in kendisine görev düşmektedir. Konuyu, sadece birer birer işletmelerin sorunu olmaktan çıkarıp, önce sendikaların ve Türk-İş’in, sonra da tüm sınıfın, halkın sorunu yapmak zorundadırlar.
Elbette burada; sınıfın ileri kesimleri, İstanbul Sendikalar Birliği başta olmak üzere, çeşitli kentlerdeki benzer sendikal birlik ve platformlar; “İşkolundaki sendikalar ve Türk-İş mücadelenin başına geçsin” dememek durumundadırlar. Böyle derlerse, kendi var olma nedenlerini inkâr etmiş olurlar.
Zaman; “seçim”di, “hükümet vardı yoktu”, “savaş”tı... diye akıp gidiyor. Zaman, sadece akıp gitmiyor, mücadelenin mevzilerini de tahrip ediyor; dün “yeterli” olanı “yetersiz”, dün “ihtiyaca uygun” olanı “uygunsuz” hale de getiriyor. Bilinen sorunlar (emekçilerin saflarında birliğin yetersizliği, sendikal bürokrasinin hain rolü, ileri kesimlerin mücadeleye müdahalede yetersiz kalmaları vb.) yüzünden de işçilerin, emekçilerin bulunduğu mevziler, sanki hiçbir şey olmuyor gibi göründüğü zamanlarda bile sürekli olarak, her gün daha da geriye itiliyor.
Bu geriye itiliş bir kader değil elbette. Tersine; işçilerin, emekçilerin, hatta bütün insanlığın, emek hareketinin ileri atılımına ihtiyacı var. Dahası sendikalar, emek örgütleri kendi üstlerine düşen rolün bir bölümünü yerine getirseler; emek güçlerinin, sermaye düzeninin sürüklendiği “kaos” sonucu doğan politik-ideolojik alandaki boşluğu doldurması işten bile değil. Ama ne var ki; sendikal bürokrasi mücadeleyi; kimi zaman “işyerlerine hapsederek”, kimi zaman işyerlerini, hareketin genelinin dışına itip mücadeleyi sendikacılarla sermaye güçleri arasında bir pazarlığa dönüştürerek boğmaktadırlar.
Emekçi sınıfların ileri kesimleri ve onların çeşitli örgütlerinin rolü, işte bu kuşatılmışlığı, işyerlerindeki tecridi aşarak; işyerleri arasında, işkolları düzeyinde direnişlerin dayanışacağı bir mücadele hattını ortaya koymaktır.
Bu aynı zamanda; özelleştirmenin, IMF saldırısının bir parçası haline geldiğini görmek, bu programa karşı mücadeleyle özelleştirmeye karşı mücadeleyi birleştirmek demektir. Yine bu aynı zamanda; düşük ücreti, sosyal hakların ortadan kaldırılması ve esnek çalışma dayatmaları ile İş Yasası değişikliklerini aynı saldırının parçaları olarak ele almanın, emekçi sınıfların sermayenin saldırısına karşı birleşmesini sağlayacak bir mücadele hattını adım adım örgütlemek olduğunu anlamaktır.
Bu anlaşıldığı ölçüde, emek örgütleri kendi rollerini anlayabilirler. Özelleştirmeye karşı mücadeleler de, ancak bu kapsamda ele alındığında bir başarı imkânı elde edilebilir. Bu yüzden sendikalar, bir an önce sorunu ele almak zorundadır.

e-posta:
durmaz@evrensel.net

  Başa dön

  Güncel..........Kamil Tekin Sürek

Şimdi ne olacak?

Irak halkı, ABD emperyalistlerine karşı beklendiği kadar direnemedi. Tabii, direnişin başarılı olması için halkın direniş için örgütlenmesi gerekir. Demek ki, Saddam iktidarı halkı direniş için örgütlememiş. ABD emperyalistlerinin işgaline tahammül edemeyen, tek tek ya da gruplar halinde direnen Iraklılar elbette bundan sonra da olacaktır. Hiçbir işgalci güç, işgal ettiği bir ülkede evindeymiş gibi rahat dolaşamaz.
Irak, Afganistan değildir. Irak’ta, Afganistan gibi kolayca işbirlikçi bir hükümet kurdurup, işgalciler işine devam edemez. Afganistan’da dahi dağlarda gerillaların direnişi sürmektedir. Bu durumu, ABD de bildiği için Irak’a uzun süre kalmak üzere geldiğini önceden defalarca açıklamıştır. ABD, Irak’a yerleşince, diğer Ortadoğu halklarını da hizaya sokmak için harekete geçecektir. Filistin, Suriye ve İran ilk hedeflerdir.
Irak’a kuracağı havaalanları, üsler ve yığacağı silahlar ile Irak’ın komşuları için kalıcı bir tehdit oluşturacaktır. Tehdit altında olacak ülkelerden biri de Türkiye’dir. Türkiye egemen güçleri, daha önce ABD’ye aşırı bağımlılıklarını, ABD ile Türkiye arasındaki mesafe ile hoş göstermeye çalışıyor, “ABD ile aramızda okyanuslar var, bizi işgal mi edecek?” diyorlardı. Şimdi, Çevik Bir’in sevinçle söylediği gibi Türkiye ABD ile komşu oldu. Uzun zamandır, ABD emperyalistlerine göbekten bağlı iktidarları ile bir ‘Muz Cumhuriyeti’ne benzetilmiş ülkemiz, artık ABD’nin arka bahçesinde bulunması ve sık sık ABD müdahalesine maruz kalacağı için de bir Latin Amerika ülkesi durumuna düşecek.
Türkiye, kurulması muhtemel bir Kürt devletine karşı Suriye ve İran ile işbirliğini geliştirmeye çalışıyor. İran Dışişleri Bakanı Türkiye’ye geldi. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Suriye’yi ziyaret ediyor. Fakat, hükümetin çabası boşuna ve karşısında ittifak oluşturmak istedikleri gücü yanlış seçtiler. Bölge halkları ve devletlerinin ABD emperyalistlerine karşı ittifak oluşturması gereklidir. ABD’liler, Türkiye’yi yönetenler içinde siyasi dolaplar çevirme faaliyetini hızlandırmıştır. Irak’ta işgalci ABD ve Britanya askerleri ile dolaşan Iraklı hainler gibi, bizdeki işbirlikçiler de Türkiyeli yurtseverlere saldırılarını artıracaktır. Önümüzdeki günlerde yurtseverliği bir suçmuş gibi gösteren medyanın kalemşörleri seslerini daha cesaretli yükseltecektir. Irak ABD tarafından işgal edildi, Irak yenildi diye ABD’ye karşı mücadelenin tatil edilmesi ya da ertelenmesi şimdi yapılacak en büyük hata olacaktır. Emperyalizme ve özellikle ABD emperyalistlerine karşı mücadeleyi, şimdiye kadar olduğundan daha fazla yükseltmek ve sürekli duruma getirmek zorunludur.

e-posta:
surek@evrensel.net

  Başa dön

  Konum..........Çetin Diyar

Kürt sorunu çözülmedikçe

Suriye ve İran Dışişleri bakanlarının arka arkaya Türkiye’ye gelmeleri, ABD’nin sorunları veba mikrobu gibi yaydığını gösteriyor. ABD, Irak’a hakim oldukça bölgede huzursuzlukların artacağı bellidir. Çünkü ABD, eskisinden de güçlü ve kalıcı bir biçimde yerleşmeye çalıştığı bölgeye tümüyle egemen olmak istemektedir. Bunu başarıp başaramayacağını gelişmeler belirleyecektir. Ama evdeki hesapların hiçbir zaman çarşıya uymadığı, kapitalist, emperyalist sistemde hiçbir dönem sonsuza değin imparatorluğun olmadığı ve olamayacağı bilinen bir gerçektir.
Suriye ve İran Dışişleri bakanlarının gelmesinde ve Türkiye’nin de bu ziyaretlere yeşil ışık yakmasında ABD’nin bölge ve özel olarak da Suriye ve İran’a yönelik tasfiye planlarının yanı sıra, hiç şüphesiz Kuzey Irak’taki gelişmelerin de büyük payı vardır.
Üç ülke Dışişleri bakanlarının görüşmelerinden hem ilişkilerin geliştirilmesi yönünde eğilim çıkmış, hem de üç ülkenin ortak bir toplantı yapması kararı alınmıştır. Ancak ABD, bu üçlü toplantıya şiddetle karşı çıkmaktadır. Böyle bir toplantıyla üçlü bir blok oluşuyor havasının bile, bölgenin arayışlar içinde olan yapısında kendisine karşı farklı eğilimler yaratacağından endişelenmektedir.
Hiç şüphesiz Türkiye yönetiminin İran ve Suriye’ye karşı hiç de iyi niyet beslemediği ortadadır. Ancak Türkiye bu yakınlaşmayı, Amerikanın Kuzey Irak’ta Talabani ve Barzani’yle işbirliğine karşı bir koz olarak kullanabilmeyi hesaplamaktadır.
KORKU YARATMAK DEĞİL ÇÖZMEK
En büyük nüfusu Türkiye de olmak üzere üç ülkede de Kürtler yaşamaktadır. Yalnız Kürtler değil, değişik etnik kökenler mevcuttur.
Kürt meselesinde en sıkıntılı olan da Türkiye yönetimidir. Sıkıntının nedeni de, Türkiye yönetimlerinin sorunu çözmek yerine hâlâ bastırma, yok sayma yolunu izlemeye devam etmelerinde, Kürt sorununun demokratik halkçı biçimde çözümü yolunda adım atmamakta direnmesindedir. Bu ise hem içte ve dışta barış, kardeşlik ortamının gelişip güçlenmesinin önünde engel olmaktadır, hem de emperyalistlerin eline güçlü bir koz, şantaj aracı vermektedir.
Elbette böl yönet politikasını klasik bir egemenlik yöntemi olarak çıkarları gerektiğinde uygulamaya koymaktan sakınmayan emperyalizmin, Kürt sorununu da kendi emperyalist amaçları için kullanmayı planlamaması düşünülemez.
Emperyalizmin halkların özgürlüğünü sağlamak gibi bir sevdasının olmadığı ortadadır. Varlığı, halkları egemenlik altına almayı, baskı altında tutmayı, ilhaklar peşinde koşmayı şart kılan emperyalizmin, böyle bir sevdasının olacağını düşünmek aptallıktan başka bir şey değildir. Hiç şüphesiz Kuzey Irak’ta ABD’nin Kürtleri kurtarmak, onları özgürlüğe kavuşturmak gibi bir derdi asla yoktur. Ama sorunları çözmemekte direnen, Kürt deyince, baskı, şiddet ve terörden başka bir yöntem akıllarına gelmeyen yönetimlerin de, böl yönet politikasının ekmeğine yağ sürdükleri de gerçektir.
EMPERYALİST OYUNU BOZMAK İÇİN
Türkiye egemenlerinin yıllardan beri yok saymaya kalktıkları, baskı, şiddet yoluyla ezmeye çalıştıkları meselenin yok edilemeyeceği görülmüştür. Üstelik bellidir ki, önümüzdeki dönemde Kürt sorunu bölge açısından en önemli sorunlardan biri olacaktır. Bu sorunu çözmeyene, çözümden kaçana gece uykusu yoktur.
Öyleyse yapılması gereken bellidir; Kürt sorunu demokratik, halkçı biçimde çözülmelidir. Ancak bu yolla hem ülkede, hem de bölgede halkların kardeşliği, dayanışması yolunda önemli bir adım atılır ve emperyalizmin halkları birbirine kırdırma, böl yönet politikaları üzerinden egemen olma hesapları bozulur. Aksi takdirde bölgeyi Yugoslavya’dan beter parçalanma, halkların birbirine düşman edilme süreci beklemektedir.
Türkiye Kürtleri sorunun çözümü için son derece içten, kardeşçe ve samimidir. Seçim döneminde yaratılan Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu bu birlik ve kardeşliğin nasıl olabileceğini, özgür, eşit koşullarda birliğin, kardeşliğin nasıl ileri boyutlara taşınacağını göstermiş ve Türk’ü Kürt’ü, Kürt sorununun çözümü için atılması gereken adımları ortaya koymuşlardır: Eşitlik, adalet, özgürlük ve demokrasi.
Bunlar, emperyalizmin benim için savaş, benim için paralı tetikçilik yap, benim için asker ol istekleri, “bölerim” baskı ve şantajları karşısında küçülmek yerine, çözülmesiyle savaşa, işgale, halkların birbirini kırmasına karşı, barış ve kardeşlik talepleridir.
Kavranılması gereken nokta şudur ki; Bölgeyi karıştıran, kaosa sürükleyen, halkları vuruşturan güç Kürtler değil, ABD ve genel olarak emperyalizmdir. Dolayısıyla yapılması gereken şey, Kürtlere karşı değil, Kürt, Türk, Arap, Azeri hep birlikte ABD’ye, emperyalizme karşı birleşmektir.

e-posta:
diyar@evrensel.net

  Başa dön

  Ufuk..........Fatih Polat

Zehir zıkkım bir çelişki

Dünyadaki bütün Amerikancılar gibi, Türkiye’deki Amerikancılar da en mutlu günlerini yaşıyorlar. On binlerce Iraklının ve “embeddet” olarak Amerikan tanklarında Irak’a girmeyi reddedip bağımsız gazetecilik yapmayı ve işgal edilen taraftan habere bakmayı tercih eden gazetecilerin canına mal olan bu barbarlık, kimileri için de daha fazla dolar anlamına geliyor.
Amerika’nın çıkarlarıyla uyumlu yayıncılık açısından CNN’i bile geride bırakan Habertürk, bu barbarlığın en tipik temsilcilerinden biri olarak anılmayı hak etmiş bulunuyor. Habertürk’ün bu yayıncılığın arkasındaki “motivasyon” kaynağının, itici gücün kaynağını merak edenler için bir duyumu onlarla paylaşalım. Türk-Amerikan İşadamları Derneği Başkanı Zeynel Abidin Erdem’in Habertürk’ün “Koç”u olduğu, daha çıkışından başlayarak yerlerde sürünen bir tirajla yetinmek zorunda olan gazetenin Amerika’yı mesken tutan bu şahsiyet tarafından finanse edildiği iddiasını duymuş muydunuz?
Amerika’ya iman edenler, oradan Türkiye’ye bakanlar, Türkiye’yi Amerika’nın bu bölgedeki acentası gibi görenler ve Irak kıyımından “hak ettiği” gibi yararlanması için çaba sarf edenler elbetteki Habertürk’le sınırlı değil.
Bu açıdan, şu ana kadar perde arkasında kalan isimlerden birisi de İlhan Kesici. Amerikan vatandaşı Tansu Çiller’in DYP’sinde genel başkan adayı olarak da sahne alan liberal siyasetin ağır toplarından Kesici, Irak işgalinin hemen arifesinde Amerika’da neler söylemiş. Tarih 19 Mart 2003. Yer Washington, Ritz Carlton Oteli. İlhan Kesici, Amerikan-Türk Konseyi 22. Yıllık Konferansı “ABD-Türkiye İlişkileri” ana başlığı altında, “Yeni Bir Dünya Düzeni Çerçevesinde Türkiye’nin Ekonomik Sorunları” başlıklı bir sunum yapıyor.
Kesici’nin Washington’da yaptığı bu sunumdan bazı bölümleri aktarıyoruz:
“Irak’ı özgürleştirmek için düzenlenen bir askeri operasyonun eşiğindeyiz. Bu operasyonun Irak’a karşı bir savaş olmadığını belirtmek isterim. Bu bir petrol savaşı da değil. Terörizme karşı bir savaş. Kitle imha silahlarının artışına karşı, yasadışı rejimlerin kendilerini kitle imha silahlarıyla donatmasına karşı bir savaş. Dolayısıyla bu, kaçınılmaz bir operasyon. ABD Başkanı George W. Bush, 28 Şubat 2003’te şöyle diyordu: ‘Zamanımızın tehlikeleri ile aktif ve güçlü bir biçimde yüzleşilmelidir. Herkese yönelik bir tehdide, herkes yanıt vermelidir.’ Bu, bana benzer bir ifadeyi hatırlattı. 20. yüzyılın başında, Amerika’nın büyük başkanlarından Theodore Roosevelt, Amerikan diplomasisinin yürütülüşüne dair iyi bir tavsiyede bulunmuştu: ‘Yumuşak konuş, ama büyük bir sopa taşı.’
....
ABD ile Türkiye arasındaki ortaklık öyle aziz ve değerlidir ki, hiçbir gerekçeyle müşküle düşürülmemelidir.
Türkiye, 1990’larda Körfez Savaşı ve sonrasında ekonomik açıdan çok şey kaybetti. Ama kabul etmeliyim ki; kayıplarımızın büyük bir bölümünün sebebi savaşın kendisi değil, Irak’ta Saddam rejiminin devam etmesiydi.
.....
Saddam ve rejiminin devrilmesinden sonra, ekonomik durumun olumlu yönde değişeceğine eminim. Türkiye ve dünyanın, yaklaşan operasyona ilişkin algılamasının savaş-savaş karşıtlığı üzerinden şekillenmesi ise beni şaşırtıyor.
Türkiye, 300 km’lik sınırı ile, Irak’ın en yakın komşusu. Düşman bir diktatörün tehdit hattında muhtemelen ilk sırada biz varız. Böylesi bir potansiyel tehdit, gerçek bir tehdittir. Bu konuda kuşku olamaz.
Türkiye’de Irak’taki ABD operasyonuna ilişkin farklı algılamalar bulunuyor. İnanıyorum ki, bunun sebebi operasyonun nihai hedeflerinin, ABD ve Türkiye hükümetleri tarafından Türk kamuoyuna açık ve kapsamlı bir biçimde açıklanmamış olmasıdır.
Baylar ve bayanlar;
.....
Tezkerenin Meclis’te reddedilmesinden sonra, Genelkurmay Başkanı Özkök, Türkiye’nin bu operasyon bağlamındaki pozisyonunu üç paragrafta anlatı verdi. Ve Türk kamuoyunun tutumunda derhal olumlu bir değişim gördük. Liderlik işte budur. Bu yeni çağda; kamuoyunu ikna etmek, askeri operasyonların kendisi kadar önemlidir.
........
Baylar bayanlar
Yeni bir dünyaya adım atmak üzereyiz.
Daha iyi bir dünyada yaşamayı umut ediyoruz. Bu dünya;
- demokrasi
- insan hakları ve
- özgürlük; düşünce, ifade özgürlüğü ile serbest piyasaya dayanıyor.”
Şimdi bir de geçtiğimiz pazartesi günü Habertürk’ün yayımladığı manifestonun nasıl son bulduğunu hatırlayın: “Yaşasın Özgür Basın...
Yaşasın Serbest Düşünce...
Yaşasın Serbest Piyasa....”
Irak işgali sırasında Amerikan birliklerinin Bağdat’a yaklaştığı günlerde Doğan Plaza’da da bir toplantı yapılmıştı. Aydın Doğan, Sakıp Sabancı, Rahmi Koç, Garanti Bankası’nın ve Doğuş Holding’in sahibi Ayhan Şahenk ve TÜSİAD Başkanı Özilhan’ın katıldıkları.
Bu toplantının amacı; Saddam sonrası Irak yeniden yapılandırılırken kimin ne pay alacağıydı.
Yani, on binlerce Irak’lı ve 11 gazeteci canından olurken gerçekleşen bu toplantı, Türkiye’deki “Serbest düşünce”, “Özgür basın” ve serbest piyasa daha çok “Yaşasın” diye yapıldı.
Iraklılara hayatı zehir eden bir işgalin kimileri için, zıkkımlanacak daha fazla dolar anlamına gelmesi “serbest piyasa”nın çekirdeğindeki en barbar çelişkilerden biridir. Yarın bu zehir zıkkım ilişkiyi tersine çevirecek çelişki de bundan başkası değildir zaten.

e-posta:
polat@evrensel.net

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 212 665 69 36 (6 hat)       Fax: +90 212 665 69 43 - 44 E-mail: posta@evrensel.net